<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Mijarên Taybetî</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/peyam/mijaren-taybeti/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 19:15:46 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 16:02:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1599</guid>
		<description><![CDATA[“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili  birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda  konuşması gereken üniversitedir,  basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na,</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul</p>
<p style="text-align: justify;">Esas No: 2010/179</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Yargıçlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi’nde  (Kış 2010, 59/6)  yayımlanan,  “Ulusların Kendi Geleceğini  Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazıdan dolayı yargılanmaktayım.</p>
<p style="text-align: justify;">İddianamede savcılığın bir beyanı var.  Savcılık, “… Yazı sahibi İsmail Beşikçinin ise, Ankara’da ikamet etmesi nedeniyle,  savunmasının alınamadığı, eyleminin kısa zaman aşımı süresine  tabii olması nedeniyle bu eksiklik tamanlanmadan kamu davası açılması gerektiği anlaşılmıştır” (s.2) diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İddianameyi, 15 Haziran 2010 günü tebellüğ ettim.  Aynı tarihli Milliyet Gazetesi’nde  şöyle bir haber vardı.  “Kaçan Uzanlar hapisten kurtuldu. Vergi Usul Kanunu’na muhalefetten yargılanan  firari kardeşler  Kemal Uzan ve Yavuz Uzan hakkında  dava zaman aşımı dolduğu için  düştü. Aynı davada yargılanan üç sanık ise, yaklaşık 4.5 yıl hapis almıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzanlar denince, insanın aklına, devleti zarara ziyana sokan tirilyonlarla ifade edilen yolsuzluklar, banka hortumlamaları vs.  geliyor.  Fakat, devlet, yargı organları bu konuda duyarlı değil.  Düşün hayatı örneğin bir eleştiri söz konusu olduğu zaman  ise yoğun bir duyarlılık var. Düşünceyi baskı altında tutmak için  büyük bir gayret var. Bu, Türk siyasal hayatının, Türk hukuk hayatının önemli bir boyutu oluyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1600" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na/attachment/besikci-2010"><img class="size-medium wp-image-1600 alignright" title="Besikci-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Besikci-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın  8. maddesi vardı. Bu madde, Kürtlerle, Kürt sorunuyla  ilgili ifadeleri, açıklamaları suç sayıyordu. Propaganda suçu.  Bu madde, 15.7.2003 tarih ve 4928 sayılı  yasa ile yürürlükten kaldırıldı. Ama iddianameden, bu maddenin  hala yürürlükte olduğu anlaşılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerle, Kürt sorunuyla ilgili ifadelere,açıklamalara karşı uygulanan cezai müeyyidelerin geçmişine kısaca bakmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">1.1990’lara kadar, bu tür ifadelere karşı,  dönemin TCK’daki 141-142. maddeler uygulanırdı. Yazarlar, gazeteciler, Kürtlerden, Kürtçe’den söz etikleri zaman  milli duyguları zayıflattıkları iddiasıyla idari ve cezai yaptırımlarla karşı kaşıya kalırlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Yukarıda sözü edilen 3713 sayılı, Terörle Mücadele Yasası’nın  8. maddesi,  141-142. maddeleri yürürlükten kaldırdı. Ama bu yasa, 8. maddesiyle, Kürtlerle, Kürdistan’la, Kürtçe’yle ilgili her türlü açıklamayı suç olarak değerlendirmeye ve cezai yaptırımlarla karşılamaya başladı. 1990’larda bu madde çok yoğun bir şekilde uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">3.8. madde de, sözü edilen, 2003 tarihli ve 4928 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırıldı.  Ama bu sefer de  bu tür açıklamalar, Terörle Mücadele yasası’nın, 7/2  maddesi gereğince soruşturmalara uğruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sayın Yargıçlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt sorunu, Türkiye’nin, toplumsal, siyasal, ekonomik hayatını, güvenlik durumunu yakından ilgilendiren çok önemli bir sorundur. Bu tür sorunların en başında gelmektedir. Bu durum başbakanların bazı beyanlarına da yansımaktadır. Ekim 1991de, zamanın başbakanı Süleyman Demirel,  “Kürt  realitesini tanıyoruz” demiştir. Ama, egemen çevrelerin uyarısı ve eleştirisi üzerine,  bu sözünün arkasında durmamış,  sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">1990’ların ortalarında, bir İspanya gezisi sırasında  dönemin başbakanı Tansu Çiller,</p>
<p style="text-align: justify;">Bask modelinden söz etmiş,  ama egemen çevrelerin uyarısı üzerine  “yanlış anlaşıldım” demiştir. Daha sonra Başbakanlık koltuğuna oturan  Mesut Yılmaz,  bir ara, “ Avrupa Birliği’nin yolu  Diyarbakır’dan geçer” demiş,  o da uyarılar ve eleştiriler üzerine sözünün arkasında durmamış,  sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,  “Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur” demektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bunlara benzer görüşleri dile getirmekte, “inkarcı politikaların önünü aldık” demektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başbakanların, zaman zaman Kürt sorunuyla ilgili küçük açıklamalar yapıp, uyarı ve eleştiri üzerine hemen geri adım atmaları,  sözlerinin arkasında durmamaları, Türk siyasal hayatının önemli bir görüntüsüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün basında, Kürt sorununun çözümü konusunda yoğun tartışmalar yapılmaktadır.  Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, internet sitelerinde, bu tartışmaları izlemek mümkündür. Halbuki sorunun kendisini konuşmak çok daha önemlidir.  Bu noktada ifade özgürlüğü önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. İfade özgürlüğünün genişletilmesi,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt açılımının önemli bir boyutu olmalıdır. Bu noktada, Türk siyasal hayatının,  Kürt sorunu açısından eleştirisinin yapılması kaçınılmaz bir görev olmalıdır. Bu noktada uluslar arası nizam, örneğin  Milletler Cemiyeti ve daha sonra da Birleşmiş Milletler  eleştirilmelidir. Çağımızda Toplum ve Hukuk Dergisi’nde yayımlanan ve iddianameye konu olan yazıyı bu anlayış çerçevesinde  değerlendirmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Balkanlarda, bölgesel güç olmaya çalışmaktadır. Gazze’de Hamas’la ilişki kurmak,  Bosna-Hersek’te, Azeri-Ermeni ihtilafında söz sahibi olmaya çalışmak, bununla ilgilidir. Kürt sorununda demokratik bir gelişme sağlanmadan,  Türkiye’nin  bu niyetini ve düşüncesini yaşama geçirme olasılığı yoktur. Kendi evini düzeltmeden başkalarının evini düzeltmeye kalkmak,  uluslararası planda sadece  tebessümle karşılaşır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili  birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda  konuşması gereken üniversitedir,  basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır.  Savcılığın bu çalışmalarla ilgili soruşturmalar yürütmesi  ise, bu eleştirileri, bilimin üretimini engellemek olarak  değerlendirilir.  Buysa Türk düşün hayatını kuraklaştırır, çölleştirir, beyinleri kötürümleştirir.Özgür düşün, özgür eleştiri hem bilimin hem de demokrasinin en önemli koşuludur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla</p>
<p style="text-align: justify;">28 Temmuz 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İsmail Beşikçi</p>
<p style="text-align: justify;">Mercimek Sok. 19/16</p>
<p style="text-align: justify;">06010 Aşağı Eğlence/Etlik</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rojanebûna Serîhildana 1925-an: Bulten û Parêznameya DDKOyê-Rizgarî-KURD/KOM-Gruba Dîyalogê ya Dîcleyê û Firatê…</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Jul 2010 16:18:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1563</guid>
		<description><![CDATA[Cara yekem û vekirî û legal qala serîhildan û berxwedanên Kurdistanê di bulten û programa DDKOyê de (1969), pişt re li Dadgeha Leşkerî ya Diyarbekirê di parêznameyên DDKO-yê de (1972) qal hat kirin. Ji serîhildana 1925-an jî hat qal kirin, meşruiyeta van serîhildanan hat parastin û siyaseta dewletê ya li hemberî van serîhildanan hat şermazar kirin û rexne kirin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em><a rel="attachment wp-att-1564" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6/attachment/ibrahim_guclu3-2"><img class="alignleft size-full wp-image-1564" title="Ibrahim_Guclu3" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Ibrahim_Guclu3.jpg" alt="" width="144" height="164" /></a>Îbrahîm GUÇLU</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Piştî ku M. Kemal û hevalên wî desthilatdarî ji destê malbata Osmaniyan wergirtin, jinûve dewleteke li ser bingeha miletê tirk ava kirin, ew teehûdên di pêvajoya avakirina dewletê û wergirtina desthilatdariya siyasî de bîr kirin: Hebûna miletê kurd înkar kirin. Hemû mafên neteweya kurd xesip kirin. Kurdistan jinûve dagir kirin û kirin kolonî. Statuya Kurdistanê ya di dema Împeratoriya Osmanî de ji holê rakirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Li hemberî vê siyasetê serokên neteweya kurd bê deng neman, neteweya kurd jî rabû ser piya û serîhilda. Serîhildana 1-emîn li Koçgiriyê pêk hat. Serîhildana 2-emîn li Beytûlşebabê pêk hat. Serîhildana mezin ya netweyî jî di sala 1925-an de pêk hat. Serîhildana Agriyê di sala 1932-an pêk hat. Berxwedana dawî ya Kurdistanê jî di sala 1938-an de li Dersîmê hat lidarxistin.</p>
<p style="text-align: justify;">Serîhildana 1925-an di Sibatê de dest pê kir û di demeke kurt de bi zulm û zordariya dewletê hat şikandin. Gelek têkoşerên vê serîhildanê di nav şer de hatin kuştin. Şêx Seîd û gelek hevalên wî jî dîl ketin û di demeke kurt de di dadgeha awarte de di Dadgeha Îstîklalê ya Rojhilatê de bi lezûbez, ji derveyî hiqûqê hatin dadgehkirin, di 28-ê Hezîrana 1925-an de jî Şêx Seîd Efendî û serokên din yên tevgerê hatin darve kirin.  Ji van 47 kes şêx bûn.</p>
<p style="text-align: justify;">Serokê Azadiyê Xalid Begê Cibrî û Yusuf Ziya Begê Bedlisî jî beriya wê hatibûn dadgehkirin, ji derveyî dadgehkirineke hiqûqî hatibûn gulebaran kirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Piştî Berxwedana Dersîmê, li Kurdistanê her hêjayeke kurd qedexe bû û li ser pirsa kurdî qise kirin, ji mafên neteweya kurd, ji dîrok û çanda kurd, ji serîhildan û berxwedanên Kurdistanê qal kirin qedexe bû.</p>
<p style="text-align: justify;">Li Kurdistanê bêdengiyeke kûr û tarî dest pê kir. Her kurdekî di hundirê xwe de, li pişt deriyên qala mafên neteweya kurd û qala serîhildanên Kurdistanê dikir. Ew qisekirina di navbeyna du, an jî sê kesan de didomand û di heman dem de di navbeyna wan kesan de jî diqediya.</p>
<p style="text-align: justify;">Mezinên kurdan dema ku di nav xort û cîwanên kurd de livandinek tespît dikirin, ditirsiyan û hawar dikirin û digotin <strong><em>“ew tirkan bê baf in, bê wîjdan û bê însaf in. Hûn nikarin zora wan bibin. Wan welatê me şevitandin û serokên me daleqandin û bi sedhezaran kurd qetil û sirgun kirin.”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ev bêdengiya heta sala 1959an ya livandina rewşenbîrên kurd domand. Ev livandina jî, bi êrîşa dewletê hat temirandin û 50 xwendayên kurd hatin hepis kirin û di hepisxaneya leşkerî ya Herbiyê de hatin girtin û hatin dadgeh kirin. Lê wan 50 xwendayên Kurdistanê pêşî li qetlîameke kurd girtin. Lewra dewletê dixwest ku bi hezaran kesan bigrin û gelekên wan jî darve bikin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>******</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her çiqas bi riya îllegal û bi dizî, ji serîhildan û bexwedanên Kurdistanê dihat bahs kirin û heta gelek bi sînorkirî dihat nivîsandin jî,  ji bona ku bi aşkere bên qal kirin  45 sal derbas bûn.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1565" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6/attachment/dar_agaclari_1925"><img class="alignleft size-full wp-image-1565" title="Dar_Agaclari_1925" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Dar_Agaclari_1925.jpg" alt="" width="397" height="126" /></a>Cara yekem û vekirî û legal qala serîhildan û berxwedanên Kurdistanê di bulten û programa DDKOyê de (1969), pişt re li Dadgeha Leşkerî ya Diyarbekirê di parêznameyên DDKO-yê de (1972) qal hat kirin. Ji serîhildana 1925-an jî hat qal kirin, meşruiyeta van serîhildanan hat parastin û siyaseta dewletê ya li hemberî van serîhildanan hat şermazar kirin û rexne kirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1975-an de di rewşenbîrî û çapemeniya kurd de qonaxeke nû dest pê kir. Weşanxaneya Komalê di sala 1975-an de ava bû. Kovara Rizgariyê di Newroza 1976an de dest weşanê kir. Komalê, li ser seîhildana Koçgiriyê pirtûkek amade kir û vekirî weşand. Kovara Rizgariyê, cara yekem durûdirêj li ser Serîhildana 1925-an  nivîsar weşand.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev nivîsarên Kovara Rizgarî kollektîf bûn. Kovara Rizgarî, Serîhildana 1925-an wek <strong><em>“Xwepêşandina Bi Çek”</em></strong> bi nav kir. Lewra Serîhildana 1925-an serîhildeneke milîter nebû, serîhildaneke gel û sivîl bû. Ew kesên sivîl, ji bona parastina xwe û ji bona desthilatdariya Kurdistanê bigrin destê xwe çek girtibûn.</p>
