<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Mijarên Taybetî</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/peyam/mijaren-taybeti/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Jan 2012 16:40:56 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>TC’nin genetiği veya vicdanı kirlenmiş toplum</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 16:40:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2292</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin Eski Rejimlerinin genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir önemi ve değeri olmaması demektir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin <em>Eski Rejimlerinin </em>genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir <em>önemi </em>ve <em>değeri </em>olmaması demektir. <em>Mevzubahis olan devletse, gerisi teferrüattır</em> ve orada kendi başına bir değeri,  kıymet-i harbiyesi olan başka hiç bir şey yoktur. Devlet çıkarı her şeyi mübâh kılar. Devletin çıkarı ve bekâsı için her türlü cinayet, katliam, suikast, komplo, hile, yalan&#8230; gerekli ve meşru sayılır. Bırakın halktan insanları, devletin çıkarı için padişah ailesi mensuplarının katli de son derece olağan bir şeydir. Kardeş, çocuk, ana, baba, hepsi devlet çıkarı için katledilebilir. Başka türlü ifade edersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu “Eski Devletler ailesinde’  devletin bekâsı, aile içi temizliği varsayar ve başka türlü yapması mümkün değildir. Zaten herkes padişahın kuludur. Kulun hakkı yoktur, sadece kulluk yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ilişki yönetenden yönetilene, efendiden kula ve tebaya doğru ve tek yönlüdür.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2293" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum/attachment/tcnin-genetigi"><img class="alignright size-medium wp-image-2293" title="TCnin-Genetigi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/TCnin-Genetigi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu ve benzerleri “savaş devletleridir”. Bu tür devletler varlıklarını savaşa borçludurlar. Varlıkları düşmanın varlığına bağlıdır. Düşmanın da iç-düşman veya dış-düşman olmasının bir önemi yoktur. Bu tür devletler savaş yetenekleri aşındığında tarih sahnesinden silinirler&#8230; Savaşla fethedilen yerler yağmalanır, talan edilir, birikmiş hazinelere el konur ve egemenlik altına alınan topluluk bir haraç ödemeye zorlanır. Fakat “büyüme-yayılma ” paradoksunun bir sonucu olarak, bir zaman sonra, üretici sınıf olan köylüden alınan haraç ihtiyacı karşılayamaz hale gelir. Bu durum hem köylü kitlesi [toplum] üzerindeki baskının artmasını hem de yeni savaşları dayatır. Devlet kendi iç çelişkileri sonucu zayıflar ve çöker. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesine çıkışının, aynı zamanda kapitalizmin de tarih sahnesine çıktığı tarihsel döneme rastlaması, imparatorluğun evrimi üzerinde etkili oldu. Kapitalist üretim süreci kendi dışındaki sosyal formasyonları “biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma, kendi mantığıyla uyumlandırma” dinamiğine sahiptir. Bu dinamiğin bir sonucu olarak, Osmanlı sosyal formasyonundaki aşınma derinleştikçe, yönetici elit, varlığını sürdürmek için kapitalist dünyadan bir dizi kurum, kural, teknik, yöntem, tarz, vb. ithal etme yoluna gitti.  Bu “ona benzeyerek kendini koruma”, devleti yaşatma refleksiydi&#8230; Batıdakinden farklı olarak, Osmanlı yenilikleri<em> <strong>yeninin, yeniyi yaratmanın değil, eskiyi korumanın ve sürdürmenin hizmetindiydi. </strong></em>Dolayısıyla yenilik denilenler <strong><em>eskinin üstündeki yamaydı&#8230;</em></strong> Yeni ve yenilik denilen düzenlemelerin, kurumların, söylemlerin bir temeli yoktu. Batı’da yenilikler <em>Eski Rejimle </em>ve onun geleneksel idieolojisiyle bir hesaplaşmanın araçları ve sonuçlarıyken, bizde “eskiyi nasıl yaşatabiliriz ” sorusunun cevabı olarak varoldu&#8230; Dolayısıyla, eski rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle gerçek bir hesaplaşma ve eskiyi aşma-yeniyi yaratma girişimi hiç bir zaman söz konusu olmadı&#8230; Başka türlü söylersek, Cumhuriyet döneminde de devlet Osmanlı İmparatorluğundaki gibi <em>kutsal </em>sayılmaya devam etti. Devletin kutsandığı bir rejimin modernliği de tabii bir retorik olmanın ötesine geçemeyecekti ve geçemedi&#8230; Velhasıl retorikle realite arasında bâriz bir uyumsuzluk varlığını sürdürmeye devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin kutsal sayıldığı yerde <em>“gerisi teferrüat”</em> sayılacağına göre, kullanılan modernist dilin de bir karşılığı olması mümkün değildi. Devletin kutsal sayıldığı yerde yurttaş olmaz. Devlet ricâlinin insanlara ‘yurttaşmış’ <em>gibi</em> davranması, öyle bir söylemin varlığı, insanların da kendini ‘yurttaş’ sanmasının reel bir karşılığı yoktur&#8230; Orada söz konusu olan ikiyüzlülüğün içselleştirilmesinden başka bir şey değildir&#8230; “Yurttaşlık durumu” ancak bir mücadele ile kazanılabilir ve korunabilir&#8230; Birileri size: “artık bundan sonra yurttaşsınız” dedi diye yurttaş olunmaz. Zira yurttaşlık, yurttaş bilincini var sayar&#8230; İmparatorluğun reayası 1923 de yurttaş olmadı. O zamana kadar ‘padişahın kulu’ olan halk kitlesi, 1923’den sonra artık “vatanın kulu” olacaktı ki, garp cephesinde yeni bir şey yoktu&#8230; Vatanın ne olduğu, sahibinin kim olduğu da bilindiğine göre&#8230;  Lâkin “eskiyi” yeniymiş gibi sunmayı, daha doğrusu dayatmayı başardılar. Bu işi de esas itibariyle okul ve öğretmen, velhasıl eğitim sistemi sayesinde kotardılar&#8230; Dolayısıyla, TC’nin yaklaşık doksan yıldır kolaylıkla irili ufaklı katliamlar yapabilme ve siyasî cinayetler işleyebilme rahatlığını anlamak, sözünü ettiğim geri planı dikkate almadan mümkün değildir. Son on-onbeş yılda, son otuz kırk yılda yapılan katiamları, işlenen siyasî cinayetleri bir hatırlayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız&#8230; Bu durum, dünün reayasının ve kulunun] bu günün yurttaşı olamayışıyla açıklanabilir. İnsanlar seçimlerde oy kullanmayı matah bir şey sanıyorlar&#8230; Seçimlerin bir aldatmaca olduğunun farkında değiller. Seçim oyunu aslında insanları oyuna getirmek için oynanıyor&#8230; <em>Oyun kurucular</em> da mâlûm olduğuna göre&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hırsızın kabahati&#8230; </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir ülkede yaşayan insanların yurttaş bilincinden yoksun oluşu, hak, özgürlük, eşitlik ve adalet bilincinin yetersizliği, devletin katliamlar yapma, insanlık suçu işleme konusunda hareket alanını genişletiyor. İnsanlar yapılan her katliam veya işlenen her siyasi cinayet karşısında sessiz ve tepkisiz kaldıklarında, hem gelecek katilamlara ve cinayetlere ‘onay’ vermiş oluyorlar hem de her katliam ve siyasi cinayetle vicdanları kirleniyor&#8230; Bu vesileyle vicdan kirletmeye memur edilmiş, vicdanları en çok kirlenmiş politikacı, akademisyen, gazeteci, yazar,  “konunun uzmanı” denilenlerin pis misyonunu da hatırlamamak olmaz. Bu kesim, yapılan her katliamı, her siyasi cinayeti “haklı” ve “gerekli” göstermek için seferber oluyor&#8230; Son Uludere katliamında ortalama insanın, ortalama tavrı utanç vericiydi. En utanç verici olanı da her halde bir kısım ‘pişkin politikacı, hükümet erkanı, televizyonlarda boy gösteren “yorumcu” ve gazete köşelerine çöreklenmiş akl-ı evvellerdi&#8230; Söylediklerinin özeti şuydu: “Devlet katliam yapmaz&#8230; Benim devletim katliam yapmaz. Benim atalarım katliam yapmaz&#8230;” Bu bir kazadır, böyle şeyler olur, zaten her yerde oluyor&#8230; ABD bunu her zaman yapıyor&#8230; Eğer bütün bu katliamları, sizin devletiniz yapmadıysa, eğer tüm bu cinayetleri sizin devletiniz işlemediyse o zaman bunlar kimin eseridir? Fransa parlamentosunda ‘Ermeni katliamı olmadı’ diyenin cezalandırılmasıyla ilgili yasa teklifi gündeme geldiğinde, başbakan Erdoğan: “ Ben atalarıma katliam yaptı dedirtmem, asıl Fransızlar Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında yaptıkları katliamın hesabını versinler” demişti. Başbakanın bu sözleri bana bir şey hatırlatmıştı. 