<p style="text-align: justify;">Dîsa Kovara Rizgarî, cara yekem siyaset û nerîna dewletê, tezên îdeolojiya fermî teşhîr kir. Diyar kir ku Serîhildana 1925-an serîhildaneke kesekî nîn e, li pişt Serîhildana 1925-an Rêxistina Azadiyê heye.  Serîhildana 1925-an ji bona ku xwediyê serokekî manewî yê oldar bû, tevgereke oldar nebû. Ev tegereke milî û xwediyê programeke serxwebûn û dewletavakirinê bû. Belgeyên hundir yên dewletê jî wusa digot. Lê dewletê ji dinyaya Rojavayê û Ewrupayê re, Serîhildana 1925-an wek serîhildnake şerîatî nîşan dide. Rizgarî manîpulasyona ku Serîhildana 1925-an ji Engîlîstanê alîkarî girtiye jî deşîfre kir. Derxist holê ku M. Kemal û hevalên wî mirovên Îngîlterê ne.</p>
<p style="text-align: justify;">Helbet dema ku Tevgera 1925-an wek tevgereke rizgarîxwaz, ji Îngîltereyê pişgirî jî werbigirta, ev tiştekî gelek rewa bû.</p>
<p style="text-align: justify;">Dîsa dema ku Berpirsiyarê Rizgarî Mehmed Uzun hat dadgeh kirin, wî di parêznameya xwe de hemû serîhildan û berxwedanên li Kurdistanê, bi taybetî jî Serîhildana Kurdistanê ya 1925-an li hemberî dadgehê parast û rewabûna vê tevgerê anî ser zimên.</p>
<p style="text-align: justify;">Pişt re jî, weşan û kovarên li Bakurê Kurdistanê jî, li ser serîhildana 1925-an rawestiyan.</p>
<p style="text-align: justify;">Li Bakurê Kurdistanê, piştî salên 1980-yî tu wext ji bona Serîhildana Kurdistanê ya 1925-an konferans û bîr anîn pêk nehatin. Cara yekem Komeleya Kurd a Diyarbekîrê (KURD-KOMê), di sala 2005-an de, ji bona Tevgera Milî ya 1925-an Konferansek lidarxist.  Dr. Mehmed Emîn Sever, Şêx Kasim Firat, Şerefxan Cizîrî wek axevtevan beşdarî konferansê bûn. Di hemandem de li ber Mizgefta Mezin civîneke kîtlewî û çapemenî li darxist, di vê civînê de serok û têkoşerên Serîhildana 1925-an bîranî û nerewabûna dadgehkirina wan îlan kir.</p>
<p style="text-align: justify;">Pişt re di derbarê wê ev konferans û bîranînê de lêpirsîn çêbûn û doz hatin vekirin. Di wan dozan de Serîhildana 1925-an bi kurdî hat parastin. Hîn ev dozan dom dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 2008-an de TEVKURDê, Komeleya Ehmedê Xanî, CIWAN KURDê, Weşana Ray û siyasetvanên serbixwe biryar dan ku Serîhildana 1925-an bi panelekê şirove bikin. Serok û têkoşerên Serîhildana 1925-an li ber Mizgefta Mezin bi civîneke çapamenî ya kîtlewî bîr bînin. Ji bona wan mewlûdekê bidin xwendin. Hezar mixabin ev xebata hevbeş, ji aliyê parêzgeh û dadgeha Diyarbekîrê ve hatin qedexe kirin. Lê Komîteya Amadekar ev qedexan guhdar nekir, bi helwesteke bêîtîadkarî xebata xwe meşand.</p>
<p style="text-align: justify;">Di derbarê van xebatan de jî, ji bona min lêpirsîn çêbû, encama lêpirsînê doz vebû. Di vê dozê de jî bi kurdî Serîhildana 1925-an hat parastin û hîn jî ev doza dom dike.</p>
<p style="text-align: justify;">Îsal jî, Gruba Dîyalogê ya Dîcleyê û Firatê, di 26. 06. 2010-an de Konferansa Şêx Seîd pêk anî. Di 28. 06. 2010-an de jî li ber Mizgefta Mezin Serok û Têkoşerên Serîhildana 1925-an civîneke bîranînê lidarxist.</p>
<p style="text-align: justify;">Nevîyên Şêx Seîd Diyadîn Firat, Bedrî Firat, Samed Bîlgîn, Felat, ji bona Serîhildana 1925-an îro (29. 06. 2010) panelekê û mewlûdekê pêk tînin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi van xebatan Serîhildana 1925-an, serîhildan û berxwedanên li Bakurê Kurdistanê rojane bûn. 80 salî kesî raste rast nedikarî ku li meydanan vekirî û legal ji serok û têkoşerên Serîhildana 1925-an re xwedî derkevin. Ev tirs hat şikandin û ev tarîtî ji holê hat rakirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Pêvajo wusa xuya dike, ku nûha şunda gelê kurd, rewşenbîr, siyasetvan, dezgehên kurd dê ji serok û têkoşerên xwe re xwedî derkevin. Wan li hemberî dewletê jî  biparêzin. Dê rûmet û qiymeta wan derxin pêş reya giştî ya Tirkiyeyê û dinyayê.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ibrahimguclu21gmail.com">ibrahimguclu21gmail.com</a> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Amed, 29. 06. 2010</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tevgera Şêx Seîd yan Komîteya Azadiya Kurdistan?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 22:48:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1557</guid>
		<description><![CDATA[Berî her tiştî divê mirov bi vekirî diyar bike ku agahiyên me yên di vî warî de ji sedî 80 şaş e û li gor manîpîlasyona îdeolojiya fermî ya Tirk, kemalîzmê ye. Sed caran mixabin ev yek rastiyeke wisa ye. Em bi devê xwe propagandaya kemalîzmê dikin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong>Zeynel Abidîn Han</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1558" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan/attachment/25hareketinianmagosterisi"><img class="alignleft size-full wp-image-1558" title="25HareketiniAnmaGosterisi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/25HareketiniAnmaGosterisi.jpg" alt="" width="255" height="701" /></a>Serhildana Şêx Seîd yan Tevgera Komîteya Azadiya Kurdistan?</p>
<p style="text-align: justify;">Di hebûn û xwejiyandina dîroka gelan de dîrok cîhekî mezin digre. Bi taybet gelên bindest û dagirkirî di vî warî de gelek mûhtacî rastzanîna dîroka xwe ne. Jiber ku bi serûbinkirina dîroka wan ew dihên dagirkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Lê ev yek jî têrê nake, divê di pêvajoya şiyarbûna miletekî bindest de şêrovekirina dîrokê jî qasî dîrok bi xwe girîng û jiyandar e. Jiber ku di şêrovekirina dîroka gelên bindest de her dem reng û manûpîlasyona îdeolojiya resmî ya dagirkeran bi bandur bûne.</p>
<p style="text-align: justify;">Jibo me jî ev prensîb derbas dibe. Di naskirina dîroka nêzîk ya Kurdistanê û bi taybet şêrovekirina serîhildan yan jî tevgerên netewî yên miletê me yên di dîroka nêzîk de gelek manûpîlasyonên dagirkeran xwe hîna jî di nav siyaset û rewşenbîriya Kurd de qasî ku mirov matmayî bike bi tesîr e.</p>
<p style="text-align: justify;">Demeke berê li Amedê daxûyaniyek hatibû belavkirin û hema hema aksiyonên siyasî yên bakûrî yên hemî jî ev daxûyanî îmze kiribûn. Di daxûyaniyê de dihate xwestin ku qebrên serkirdeyên Kurd yên wek Şêx Seîd, heta Seîdê Nûrsî bihêtin dîtin, cîhekî jibo wan bihête terxankirin û îtîbara wan jî bihête dayîn. Her wisa heta niha jî di hemî panêl, konferans û civînên wisa de û gelek ragîhandinên siyasî û „zanistî&#8221; de gava behsa „Tevgera 1925&#8243; dihête kirin, hemî „entelîjansa&#8221; Kurd bi yek dengî qala Serîhildana Şêx Seîd dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Berî ku ez vê paradoksa ecêb ya „entelîjansa&#8221; me ya siyasî rexne bikim, dixwezim di derbarê „Tevgera 1925&#8243; û binavkirina wê de çend tişt bêjim.</p>
<p style="text-align: justify;">Berî her tiştî divê mirov bi vekirî diyar bike ku agahiyên me yên di vî warî de ji sedî 80 şaş e û li gor manîpîlasyona îdeolojiya fermî ya Tirk, kemalîzmê ye. Sed caran mixabin ev yek rastiyeke wisa ye. Em bi devê xwe propagandaya kemalîzmê dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tevgera 1925&#8243; berî her tiştî tevgereke siyasî, îdeolojîk û leşkerî ye. Û ev hersê taybetî jî di Şêx Seîd de tunebûn, ne ku em înkara tiştekî dikin, Şêx Seîd bi xwe jî di parastian xwe ya dadgehê de wisa dibêje. &#8220;Ez ne li pêş û ne jî li paş vê tevgerê de me, ez di navendê de me û bûna min ya vê yekê jî mûqaderat e.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Naveroka rêxistinî ya vê tevgerê serxwebûna Kurdistanê ji xwe re kiriye şiyar û navê wê jî Komîteya Azadiya Kurdistan e. Serokê komîteyê Mîralay Xalid Begê Cibrî ye û komîteya serkirde jî ji layê wî û kesayetên siyasî yên wek Yusuf Ziya Beg, Doktor Fuad dihate rêvebirin. Serkirdayetiya stratejîk ev kesayetên siyasî yên Kurdistanê bûn. Şêx Seîd jî piştî gelek demên ji avakirina Komîteya Azadî û bi israra Xalid Beg tevlî vê tevgerê bûye. Dewra wî ya di nav vê tevgera herî berfireh ya netewî ya Kurd de jî wek rêberiyeke gelerî û dînî ye, ne serkirdeyeke siyasî û yan jî leşkerî&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi taybet dewleta Tirk û klîga nijatperest ya Mustefa Kemal ketin nav hewildaneke mezin ku naveroka siyasî û netewî ya Komîteya Azadiyê li qada navnetewî wek tevgereke kevneperest û dînî bidin xûyakirin û jibo vê yekê jî diviyabûn ku serkirdeya esil tasfiye bikin û bi dadgehên sexte yên Îstîqlalê ve ev tevger wek tevgera dînî ya Şêx Seîd lanse bikin. Jibo vê yekê jî, bêyî ku bidarizînin û dadgeh bikin, Xalid Begê Cibrî û Yusuf Ziya qetil kirin. Piştre mîzansenên dadgehên Îstîqlalê ket dewrê û ji vê û pêve cîhan, tevgera netewî û siyasî ya Komîteya Azadiya Kurdıstan ku ew xwedî gelek saziyên netewî û bi çil hezar endamên siyasî bûn, wek Serîhildana Şêx Seîd nas kir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev naskirin hîna jî berdewam e û bi rengekî trajîk, ev car jî ev manîpîlasyona ecêb ne bi destê dagirkeran lê bi destê &#8220;entelîjansa&#8221; Kurd dihête berdewamkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hemin em nirx û dewra Şêx Seîd înkar nakin û ew jibo me her dem wek şehîdekî nemir bimîne. Lê mesele ne ev yek e; mesele ev e: Madem ev tevgera siyasî wek Serîhildana Şêx Seîd dihête binavkirin, dewra Komîetya Azadî çi ye? Serokê vê tevgerê Xalid Begê Cibrî çima dihête jibîrkirin? Gelo ev nebe ku bi destê kemalîstan hatibe mîzansenkirin? Çima çi kesek meraq nake, jiber çi sedemê bû ku Xalid Beg bêyî ku bihête dadgehkirin û bi rengekî kontratiya metodên Mustefa Kemal hat qetilkirin? Çima paşê Şêx Seîd ji wê rojê heta niha  wisa hatiye pêşxistin? Prensîbên Komîteya Azadî û peyvên Şêx Seîd yên di dadgehê de çi qas li hev dihên? Navê rêxistinê Koîmte Azadiya Kurdistan e û prensîba wê ya yekemîn jî pêkanîna mafê çarenûsî ya miletê Kurd e û ev yek jî teqabûla dewleteke serbixwe dike. Gelo bes peyveke Şêx Seîd jî di vî warî de hatiye qeyîdkirin?</p>
<p style="text-align: justify;">Gengeşî wê her bihête berdewamkirin. Jiber ku pirsgirêka me ya yekemîn ev e ku em dikin û nakin nikarin xwedî armanceke dewleteke serbixwe bibin. Jiber ku em dihên manûplekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Îro jî heman kemîn di pêş me de hazir û nazir e. Serokên Kurdan yek bi yek hatin tasfiye kirin. Ji salên 1974 û pêve gava em dîroka xwe binirxînin, em dê vê rastyiê bibînin. Hema bi carekê pirsiyar dikim: Ji wan salan û heta niha çend kesên serkirde yên daxweza serxwebûna Kurdistanê dikin di sehneya siyasetê de man? Ji hemî rêxistinên Kurdistanê, ev kesên hêja yek bi yek hatin tasfiyekirin û tevgera niha bi navên kesên li hember dewleta Tirk tenazûlkirî hatine pêşxistin. Mazlûm Dogan di dadgeha Amedê de wisa dibêje : „Em tevgereke Apocî nîn in. Navê me Partiya Karkerên Kurdistanê ye. Abdullah heval sekreterê partiya me ye. Jiber ku dewleta dagirker dixweze me wek partî û tevgereke siyasî nebîne û wek grûbeke wek eşîretî binirxîne ji me re dibêje &#8220;Apocî&#8221;. Ez vî navî qebûl nakim. PKK partiyeke siyasî, netewî û çînî ya Kurdistanê ye û armanca wê jî avakirina Kurdistaneke yekbûyî, serbixwe û demokratîk e.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dîsa mirov baş binirxîne, kesayetên siyasî, rewşenbîrên netewî û serkirdeyên wê demê yên wek Doktor Şivan, Mumtaz Kotan, Ehmed Zekî Okcuoglu, Urfan Alpaslan, Zekî Adsiz, Hayrî Durmuş û bi dehan kesayetên wisa ku hemî jiyana xwe jibo yekbûn û serxwebûna Kurdistanê dane, yan bi kuştinên tarî hatine tasfiye kirin yan jî eger îro bijîn jî, yan di koşeyên nexweşxaneyan de yan jî di dîasporayên sar yên Ewropayê de bi tenê sere xwe hatine hîştin. Bi gotineke vekirî hatine îzolekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Çawa ku Komîteya Azadî, Xalid Begê Cibrî, Yusuf Ziya Beg, Doktor Fûad hatin jibîrkirin, bi heman rengî û bi heman rêbazê ve, kesayetên serkirde û rewşenbîrên Kurd yên nexilavîkirî, yanê bi rasyonelên Tirkyetiyê ve nelihevhatî û di doza Kurdistaneke serbixwe de bi israr mayî, yek bi yek hatine îzolekirin, bê tesîrkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev paradoksa bi xeter wê çawa bihête xiravkirin, çawa em wek milet bi zanîn û şiûreke netewî bi dîroka xwe ve rûberû bibin û ji nûve rûmeta milet û devletbûnê bi dest bixînin? Evna jî pirsiyarên girîng yên vê mijarê ne û divê li ser wê bi kûranî bihête rawestandin, ta ku em ji kemînên dagirkeran xwe û pêşeroja xwe biparêzin. Jibo vê jî, me prensîba giştî ya mirovayetiyê divê; her miletek xwedî rûmeta dewletbûnê ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Jibo vê yekê babateke taybet lazim e ku em li ser rawestin û ev jî mecala nivîseke din dixweze. Lê em di dawiya vê nivîsê de dikarin  bi serrastkirina rimzên dîroka xwe dest pê bikin:</p>
<p style="text-align: justify;">„Tevgera 1925&#8243; ne Serîhildana Şêx Seîd e,</p>
<p style="text-align: justify;">Tevgera Komîteya Azadiya Kurdistanê ye&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Jêder</span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://kurdistan-news.net" target="_blank"><img class="aligncenter" src="http://kurdistan-news.net/images/stories/food/logo.png" alt="" width="350" height="100" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üçüncü Dünya Devletlerini Yönetenler II</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jun 2010 23:01:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1522</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de iktidar ile hükümet her zaman farklı olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bazen gizli bazen açık ülkenin fiili iktidarı ordu ile vitrindeki iktidarı hükümet arasında çeşitli seviyelerde didişmeler, tartışmalar, hoşnutsuzluklar baş gösterdiğinde silahlı kuvvetler Türkiye Büyük Millet Meclisini lağvederek darbe yapmışlardır. Ankara’da hükümeti devirme amacıyla askerlerin yolun karşı tarafına geçmeleriyle siyasi iktidar ve meclisin işlevsizleşmesi bir olmuştur. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye’de iktidar ile hükümet her zaman farklı olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bazen gizli bazen açık ülkenin fiili iktidarı ordu ile vitrindeki iktidarı hükümet arasında çeşitli seviyelerde didişmeler, tartışmalar, hoşnutsuzluklar baş gösterdiğinde silahlı kuvvetler Türkiye Büyük Millet Meclisini lağvederek darbe yapmışlardır. Ankara’da hükümeti devirme amacıyla askerlerin yolun karşı tarafına geçmeleriyle siyasi iktidar ve meclisin işlevsizleşmesi bir olmuştur. 28 Şubat 1997’de buna da gerek duymadılar. Tankları Sincan sokaklarında gezintiye çıkarmaları meclisteki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyon hükümetinin beyaz bayrak kaldırmasına, Necmettin Erbakan&#8217;ın tasını tarağını toplayıp gitmesine yetti. Bu post modern darbenin ardında nasyonal sosyalist milliyetçi cephe hükümeti niteliğinde koalisyonlar hükümet oldular.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1523" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii/attachment/middle_east"><img class="alignright size-medium wp-image-1523" title="Middle_East" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/Middle_East-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Türkiye’deki tüm darbelerin ABD plan ve tertiplemesi dâhilinde olduğu artık bir sır değildir. 12 Eylül askeri darbesinden sonra Amerikalı yetkililerin Türkiye’deki darbeyi kast ederek “Our boys did it” demeleri bu gerçeğin dışa vurulmasından başka bir anlama gelmiyor. Bu durum sadece Türkiye için değil, dünyanın onlarca ülkesi için gerçeğin ta kendisidir. Zaten yaptırdıkları darbelerin arkasında olduklarını gizleme gereğini de pek duymuyorlar. Pervasızca olsa da bu yaptıklarının arkasında olduklarını çeşitli demeçlerinde açıkça dile getiriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyetler Birliğinin çökmesi, dolayısıyla soğuk savaşın sona ermesinden bu yana Türkiye’de darbe olmamasının başlıca sebebi darbelere gerekli ortamı hazırlatıp yaptıranların artık geçici de olsa askeri yönetimleri kendi çıkarlarına uygun görmedikleri anlamına geliyor. Bu durum daha demokratik bir sisteme kavuşmak için olumludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1989’da resmen dağılıp sona ermesiyle, Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye dâhil fiili bağımlılık ilişkisi temelinde yönettiği devletlere yeni misyonlar vermeyi uygun gördü. Tam bu noktada faaliyetlerini SSCB ve soğuk savaş dönemi Amerikan stratejisi üzerine ilkesel düzeyde sürdürmekte olan ordu mensuplarının kendi aralarında ayrıştıkları; yeni dünya düzeni adlı tek kutuplu global konjonktüre ayak uyduramadıkları ve bu yeni duruma karşıt bir örgütlenmeye gittikleri belirlenmiştir. Bu kesimini sivil uzantısı niteliğindeki Kemalist organizasyonlar başta olmak üzere çeşitli sol, sosyal demokrat, nasyonal sosyalist ve bazı sosyalist grupların da aynı yönde faaliyet gösterdikleri gözleniyor. Ergenekon örgütünün bu şekilde doğduğunu ve geliştiğini söyleyebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ergenekon mensupları ve onlara yakın çevreler Amerikanın post SSCB politikasının Türkiye’nin çıkarlarına uymadığını iddia ederek devletin yönünü doğuya Rusya, İran ve Çin’e çevirmek istiyorlar. Söz konusu örgütün bu temelde askeri ve siyasi faaliyetlere girişmesi Amerika’nın sivil hükümeti iktidara taşıma ve bu grubu etkisizleştirerek tasfiye etme sürecini başlatmasını beraberinde getirdi. Türkiye’deki sosyal demokratlar, sosyalist ve komünistlerin ezici çoğunluğunun Ergenekon örgütüyle aynı safta yer almaları bunların gerçek kimlikleri konusunda önemli bilgiler veriyor. Devrimci Karargâh örgütünün Ergenekon’un sol silahlı kolu olması ve bu örgütün diğer silahlı gruplarla ilişkileri düşündürücüdür. Bu solcu gruplar içinde yer alan, bazen açık bazen dolaylı yollarla Ergenekon’un değirmenine su taşıyan bazı Kürt örgüt ve partilerinin durumu derinlemesine incelemeye değer akademik bir araştırma konusudur. Veli Küçük, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük başta olmak üzere 1989’dan 2008’e kadar Ergenekon örgütünün lider kadrosu ve çeşitli düzeylerdeki mensuplarının sürdürdükleri askeri, siyasi ve istihbarat faaliyetlerinin sonuçları bu bağlamda incelenmeye değerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ergenekon mensupları, özellikle Amerika tarafından Irak’ın işgal edilmesi sonucunda Güney Kürtlerinin resmiyette federal, fiiliyatta konfedere bir sistem dâhilinde Kürdistan Bölge Hükümetini kurarak iç işlerinde kendi kendilerini yönetecek düzeye gelmeleriyle, Amerika karşıtı faaliyetlerini daha da artırmaları, kendileriyle eski emperyalist dostları arasında iplerin kopmasına, köprülerin atılmasına, sözün bitmesine sebep olmuştur. Ergenekon örgütünün emperyalist dostlarına sırtını çevirmek zorunda kalması, Kürtlere Büyük Ortadoğu Projesinde Amerikan çıkarları gereği verilen, ya da verilmek istenen rolün sonucu olan siyasi statüde aranması gerektiği gerçeğini görmekte yarar var. Amerikalı üst düzey yetkililer soğuk savaş sonrasında muhtelif zamanlarda Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları ile Kürtlerin doğal haklarına kavuşma taleplerinin çakıştığını dile getirmeleri tek kutuplu dünyanın patronunun niyetini anlamada önemli bir veridir.</p>
<p style="text-align: justify;">1989’da Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü konusunda Amerikan planını hayata geçirmede dönemin ANAP hükümeti ve Erdal İnönü başkanlığındaki muhalefet partisi SHP üzerlerine düşeni yerine getirdiler. Yine 1993 yılının Mart ayında Güney Kürdistan’dan Celal Talabani, Türkiye’den milletvekili Ahmet Türk, Avrupa’dan PSK lideri Kemal Burkay ve PDK-Hevgirtin genel başkanı Hamreş Reşo’nun katıldığı, PKK’nın bağımsızlıktan vazgeçtiği ve federasyon talebini ilk ateşkes ilanıyla birlikte deklare ettiği süreç söz konusu planın önemli kilometre taşlarından biridir. Bilindiği gibi ateşkes ilanından kısa bir süre önce dönemin Cumhur Başkanı Turgut Özal “Federasyonu tartışabiliriz” demişti. PKK lideri Abdullah Öcalan ateşkesten sonraki birçok demecinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bu söylemiyle kendilerinin attığı adımın birbirinden bağımsız olmadığını, kendisiyle ilişki içinde olduklarını ve Kürt sorununun çözümünden yana olduğu için öldürüldüğünü dile getirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">SHP parti meclisi üyesi Deniz Baykal ve arkadaşlarının 1989’da hazırlamış oldukları Kürt Raporu Amerikan planının hayata geçirildiği en önemli adımlardan biridir. HEP geleneğinden gelen legal Kürt partileri ve PKK’nın devamı olan illegal örgütlerin 1999’dan bu yana defalarca yazılı ve sözlü olarak dile getirdikleri talepleri bu raporda dile getirilenlerden çok farklı değildir. ABD yetkilileri daha sonra MHP ile birlikte CHP ve lideri Deniz Baykal’a Kürt sorununun çözümü konusunda aşırı muhalefet rolünü verdiler. Baykal ve ekibi bu rollerini de başarıyla oynadılar. Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin sahipleri, Baykal’ın duygusal davranarak Ergenekon örgütünün avukatlığına soyunduğunu dillendirmesi ve bu örgütü açıkça sahiplenmesini içlerine sindiremediler. Ancak bunu hemen belirtmediler. CHP’ye Kürt sorunu konusunda vermiş oldukları aşırı muhalefet misyonunun bitmesini beklediler. CHP için uygun görülmüş yeni misyonun Baykal ile sürdürülmesi inandırıcı olmayacağı gibi mümkün de değildi. Yeni misyon için yeni bir lider ve daha güçlü bir CHP’ye ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacın gereği yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seçimlerden önce Amerika’yı ziyaret edip oradan gerekli talimatları almadan hükümet kuran siyasi parti liderleri Türkiye’de neredeyse yok sayılır. Bu ziyaretler fiili bağımlılık seviyesinin başlıca belirtilerinin bir kısmını oluşturur. Görüldüğü kadarıyla Amerikanın başını çektiği Yeni Dünya Düzeninde ordudan daha çok seçimle başa getirilmiş hükümetlerle işbirliği tercih ediliyor. Siyasi partilerden hangisine ne kadar süre hangi konuda muhaliflik yapması gerektiği, ne zaman ve nasıl siyasi lider ve gruplarının değişeceği Amerikan strateji uzmanları tarafından yazılan bölgesel siyasi projelerde belirlendikleri sonucuna varabiliriz. Tıpkı bir film senaryosu gibi zamanı geldiğinde kendileri açısında gerekli değişiklikleri yaptıkları görülüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">El Kaide’nin 11 Eylülde Amerika’nın New York kentindeki World Trade Center saldırısından sonra AKP hükümetiyle Türkiye’de ılımlı İslam modelini test eden ABD, İslami muhafazakâr siyasi partilerin Hıristiyan Demokratlara benzemediklerini, dinci terörist gruplar dâhil, radikal İslami hareketlerle aralarına kayda değer mesafe koyamamalarının yarattığı sonuçları değerlendiriyor. Fethullah Gülen’in başında bulunduğu Fethullahçı grupların İslami reformizme öncülük edemeyeceğinin kanıtları gün geçtikçe artıyor. İsrail’e gönderilen Mavi Marmara adlı insani yardım gemisi pratiğinde olduğu gibi Fethullah Gülen’in kendisinin de bu grupları öngörüldüğü gibi kontrol etmede zorlandığı söylenebilir. Fethullah Gülen’in konuyla ilgili açıklamaları bu gerçeği çok net olarak gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">AKP hükümeti ve başbakanı Tayip Erdoğan’ın Hamas ve Hizbullah başta olmak üzere Avrupa ve Amerika tarafından terörist ilan edilen İslami örgütlere maddi ve manevi desteği devam ediyor. Hükümetin ABD’nin terörist devletler listesinde ön sıralarda yer verdiği İran, Suriye, Sudan gibi devletlerle ilişkilerini güçlendirmeye çalışması batılı güçlerin çıkarlarına ters düşüyor. Ak Parti hükümeti İsrail-Filistin sorununda gereğinden fazla duygusal davranıyor. Bu duygusallığın seviyesini bazen bölgesel Amerikan planlarına hayır diyebilecek kadar yükseltebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">AKP hükümetinin Darfur katili olarak bilinen, Sudan devlet başkanı Ömer Hasan El Beşir’in Uluslar arası Ceza Mahkemesinde yargılanmasını engellemek için İran ve Çin gibi batı karşıtı devletlerle alenen aynı safta yer alması ılımlı İslam’ın Türkiye için model olmaktan çıkarılıp yerine sosyal demokratlar ve milliyetçilerin hükümete taşınmalarını gündeme getirebilir. Türkiye’nin Brezilya ile birlikte Birleşmiş Milletlerin İran için öngördüğü yaptırımlara hayır demesi Amerikanın AKP konusunda artmakta olan hayal kırıklığı ve güvensizliğinin daha da artmasına ve hükümeti değiştirme isteğini kamçılamaktan başka bir şeye yaramadığı sonucuna varabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">CHP yeni rolü gereği Kürt sorununun Türkiye’deki Amerikan çözümüne 1989’da olduğu gibi sosyal demokrat bir bakış açısıyla ele alabilir. Bu durumda demokratik açılım adlı süreci farklı bir söylemle de olsa çok net olarak desteklemesi kaçınılmaz olacaktır. Kılıçdaroğlu’nun Batman’da “genel af” kavramını dillendirmesi tesadüf olarak değerlendirilmemeli. Bütün bu veriler ışığında CHP’ye 2011 genel seçimlerinde hükümeti kurma görevi verilirse hiç şaşmamak gerekir. Böyle bir durumda Kürt muhalefeti CHP’ye barış için bir şans verilmesi gerektiğini, bu partinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürtlere verdiği önemi, Diyab Ağa ile dostluğunu, Amasya tamimi, 1921 anayasasının güncellenmesi ve benzeri söylemlerle sürece dâhil edilebileceği şimdiden söylenebilir. Hatta söz konusu Kürt siyasileriyle CHP seçim ittifakına da gidebilirler. Türkiye siyasetindeki gelişmeler muhtelif olguların belirleyiciliklerinin yanında, ana unsur olarak Kürt sorunu için uygun görülmüş Amerikan çözümünün kat ettiği ilerlemeyle doğru orantılı olacaktır. Son zamanlarda tırmandırılan çatışmalı ortam bu bağlamda değerlendirilebilir. Türkiye’deki siyasi, askeri ve diğer devlet erklerindeki ana yapılanma, daha uzun süre ülkeyi fiilen yönetmesi beklenen tek kutuplu dünyanın emperyalist patronunun yüksek menfaatlerine uygun olarak şekilleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">26 Haziran 2010</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:raifyaman@hotmail.com">raifyaman@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Solidarity with the Victims of All Genocides</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2010 10:54:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1510</guid>
		<description><![CDATA[Having already tackled, for many decades now, those horrendous issues with consummate objectivity, and having produced many related books and articles, Desmond has written his latest book in a new ‘mode’, delving himself in the labyrinth of the concepts of Modernity and Modernisation in relation with the reality of genocide of the indigenous peoples of Turkey, namely Armenians, Kurds, Assyrians, Greeks, Greek Cypriots, and others.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1511" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides/attachment/khatchatur"><img class="alignright size-medium wp-image-1511" title="Khatchatur" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/Khatchatur-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>I have just perused through Desmond Fernandes’ manuscript of his latest book. In 253 pages, assembled in eleven chapters, Desmond has documented the macabre story of the last 100years or so, of state terrorism in the land once an empire of the Ottomans, then called the Republic of Turkey since 1923.</p>