1967 yılında, Pariste, Albert Chatelet öğrenci restoranında, yemek masasında karşımda oturan iki öğrenciyle sağdan soldan konuşurken, bana hangi ülkeden olduğumu sordular, Türkiyeliyim deyince, “biz Cezayirliyiz ve size kırgınız” demişlerdi&#8230; “hayırdır, bu da nerden çıktı” dediğimde, “sizin hükümetiniz Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehinde oy kullandı” karşılığını verince, ben de  “kırgın olmakta haklısınız, lâkin o ayıpta benim bir dahlim yok” karşılığını vermiştim. Sonra isimleri Muhammed ve Abdu olan bu iki sevimli Cezayirliyle yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı&#8230; Eğer Fransızlar Cezayir’de katliam yaptıysalar, Türk hükümeti Fransa’nın tarafını tuttuğunda o katliamı onaylamış, insanlık suçuna ortak olmuş olmuyor muydu? Fakat bu bir istisna değildir. Ne zaman mazlum halklar emperyalizme, koloniyalizme karşı ayaklansalar, özgürlük, bağımsızlık ve  haysiyet mücadelesine girişseler, TC yöneticileri tartışmasız kolonyalistlerin, emperyalistlerin safında yer aldı. Neden aldığının, neden almak zorunda olduğunun tahliline burada girmeyeceğim&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Uludere katliamını haklı göstermek için büyük çaba gösteren akl-ı evveller “ sınırın ötesinde işleri neydi” diyorlar. Bu kuş beyinlilerden bir teki o sınırları kimin çizdiğini sorun ediyor mu dersiniz? Asıl insanlık suçu bizzat o sınırın varlığı değil miydi? Bir aileyi, bir topluluğu ikiye bölen bir sınırın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? İnsanı yaşam araçlarından mahrum eden, açlığa mahkûm eden bir sınırın meşruiyeti olur mu? Kaldı ki, hiç bir gerekçe hiç bir katliamı haklı göstermeye yetmez. Adı üstünde insanlık suçunun gerekçesi olur mu? İnsanlık suçunu gerekçelendirmek ne nemem bir küstahlık ve alçaklıktır? Bu vahşeti ‘haklı’ göstermek için seferber olanlar, vicdanları en çok kirlenmiş olanlardır. Kirlenmiş vicdanlılar toplumun vicdanını da kirletmeyi şimdilik başarıyorlar&#8230; Lâkin bu dünyada her şey sonludur&#8230; Katliam ve siyasî cinayet TC için istisna değil, kuraldır ve rejimin genlerinde mündemiçtir&#8230; Osmanlıda en büyük katliamları yapanlar devlet katında en yükseğe çıkanlardı&#8230; Maalesef bu “gelenek”, Cumhuriyet döneminde de geçerli olmaya devam etti&#8230; Lâkin şimdilerde bir yenilik de söz konusu&#8230; Artık katliamın yolu ‘insansız hava araçlarından’ geçiyor ve bu “yenilik”  “çağdaş” Türkiye’ye ne kadar da yakışıyor&#8230; İnsansız araçlar insanlara kimin katledileceğini gösteriyor. Bundan âlâ modernlik, kalkınmışlık mı olur! Artık Türkiye’yi yönetenler “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıktıklarından” emin olabilirler&#8230; Şu utanç verici manzaraya bir bakın. Toplum  ne hallere düşmüş&#8230; Görünen o ki, bu kepazelik, bu utanç verici durum, TC bir operasyonla [devrimle] temizleninceye kadar devam edecek&#8230; Kimse kendini aldatmasın, “hukuk devleti” mavalına aldanmasın&#8230; Zaten bu işleri kotarmak için işte böyle bir “hukuk devleti” gerekiyor&#8230; Hukuk devletinin ne olduğunu merak edenler Hrant Dink davasına baksınlar&#8230; Siz ‘hukuk devleti’ denileni ne sanıyorsunuz? Bütün mesele işlenen cinayetlerin, yapılan katliamların üstünü örtmekten ibaret değil mi? Bundan âlâ hukuk devleti mi olur? Sevsinler hukuk devletinizi&#8230; Devlet tarafından yapılan katliamların, işlenen siyasi cinayetlerin üstünü örtmeye çalışanlar insanlık suçu işleyenlerdir ve bu vicdanı kirlenmişlerin iflah olmaları da, islah olmaları da mümkün değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.ozguruniversite.org/">www.ozguruniversite.org</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim üzerine söyleşi II &#8211; “Örgüt Paradoksu” Üzerine</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 22:45:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2285</guid>
		<description><![CDATA[“Nasıl bir örgüt istiyoruz?” sorusu, “ Nasıl bir toplum düzeni istiyoruz, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusundan bağımsız değil. Bu sorulardan biri sorulunca, diğerinin akla gelmesi gerekir. Biri diğerini imâ etmek durumunda]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2286" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine/attachment/devrim-uzerine-2"><img class="alignleft size-full wp-image-2286" title="devrim-uzerine" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/devrim-uzerine.jpg" alt="" width="460" height="259" /></a><strong>GZ: </strong>Söyleşimizin önceki bölümünde “örgüt paradoksu”ndan söz ettin. Bunu biraz açar mısın?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>İstersen ondan önce önemli gördüğüm bir hususa açıklık getirelim. Devrimci çevrelerde “devrimi örgüt yapar” şeklinde bir anlayış var. Bir örgüt kurulacak, büyüyecek, olgunlaşacak ve zamanı geldiğinde de devrim yapacak&#8230; Aslında bu, devrim hakkında yanlış bir anlayışın ürünüdür. Devrim <em>sosyal eylemin </em>sonucu olan bir dönüşümdür ve ancak geniş halk kitlelerinin yapabildiği bir şeydir.  Dolayısıyla, <em>politik volontarizm</em>,<em> </em>kitlelerin kendi bilinçli eyleminin yerini alamaz. Başka türlü ifade edersek, politik eylem hiçbir zaman sosyal eylemin yerini alamaz. Tabii bu tür bir devrim anlayışı da, Rusya’daki durumun yanlış anlaşılmasından ve orada olup bitenlerin “evrensel değeri olan bir şey” sayılmasından kaynaklanıyordu. Şubat’taki bir sosyal devrimdi ve yol almaya devam ediyordu. Ekim’dekiyse  iktidarın Bolşevikler tarafından ele geçirilmesiydi, yânî politik bir eylemdi. Dolayısıyla Ekim’de Bolşevikler devrim yapmadılar, hükümeti ele geçirdiler. Şubatta devrim patlamıştı, Çarlık devrilmişti, lâkin henüz yeni bir rejim kurulmuş değildi. Emekçi kitleler özgürlük, sosyal eşitlik, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, refah, insanca yaşama, “kendileri olma”  talebiyle ayaklanmışlardı, gerçek bir demokrasi istiyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İktidarın Bolşevik parti tarafından ele geçirilmesi devrim sürecinde bir “andı”&#8230; Lâkin resmi tarih, devrimi Şubat’tan değil de Ekim’den başlattı. Asıl devrim yok sayıldı. Biliyorsun, her zaman ve her yerde resmi tarih “egemenlerin istediği tarihtir”, onların işine gelen