<p style="text-align: justify;">Having already tackled, for many decades now, those horrendous issues with consummate objectivity, and having produced many related books and articles, Desmond has written his latest book in a new ‘mode’, delving himself in the labyrinth of the concepts of Modernity and Modernisation in relation with the reality of genocide of the indigenous peoples of Turkey, namely Armenians, Kurds, Assyrians, Greeks, Greek Cypriots, and others.</p>
<p style="text-align: justify;">Assembling, assessing and scrutinizing massive data and notes, Desmond has also drawn parallels with other lands and peoples where oppressive, state terror politics were and are carried out in the name of that same modality, that of Modernity and Modernisation, not forgetting to mention, of course, Civilisation and Democracy.</p>
<p style="text-align: justify;">At this point of my reflections, I must point out that for me the real merit of a book is not only what it says and conveys, but also what it makes me to think about, to say what I think and to act upon it. In the few minutes I have for this presentation, allow me then to say the following.</p>
<p>A couple of years back, in a public meeting discussing the legal controversy of the war in Iraq, an Iraqi intellectual raged against the mere utterance of the word democracy, calling it an ‘ugly’ and ‘dirty’ word. He was raging, and rightly so, against the latter-day imperialism’s camouflaged, nay deranged version of democracy that reflects the sterile ethics of bygone colonialism.</p>
<p>Activated with such deformed mantras, the most powerful military power on earth was decimating the heritage of a country and its culture, eventually annihilating over a million of its population, leaving behind nearly a million displaced children and close to five million Iraqi refugees roaming around both in neighboring countries and in their own homeland too. No surprise then that a banal refutation of a warmonger against the Iraqi intellectual’s rage sounded what the formidable John Milton had once warned against such ambivalent refutations, saying: “They who have put out the people’s eyes, reproach them of their blindness.” (Apology, 1648)</p>
<p style="text-align: justify;">It is true that the Turkish Parliament did not grant the vote of consent for the Turkish government to indulge with the so-called coalition forces led by Uncle Sam to invade Iraq. Yet it is also true what the Canadian Action on the Kurdish Conflict in Turkey writes just recently: “Since 1993, over four thousand Kurdish villages have been destroyed and more than seventeen thousand killings of innocent Kurds have been carried out by The Turkish Special Forces. Following the March 29, 2010 municipal elections, fifteen hundred politicians, intellectuals, elected representatives, mayors and human rights activists have been jailed to date. As unacceptable as it is, hundreds of Kurdish children have been killed by The Turkish Security Forces since 1993 and today, about three thousand Kurdish children (aged 6 to 17) are in jail.” It is obvious that the Turkish government relentlessly continues its undeclared war against its own citizens, but failing, nevertheless, to “put out the people’s eyes”, particularly in this case, the Kurdish people’s eyes, or, for that matter, the Turkish people’s eyes too, I tend to believe.</p>
<p style="text-align: justify;">To keep the sanity of our political vision and not loose the focus of our historical perspective, we should also not forget that there was a country, in the Far East, where exactly 35 years ago, the same awesome military power that the world had ever witnessed failed and abysmally so to take the land and its people of millennial cultural heritage “back to the Stone Age”, as vowed then by its megalomaniac military commander. The arrogance of the invading oppressor had wiped out from their own memories the fact that the Vietnamese people were fighting for at least two thousand years to free their land and themselves from successive foreign rules. No wonder then that the United Vietnam and the Vietnamese people prevailed.</p>
<p style="text-align: justify;">Paradoxically, but tellingly so, the Vietnamese people and their internationalist leaders were not hesitating to guide their struggle with the millennial tools of what genuine democracy in essence meant, knowing quite well that once the 16th supreme commander of the country of the invading military force, President Abraham Lincoln had so eloquently envisaged democracy as “The rule of the people, by the people, for the people.” Therein laid the modernity of the liberation struggle of the Vietnamese people.</p>
<p style="text-align: justify;">In fact, the truth of the matter is, somehow not forgotten by the oppressed peoples of the world, that all the battle cries of freedom in the last twenty six centuries or so have been raised in the name of Democracy, whether in Turkey, in the Middle East, in Latin America and in the Far East, not to mention in the advanced capitalist countries where the mantra of profit-at-any-cost, namely globalisation leads the collateral damage inflicted upon language itself. Through their post-modernist, neo-con and neo-liberal abuse the concepts of Democracy, Socialism, Freedom, Modernisation, Human Rights, and what not, are made to lose their essential meanings and made to ‘act’ as their antinomies in real life.</p>
<p style="text-align: justify;">Authorities of all kinds and hues often luxuriate in their prerogative to censor, expurgate, remove or cancel. The above-mentioned Canadian Action, the one referring On the Armenian Issue, writes: “Canada, along with another twenty five countries and over forty U.S. states, have recognized the Armenian Genocide. Turkey, however […] continues to deny and ignore the Armenian Genocide committed by its former regime even to this day.” Censorship has thus become an act of bureaucratic vandalism. It is activated mainly to deny the existence of a phenomenon, especially when the latter reflects and manifests the truthfulness of a painfully culpable historical reality.</p>
<p style="text-align: justify;">No matter. All the censorship and negations notwithstanding, the essential and historical truth remains. Whether freedom from slavery, torture, foreign rule, poverty, from exploitation and child labour, discrimination, or freedom of speech, of conscience and of the human spirit etc., etc., even the screams for free markets, were all raised in the name of democracy, not to mention capitalism, which also came into being through that same tool. The same is true with all the humanist and Internationalist declarations and covenants, such as, just to mention a few, The Universal Declaration of Human Rights, 1948, The Universal Declaration of the Rights of the Peoples, 1976, and most tellingly, The Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 1948. Furthermore, when the exploitation of democracy by capitalism stretched to the limits of obscuring and hence impoverishing its potentialities, socialism became in its turn the battle cry of all those for whom genuine democracy is the only guarantee for a real and radical change, for a more equitable, tolerant and caring civil society. Therein lays, I believe, the modernisation of the struggle of the oppressed people of our world, particularly when considered the root meaning of the word, which simply means ‘of the present time.’</p>
<p style="text-align: justify;">The oppressor has failed to totally bamboozle the oppressed by its camouflaged modernisation mantras ‘a la mode’. That’s why Bertold Brecht’s theatrical aphorism still continues to pinch our alter ego: “If sharks ruled the world, they would teach the little fish that it is a great honour to swim into the mouth of a shark.”</p>
<p style="text-align: justify;">The real message that Desmond’s recent book conveyed to me is this: Sharks of the world beware. The little fish have no more an appetite for the great honour to serve your voracious appetites at your own banquets of total wastes in an ocean of hunger and debt.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Professor Khatchaturian&#8217;s speech was delivered at Portcullis House, Westminster, London on the occasion of the Launch of Desmund Fernandes&#8217; book</em> <strong>Modernity, &#8220;Modernisation and the Genocide of Kurds and &#8220;Others&#8221; in Turkey: &#8221;1915&#8243; within it Pre-and-Post Historical Periods</strong><br />
<em>The event was sponsored by Nia Griffith MP for Llanelli</em></p>
<p style="text-align: justify;">8<sup>th</sup> of June, 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Mechanisms of  Terrorizing  Minorities:  The Work Battalions and the Capital Tax-Varlik Vergisi- in Turkey during the WWII</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Jun 2010 00:41:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1502</guid>
		<description><![CDATA[The Capital Tax known as Varlik Vergisi, constitutes a black page in the history of modern Turkey.  It was implemented by the Turkish Government under the pretext to control the prices of the goods and suppose to prevent the accumulation of capital, without taking care of the increase of the black market and the illegal profits.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><a rel="attachment wp-att-1503" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii/attachment/cetinoglu-uk"><img class="alignleft size-medium wp-image-1503" title="cetinoglu-UK" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/cetinoglu-UK-250x142.jpg" alt="" width="250" height="142" /></a>Sait Cetinoglu</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Historian, Free University- Ankara-Turkey.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>What is the Capital Tax-Varlik Vergisi?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">The Capital Tax known as Varlik Vergisi, constitutes a black page in the history of modern Turkey.  It was implemented by the Turkish Government under the pretext to control the prices of the goods and suppose to prevent the accumulation of capital, without taking care of the increase of the black market and the illegal profits.  Then, in order to respond to the reaction of the people and suppose to tax the excessive profits and with this “innocent” reason implemented a heavy taxing of the non-Muslim minorities with the purpose to exterminate their economic and cultural existence, loot their properties and living means  and in parallel to Turkify the economy of the Country. This tax is a continuation of the tradition of the Committee Union and Progress (CUP) and has the structure of an ethnic cleansing whip. The law of Capital Tax-Varlik Vergisi is entirely political and represents a pre-capitalist implementation of a social transformation.</p>
<p style="text-align: justify;">The Government of that time, with a very devious way succeeded to divert the critics against her towards the non-Muslim citizens and through this law achieved to destroy the minorities economically and culturally in order to promote the ethnic homogenization. There was also the reason that ethnic homogenization was achieved in the other parts of the country and only in Istanbul Greeks, Armenians and Jews were not “diluted” yet.</p>
<p style="text-align: justify;">By implementing the Law with an extremely unequal way between Muslims and non-Muslims the minorities were “targeted” to a such degree that when the President Ismet Inonu himself paid the tax was get upset, while Fevzi Cakmak (The Chief of the Armed Forces) asked himself “Am I a Giavour-infidel?” not being able to hide his rage and anger.  According to the narration by Faik Okte, one of the architects conceiving  and applying the Capital Tax,  shows that for whose  the Tax was designed. Fevzi Cakmak during the collection of the Tax said: “One of my aide came to my office and expressed his disapproval to the fact that he is obliged to pay tax together with the minority people who are black marketers and merchants”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ferit Melen, one of the ex prime ministers, who has been an undisputable factor of the non-ordinary periods, said that “through Varlik Vergisi  all the anti-minority goals were  aimed to be realized simultaneously“. Varlik Vergisi, as a tradition of the Union and Progress, has been one of the most serious practices after the anti-Jewish pogroms of Thrace in 1934, the campaign “citizen speak Turkish” and the mobilization to work battalions during 1941-42 of the minorities. These political practices were aimed to show the minorities that they don’t have a place to live in this land. Those they didn’t understand this act the  6-7 September was applied,  with a much more strength in order  to “understand” it clearly. The only choice minorities had was to leave the country by abandoning their properties.   Those Jews wanted to immigrate to the new established State of Israel, in getting permit of leave had to abandon all their properties.  The Greek citizens which were “etablis” according to Lausanne Treaty, when were deported in 1964 had to abandon all their movable and real estate properties. The Greek citizens whose staying in Turkey were under the guarantee of the Lausanne Treaty, when were deported couldn’t receive anything from their properties with them. They were thanking God passing the border alive.</p>
<p style="text-align: justify;">We can read the terrible writings of Fazil Ahmet Aykac, in the semi official state journal Ulus in the context of that times atmosphere: “We should know that this Tax more than a punishment to those have not understood their limits, it was a colossal warning for those who dare  to forget”. The events of the night of 6 &#8211; 7/9/1955 can be understood as an expression of this mentality. Akcaz notices that the Capital Tax it is the point of the path stared in 1915.</p>
<p style="text-align: justify;">Sergati was not able to afford the exile conditions in Askale and tried to commit suicide and in the letter left to her wife expresses clearly the conditions of the minorities in Turkey: “I don’t know if we will return to our homes, all the time death above of us, please take care of our children and go to a free country, here they will nothing more than slaves”.</p>
<p style="text-align: justify;">The signs of Capital Tax-Varlik Vergisi even today are deep. After so many years the victims don’t want to speak about this tax. Still they haven’t escaped of the fear of it. Because of this no research work can describe the level of barbaric act of this Tax. Not any statistics and analysis can reflect the pain of the victims totally. As a result of my research I arrived to the conclusion that any analysis is insufficient. This work is more concentrated on the political aspects of the Tax rather than the statistical analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Capital Tax is the final point of 1915 genocide. As the 1915 genocide, it was implemented with the help of the opportunities presented by the war time conditions.</p>
<p style="text-align: justify;">The other important factor that we need to point out is the fact that the 1915 genocide remained unpunished. If Malta could be a Nurenberg in 1920, there could be neither Jewish Holocaust nor the Capital Tax . Unfortunately, the facts that the state which implemented the Capital Tax was rewarded and remained unpunished due to real politics encouraged and promoted the pogrom of 6/7 September. The UK archival documents which have been recently found out indicate that UK consulate officials provoked 6/7 September events.</p>
<p style="text-align: justify;">Discrimination and ethnic cleansing policies against non-Turkish subjects in the Ottoman Empire and its successor, the Republic of Turkey were implemented with the encouragement of the West for the sake of real politics. For this reason, the West and the United Kingdom which was the hegemonic power of the period owe an apology because of these policies against Armenians, Greeks and other people. The West should not forget that it welcomed these people who were expelled from their territories as cheap and insecure labor force, and it created capital accumulation by exploiting these people who were forced to leave their destinies. The West and UK have not paid this debt yet.</p>
<p style="text-align: justify;">The pains and miseries of these people expelled from their historic territories were forgotten for a long time but they have been opened for discussions since 1965. The genocide which was made forgotten in Turkey would be started to be discussed beginning with 1980’s.  In these discussions, I want to emphasize that the contribution of Belge International Publication, in which I took part as an editor despite the law suits that have been claimed and continue, has been very important.</p>
<p style="text-align: justify;">“What happened in 1915: Denial and Confrontation” conference which we organized in Ankara under the leadership of <em>Ankara Freedom to Thought Initiative </em>and with the support of socialist circles showed how difficult and dangerous discussing this topic is. Despite the fact that we faced with tremendous obstacles, we as the socialists of Turkey discussed this <em>question </em>for two days with oppressed, socialists and poor people of Turkey and scholars from Turkey and abroad.</p>
<p style="text-align: justify;">Thank you so much for giving me the opportunity to express these and for listening to me,</p>
<p style="text-align: justify;">With respect,</p>
<p style="text-align: justify;">Speech held by Sait Cetinoglu on 8<sup>th</sup> of June, 2010 at UK Parliament</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2010 12:47:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1496</guid>
		<description><![CDATA[Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor. Başka hiç bir şey değişmeden sadece parti genel başkanının değişmesi, bir partiye  ‘umut bağlamak’ için yeterli bir neden olabilir mi? Şüphesiz lider ve liderlik önemsiz değildir ama lider hiç bir zaman boşlukta durmaz. Liderin gücü ve yapabileceklerinin sınırı, dayandığı sosyal sınıflar ve güç odakları tarafından belirlenir. Genel bir çerçevede durum böyledir ama CHP gibi bir parti söz konusuysa, durumun nüanse edilmesi gerekir zira CHP bilinen siyasi partilere pek benzemez. O herhangi bir siyasi parti değildir… CHP daha devletin adı Cumhuriyet olarak değiştirilmeden önce kurulmuş bir partidir. Doğrudan devlet tarafından ve devletin başı olan Mustafa Kemal tarafından kurulmuştur. Bir <em>devlet partisidir</em> veya aynı anlama gelmek üzere <em>parti devlettir. </em>Devletle bütünleşmiş, onunla iç içe geçmiş, devletin bir parçası haline gelmiş bir örgüttür. Dolayısıyla CHP kavramın bilinen anlamında burjuva partilerinden farklıdır. Bu onun az ya da çok her zaman iktidarda olması demektir. Türkiye’de seçimle gelen siyasi partilerin neden hükümet oldukları halde bir türlü iktidar olamadıklarının cevabı da burada saklıdır. Lâkin şimdilerde bu durum değişiyor, rant bölüşümünde artık biz de varız diyenler tarafından, bürokratik iktidar tehdit ediliyor&#8230; Netice itibariyle taraflardan hiç birinin demokrasi diye bir kaygısı yok zaten olması da mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1497" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/attachment/sosyaldemokrasi"><img class="alignright size-medium wp-image-1497" title="sosyaldemokrasi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/sosyaldemokrasi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Kılıçdaroğlu parti kongresinde yaptığı konuşmada, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk üzerinde durdu. İşsizlik ve yoksullukla mücadele edeceklerini söyledi. Öteki siyasi parti liderleri farklı bir şey mi söylüyor? Hepsi her zaman bunları söyler ama işsizlik ve yoksulluk artmaya, sefalet derinleşmeye, doğal çevre bozulmaya, yaşam kalitesi kötüleşmeye devam eder. Ve başka türlü olması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken, Türkiye’nin kalkınma yolunda nasıl hızla ilerlediği, nasıl büyüme rekorları kırdığı da birilerinin dilinden hiç düşmez&#8230; Her zaman tüm siyasi partiler tarafından yapılan bu tür vaatler seyirciyi oyalamak içindir&#8230; Acaba Kılıçdaroğlu öteki siyasi partilerin söylediğinden farklı bir şey söyleseydi, söylediğinin bir karşılığı olabilir ve bu umutlanmak için bir neden olabilir miydi? Kılıçdaroğlu işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlikten söz ediyor da, kapitalizmi, emperyalizmi, sömürüyü, neoliberalizmi hiç ağzına almıyor&#8230; Belli ki, o da kapitalizmi ‘insanlığın’ normal hâli’ sayıyor. 2010 yılında kapitalizmi sorun etmeyen, neoliberalizmi dert etmeyen bir parti hangi sorunu çözebilir?  Mesela Kılıçdaroğlu: “içinde bulunduğumuz sefil durumun gerisinde 30 yıldır uygulanan neoliberal politikalar var, biz ülkeyi bu beladan kurtaracağız, herşeyi baştan aşağı değiştireceğiz, ülkemizi yerli-yabancı sermayenin sömürü, yağma ve talan alanı olmaktan çıkaracağız, insanların kaderini asla piyasa ekonomisine teslim etmeyeceğiz, son 20-30 yılda özelleştirilen kamu hizmetlerini yeniden gerçek birer kamu hizmetine dönüştüreceğiz, bunları bir kâr ve kazanç metaı olmaktan çıkaracağız, küresel ve yerli sermayenin çıkarına oluşturulmuş mevzuatı baştan sona değiştireceğiz, derhal emperyalist bir askeri pakt olan NATO’dan çekileceğiz, seksen yıllık Kürt sorununu çözeceğiz, bunun için ne gerekiyorsa yapacağız, ilk iş olarak düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldıracağız, ve halen düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde bulunan yazar ve gazete yöneticilerini oradan çıkaracağız, önümüzdeki hafta bu toplumu ‘taş atan çocuklar’ ayıbından kurtarmak üzere girişimler başlatacağız, ülkemizin beşeri ve doğal kaynaklarını bu ülkenin insanlarının refahı için kullanacağız&#8230;” deseydi, bunları söylediği akşam televizyonların ve ertesi gün gazetelerin görüntüsü nasıl olurdu?  Kılıçdaroğlu hâlâ bir umut olarak sunulur muydu? Mesela ‘bu adam çıldırmış olmalı’ ya da ‘ne dediğini bilmiyor’, ‘sanki hayal dünyasında’, ‘bu da nerden çıktı&#8230;’ gibi manşetler atılır mıydı? Köşe yazarları neler yazardı dersiniz? CHP’nin yeni genel başkanı bunları söyleyemez, söyleyecek olsa başkan yapılmaz. Her şeye rağmen söylerse de koltuğundan olur. Elbette Kılıçdaroğlu, seçim barajını düşürmek ve mayınlı arazileri topraksız ve az topraklı köylülere dağıtmak gibi iyi şeyler de söyledi ama asıl söylenmesi gerekeni söylemedi, söyleyemezdi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CHP hakkındaki tevatürlerden biri de onun sosyal demokrat bir parti olduğudur. Aslında CHP’nin o tarakta bezi yok. Varlığını demokrasi yokluğuna borçlu bir partinin gerçekten demokrasi diye bir sorunu olabilir mi? Sosyalliğe gelince, CHP’nin solla tanışması 1960’lı yılların ortalarına rastlar. 1962 de Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 1963 yılında Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan seçilmesiyle TİP hızla ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde bir umut ve çekim merkezi haline gelmişti. TİP’in güçlenmesi demek, CHP’nin TİP lehine oy kaybetmesi demekti. TİP’in önünü kesmek ve tabandaki kaymayı durdurmak için CHP genel başkanı İsmet İnönü ‘ Biz ortanın solundayız‘ dedi ve Bülent Ecevit’le birlikte de CHP’nin sosyal demokratlığı ön plana çıkarıldı. CHP’nin ‘sola kaymasının’ asıl nedeni solun önünü kesmekti. Lideri bir şey söyledi diye bir parti değişmeyeceği gibi, lideri değişince de fazla bir şey değişmez. Fakat sorun sadece CHP ve onun sosyal demokratlığını angaje etmiyor, bizzat sosyal demokrasiyle ilgili de önemli bir sorun var. Zira, bir edeb-i kelâm ile ‘çağdaş sosyal demokrasi’ denilen çoktan sizlere ömür. Bilindiği gibi Batı Avrupa’da ve bazı başka ‘gelişmiş ülkelerde’ İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında refah devleti, kayırıcı devlet, sosyal devlet denilen rejimler söz konusuydu ve orada geçerli rejimlere genel bir tanım olarak  ‘sosyal demokrasi’ deniyordu. Fakat oralardaki sosyal demokrasiler, parti lideri öyle istiyor diye sosyal demokrat olmamışlardı. Söz konusu rejimlerin sahneye çıkması, doğrudan sınıfsal güç dengelerinin bir sonucuydu. Güç dengesi emekçi sınıflardan yana dönmüştü. Bunu da gerisinde merkezde yükselen işçi sınıfı mücadelesi, sömürge halklarının anti- koloniyalist mücadelesi ve sosyalist denilen blok’un varlığıydı. Böylesi bir güçler dengesi söz konusuyken, sermaye ödünler vermek zorunda kalmıştı. İşte refah devletinin kazanımları böylesi bir güçler dengesinin sonucunda mümkün olmuştu.  Gerçi ‘komünist tehdit’ denilen emperyalist burjuvaziyi telaşlandırıyordu ama asıl tehdit tevatür edildiği gibi Sovyetler Birliği değildi, nitekim Stalinist Sovyetler birliği çoktan batı kapitalizmi için bir tehdit olmaktan çıkmıştı&#8230; Asıl tehdit bizzat kendi ülkelerindeki işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin dayatmasıydı. Mesela Fransa’da faşizme karşı direniş ve FKP olmasaydı, bir dizi sosyal kazanım, dolayısıyla ‘sosyal devlet’ de söz konusu olmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Emperyalist savaş sonrasında ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine olan güç dengesi, kapitalizmin yeniden yapısal krize girdiği 1974-75 den itibaren aşınmaya uğradı ve 1980 yılında neoliberal saldırının zaferiyle bütünüyle tersine döndü. Artık sermaye sınıfı sağlam yere basıyordu ve yeni ödünler vermeye zorlanmak şurada dursun, önceki dönemde kaybettiği mevzileri geri almak için saldırıya geçmişti&#8230; Neoliberalizmin zaferi sosyal demokrasinin de sonu oldu. Giderek adı ne olursa olsun, &#8211; sosyalist -sosyal demokrat- işçi partisi, vb. Avrupa’daki sağ ve sol partiler arasındaki ayrım silikleşti. Sol partiler şimdilerde <em>liberal sol partilere </em>dönüşmüş durumdalar. Buna <em>kavramın kendisindeki çelişki</em> [contradiction dans le terme] deniyor. Hem ekonomik planda liberal hem de sol olunamayacağına göre&#8230; Bunun anlamı, bu partilerin artık kapitalizme bir itirazlarının olmaması, dolayısıyla da hiç bir alternatif projelerinin olmaması demektir. Bir kere neoliberalizmin mektebine kaydolunca, geriye ‘en iyi öğrenci’ olma yarışına katılmak kalıyordu&#8230; Artık neoliberal küreselleşmeyi sonuna kadar destekliyorlar. Komünist partiler de hızla aşınıp aynı trene atlamayı bir çıkış yolu olarak görüyorlar ki, bu artık Avrupa solu diye de bir şeyin olmadığı anlamına geliyor. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine itirazları yok, sermayenin önünün sonuna kadar açılmasını refahın güvencesi olarak görüyorlar, NATO’nun daha da güçlenmesinden ve ‘etkinlik alanını’ genişletmesinden yanalar, ABD’nin ‘önleyici savaş’ doktrinini destekliyorlar&#8230; Durum böyleyken hâlâ sosyal demokrasiden söz etmenin bir karşılığı ve kıymet-i harbiyesi olabilir mi?  Bir kıymet-i harbiyesi yok ama herhalde ‘çağdaş sosyal demokrasi’ birilerinin kulağına hoş geliyor&#8230; Küresel planda güç dengeleri sermayeden yana dönmüşken, hâlâ sosyal demokrasi şarkıları söylemek beyhudedir ama bunun Türkiye gibi bir ülkede söylenmesi tuhaflığı daha da büyütüyor. Politika boşlukta yapılmaz. Ve eskide çözüm aramak beyhudedir. Türkiye emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir ülkedir ve merkezi taklit etmek hem mümkün değildir, hem de arzulanır bir şey olmaması gerekir. Üstelik ortada taklit edilecek bir şey de yok iken&#8230; Emekçi sınıflar lehine kazanımlar elde etmenin, mevziler kazanmanın yegane yolu mücadeleden geçer. Mücadele olmadan güç dengeleri lehe çevrilemez. Dolayısıyla 2010’lu yıllarda Türkiye’de sosyal demokrasiyi mümkün ve arzulanır bir şey olarak sunma zorlaması tam bir illüzyondur.</p>