bir tarih versiyonudur. Tabii Bolşevikler iktidarı ele geçirir geçirmez ilk yaptıkları iş, devrimin kaynağı ve anası olan Sovyetleri tasfiye etmek oldu. Sovyetler yeni ve orijinal bir kitle örgütlenme modeli olmaktan çıkarıldı, önce içi boşaltıldı, sonra da tümüyle tasfiye edildi. Lenin Şubatta: <em>“ Bütün iktidar Sovyetlere”</em> demişti, Ekimden sonraysa slogan: <em>“ Bütün iktidar Bolşevik Partiye”</em> biçimini aldı…Bu arada neyin değiştiğini merak eden var mı? Gerçek durum böyleydi ama retorik farklıydı&#8230; Yeni rejime “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” dense de, kurulan yeni rejimde artık Sovyetlerin hiçbir dahli olmadığı gibi, rejimin sosyalist bir rotada ilerleme imkânı da daha baştan yok edilmişti&#8230; Ve o aşamadan sonra ne yapıldıysa, sosyalizmin, marksizmin ilkelerine karşı yapıldı. Oysa eleştirel tarih son derecede önemlidir. Ekim Devrimi’nden bir süre sonra iktidar Lenin’in liderliğinde bir “komiserler konseyinin” iktidarına dönüştü. Taktik gerekçeler ilkelerin önüne geçti ve daha baştan devrim, sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaştı&#8230;  Elbette rejim bir dizi iç ve dış olumsuzlukla cebelleşmek zorundaydı ama bu “zorunluluğu erdeme” dönüştürmeyi gerektirmiyordu. Dolayısıyla sapma Stalin’le başlamadı. Maalesef sosyalizm ilkelerine yabancı bir dizi uygulama daha Lenin zamanında başladı. İfade ve basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yasağı, parti kurma yasağı, vb. Lenin zamanında yürürlükteydi. 1921’de “eğilimler” yasaklandı, ölüm cezası yeniden kondu&#8230; Rosa Luxemburg sapmayı çok erken bir zamanda [1918] fark edip mahkûm etti. Leninist iktidarı<em>: “ bir klik hükümeti, bir diktatörlük, aslında proletaryanın değil, bir avuç burjuva politikacısının diktatörlüğü, jakoben egemenliği”</em> olarak tanımladı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Peki örgüt önemsiz midir? Asla değil, tam tersine örgüt vazgeçilmezdir ama örgüte hak etmediği misyonlar yüklememek kaydıyla. Örgüt devrimci süreci hızlandırabilir, devrim sonrasında “hedef şaşmasını” engeleyebilir ama devrim yapamaz. Tabii eğer varlık nedenine yabancılaşmışsa, bürokratlaşıp-yozlaşmışsa olumsuz şeyler de yapabilir&#8230;  Örgüt paradoksundan kastettiğim şu: Örgüt başlangıçta bir amaç için kuruluyor ama gerçekten amaca uygun olarak kurulup-kurulmadığı tartışmalıdır. Diyelim sosyalist/komünist bir toplumsal düzen kurma, bu amaçla da burjuva düzenini aşma perspektifi olan bir örgüt kuruldu. Gerçekten o amaca uygun olabilmesi için <em>sosyalist ilkelerle uyumlu </em>bir yapı ve işleyişe sahip olması gerekir. Daha baştan bir farklılığa, orijinalliğe sahip olması gerekir&#8230; Bilinen, “geleneksel” örgüt modellerinin dışında farklı bir şey olması gerekir. Eğer burjuva örgüt modelini alır, onu taklit edersen, daha baştan amaca yabancılaşmak kaçınılmazdır. Zira burjuva toplumunun ayakları seni sosyalizme/komünizme taşımaz. <em>Alet benim elimde iyi işler</em>, demek saçmadır&#8230; <em>Ben yaparsam iyi olur</em>,<em> </em>demenin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tarihsel sol bugüne kadar nasıl örgütlenmeliyiz, amaca uygun bir örgüt modelini ve işleyişini nasıl oluşturabiliriz sorusunu pek sormadı&#8230; Esas itibariyle ve genel bir çerçevede burjuva örgüt modelini benimsemekle yetindiler. Örgütün hayati önemini kavramakta başarısız oldular&#8230; Oysa devrim anlarında spontane olarak ortaya çıkan, Rusya’da Sovyetler, başka yerlerdeki işçi konseyleri, vb. den hareketle farklı bir örgütsel işleyiş modeli geliştirmek amaçla daha uyumlu olabilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir parti kuruluyor, bakıyorsun, iç işleyişi düzen partilerin nerdeyse aynı&#8230; Keskin bir hiyerarşi, bilen-bilmeyen, anlayan-anlamayan, yetkili-yetkisiz, buyuran-buyrulan, vb. Hiyerarşi, “etkinliği” sağlamanın güvencesi sayılıyor&#8230;  Daha örgüt kurulup organları oluştuğunda, partiyle kitle arasında bir kopuş, bir yabancılaşma ortaya çıkıyor. Resmen kurulmadan önceki mücadele yeteneğini  ve düzeyini bir daha yakalamak pek mümkün olmuyor&#8230; Burjuva partilerindeki gibi bir işleyiş ortaya çıkıyor. Bunu herhangi bir örgütte de görebilirsin. İllâ bir sol siyasi parti olması gerekmez&#8230; Örgütün yönetim, denetim, disiplin ve başka kurulları seçilip göreve başladığı andan itibaren örgüt cansız/ruhsuz bir bürokrasiye dönüşüyor. Örgüt yaşayan bir “canlı” olmaktan hızla uzaklaşıyor. Birinci mesele bu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bürokratik yozlaşmanın ikinci bir nedeni daha var. Bir örnekle ne demek istediğime açıklık getireyim: Diyelim, bir madende çalışan işçiler, uzun çalışma sürelerine, düşük ücretlere, iş güvenliği zaafına, vb. karşı bir direnişe geçiyorlar. Bu mücadele sürecinde biri ve/veya birileri ön plana çıkıyor, cesareti, basireti, dürüstlüğü, kararlılığı, davaya inanmışlığı ve meramını anlatma yeteneği sayesinde etkinlik sağlıyor. İşçiler onun bu yeteneğini, karizmasını mücadelelerinde daha etkin kullanmak üzere onu madenin dışına çıkarıyorlar ve “profesyonel olarak” o işi yapmasının daha yararlı olacağını düşünüyorlar. Zamanla benzer bir mücadele başka maden ocaklarında da büyüyor, bütün sektörü kapsar hale geliyor ve bizim “profesyonel”, kurulan işçi örgütünün [sendikanın] yöneticisi veya başkanı oluyor. Kentin merkezi bir yerindeki rahat bir büroda, artık bütünüyle farklı bir kültürel-psikolojik, sosyal çevrede yaşamaya başlıyor. Kendisi gibi profesyonel sendikacılar, öğretmenler, üniversite üyeleri, gazeteciler, sanatçılar, tiyatrocular, politikacılar ve devlet yetkilileri, bakanlar ve üniversite öğrencilerinin yaşam alanlarına dahil oluyor.  Avukatlar, sekreterler, hizmetliler istihdam ediyor&#8230; otorite kulllanmaya, emir vermeye ve yönetmeye alışıyor. Hiyerarşik ilişkileri vazgeçilmez sayıyor&#8230;Maden ocağının her türlü risk ve zorluğundan uzak bir sosyal çevrede yaşamaya başlıyor&#8230; Ve içinden çıktığı sosyal çevreye yabancılaşıyor&#8230; Burjuvalaşıyor, belirli bir eşik aşıldığında da artık burjuva sınıfına mensup biri olup çıkıyor&#8230; Lâkin retorik değişmiyor&#8230; “<em>İşçi sınıfının yüksek çıkarları vurgusu”</em> eksik olmuyor&#8230; Velhasıl örgüt bürokratlaşıyor, yozlaşıyor ve başlangıçtaki amaca yabancılaşıyor&#8230; Zaten sistemi değiştirmek gibi uzun erimli bir amaç için oluşturulmuş bir örgütün zaman içinde “kendisi için örgüt haline gelmesi“ büyük bir olasılıktır. Ve belirli bir sınırdan sonra örgütü yaşatmanın bizzat kendisi bir amaç haline geliyor&#8230; İşte “örgüt paradoksu” dediğim bu. Örgütün, varlık nedenine yabancılaşması durumu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>Tuhaf olan, bizde bir kısım solun, Türkiye’nin resmi tarihini sorgulamaya girişirken (ki bu olumlu bir şeydir), solun kendi resmi tarihine toz kondurmak istememesidir. Üstelik bu tutum, birkaç sol örgütle de kısıtlı değildir. Stalinist olmayanlar bile bu konuda bir hayli tutuk. Sanki bu resmi tarihi irdelerlerse bütün temellerini kaybedeceklermiş gibi bir ruh hali içindeler. Dolayısıyla resmi sol tarihinin üzerine bir kapanma söz konusu. Aman dokunmayın, yoksa biteriz. Eğer senin varlık sebebin bu tarihse veya bu tarihin yalanları ve efsaneleleri ise zaten bitmişsindir aslında. Böyle yaparak kendi bitişini ilan ediyorsun. Oysa hiçbir şey kutsal değil. Üstelik böyle yaparak o tarihteki olumlu şeylerden yararlanmayı da önlemiş oluyorsun. Çünkü var, olmaz olur mu? Bir sürü olumlu şey var. Girsene içine, olumsuzu eleştirip olumluyu ortaya çıkartsana. Bir din mi bu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu nereden geliyor? Stalinist gelenekle izah etmek işin epey kolayına kaçmak olur. Bence sorun yine senin işaret ettiğin <em>örgüt paradoksu</em>nda. Devrimi kitlelerin değil de örgütün yapacağına inandıklarından, örgütün temelini oluşturan tarihi irdelemenin örgütün temellerini yıpratacağını düşünüyorlar. Oysa hiç de yıpratmaz, eğer düzgün, devrimci, kendine güvenen bir tutum alırsan. Kaldı ki, yıpratsa ne olur? Demek ki, örgütü yanlış bir şeyin üzerine inşa etmişsin. Kumdan bir tepenin üzerine inşa ettiğin o örgüt en ufak bir sarsıntıda zaten yıkılacak. İşte koyu muhafazakârlığın temeli.