<p style="text-align: justify;">Neoliberal küreselleşme çağında siyasi partiler artık külliyen işlevsizleşmiş durumdalar. Asıl misyonları sermayenin önünü açmak üzere kitleleri aldatıp- oyalamak&#8230; Hiç birinin artık ‘ben daha iyiyim’ diyecek morali yok, ancak ‘ben daha az kötüyüm’ diyebilirler&#8230; Zira yapabilecekleri şey belli&#8230; O zaman da aralarındaki fark bir üslûp farkından öteye geçemiyor&#8230; İşte seçim mistifikasyonu böyle sefil bir oyunun oynanmasından ibaret. Türkiye’deki düzen partileri arasında ‘ben özelleştirmelere karşıyım’, ‘insanların kaderi piyasa ekonomisinin işleyişine bırakılamaz&#8230;’ diyeni var mı? Piyasa sizin yakınınızdaki semt pazarı değil, yakında iflas edecek olan mahalle bakkalı da değil, insanlığın kaderini elinde tutan, ne var ne yoksa sömüren, yağmalayan küresel sermaye ve onun gerisindeki küresel oligarşi&#8230; Küresel oligarşinin arkasında da küresel plütokrasi var&#8230; Düzen partilerinin hepsi piyasacı, hepsi özelleştirmeci, hepsi sermayenin büyümesiyle refahın artacağını, sorunların çözüleceğini söylüyor&#8230; Milyoner ve milyarder sayısının artmasını  ‘kalkınma’ olarak sunuyorlar. Yeni bir milyoner yarattıklarında kaç kaç on bin yoksul yarattıklarını bilmezler&#8230; Bilselerdi bir şey değişir miydi? Burjuva politikasının kuralı her aşamada düzen partilerinden birini allayıp-pullayıp öne çıkarmaktır&#8230; Sekiz yıllık dönemde AKP kendinden bekleneni başarıyla yaptığına göre, artık başka ata oynama zamanı gelmiş olmalı&#8230; Yeni bir illüzyon yaratmak için yeni bir umut yaratmaları gerekiyor. Şimdilik yeni illüzyonun adı CHP gibi görünüyor. Oysa insanların illüzyondan kurtulmaya ihtiyaçları var&#8230; CHP ister tek başına isterse bir koalisyon hükümeti kursun, unutmayın asıl iktidar her zamanki gibi yağma ve talan cephesi, velhasıl sermaye olmaya devam edecek&#8230; Başka türlü olabilir mi? Bir koşulda başka türlü olması mümkün: Paradigmayı değiştirmek&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://ozguruniversite.org/"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="538" height="81" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üçüncü Dünya Devletlerini Yönetenler I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-i#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 09:20:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1469</guid>
		<description><![CDATA[Kendi kendilerini yönetme yetisi olmayanlar her zaman, her yerde başkaları tarafından yönetilirler. Başkaları tarafından yönetilmenin çeşitli şekilleri vardır. Sömürge ve sömürgeci ilişkisi bunun en açık ve yalın olanıdır. Yeni sömürgecilik diye adlandırılan sistemlerde yönetme ve yönetilme ilişkisi farklıdır. Kâğıt üstünde bağımsız yüzlerce devlet var. Bu devletler süper devlet olarak adlandırılan sayıları bir düzineyi geçmeyen emperyalistler tarafından yönetilirler. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kendi kendilerini yönetme yetisi olmayanlar her zaman, her yerde başkaları tarafından yönetilirler. Başkaları tarafından yönetilmenin çeşitli şekilleri vardır. Sömürge ve sömürgeci ilişkisi bunun en açık ve yalın olanıdır. Yeni sömürgecilik diye adlandırılan sistemlerde yönetme ve yönetilme ilişkisi farklıdır. Kâğıt üstünde bağımsız yüzlerce devlet var. Bu devletler süper devlet olarak adlandırılan sayıları bir düzineyi geçmeyen emperyalistler tarafından yönetilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Emperyalist devletlerin büyük çoğunluğu kapitalist olsa da, aralarında kendilerini sosyalist, hatta komünist olarak adlandıranlar da var. Çin Halk Cumhuriyeti ve 1989 yılında dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni, komünist parti bürokratları denetiminde silahlı kuvvetler ve istihbarat örgütleri aracılığıyla kendi halklarını sindiren ve başka devletlere hükmeden emperyalist devletlere örnek gösterebiliriz. Diğer kapitalistlerden en önemli farkları özel sektör kapitalizmi yerine, devlet kapitalizmi uygulamalarıdır. Sosyal emperyalist olarak da adlandırılan bu tür devletlerde insan hak ve özgürlüklerini savunmak bile suçtur. Başını Amerika ve Avrupa’nın çektiği batı emperyalizmine ajanlık yapmakla eşdeğer suçlar grubuna girer. Cezası devletten devlete farklılık gösterse de, genellikle birkaç aydan başlayıp ömür boyu ya da ölüm cezasına kadar yükselebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1472" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-i/attachment/400px-empire_state_building3_dec-2005"><img class="alignright size-medium wp-image-1472" title="400px-Empire_State_Building3_Dec.2005" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/400px-Empire_State_Building3_Dec.2005-187x250.jpg" alt="" width="187" height="250" /></a>Üçüncü dünya devletleriyle emperyalist devletler arasındaki bağımlılık ilişkisi eşit konumdaki ülkelerin uluslar arası ekonomik çıkar ilişkileri olmadığı gibi, insan hakları, demokrasi ve benzeri dünya insanlarının insanca yaşamalarının lehine olan sosyal ve siyasal pozitif bağımlılık ilişkisi de değildir. Hatta tam tersi olduğu söylenebilir. Fiili olarak yöneten devlet ya da devletler yönettikleri devletlerin yetkililerini tamamen serbest bıraktıkları başlıca alanlardan biri insan hak ve özgürlükleri alanıdır. Boyunduruk altındaki devletlerin kendi vatandaşlarına soykırım, işkence, kötü muamele dâhil istedikleri her tür muamelede bulunmalarına izin veriyorlar. Bununla birlikte diğer tüm alanlarda olduğu gibi bu göz yumma yönetilen devletlerin yönetenlerinin çıkarlarına ters düşmedikleri sürece geçerlidir. İran-Irak savaşı süresince Irak’ı destekleyen ve bizzat kendi yapımları olan kimyasal silahları satan batılı devletler, Enfal ve Halepçe katliamları sırasında açıkça Saddam Hüseyin’in katillerinin yanında yer aldılar. Irak’ı temize çıkarmak için ellerinden geleni yaptıkları bir sırada, Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle birlikte her şey tersyüz oldu ve çanlar Bağdat için çalmaya başladı. Mekke’den İstanbul’a, Ürdün’den Adana’ya kadar tüm camilerin minarelerinde Baas iktidarının salası okunmaya başlandı. Sahibi tarafından gereğinden fazla şımartılan kudurmuş it sahibinin ekmeğini göz koymuştu. Hırlamakla kalmayıp sahibinin canı değerindeki malını ısıran diktatörün akıbeti belliydi. Başta Amerika ve İngiltere olmak üzere tüm batılı güçler Irak ordusunun elindeki kitle imha silahları ve bu silahların Enfal ve Halepçe katliamlarında kullanıldıklarını gerekçe göstererek kısa bir süre önceki işbirlikçileri olan Saddam’ın iktidarına son verdiler. İbreti âlem olsun diye önce iki oğlunu öldürüp evlat acısı yaşattılar. Böylece yaşarken ocağına incir ağacı ektiler. Bir vahşi hayvanı yakalar gibi kendisini yeraltındaki ininden çıkardılar. Sonra, tüm yolların idam sehpasına çıktığı mahkemede yargılatıp ipte sallandırttılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Emperyalist devletler, insan hak ve özgürlüklerini de boyundurukları altında bulundurdukları devletlerin yetkililerine karşı bir koz olarak ellerinde bulundurur ve gerektiğinde kullanırlar. Bazen bu kozun kullanımı Bosna Hersek, Hırvatistan, Kosova, Güney Kürdistan (Irak Federasyonu), Güney Osetya ve benzeri yerlerde olduğu gibi diktatörlerin elinde temel insan haklarından dahi yoksun konumda yaşayan halkların lehine sonuç verebiliyor. Bu tür durumlarda süper devletler fiilen yönettikleri devletlerin yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarından önemli bir pay alarak bu ülkelerin insanlarına geçmişe göre daha insanca yaşama imkânlarını sağlayabildikleri gerçeği görmezden gelinmemelidir. Bu durumda fiilen başka bir devlet tarafından yönetilen halklar belli başlı alanlarda kendi kendilerini yönetecek bir statüye sahip olabildikleri görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avustralya neredeyse devlet olma öğelerinin hepsine sahiptir. Açık ve net olarak halen İngiliz krallığına bağlıdır. Kanada ve benzeri onlarca ülke Avustralya ile aynı siyasi statüye sahiptirler. Fildişi Kıyıları ve bazı Doğu Afrika ülkeleri aynı statü ya da yakın siyasi statülerle direkt yâda endirekt olarak Fransa’ya bağlıdırlar. Söz konusu devletlerin parlamentoları, sınırları, orduları ve hatta bağlı oldukları devletinkinden farklı bayrak ve para birimlerine sahip olabilmeleri dahi resmi bağımlılık gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Avustralya, Kanada ve benzeri bazı devletler resmen bağımsız, ya da kâğıt üzerinde bağımsız devletlerden çok daha fazla gerçek bağımsızlığa yakın, insan hak ve özgürlüklerinin tadını çıkarabildiklerini söylersek abartmış olmayız. Pakistan, Suriye, Etiyopya, Somali, Kongo Cumhuriyeti, Ruanda, Mozambik ve diğer yüzlerce devlet Kanada ve Avustralya vatandaşlarının yaşadıkları hak ve özgürlüklerin çeyreğine bile sahip değiller.</p>
<p style="text-align: justify;">Resmen bağımsız olup fiilen bağımlı olan yüzlerce devlet var. Bu devletler arasında resmen farklı bir devlete bağlı olanlardan daha fazla bir süper güce bağlı olanlar olduğunu söyleyebiliriz. Kuveyt, Kosova, Hırvatistan, Ermenistan, Güney Osetya bu tür devletlere örnek olarak gösterilebilir. ABD ile olan resmiyete yakın fiili bağlılık ilişkisi esas alındığında İsrail de bu gruba dâhil edilebilir. Ancak İsrail’in kendisine has farklılıklarının görülmemesi yanıltıcı olabilir. Orta Doğu gibi çatışma, kargaşa ve farklı terörist grupların hüküm sürdüğü cehennemi andıran bir bölgede kendi içinde tamamen demokratik bir devlet yapılanmasına sahip olması, nükleer güç olması, hatırı sayılır bir ekonomik gelişmeyi sağlamış olması, tarım ve ziraat alanındaki gelişmişliği, vatandaşlarının refah düzeyinin yüksekliği bu farklı özelliklerinin bir kısmını oluşturur.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Cumhuriyeti devleti de Amerika Birleşik Devletleri ile fiili bağımlılık ilişkisi içindedir. Eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin mevcudiyeti döneminde bu fiili bağımlılık stratejik ortaklık, NATO müttefikliği olarak adlandırılırdı. NATO üyeleri Almanya Fransa, İtalya ile ABD’nin ilişkisi Türkiye, Gürcistan, Polonya ile ABD ilişkisinden çok farklı olduğu biraz düşünebilen herkes tarafından kabul edilir. Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinin çoğunun ABD ile ilişkileri birbirlerinde farklı oranlarda da olsa eşit ortaklık temelinde çıkar ilişkileridir. İşine gelmediği halde, siyasetleri zaman, zaman Amerikan çıkarlarına tamamen ters yönde ilerleme kaydettikleri halde ABD bu devletlerin silahlı kuvvetlerini kullanarak darbe yapamaz. Bunu aklından bile geçiremez.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’nin ABD ile fiili bağlılık ilişkisi inkâr edilmeyecek kadar açık ve nettir. Amerika Beyaz Saraydaki siyasilerinin talimatlarıyla CIA, Gladio, muhtelif istihbarat örgütleri ve Pentagon yetkilileri aracılığıyla Türkiye’de Sovyetler birliğinin çöküşüne kadar neredeyse periyodik bir şekilde on yılda bir darbe yaptırarak Türk siyasi sistemini istediği şekilde düzenleyebiliyordu. Türkiye’de siyaset sadece Irak’ta Saddam Hüseyin ve onun Baas yönetiminin devrilmesi döneminde Amerikanın Türkiye topraklarını kullanarak Irak’ı işgal etmesine kısmen de olsa hayır diyebilmiştir. Bununla birlikte, kısa bir süre sonra bu tavrından dolayı ne kadar pişmanlık duyduğunu defalarca dile getirmiş ve ülkedeki Amerikan üslerinden savaş uçaklarının kalkmasına hiçbir şekilde itiraz etmeyerek söz konusu tavrının içini boşaltmaktan da geri durmamıştır. Türkiye’nin çıkarları Amerika’nın bölge ve dünyadaki yüksek menfaatlerine endekslenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">28 Mayıs 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Otomobil, Köprü ve Kentin Ölümü&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 May 2010 14:27:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1445</guid>
		<description><![CDATA[Özel araba çılgınlığına, dolayısıyla otomobil-petrol emperyalizmine itiraz etmeden, üçüncü, dördüncü, beşinci... Köprüye itiraz etmenin bir kıymeti harbiyesi olmayacağı gibi [kaçınılmaz olarak gerisi gelecektir],  kapitalizme itiraz etmeden ve bir alternatif önermeden de özel arabaya itiraz etmek beyhudedir. Kapitalizme itiraz etmeden nükleer santrallere karşı çıkmak da öyle. Demek ki, sorunların çözümü, radikal olmayı, şeyleri ve olguları kaynağında tartışabilmeyi, asıl sorulması gereken soruları soracak yüksekliğe çıkabilmeyi gerektiriyor. Aksi halde sorunların da çözümsüzlüklerin de büyümeye devam etmesi ve dünyanın her geçen gün daha da yaşanamaz hale gelmesi kaçınılmaz..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Üçüncü bir boğaz köprüsü yapılacağı ve 6 milyar dolara mâl olacağı ilan edilince, bazı tepkiler de ortaya çıktı: İtirazlardan biri köprü için 6 milyarın çok olduğuna dairdi, yeni bir rant ve yağma alanı yaratıldığından söz edildi. Yeni köprünün ortaya çıkaracağı ekolojik tahribatla ilgili itiraz da önemliydi. Bazıları da güzergâhla ilgili kaygılar belirtti. Bu tepkiler elbette haklı ve yerinde. Hükümet ve üç dört ve daha çok köprü yapılmalıdır diyen cepheyse, üçüncü köprüye karşı çıkmanın ilerlemeye, kalkınmaya karşı çıkmak demeye geldiğini, velhasıl bunun gericilik olduğunu söylüyorlar&#8230; Elbette bir köprü için 6 milyar harcamak tam bir yağma ve talandan başka bir şey değildir. Mesela neden 850 milyon dolar değil de 6 milyar dolar sorusu haklı olarak akla geliyor. Bunun bir yağma vesilesi olduğu da doğru, ormanları, bitki örtüsünü yok edeceği de&#8230; Fakat asıl sorulması gereken soru başka&#8230; Köprü yapılmasını kim neden istiyor? Köprünün görünen ve bilinen yapılma gerekçesi kent trafiğini rahatlatmak&#8230; Enerji sorununu çözmek üzere de Mersin Akkuyu’da yapılacak 20 milyar dolarlık nükleer santral için kollar sıvanmış durumda. Rusya Federasyonuyla anlaşma geçtiğimiz günlerde imzalandı. Nükleer santralle ilgili de itirazlar var, bunun bölge turizmine zarar vereceği için itiraz ediliyor, yoksa itiraz bizzat tam bir felaket olan ve yapılması için hiç bir haklı gerekçenin olmadığı nükleer santrale değil, ‘yer seçimine’&#8230; Başka yere yapılsın deniyor&#8230; Santrali ve köprüyü engellemek için yargıya başvurulacağı da söyleniyor. Kimi kime şikayet ettiklerini sanıyorlar? Kanunları yapanlarla çekleri imzalayanlar son tahlilde aynı güç ve iktidar odakları değil mi? Eğer politik mahiyette bir saldırıyla karşı karşıya iseniz, ona hukuk yoluyla karşı koyamazsınız. Bu sınıflı burjuva toplumunda hukuka hak ettiğinden çok önem atfetme yanılgısıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1446" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu/attachment/otoban"><img class="alignright size-medium wp-image-1446" title="Otoban" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/Otoban-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Ne köprü trafik sorununu çözmek için, ne de nükleer santral enerji sorununu çözmek için gündeme geliyor. Sermayenin yeni yağma ve talan alanlarına ihtiyacı var. Bu yüzden başka yerde başka gerekçeler aramanın mânası yok. İnsan taşıması özel arabaya dayanıyorsa ve ulaşım politikası da otomotiv-petrol kompleksinin çıkarına göre belirleniyorsa ki, öyle, daha çok köprü yapılması kaçınılmaz ama trafik sorununu çözmek için değil, petrol ve otomobil üreticisi dev şirketlerin, büyük inşaat şirketlerinin kârlarını büyütmek, arsa spekülatörlerini zengin etmek için&#8230; Aynı şekilde nükleer santral de enerji sorununu çözmek için değil&#8230; Asıl gerekçeyle görünen ve afişe edilen gerekçe ayrımını yapamadığınız zaman aldatılmak, oyuna gelmek, velhasıl başkasının borusunu öttürmek kaçınılmazdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlangıçta araba ancak ayrıcalıklı sınıfın kullanabildiği lüks bir maldı. Bilindiği gibi lüks mal demek, sıradan insanların, emekçi sınıfların sahip olması mümkün olmayan şeyler anlamındadır. Mesela herkesin bir şatosu, deniz kenarında özel plajlı villası olamaz. Bu iki bakımdan imkânsızdır: birincisi,  sıradan, mütevazı emekçi insanlar zar-zor geçimlerini sağlayabildikleri için, o kadar büyük harcama yapmaları eşyanın tabiatına aykırıdır. Zaten birilerinin şato-yalı, vb. sahibi olması başkalarının onlara sahip olmadığı, yoksul olduğu durumda mümkündür, mâlûm birinin zenginliği diğerinin yoksulluğunun sonucudur; ikincisi, ekolojik sınır itibariyle de herkesin deniz kenarında özel plajlı villaya, yalıya sahip olması mümkün değildir. Herkesin villa için ortalama 30 metre uzunluğunda sahili sahiplendiğini düşünün, 80 milyon nüfuslu bir ülke olsa ve aileler 4 nüfustan oluşsa, bu 20 milyon aile ve 20 milyon villa demektir ki, 20 milyonu 30’la çarptığınızda 600 milyon metre uzunluğunda sahil gerekecektir&#8230; Lüks malla ilgili bir husus da bir şeye çoğunluk sahip olduğunda artık lüks olmaktan çıkmasıdır. Araba Henry Ford’la birlikte işçi aristokrasisinin ve orta sınıfın da kullanabildiği bir ulaşım aracı haline gelince iş zıvanadan çıktı, araçla amaç yer değiştirip ters-yüz oldu. Petrol kartellerinin özel kullanım için araba üretilmesinde çıkarı vardı. Çıkarı olan bir başka kesim de oto-yol ve köprü yapan büyük inşaat şirketleridir. Ama bunların arasında Çin duvarı yoktur elbette. Mesela Ford Marka arabanın mucidi, otomobil baronu Henry Ford, Nazi Almanyasının otoyollarını inşa etmişti ve Naziler tarafından 1938’de ‘Büyük Kartal Nişanı’yla ödüllendirilmişti. Daha 1923’lerde Hitler Henry Ford için: “Biz Heinrich [Henry] Ford’u faşist partinin Amerika’da büyümüş lideri sayıyoruz” demişti. Bir başka vesileyle de Hitler: “Henry Ford benim esin kaynağım’ diyecekti&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Fordist üretimin devreye sokulması, orta sınıfların ve işçilerin de araba sahibi olmaya başlamasıyla, özellikle de 1945-1975 kapitalist genişleme döneminde araba üretimi akıl almaz bir hızla arttı. Artık XXI’inci yüzyılın başında dünya ölçeğinde her gün doğan çocuktan daha çok otomobil üretiliyor. 2000 yılında yollarda 500 milyon özel araç hareket halindeydi. 1990’da sadece OECD ülkelerinde toplam araç sayısı [araba, kamyon, kamyonet, otobüs, minibüs...] 360 milyondu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir ölüm makinası olarak otomobil</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İlk otomobil kazası 23 Eylül 1899’da New York’ta meydana geldi. 1990’lı yıllara gelindiğinde araba kazasında ölen insan sayısı 17 milyon, 2002’de de 20 milyondu&#8230; Bu sayının birkaç katı yaralı ve sakatı da hatırda tutmak gerekir. Aynı şekilde bu rakamın savaşlarda ölen insan sayısıyla karşılaştırılması anlamlı olabilir.  Fakat arabanın öldürdüğü sadece bu kadar değil, araba çevreyi kirleterek, kenti tahrip edip yaşanmaz hale getirerek, Üçüncü Dünya veya şimdilerde “Güney” denilen ülke halklarını sömürerek de öldürüyor. Otomobil üretiminde kullanılan malzemenin çoğu yoksul ülkelerden geliyor, otomobili yürüten petrolün en büyük kısmı da&#8230; Bir araba yılda bir tondan fazla oksijen emiyor ki, bu dünyadaki tüm otomobillerin bir yılda yaklaşık 1 milyar ton oksijen emmesi demek. Bir araba atmosfere yılda yaklaşık 4 ton karbondioksit bırakıyor, bu da dünyadaki tüm araçlardan yılda atmosfere 4 milyar ton karbondioksit bırakılması demek. İşte ‘sera etkisi’ denilenin başlıca nedeni&#8230; Araba kenti de öldürüyor. Toplu kamu taşımacılığını [tren, tramvay, metro, otobüs] yok ediyor. Oysa kollektif ulaşım özel ulaşımdan 25 kat daha az yer kaplıyor, daha az enerji tüketiyor, daha rahat, daha güvenli ve daha sosyal&#8230; Yollar, caddeler, sokaklar, kaldırımlar arabalar tarafından işgal edilince, kentin birçok yeri garaj ve park yerine dönüşünce [araba siloları densin], kentin havası zehirlenince ve her şey arabaya göre düzenlenir hale gelince, kent de yaşanmaz bir yer haline gelip, kent olmaktan çıkıyor. Kentlerin göbeğinden oto-yolların geçmesinden daha saçma bir şey olabilir mi? Araba aynı zamanda bir yabancılaşma aracı ve asosyal, zira arabasına binip, kapıyı kapatan kişi, bencil bir kişiliğe dönüşüyor ve toplum sorunlarına yabancılaşıyor&#8230; Bir çok savaşın gerisinde de petrol-otomobil kartellerinin olduğu da mâlum&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O halde bunca kötülüğün kaynağı olan araba neden tartışma konusu yapılmıyor? Neden itiraz edilmiyor ve gereği yapılmıyor? Elbette ulaşım herkesin hakkı ve ‘demokratikleştirilmesi’de gerekiyor ama bunun özel arabaya dayandırılması, bir enerji kaynağının [fosil yakıtlar] tükenmesi, trafik tıkanıklığı, çevrenin kirlenmesi, insan sağlığının bozulması, çok sayıda ölüm, sakatlanma, bu arada kentin de ölümü pahasına sürdürülmesi nasıl gerekçelendirilebilip-savunulabilir? Kaldı ki, trafiğe dahil olan araba sayısı arttıkça araba kullanmanın varlık nedeni de ortadan kalkıyor zira, özellikle büyük kentlerde daha hızlı gitmek için binilen araba, günün bazı saatlerinde ve bazı yollarda ortalama yaya yürüme hızı seviyesine kadar iniyor. İnsanların ortalama olarak gelirlerinin üçte birini araba için harcadığı [araç satın alma, yakıt, bakım, vergi, sigorta, vb.] da dikkate alınırsa ve bu harcamalar için gerekli çalışma zamanı da yolda harcanan [kaybedilen] zamana eklenince sonucun tam bir saçmalık olduğu apaçık ortada&#8230; Araba [otomobil] ve petrol endüstrisi kompleksinin çıkarı daha çok otomobil üretilmesini gerektiriyor ve onların çıkarı otomobilin başat ulaşım aracı haline getirilmesini gerektiriyor. İkinci neden de insânî yabancılaşmayla ilgili. Araba tutkusu iflah olmaz bir hastalık ve insanların zenginleri taklit etmesiyle ilgili. Herkes milyarderleri, milyonerleri, büyük gaspçıları taklit etmek istiyor, ‘ayrıcalıklılar sınıfına terfi etmek istiyor ve bunun mümkün ve gerekli olduğuna da inanıyor&#8230; Bu yüzden de gezegen hızla tahrip ediliyor ve GSMH’nın ne kadar arttığından, ekonomilerin ne kadar büyüdüğünden, ne kadar hızlı kalkınıldığından söz ediliyor&#8230; Geniş bir kitle otomobil kullanır hale gelince, araba ‘lüks’ olmaktan çıkınca, ayrıcalıklı olmak için artık en pahalı arabaya sahip olmak gerekiyor. Bu yüzden araba sahibi olanlar arasında da lüks araba sahibi olanlarla olmayanlar arasında bir ayrışma ortaya çıkıyor. Farklı olma hastalığı insanları bu sefer de çok pahalı arabalara yöneltiyor. Nitekim 4&#215;4 saçmalığı tam da bulunla ilgili. Bunun anlamı ben ortalama insanın binemediği arabaya biniyorum demek. Şimdilerde benim çocukluğumdaki kamyonların büyüklüğünde arabalar [cipler] kentlerin ana caddelerinde boy gösteriyor&#8230; Özel araba savunucularının bilinen gerekçesi bunun bir “özgürlük kaynağı” olduğu, istediği yere, istediği hızla istediği zaman gidebilme, istediği yerde durabilme, vb. Bu görüşte olanlar arasında maalesef Marksist solcular da var. Aslında sözü edilen özgürlüğün şimdiki dünyada pek bir reel karşılığı yok. Bu, arabanın sağladığı özgürlükten bahsederken, arabanın neden olduğu sayısız bağımlılıkların göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Arabanın neden olduğu bağımlılıkların ve kötülüklerin yanında sağlanan özgürlüğün pek bir kıymet-i harbiyesi yok. Veya ne pahasına ‘özgürlük’ denecektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Özel araba çılgınlığına, dolayısıyla otomobil-petrol emperyalizmine itiraz etmeden, üçüncü, dördüncü, beşinci&#8230; Köprüye itiraz etmenin bir kıymeti harbiyesi olmayacağı gibi [kaçınılmaz olarak gerisi gelecektir],  kapitalizme itiraz etmeden ve bir alternatif önermeden de özel arabaya itiraz etmek beyhudedir. Kapitalizme itiraz etmeden nükleer santrallere karşı çıkmak da öyle. Demek ki, sorunların çözümü, radikal olmayı, şeyleri ve olguları kaynağında tartışabilmeyi, asıl sorulması gereken soruları soracak yüksekliğe çıkabilmeyi gerektiriyor. Aksi halde sorunların da çözümsüzlüklerin de büyümeye devam etmesi ve dünyanın her geçen gün daha da yaşanamaz hale gelmesi kaçınılmaz..</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="614" height="92" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzmanı ve Uzmanlığı Nasıl Bilirsiniz?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 23:37:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1367</guid>
		<description><![CDATA[Burjuva egemenlik sisteminde, gerçeğin anlaşılmasını sağlaması gereken bilgiler parçalanmış durumdadır. İnsanların bilinci bu parçalanmışlığın sonucunda oluşuyor. Yüksek düzeyde eğitimden [üniversite] geçip ‘uzmanlaşan’ kişi, realitenin küçük bir parçasına odaklanıyor. Ağacı görür de ormanı görmez... Hiçbir zaman bütünle parça arasında bağ kuramaz, sadece kendi ilgi alanına dair bilgi sahibidir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Burjuva egemenlik sisteminde, gerçeğin anlaşılmasını sağlaması gereken bilgiler parçalanmış durumdadır. İnsanların bilinci bu parçalanmışlığın sonucunda oluşuyor. Yüksek düzeyde eğitimden [üniversite] geçip ‘uzmanlaşan’ kişi, realitenin küçük bir parçasına odaklanıyor. Ağacı görür de ormanı görmez&#8230; Hiçbir zaman bütünle parça arasında bağ kuramaz, sadece kendi ilgi alanına dair bilgi sahibidir. Aslında çelişik ve şaşırtıcı gelse de uzmanlık arttıkça cehâlet katsayısı da yükselir&#8230; Eğitim sistemi, eğitimden geçmiş olanların resmin bütününü görmesini, şeylerin gerçeğine nüfûz etmesini engelleyecek biçimde kurgulanmış durumdadır ve bu bir tesadüf değildir. Eğitim sistemi eğitilmiş olan diplomalıların sınıf değiştirmesini sağlar. Bu yüzden her toplumda ve her tarihsel dönemde belirli seviyenin üstünde eğitimden geçmiş olanlar daima toplum çoğunluğuna göre ayrıcalıklı bir statüye sahiptirler. Fakat şeylerin doğasında mündemiç çelişki, eğitilmiş kesim için de geçerlidir. Eğitim süreci eğitilmiş olanı bazı bilgilerle donatıp ‘uzmanlaştırırken’, aynı zamanda onu üretici işe yabancılaştırıp- ‘kötürümleştirir’ ve artık elinden başka hiç bir iş gelmez. Bu yüzden bürokraside görev alanlar manipülasyona açıktır. Üstlerin astlara her istediklerini yaptırabilmeleri, bu ‘kötürümleşmişlik’ durumuyla açıklanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1366" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz/attachment/science-2"><img class="alignright size-medium wp-image-1366" title="Science" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/Science1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>XIX. yüzyılda sanayi kapitalizmiyle birlikte, işçiler proleterleştirildi. Ekseri sanıldığı gibi, proleter işçinin özdeşi değildir. Proleter demek <em>düşünme-tasarlama-bilme-yapma </em>yeteneğinden mahrum olmak anlamındadır. Kişi, yoksul olduğu için proleter değildir, proleter olduğu için yoksuldur. Başka türlü ifade edersek, yoksullaşma proleterleşmenin doğal sonucudur. Sanayi kapitalizmi koşullarında işçinin <em>düşünme-tasarlama-bilme-yapma</em> yeteneği makinaya aktarılmıştır. Ve o aşamadan sonra her işçi diğerinin benzeri ve biri diğerinin yerini alabilir, ona rakip olabilir durumdadır. Aynı bir makinanın bir diğerinin yerine kullanılması gibi&#8230; Bizde Arapça amale<em>, âmil </em>kelimesinden<strong> </strong>türemedir<strong> </strong><em>emeli olan, isteyen</em> anlamındadır. Dolayısıyla işi yapanın istek ve iradesine gönderme yapar. Proleter vasıfsızdır, artık kendi isteğiyle bir şey yapma yeteneğinden yoksundur. Birey olarak değersizleşmiş durumdadır.</p>