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Oysa devrimcilik, salt bir düzeni yıkmaya kalkışmakla kısıtlanamaz. Devrimcilik, aynı kararlılıkla kendini de irdelemeyi, yanlışların üzerine kararlılıkla gitmeyi gerektirir. Lenin döneminde bu vardı. Her ne kadar, senin belirttiğin gibi, Bolşevikler sırf iktidarda tutunmak uğruna toplumdaki özgürlükleri ilga etmek gibi korkunç (ve devrimi bitiren) bir hata içine girmişlerse de parti içi demokrasi bir süre daha devam edebildi. Bizzat Lenin kaç kez “hata ettik, girdiğimiz bu yol yanlıştı, haydi dön geri ediyoruz” diyebilmiştir. Ama o Lenin olduğu için bunu diyebildi, lider olarak büyük bir özgüvene sahipti. Bununla birlikte, Bolşevik partisinin içinde önemli teorisyenler, şahsiyetler de vardı, birbirleriyle kıyasıya tartışmaktan, farklı farklı tezlerini ortaya sürmekten kaçınmazlardı. Giderek bu da sönümlendi elbette ama tarihe korumacı bir biçimde bile bakılsa en azından bunların görülmesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Belirttiğin nokta çok önemli. Toplumda özgürlükleri, ne gerekçeyle olursa olsun ilga etmek devrimin hayat damarlarını kesmekle aynı şeydir, kesin bu. Bir tek parti merkez komitesi konuşacak, bir tek o ne yapılması gerektiğini vazedecek, geri kalanlar, toplumun büyük çoğunluğu da hiç düşünmeden, tartışmadan, neyin doğru yanlış olduğunu irdelemeden yukardan gelen bu emirlere uyacak. Mümkün mü böyle bir devrim? Böyle bir devrimin mümkün olmamasını bırak bir yana, o emirlerin gerçekten hayata geçmesi mümkün mü? Konuşmanın, düşünmenin kısıtlandığı yerde sadece kapıkulluğu ortaya çıkar ve toplumun en müptezel unsurları böyle bir ortamda en büyük inisiyatifi kazanır. Kısacası, devrimi bitirmek istiyorsan insanları korkut, bastır, parti emirlerini sorgulamasız uygulamaya zorla. Daha başka bir şey yapmaya gerek yok. Ne beyaz tehlikesi, ne karşıdevrimci casusluk faaliyetleri, ne dış müdahale, ne emperyalist abluka devrimi bitirebilirdi; nitekim biteremedi de. Devrimi bitirenler, devrimin canlı organizmalarını kesip atan, Sovyetleri içi boş bir kabuk haline getirenler, devrim için canını veren işçilere, bahriyelilere, köylülere, bir devrim yapmaya cesaret eden halk kitlelerine değil, eski Çarlık düzeninden devraldıkları polis kadrolarına, Bolşevizm adına her türlü pisliği yapabilecek dogmatik kapıkullarını ekleyerek kurulmuş Çeka’lara, GPU’lara, NKVD’lere güvenenler olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Şimdi de, bu örgüt paradoksuyla monolitik örgüt anlayışı arasındaki bağlantıya değinelim biraz diyorum. Kendine, kendi varlık nedenine yabancılaşan örgüt, hemen ilk adım olarak kendi içindeki farklı sesleri de bastırmaya girişmedi mi, girişmez mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: “</strong>Nasıl bir örgüt istiyoruz?” sorusu, “ Nasıl bir toplum düzeni istiyoruz, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusundan bağımsız değil. Bu sorulardan biri sorulunca, diğerinin akla gelmesi gerekir. Biri diğerini imâ etmek durumunda. Soru bu şekilde sorulduğunda, durumu biraz daha net görme olasılığı artar. Oysa bu güne kadar geçerli genel yaklaşım az-çok şöyleydi: “ Bir örgüt kurulacak ve iktidar alınacak…” Mesele böyle anlaşılınca, örgüt bir araç olmaktan çıkıp, bizzat kendisi bir amaç durumuna geliyor. Tabii bu tür bir anlayış, daha önce söylediğimiz gibi “devrim nedir?” sorusunun savsaklanmasına neden oluyor veya aynı anlama gelmek üzere devrimin neyin yolunu açacağı sorusu gündemden düşüyor. Bu durum aynı zamanda neden bir örgüt fetişizmi yaratıldığını da açıklıyor. Örgütü kim neden bir fetiş haline getiriyor? Kim neden yüceltiyor? Bu işi, varlıkları örgütün varlığına borçlu olanlar yapıyor. Batı dillerinde <em>permanents </em>denilen profesyoneller kendi konumlarını meşrulaştırıp-garantiye almak için, örgütü fetişleştiriyorlar. “Benim örgütüm her zaman haklıdır, benim örgütümün yaptığı her şey doğrudur, o halde tartışmadan muaftır…” biçiminde bir anlayış yerleşiyor. Bu örgüt içinde bireyin varlığının yadsınması, bir tür “hammadde” mertebesine indirgenmesi demeye gelir. Aslında fetişleştirilen örgüt değil, örgüt bürokrasileri, örgütün profesyonellerinin konumu, statüsü ve iktidarıdır…Her ne surette olursa olsun devrimci bir örgüte “profesyonelliği” sokmak devrime elveda demektir. Profesyonelliğe ancak istisnai olarak başvurulması gerekir. Böyle bir örgüt devrim yapamaz ama devrimden sonra <em>parti-devlete </em>dönüşme iltimali çok yüksektir. O zaman yapılacak iş, olabildiğince profesyonelliğin yerine rotasyonu ikâme etmek olabilir. Örgüte insanlar gönüllü olarak katıldıklarına göre, rotasyon yöntemiyle örgütsel faaliyetlere de pekâla katılabilirler. Böyle bir uygulama, yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ikiliğini büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. İlke şöyle formüle edilebilir: “<em>Her parti üyesi her türlü parti faaliyetini ifâ etmek hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Görev dağılımı gönüllülük ve rotasyon esası dahilinde yapılır…” </em>Partide elbette karizmatik şahsiyetler olur/olabilir ama burjuva partilerindeki gibi <em>karizmaya </em>dayalı bir yapı ve işleyiş sosyalist/ komünist toplumu hedefleyen bir örgütün itibar etmesi gereken bir şey olmamalıdır. Profesyonelliğe karşı çıktığında cevap hazır: “Sen profesyonelliği yanlış anlıyorsun!” Örgüt içi “iktidarı” elinde tutanlar, “neyin nasıl yapılacağını bilenler” değil mi profesyoneller? Elbette bunların mutlaka geçimlerini örgütten sağlamaları gerekmiyor ama ekseri örgütten sağlıyorlar ve demokratik tartışmaları engelliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Parti’nin önemi abartılınca ve her örgüt devrimi kendisinin, sadece kendisinin yapacağına inandığı koşullarda, benzer örgütler arasındaki rekâbet de patοlojik bir hâl alıyor. Tabii bu tür sapma ve anlayışların temelinde de Sovyet deneyimi, Bolşevik parti ve Komintern pratiği yatıyor. Komintern’in “evrensel” olduğu tevatür edilen bir örgüt modeli vardı. Tüm komünist partiler, dünyanın neresinde olursa olsun o modele göre örgütlenmek durumundaydı ve örgüt bir fetiş mertebesine yükseltilmişti. Bu saçma bir anlayıştı ve daha baştan sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaşmış bir dizi örgütün kurulması/ kurdurulmasıyla sonuçlandı. Bu, olmayacak duaya âmin demek gibi bir şeydi… Bir çokuluslu şirketin şubeleri gibi devrimci parti kurulur muydu? O toplumun gerçekliğine daha baştan yabancılaşmış bir örgüt şeylerin seyri üzerinde ne kadar etkili olabilirdi? Sonucun tam bir hüsran olması kaçınılmazdı… Komintern geleneğiyle radikal bir hesaplaşmayı başaramayan hiçbir sol örgütün hayırlı bir şey başarması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Önemli bir husus da parti içi, örgüt içi demokrasinin vazgeçilmezliği meselesidir. Kendisi demokratik bir işleyişi özümleyip, içine sindirip, bir varoluş ilkesine dönüştüremeyen hiçbir örgüt “devrimcilik” iddiasında bulunamaz. Genel olarak sol örgütler demokrasinin hayâtî önemini kavramanın hep uzağında kaldılar. Anti-demokratik bir örgüt, demokratik/sosyalist bir topluma giden yolu aralayabilir mi, o yönde etkili olabilir mi? Eline ilk fırsat geçtiğinde anti-demokratik, baskıcı bir rejim kurmaya yeltenmez mi? Devrimi dejenere edip “tuhaf bir otokrasiye” dönüştürmez mi? Örgütlerin yönetici kesimlerinin demokrasiden neden nefret ettiklerini anlamak zor değil. Zira varlıklarını demokrasi yokluğuna borçlular da ondan. Etrafına bak anlarsın… 40 yıl boyunca örgüt yöneticisi olanlar var… El insaf denecektir. Osmanlı İmparatorluğunda bile padişahların tahtta kalma [aritmetik] ortalaması 17 yıl 3 ay… Bu adamlar ne menem bulunmaz hint kumaşları ki, 40 yıl bir örgütün tepesinde kalıyorlar! Tabii demokrasiyi küçümsemenin mâzeretini de bulmuşlar… Demokrasi burjuva demokrasisi denilip, küçümseniyor, lânetleniyor. Burjuvazi demokrasiyi kendi iktidarı ve sınıfsal çıkarı için araçlaştırıyor, dejenere ediyor, insanları aldatmanın ve oyalamanın bir aracına dönüştürdü  diye demokrasiye elveda demek mi gerekiyor… Tam tersine, burjuva düzenini, sınıflı toplumu aşma parspektifine sahip bir sosyalist/komünist/devrimci  örgüt için demokrasi soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek kadar vazgeçilmezdir… Sizin sosyalist-komünist toplum dediğinizin son tahlilde üç ayak üstünde oturması gereken bir sistem olması gerekmiyor mu: Sosyal eşiklik, demokrasi ve doğayla uyum… Burjuvazinin çıkarı demokrasinin engellenmesini, sosyalist/komünist proje sahiplerinin yararı da demokrasinin gerçekleştirilmesini gerektirmiyor mu? Aksi halde adı ne olursa olsun söz konusu olan burjuva bir örgüt olabilir ve o tür örgütlerin toplumu ”farklı” bir yere taşıması mümkün değildir. Söylemek istediğimi özetlemek gerekirse, geçmiş deneyler muvacehesinde örgüt sorununu ikircikli olmayan bir tarzda tartışmak ve gereğini yapmak gerekiyor. Eğer soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsan, bu, cevaba yaklaştığın anlamına da gelir… Amaca uygun örgütler oluşturmak bizim irademizi aşan bir şey olmadığına göre…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>Kırk yıldır değişmeyen liderler… Bunun, örneğin Kuzey Kore’de en son sınırına vardığını görüyoruz. Bir nevi padişahlık düzeni. Baba ölünce yerine oğul geçiyor, o ölünce de onun oğlu. Demek artık örgüt fetişizmi kalıtım fetişizmine dönüşmüş. Belki bu Kore’de kültürel bir şeydir bu ama bizimkiler de utanmasalar bunu yaparlar, eminim. Artık bu, işin iyice absürd bir noktaya vardığını gösteriyor. Bunları da görecekmişiz. Herhalde Marx dirilip durumu görse hemen bir kere daha ölürdü, adına yapılan saçmalıkları görünce.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Söylediklerine tamamen katılıyorum ama bu tür örgütlerin yaratılmasında, şeflerin yanısıra, bu tür örgütlere katılan devrimci radikallerin de günahı az değil. Lider tapıncı sadece yukardan yaratılmıyor. En alttaki üyenin de bu işte dahli var. Otoriter-merkeziyetçi anlayışlar toplumun en küçük hücrelerinin içine sızmış. Örneğin, insanlar inisiyatifi hemen “çok bilenlere” bırakma eğiliminde. Rotasyon yapsan bile bunun gereğince işlemediğini görebiliyoruz. Rotasyonla görev alanların içinde aktif olanlar hemen inisiyatifi ele geçirebiliyorlar. Diğerleri gönüllü olarak kenara çekiliyor ve nasılsa işi götüren birileri var diye sorumluluğunu yerine getirmiyor. O zaman da ortaya “invisible” (görünmez) yönetimler çıkıyor. Üstelik bu görünmez yönetimlerden hesap sormak da bir hayli zor, çünkü görünürde herkes eşit ama bazıları daha çok eşit!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Gönüllülük esasına dayalı, özyönetimsel, özinisiyatifli örgütler gerçekten işletilebilirse ortaya harikalar yaratan bir örgüt çıkacağını düşünüyorum ama insanlar henüz bu noktada değil. Belki de eski merkeziyetçi örgütsel anlayışlar içimize işlemiş. Bu durumda yapılması gereken iki şey var: Birincisi, eski merkeziyetçi, anti-demokratik, monolitik örgüt anlayışını net bir şekilde eleştirmek; ikincisi ise, yeni ve alternatif örgüt anlayışını en ayrıntılı bir şekilde ortaya koyup bu örgütün özünü oluşturan devrimci insanların özinisiyatifi gerçekten özümsemeleri için esaslı bir kültür devrimi gerçekleştirmek.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Devrimcilik genelde lafta kalıyor. Sol kitlemiz, komünistlerimiz ve anarşistlerimiz özünde son derece muhafazakâr. Hakim düzenle mücadele etmek istiyorlar ama kendi zaaflarıyla mücadelede isteksizler. O zaman hakim düzenle de mücadele edemiyorlar. Örgüt anlayışını sorgulamayı bırakın, yanlışlanmış teorik temelleri sorgulamaya da yanaşmıyorlar. Aslında bu, tam anlamıyla konformist bir tutumdan kaynaklanıyor. Çünkü sorgulamak rahat kaçırır, huzursuz eder insanı. Şimdi ne gerek var bütün bunlara, şurada geçinip gidiyoruz işte. Bugünkü sol örgütleri şöyle bir gözden geçirelim. Hiçbirinde var mı bir kıpırdanma? Kendi örgütlerinin teorik temeli yerlerde sürüklendiği halde var mı bunlar üzerinde bir tartışma? Örgüt ilk orijinal çıkışından fersah fersah uzaklaştığı halde var mı bu konuda bir gözden geçirme önerisi? Örgütün geçmişi yıkıntılarla dolu olduğu halde var mı bir değerlendirme çabası? Bunların hiçbiri yok. Çünkü eğer böyle şeylere girişirlerse örgütlerinin temelinin yıkılacağını düşünüyorlar. Diyelim ki yıkılsın. Neden korkuyorsun ki? Eğer yanlışsa, bırak yıkılsın. Evet anlaşılıyor, senin dediğin gibi bunlar bu işin rantını yiyorlar, mirasyedi bunlar. Devrimci falan değiller aslında.