<p style="text-align: justify;">XX. Yüzyılda, özellikle de yüzyılın son çeyreğinde, proleterleşmede bir eşik daha aşıldı: Bu, <em>proleterleşmenin genelleşmesiydi. </em>Fransız filozofu Bernard Steigler’in isabetli bir şekilde <em>tüketicinin proleterleşmesi </em>dediği işte budur. Zira herkes tüketicidir. İnsanlar kendilerine dair hiçbir şey düşünemez, tasarlayamaz, yapamaz duruma geliyorlar. İnsanların yaşam alanı bir bakıma <em>uzmanlar</em> tarafından kuşatılmış durumda. Bir otelde kahvaltı salonunda bana eşlik eden kişi, masaya oturduğumuzda, “ceviz de alsaydın, çok faydalıymış’ demişti. “Faydalı olmasa insanlar bin yıllardır neden yesinler, bunu söylemenin ne anlamı var?”  dediğimde “uzman öyle diyor” karşılığını vermişti&#8230; Şimdilerde egemenler cephesinin iki unsuru olan politikacılarla uzmanlar arasında sıkı bir ittifak kurulmuş durumda. O kadar ki, nerdeyse “tüm iktidar uzmanlara” denecektir. Kapitalizm öncesi dönemde rahipler, din alimleri, bizde ulema, halka gerçek Tanrının ne olduğunu, gerçek îmânın ne olduğunu, ne olması gerektiğini, Tanrı’ya giden yolun nereden geçtiğini “bilirler” ve söylerlerdi. Sıradan insanların bu konuda fikir beyan etmesi söz konusu bile değildi. Şimdilerde kapitalizmin ürettiği teknik, dinin yerini aldı ve artık eskide olduğu gibi erişilmez değil ama bu işi ancak <em>uzmanlar </em>yapabiliyor&#8230; Her şeyin sırrını çözecek ‘sihirli anahtar’ artık uzmanların elinde&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey metalaşıyor, teknikleşiyor ve olup bitenlerin ne anlama geldiğini sadece ‘konunun uzmanları’ biliyor. Mesela ‘uzman’ iktisat profesörü piyasanın neden tüm sorunların çözüm yeri olduğunu, hangi ekonomik politikanın neden uygulanması gerektiğini bilir. Zira piyasa rasyonelliğin, nesnelliğin&#8230; bilimselliğin timsâlidir. Eğitim, sağlık, sosyal, güvenlik, vb&#8230; hizmetlerinin neden özelleştirilmesi gerektiğini, neden parayla alınır-satılır birer metaya dönüştürülmesi ‘gerektiği’nde bilir,  zira söz konusu olan bir ‘uzmanlık işidir’&#8230; İflas eden bankaların neden kurtarılması gerektiği, ama iflas eden küçük esnafın, mülksüzleşip toprağından atılan köylünün neden desteklenmemesi gerektiğini, neden bu sorunu piyasa ekonomisinin ‘şaşmaz yasalarına’ bırakmak gerektiğini, böyle yapmanın neden iktisat biliminin ve piyasa ekonomisinin  ‘gereği’, dolayısıyla zorunlu olduğunu da bilir elbette. O gerçeğin tapusuna sahiptir ve meta mabedinin bekçisidir. Mesela devletin tarım sektörünü desteklemesinin ne kadar kötü bir şey olduğunu, ama sanayiciyi ve ihracatçıyı desteklemesinin neden gerekli olduğunu bilen de odur. Tarım sektörünün desteklenmesi ‘piyasa ekonomisinin’ işleyişini bozar, dengeleri alt-üst eder, enflasyonu azdırır, ‘kara deliği büyütür’&#8230; Oysa, bütçeyi ve hazineyi hortumlayan banka patronlarının kurtarılması ‘ekonomi biliminin’ bir gereğidir&#8230;  Güzelim mis kokulu muzun yetiştiği kendi toprağı üzerine beş yıldızlı oteller dikilmesi, ikinci konutlar [yazlık] yapılması ve muzun orta ve güney Amerika’dan ithal edilmesi piyasa ekonomisinin bir gereğidir. Bu saçmalığa karşı çıkmak bilime, teknolojiye, piyasa ekonomisinin ‘şaşmaz’ yasalarına karşı çıkmaktır, gericiliktir, uygarlık düşmanlığıdır, piyasa Tanrısına itaatsizliktir, zındıklık değilse dinazorluktur&#8230;  Eğer itiraz ederseniz bu haddinizi aştığınız anlamına gelir ki,  uzman olmadığınız bir konuda fikir beyan ederek, uzmanın uzmanlık alanına tecavüz etmiş olursunuz&#8230;  Eğer toplumun bu gününe ve geleceğine dair tüm hayatî kararlar kapitalist patronların ve politikacıların hizmetindeki uzmanlar, tarafından alınıyorsa, rotayı onlar belirliyorsa, neyin iyi, neyin kötü, neyin gerekli, neyin gereksiz olduğuna uzmanlar karar veriyorsa, yurttaş denilen bunun neresindedir? O zaman siyasi partiler, seçimler, parlamenterler, vb. ne gibi bir kıymet-i harbiyeye sahiptir ve böylesi koşullarda demokrasiden bu kadar çok söz edilmesi abesle iştigal etmek değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">O halde her şey sarpa sararken, araç duvara çarpmak üzereyken, bütün göstergeler kararmaya devam ederken, egemenler cephesinin hareket alanının hâlâ bu kadar geniş oluşu ve bu kadar kolay yönetebiliyor oluşu nasıl açıklanacak?  Bu sorunun cevabı ‘tüketicinin proleterleşmesi’ kavramından hareketle verilebilir. Kapitalist metalaşma, paralılaşma, teknikleşme, tüketimin yaşamın yegâne ereği mertebesine yükseltilmesi, insanların giderek insâni değerlere daha çok yabancılaşması [zira yaşam yiyip-içmeye  - bu arada asgari düzeyde yiyip-içemeyen milyonların varlığını da unutmayarak, zira kapitalizmde bu başka türlü olmazdı- mal mülk sahibi olmaya, daha çok tüketime indirgenmiş durumdadır], uzmanların tahakkümü ve reklamların baskısı, insanların düşünme, muhâkeme yapma, karşı çıkma, karşı proje oluşturma, itiraz etme, şeyleri asıl olması gereken zeminde tartışabilme yeteneğini dumura uğratıyor. Velhasıl tüketici, kavramın asıl anlamında <em>proleterleşiyor</em>. Bunu insanların beyinsizleşmesi olarak da ifade edebilirsiniz. Elbette bu kafalarının içinde beyin olmadığı anlamında değil ama artık pek kullanmadıkları bir beyin olduğu kesin&#8230; Zira insanları uzmanların ve reklâmcıların yönetmesi demek, düşünme yeteneklerini onlara devrettikleri, uzmanlar lehine düşünmekten vazgeçtikleri anlamına gelecektir. İnsanın düşünemez, tasarlayamaz, yapamaz, edemez duruma gelmesi, ürkütücü ve kaygı verici değil mi? Bu durumun sanki insanlığın normal haliymiş gibi algılanması, tartışma konusu yapılmaması, daha da vahimi bunun bir ‘ilerleme’, ‘kalkınma’, ‘muasır medeniyet seviyesini yaklaşma’, vb&#8230; olarak sunulması da rahatsız edici değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Buraya kadar söylediklerimizden uzmanların sadece kamusal alana dair sorunlarla [politika, ekonomi]ilgili karar verdikleri gibi bir anlam çıkarmak doğru olmaz. İnsanların tüm özel yaşamı ve insan varlığının tüm veçheleri de artık uzmanlar tarafından belirlenmekte, yönlendirilmekte ve yönetilmektedir. Mesela uzman “günde kaç litre su içilmesi gerektiğini biliyor ve öneriyor&#8230; kahvaltıda nelerin ne kadar yenmesi gerektiğin de&#8230; İnsanın ne zaman ne kadar su içmesi gerektiği neden bir uzmanlık konusu olsun. İnsan susadığında kanıncaya kadar su içer ve bunun için uzmanın uzmanlığına gerek duymaz ve duyması abestir&#8230; Beslenme uzmanı da nelerden ne kadar nasıl yenmesi gerektiğini söylüyor&#8230; işte günde şundan şu kadar ötekinden şu kadar ve şu zamanda&#8230; Böylece yeme-içme alışkanlığı standartlaştırılıyor. Bu durumun neden olduğu sayısız kötülükleri burada zikretmemiz gerekmiyor&#8230; Ve bu işin arkasında da gıda üreticisi ve pazarlayıcısı büyük kapitalist tekeller var. Kadın doğurduğu çocuğu uzmana başvurmadan büyütemiyor, çocuğuna bakmasını bilmiyor. Babanın çocuğuyla ilgilenmeye vakti yok. Çocuk yalnızlıktan, tecrit olmuşluktan, iletişimsizlikten kaynaklanan nedenlerden sorunlu hale gelince bir uzman psikologa başvuruluyor&#8230; Oysa çocukla gerektiği gibi ilgilenilse, ana-baba analığı-babalığı bilse, uzmana iş kalmazdı. Babanın-annenin çocukla ilgilenmeye vakti yok, zira çok çalışması, çok kazanması, çok harcaması gerekiyor. Kapitalist mantık onu daha çok tüketmeye zorluyor ve çocuğun odası dağ gibi oyuncaklarla dolu&#8230; Oyuncak üreten kapitalistin daha çok kâr etmesi için çocuğun odasının oyuncakla dolması gerekiyor. Sadece çocuk değil, hasta ve düşkün anne- babayla da ilgilenmeye vakitleri yok&#8230; Mümkünse huzur evine yollamayı ya da bakıcı tutmayı yeğliyor&#8230; Her iki halde de ana-babalar bir ‘fazlalık’ ya da ‘yük’ olarak görülüyor. Merak etmeyin böylece GSMH artıyor&#8230; GSMH arttığı sürece gerisi önemli değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar evlerindeki onca şeyin nasıl kullanıldığını bilmiyor, kullandıkları şeylere yabancılaşmış durumdalar. Giderek her şey otomatize olup-mekanikleşiyor. Bu çılgınlığın son aşaması sürücü gerektirmeyen otomobil&#8230; Velhasıl insan beyni giderek kullanım dışı kalıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Çiftçinin hangi tohumu kullanacağına, ne kadar kimyasal gübre, ne kadar zehir atacağına bu işin uzmanı karar veriyor. Bir bakıma çiftçi, tohum, kimyasal gübre, pestisit, herbisit üreticisi çokuluslu tarım-sanayi baronlarının esiri&#8230; Artık toprağı nasıl işleyeceğini bilmiyor ve giderek kavramın gerçek anlamında proleterleşip, kelimenin bilinen anlamında çiftçi-köylü olmaktan çıkıyor. Çokuluslu şirketin çıkarı her seferinde toprağa daha çok zehir atılmasını gerektiriyor ve her seferinde daha çok zehir atılan toprak ölüyor ve bu durum ‘uzmanlar’ tarafından bir ‘kalkınma’ başarısı olarak sunuluyor. Kimse toprağın kirlenmesinin neden suyun ve havanın kirlenmesinden daha vahim olduğunu tartışma konusu yapmaya yanaşmıyor. Zira o alan çokuluslu tekellerin ve onların beslemesi olan ‘uzmanların’ korunmuş alanıdır çünkü&#8230; Sendikalarda işçilerin ücretinin ne kadar artırılması gerektiğini bilen ‘toplu sözleşme uzmanları’ var. İşçi ücretlerinin düzeyi bir uzmanlık alanı mıdır? Sendikada uzmanın işi ne? İşçiler, şu kadar ücret istiyoruz diyecek durumda değil mi? Ücret artışı talep etmek için bir aracıya, “bu işin uzmanına mı” ihtiyaçları var? Aslında uzman sendika bürokrasinin hizmetinde ve sendika bürokrasisi de kaçınılmaz olarak sermaye ve devletin hizmetinde olduğuna göre, toplu sözleşme uzmanının da neyin hizmetinde olduğu açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Televizyonlarda uzmanlar ve medyatik aydınlar tartışma programlarına davet ediliyor ve onlara ‘konunun uzmanı’ deniyor. Bazıları her konunun uzmanı olacak ki, tartışılan sorun ne olursa olsun mutlaka ekranda. Onlar her şeyi bilen, her konuda söyleyecek sözü olan yetenekli ve birikimli insanlar, bu yüzden uzmanın en gelişmiş türü sayılmaları gerekir&#8230; Televizyonun yegâne amacı ve varlık nedeni kâr etmek ve kârı büyütmekken, uzman ve medyatik aydın neye yarıyor dersiniz? İki şeye yaradıklarını söyleyebiliriz: Birincisi, sorunun tartışıldığı izlenimini ve yanılsamasını yaratmak; ikincisi, uzmanın ve medyatik aydının ününü kullanarak daha çok reklam almak. Elbette reklamlarda ünlenip tartışma programlarına çıkanları da var&#8230; Zaten tartışmalar ‘kısa bir reklam’ arasına sıkıştırılıyor. Fakat, televizyon programcısı bir uzman davet ettiğinde güya <em>muhalifini</em> de davet ediyor&#8230; Böylece ‘farklı’ görüşleri karşı-karşıya getiriyor&#8230; Aslında uzmanın karşıtının da son tahlilde bir uzman olduğu gözden kaçıyor. Başka türlü ifade edersek, aynı paradigma dahilindeki iki uzman sayesinde, sanki farklı şeyler söyleniyor, savunuluyor izlenimi yaratılarak, insanlar aldatılıyor. Bir televizyon programcısı akıl edip mesela reklâmlarla ilgili bir tartışma programı yapsa, reklâmın nasıl bir kepazelik olduğunu savunan birini de davet edebilir mi? Geçerli paradigmaya gerçekten muhalif olan birini çağırmasına izin verilir mi? İzin verilmez zira muhalif zaten uzman sayılmaz, kimin uzman sayılacağı ‘başka’ kriterlere göre belirlenmektedir. Böyle bir şeye cesaret ve cüret etmek, televizyonun varlık nedenine bir saldırı sayılacağı için, programcının öyle bir şeye cüret etmesine asla izin verilmez, ama cüret ederse işinden olması ihtimal dışı değildir. Sonra da her şeyin serbestçe tartışıldığı safsatası&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalist mantık geçerli olmaya devam ettikçe ve her ileri aşamada, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmazdır. Zira, yegane ereği ve varlık nedeni kâr etmek olan meta uygarlığının, insanı insanlıktan çıkarmadan yol alması mümkün değildir&#8230; O halde iki şey: Birincisi kapitalizmin insanlığın ‘normal hali’ olamayacağının bilincine varmak; ikincisi de, bu durumun normal, gerekli, zorunlu, alternatifsiz, insanlığın yegâne ufku olduğu görüşünü geçerli bilinç haline getirmenin hizmetindeki “konunun uzmanlarından” uzak durmak. Elbette bu, iktidar ilişkilerinin ve onun gerisindeki mülkiyet ilişkilerinin hafife alındığı anlamına gelmemelidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.ozguruniversite.org"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="640" height="105" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