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Evet, aşağıdan gerçek bir kültür devrimi gerekiyor. Bu yıkıntıyı başka hiçbir şey süpürüp atamaz. Çağrımız, bütün sol ve devrimci hareket çapında bir “devrimci baharı”, aşağıdan bir kültür devrimi olmalıdır. O zaman o mirasyediler, o ömür boyu liderler, o muhafazakâr, sahte devrimci liderler kaçacak delik arayacaklardır; işte o zaman gerçekten devrimci örgütlerin yaratılması için koşullar oluşmuş olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>Marx, Paris Komünü’yle ilgili bir yazıda, sol ve işçi örgütlerindeki yozlaşmaya karşı üç önlem önermişti: 1. Profesyonellerin [ permanents] kalifiye bir işçiden daha yüksek ücret almaması; 2. Örgütsel görevlere getirilenlerin rotasyonla yenilenmesi, iki seferden çok seçilmeme gibi; ve 3. Seçilenlerin gerektiğinde her an geri çağrılabilmesi, yani görevden alınabilmesi… Senin de söylediğin gibi, bugün bu üç önlem etkin bir biçimde uygulanabilse bile bürokratik yozlaşmaya karşı etkili olmanın uzağında. Sendikada profesyonel çalışana ortalama ücreti ödemek bir çözüm değil, çünkü reel geliri artırmanın sayısız yolu var… Sendika yönetiminin örgüt kaynağını kullanma konusunda geniş bir hareket serbestisi var. Şu anda ortalama bir sendika yöneticisinin toplam kazancı bir asgari ücretlinin 20 katına kadar çıkabiliyor&#8230; En yüksek devlet bürokratından bile daha yüksek gelire sahipler… Bu adamların hâlâ işçi sınıfıyla, onun sorunlarıyla ilgili olduğunu düşünen var mı? Aslında sendika bürokrasileri tartışmasız burjuvaziye mensuplar… Dolayısıyla bu önlemin göstermelik olarak uygulanmasının bir kıymet-i harbiyesi yok. Rotasyon da o kadar etkili değil… Eninde sonunda örgütler reel olarak aynı kişiler tarafından yönetiliyor… Doğrudan müdahil olmadığında, “bir bilen” olarak sürece dahil oluyorlar… Seçilenlerin geri çağrılmasına gelince, bunun pratikte uygulaması yok gibi…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">O zaman bu işin içinden nasıl çıkılabilir? Şunu söyleyebiliriz ki, bir takım örgütsel ilkeleri vâzetmek ve onları uyguluyormuş gibi yapmakla bürokratik yozlaşmanın üstesinden gelmek mümkün değilse de, en azından bunun yürümediğini tespit etmek önemli. Yâni işe sorunu tespit ederek başlamak önemli. O zaman hiyerarşik olmayan bir işleyiş modeli nasıl olabilir sorusunu sormak mümkün olabilir&#8230; Bence iki şey yapılabilir: Birincisi, örgütte doğrudan demokrasiyi esas alan, sürece örgütün tüm üyelerini dahil edecek bir yöntem geliştirmek olabilir. Ama bunun için her bir bireyin gerçek anlamda yurttaş bilincine sahip olması gerekir. Tabii bu delegasyon sistemini bütünüyle dışlamayı gerektirmez ama delegasyona istisnai ve sınırlı durumlarda baş vurmak kaydıyla… Olabildiğince her karara herkesi dahil etmek. Yönetici olanla olmayan ayrımını silikleştirmek… Fransızcada bizdeki yurttaş kelimesinin karşılığı olan <em>citoyen, </em>sitenin yâni devletin [kamunun densin] sorunlarıyla, başka türlü söylersek<em> </em>politikayla ilgilenen, kamusal soranlarla ilgili olan anlamındadır… Bizde insanlar apartıman yönetimine bile ilgi duymuyorlar… Sahip oldukları bilinç, yurttaş bilincinden çok bir tür, <em>sığıntı, mülteci </em>veya <em>misafir</em> bilincinin ortalaması gibi bir şey… O zaman tabii burjuva politikacılarının istedikleri gibi at oynatmaları mümkün hale geliyor… Böyle bir kültür üzerine inşa edilen sol örgütler de aynı şeyi başka bir dil ve retorik kullanarak yapıyorlar… İnsanların politik-kamusal sorunlara ilgisi ekseri “uzaktan bir ilgi” ve kendilerini sürecin dışında görüyorlar… Bu durum bir tek devrim öncesi ve devrim anında değişebilir… Doğrusu, bir kültür devrimi gerekiyor. İnsanın kendine, topluma, doğaya, yaşamın anlamına dair farklı bir bilince ulaşması anlamında… Ama o zamanlarda değişebilmesi için bile şimdiden bir şeyler yapmak gerekiyor… İdeolojik mücadeleyi büyütmek gerekiyor, ideolojik köleliği teşhir etmek gerekiyor… Gerçekten demokratik-eşitlikçi-dayanışmacı, kardeşliği esas alan bir toplum düzeni için mücadele eden bir örgütün, bunu önce kendi bünyesinde, kendi iç işleyişinde gerçekleştirmesi gerekmez mi? Aksi halde bir inandırıcılığı da bir işlevselliği de olması mümkün değildir… Farklı “bir şey” yapma iddiasında olanların “farklı” olduklarını, kelimenin gerçek anlamında “radikal” olduklarını kanıtlamaları gerekir… Uzun lâfın kısası, örgüt sorununa dair bir tartışma açmak mümkün olmadığına göre…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir de tabii disiplin meselesi var, disiplin illâ bir dış zorlayıcılığa mı dayanmak zorunda. Ben iyi ve güzel şeylerin zorlayıcı bir “dış disiplin” sonucu değil, “iç disiplinin”, “öz disiplinin” sonucu olduğunu düşünüyorum. Uzağa gitmeye gerek yok, seni ve beni ve bizim gibi başka insanları yaptıklarımızı yapmaya zorlayan bir “dış disiplin” bir “dış zorlayıcılık” yok ama yaptıklarımızı büyük bir heves ve zevkle yapıyoruz… Demek ki, geçerli durumun dışında “başka türlü yapmak” pekâlâ mümkün… İstersen biraz örgüt disiplini sorunu üzerinde duralım. Bu konuda neler söylemek istersin?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong><em>Devrimi Yeniden Düşünmek-I</em>’de de sen bu konudan söz etmiştin aslında, kendi çalışma tarzından örnek vererek. Senin de yer aldığın, 1965 yılındaki <em>Dönüşüm </em>olaylarına nasıl katıldığımı düşünüyorum da… TİP’e gider gelirdim ama aslında doğrudan bir disiplin bağım yoktu, üye de değildim. Bir gün Kızılay’da dolaşırken benim gibi gençlerin Sergen pastanesinin Kızılay’a bakan aralığında solcu bir gazete sattıklarını gördüm. İçinde ne yazdığını bile bilmiyordum. Bozkurt rozetliler de kaldırımın öbür ucunda bir karşı saldırı ya da gösteri düzenlemekle meşgullerdi. “Bizimkiler”i yalnız bırakamazdım. Bu benim içimden gelen bir güdüydü. Hemen ben de <em>Dönüşüm </em>satanların arasında yerimi aldım. Bana ne bir emir veren oldu, ne de herhangi bir örgüt disiplini vardı üzerimde. Ama beni oraya sevkeden sorumluluk bilincimdi. 19 yaşında bir gençte de vardı bu bilinç ya da istersen güdü diyelim. Şimdi buradan, yıllarca sonra tanık olduğum bir başka olaya geçeyim. 1990’lı yıllardı. Londra’nın Haringey semtinde yürüyordum. İki örgüt sorumlusu bir genci kenara çekmiş sıkıştırıyorlardı. İster istemez kulak misafiri oldum. “Yürüyüşe neden gelmedin” diye soruyorlardı gence, o da hık mık edip duruyordu, bazı gerekçeler bulmaya çalıştığı belliydi, “annem hastaydı” falan. Sorumlular (bunu laf gelişi söylüyorum elbette; aslında sorumsuzlar demek daha doğrudur), gence, eğer böyle davranmaya devam eder, yürüyüşlerden falan kaytarırsa örgütün olanaklarından yararlanamayacağını ihtar ediyorlardı. Buyrun işte, örgüt disiplini. Hangisi tercih edilir? Özdisiplin ve özsorumluluk yoksa geri kalanı bir dayatma, hatta zorbalıktır. Efendim, çelik disiplinmiş. Sen insanları sorumluluk bilincinden yoksun bırak, hamura çevir, ondan sonra da çelik disiplinden söz et. Bunun adı çelik falan değil, bal gibi bürokratik disiplindir ve ordu disiplininden hiçbir farkı yoktur. Böyle dayatılan bir disiplin karşısında insanlar, bir askerden farksız bir şekilde, boyun eğermiş gibi gözükürler, ilk fırsatta da kaçar giderler.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Aslında bu tür “öncü” örgütlerin derdi insanları mücadeleye sevk etmek falan da değil, onlar için önemli olan, insanları dayatmalar yoluyla etraflarında tutmak, en azından kendi hegemonyalarında kalmalarını sağlamaktır. Zaten artık bugün bu tür örgütler neredeyse tamamen mücadelenin kenarlarına sürülmüş durumdalar. Bugün şurda burda ellerinden geldiği kadar mücadele etmeye çalışan insanlar, bu örgütler kendilerini zorladığı için değil, gerçekten mücadele etmek istedikleri için gidiyorlar şuraya buraya, ya da bir şeyler yapıyorlarsa düzene teslim olmadıklarından, olmak istememelerindendir bu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Marx’ın önlemleri, ilk elde, alelacele düşünülmüş şeyler. Senin de belirttiğin gibi, yaşananlar ve deneyimler çerçevesinde oldukça geçersizler. Dediğin doğru; devrim dönemleri her şeyin çehresini değiştiriyor, öyle dönemlerde en ilgisiz bir insan bile bir kahramana dönüşebiliyor ama oturup böyle bir devrim dönemini beklemek de elbette saçma bir şey.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Öyle sanıyorum ki, kültürümüzden de gelen bir şeyler var. Hani sık sık “memur zihniyeti” ya da tavrı denir ya, doğru bu. Memur, inisiyatifi daima amirinden bekler. Buna alışmış bir yapımız var. Daha aile içinde başlıyor bu inisiyatifsizlik.  “Çoğunluk” filmi bunu o kadar güzel anlatıyor ki. Baba otoritesi, öğretmen otoritesi, müdür otoritesi vb. Böyle gidiyor. Otoriteye alışmış insan inisiyatif kullanmaktan allahtan korkar gibi korkar. Bir tür konformizme de tekabül eder bu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">O halde bugün işe, bu kültürel öğeleri yıkan bir kültürel yenilenmeyle başlamak gerekiyor. Merkezler mümkün olduğunca devreden çıkarılmalı. Herkesin kendi çapında ve kendi bulunduğu yerde bir örgüt olduğunu kavrayacak bir pratik ortaya konmalı. Bilinmeyen bir yerlerde bir örgüt, her şeyi mükemmelen tasarlayan bir merkez yok. Örgüt de sensin, merkez de sensin. Harekete geç, sorun neyse ortaya koy. Birkaç arkadaşınla bir araya gel, işe bir yerinden giriş. Yukarlardan talimat bekleme. Örgütün diğer elemanlarına da örnek ol. Herkes senin gibi davranırsa inan ki, bu örgüt harikalar yaratır. Bürokratların, “her kafadan bir ses çıkmasın” uyarıları saçmadır. Keşke gerçek kafalar olsa da bunların her birinden bir ses çıksa. Keşke herkes kendi yeteneklerini serbestçe ortaya koyup bir yerlerde bir şeyler yapsa. Kısaca söyleyecek olursam, “örgüt disiplini” denen şey, toptan kısıtlayıcıdır. Tahrir Meydanı’nda yaralılara bakmak için çadır kuran doktorlar kimseden emir almadan yaptılar bunu. 1917 Şubat devriminden sonra derebeylik malikânelerine saldıran köylüler, fabrikaları işgal eden işçiler, cepheyi terk eden askerler de kimseden talimat almamışlardı, cephede ve cephe gerisinde örgütlenen birlerce komite tam bir özinisiyatifin ürünüydü. Daha sonra uydurma SBKP tarihi kitaplarının, bütün bunların Bolşevik Partisi tarafından yapıldığına ilişkin söylenceleri tamamen mistifikasyondur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>1970’li yılların ortalarında “yapısal krize” giren kapitalist dünya sistemi, son otuz yılda dayattığı neoliberal saldırıya rağmen bir türlü krizden çıkmayı başaramıyor… Başarması da mümkün değil. Lâkin “herkesin krizi kendine” denecektir. Krize reğmen 2011’de, dolar milyarderlerinin sayısı 214 artışla 1210’a çıktı… Bir yılda 214 yeni milyarder türedi… Dolayısıyla kriz her kesim için farklı anlam taşımak zorunda… Artık sistem “sıkışma” halinde. Böyle bir konjonktür, saldırının savaş biçimini almasını gerektirir. Emperyalizmin 500 yıllık saltanatı dünyann geri kalanının doğal ve beşeri kaynaklarının yağmalanmasına dayandı… Şimdilerde doğal kaynaklar, enerji kaynakları, stratejik hammaddeler ‘kıtlaşmakta’. Bu durum başlı başına emperyalist savaş nedeni demek. Zira, emperyalist statükonun varlığı, söz konusu kaynaklara “ulaşmakla” mümkün…Başkalarının [yeryüzünün lânetlilerinin] kendi kaynaklarını kullanmalarının engellenmesiyle yâni… Dolayısıyla yeni savaşlar gündemde… İkincisi, yeryüzünün ezilen/sömürülen halkları ve sınıfları da artık dayanma ‘kapasitelerinin’ sınırına ulaşmış durumdalar. Saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları artık mümkün değil.  Dolayısıyla saldırı savaşlarının devrimlere dönüşme potansiyeli yüksek… Aynı şekilde, isyanların, başkaldırıların devrimlere evrilme potansiyeli de yüksek… Tabii sadece bir potansiyelden söz edebiliriz. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin ama sürecin nasıl bir seyir takip edeceği, tarafların neyi nasıl yapabileceğine bağlı olmaya devam edecek. İşte iradi müdahale tarihin böyle dönemlerinde hayatî önem kazanıyor. Öyle ki, insanlığın ve uygarlığın geleceği, ezilenler/sömürülenler cephesinin basiretine ve politika yapma yeteneğine indirgenmiş görünüyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>O zaman, böyle bir döneme hazırlanmamız, bunun için düşünsel planda büyük bir atılım başlatmamız ve toplumsal devrimi esas alan, ideolojik ayrılıklardan ve didişmelerden uzak, geniş, rahat, özinisiyatife dayanan bir örgütlenmenin ilk adımlarını atmamız gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten devrim istiyorsak devrim için hazırlanmak en doğrusu…</p>
<p style="text-align: justify;">2 Ocak 2012</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Bölüm için <a href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi">tıklayın</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zenginlik, yoksulluk ve özel mülkiyete dair II</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 22:25:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2277</guid>
		<description><![CDATA[Bir yoksul aç ise, bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.” ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Özel Mülkiyeti neden lağvetmek gerekiyor? </em></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> “Bir yoksul aç ise, bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.” </em></strong><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftn1"><strong><em>*</em></strong></a></p>
<p style="text-align: right;">Hz. Ali</p>
<p style="text-align: justify;">Mülkiyet gasptır, zorla, şiddet ve hileyle topluluğa [kamuya, <em>socium‘</em>a, herkese] ait olana özel şahışlar tarafından el konulan zenginliktir. Ancak şiddete dayanılarak korunabilir ve çoğaltılabilir. Devlet savaşın ‘sosyalleşmesi’ sonucu oluşmuş bir aygıttır. Devletle birlikte hukuk sistemi de ortaya çıkmıştır. Mülkiyet, hukuk sistemi tarafından meşrulaştırılır ve korunur ama hukukun varlığı zoru ve şiddeti dışlamaz. Geçerli hukuk sistemi, verili durumdan hareket eder ve statükoyu korur. Hiçbir zaman temeldeki asıl haksızlığı sorun etmez. Geçerli eşitsiz, adaletsiz ilişkiler bütününü korumayı ve sürdürmeyi amaçlar. Aslında özel mülkiyetin kural olduğu bir toplumda hukuk adalete karşıdır. Gerçek durum böyledir ama retorik farklıdır. Doğal ve sosyal zenginliğin küçük bir azınlığın elinde toplandığı, geniş kesimlerin, açlığa, çaresizliğe, sefalate terkeldiği bir toplumda, hangi adaletten söz edilebilir? Siz kentlerin merkezinde yükselen adalet saraylarının varlığına aldanmayın. Oralarda adalet tecelli etmez, etmesi mümkün değildir. Kaldı ki, saray ve adalet kelimelerinin yan yana getirilmesi tuhaf değil mi? İnsanın, <em>sarayda adaletin işi ne</em> diyesi geliyor&#8230; Zira hukuk sisteminin <em>misyonu ve varlık nedeni</em>, <strong><em>verili eşitsiz, dolayısıyla haksız, durumu sürdürmektir.</em></strong> Bu yüzden özel mülkiyet etikle bağdaşmaz, bu ikisi uzlaşmaz çelişki içeren [antagonique] kelimelerdir. Zira, etik eşitliği varsayar, mülkiyet ise eşitsizliğe dayanır, eşitsizliği derinleştirir ve sürekliliğini sağlar. Durum böyle olsa da şimdilerde “hukuk devletinden”, “hukukun üstünlüğünden” çok söz ediliyor. Geçerli hukuk sistemi kimin tarafından oluşturulmuştur, ne amaçla oluşturulmuştur, neyin koruyucusudur? sorusunu soran var mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2278" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii/attachment/pr-vate-property"><img class="alignright size-medium wp-image-2278" title="pr-vate-Property" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/pr-vate-Property-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Bu kepaze durum ‘şeylerin normal hâli sayılıyor. Sizin hukuk sisteminiz mülk sahibi sınıflar ve adamları tarfından geçerli haksız ve adaletsiz durumu sürdürmek, ayrıcalıklıların servetini ve iktidarını güvence altına alıp- korumak üzere oluşturulmuş değil midir? Kanunları kimlerin nasıl yaptığı mâlûm değil mi? Kanunları yapanlarla çekleri imzalayanlar aynı kişiler değil mi? 5 “iş bitirici” kapitalistin serveti 15 milyon insanın gelirinden daha fazla olduğu bir rejimde, 950 dolar milyarderinin servetinin değerinin 2,8 milyar insanın gelirinden daha büyük olduğu bir dünyada  “hukuk” nasıl üstün olacak? Bu vesileyle şu “hukuk devleti” söylemini de  teşhir etmek gerekir. Zira, devletin mutlaka kendine göre bir hukuku vardır veya hukuku olmayan bir devlet olamaz&#8230; Hukuk devleti söylemi bir pazarlama unsuru olarak iş görüyor&#8230; “ <em>Öyle bir devlet ki, hukuku var, hukuka dayanıyor” </em>denmek isteniyor&#8230; Devenin tüyü var, şekerin tadı var demenin ne âlemi var&#8230; Önemli olan <em>“kimin hukukuna dayandığı”, “kimin hukukunun üstünlüğü” </em>değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumun sınıflara bölünüp, özel mülkiyetin sahneye çıkmasıyla çelişik bir süreç başladı. Birinin zenginleşmesi başkalarının yoksullaşması, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum olmasıyla sonuçlanır oldu. İlerleyen dönemde her teknik ilerleme, emek verimliliğindeki her artış, ezilen sınıfların durumunun kötüleşmesiyle sonuçlandı. Lewis H. Morgan 1877’de yayınlanan ünlü eseri <strong>Ancient Society</strong><em>’</em>da bu çelişkiyi şöyle ifade etmişti: “<em>Uygarlığın doğuşundan beri, servet artışı o kadar büyük, servet biçimleri o kadar çeşitli, uygulaması o kadar geniş ve mülk sahipleri yararına yönetemi o kadar becerikli oldu ki, bu servet, <strong>halk karşısında gemlenmesi olanaksız bir güç haline geldi. İnsan aklı kendi yarattığı karşısında çaresiz ve şaşkın öylece duruyor”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftn2">1</a></strong></em>. Kapitalizmin sanayi devrimi aşamasından sonra bu süreç tarihte görülmemiş boyutlara ulaştı, 1980 sonrasında neoliberal küreselleşmeyle  birlikte iyice çığırından çıktı&#8230; Eğer bu kör gidiş vakitlice durdurulamaz ise, aracın istikâmeti daha geç olmadan değiştirilemez ise, gezegende yaşamın tehlikeye girmesi kaçınılmaz görünüyor. Zira dünyanın zenginleri gezegende yaşamı bitirmek üzereler&#8230;  Gerçek durum öyle olsa da, insanlara gösterilen resim başka. Bütün bunların ilerleme, kalkınma aşkıyla yapıldığı söyleniyor&#8230; İlerde işlerin düzeleceği söyleniyor.  Öyle bir “ileri” ki bir türlü gelmiyor, gelmesi de mümkün değil&#8230; Ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kaçıyor&#8230; İnsanlara daha çok ekonomik büyümeyle tüm sorunların çözüleceği söyleniyor&#8230; Oysa tüm kötülüklerin gerisinde bize <em>vazgeçilmez </em>olarak sunulan büyüme yatıyor. Aslında ilaç diye sunulan hastalığın nedeni&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Başka hiç bir gerekçe dikkate alınmasa bile, sadece etik nedenler, özel mülkiyetin lağvedilmesini haklı çıkarmak için yeterlidir. Bir yanlış anlamaya yer vermemek için iki hatırlatma uygun olabilir. Birincisi, genellikle özel mülkiyetten söz edildiğinde bir insanın ve ailesinin yaşamı için gerekli mütevazı araçlar kastedilmiyor. Mülkiyetten başkalarının emeğini sömürmeye, başkalarının emeğinin ürününe el koymaya imkân veren üretim araçlarına sahip olmak anlaşılmalıdır; İkincisi, özel mülkiyetin lağvedilmesi bir hamlede gerçekleşek bir şey değil, bir süreç olarak anlaşılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özel mülkiyetten kurtulmalıdır, özel mülkiyet lağvedilmelidir, özel mülkiyet insan toplumlarının yaşamından çıkarılmalıdır dediğinizde, hemen özel mülkiyet lehinde bir dizi gerekçe sıralanıyor ve deniyor ki, “özel mülkiyetin olmaması demek komünizm demektir, komünizmin ne yaptığı mâlûm, üstelik başarısız da oldu&#8230;” Bununla komünist partiler tarafından yönetilen Sovyetler Birliği ve aynı bloka dahil diğer ülkelerin deneyleri hatırlatılıyor. Oysa, söz konusu rejimler kavramın bilinen anlamında komünist değillerdi. Zaten komünist olsalardı çökmezlerdi. Bu rejimlerin yöneticileri ve hasımları bunlara komünist dediler diye gerçekten öyle olmaları mı gerekiyordu? Başlangıçta söz konusu rejimler komünist bir perspektife sahip olsalar da, hızla başlangıçtaki amaca, komünist toplum idealine yabancılaştılar ve tuhaf otokrasilere dönüştüler. Sosyalizm/ komünizm perspektifinin uzağına savruldular. Bu ilk deneylerin başarısız olması, neden komünist toplum projesinin “imkânsızlığının” gerekçesi sayılsın ki? İnsanlık tarihinin büyük bölümünde insanlar özel mülkiyet diye bir şey tanımadılar. Ortak üretip, paylaştılar, ortak tükettiler. İlişkilerini belirleyen rekabet, kıskançlık, başkası aleyhine zenginleşme sapkınlığı, çatışma değil, dayanışma, yardımlaşma, işbirliği ve paylaşma kültürüydü. Bu tür <em>“kabile komünizmi”</em> yüzbinlerce yıl devam etti. Şimdilerde bile özel mülkiyeti reddeden “mikro topluluklar” pekâla varlıklarını sürdürebiliyorlar&#8230; Kaldı ki, bu güne kadar gerçek bir komünizm deneyinin yaşanmamış olması, bundan sonra da yaşanmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka gerekçe, özel mülkiyetin “bireysel özerklik ve özgürlük” için gerekli olduğu iddiasıdır. Aslında bu iddianın hiç bir inandırıcılığı yoktur. Asıl özel mülkiyete dayalı kapitalist sistemde [mülk sahibi sınıfın mensupları hariç] bireyin ekonomik özerkliği yoktur. Zaten sistem her ileri aşamada insanları mülksüzleştiriyor, proleterleştiriyor. Bilindiği gibi kapitalist dinamik <em>mülksüzleştirerek sermaye biriktirmeye</em> dayanıyor. Bunun anlamı, her ileri aşamada insanların daha çoğunun yaşam araçlarından mahrum olması, üretim ve yaşam araçlarına yabancılaşmasıdır&#8230; Ekonomik planda özerk olmayan bir birey, politik planda kendini gerçekleştirebilir, özgür olabilir mi? Şimdilerde özelleştirmeler pupa-yelken yol alıyor&#8230; Bu kepazeliği bir de büyük bir başarı, matah bir şey olarak sunuyorlar&#8230; Her şey özelleştirilip, bir avuç kapitalistin özel mülküne dönüştürüldüğü bir toplum ne demeye gelir? Aslında sorun sanıldığı kadar karmaşık değil, siz bir şeye sahip olduğunuzda, başkalarının ona sahip olmasını engellemiş oluyorsunuz&#8230; Her şeyin özel mülkiyet konusu olduğu, bir topluluğun tüm servetinin ve kaynaklarının küçük bir mülk sahibi sınıfın elinde toplandığı koşullarda, hangi hukuktan, hangi adeletten, hangi demokrasiden söz edilebilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka gerekçe de, özel mülkiyetin olmadığı koşullarda insanların çalışma motivasyonu olmayacağı ve kamu mallarına özenle ve sorumlu davranmayacağı, korumayacağı gerekçesidir&#8230; Bu tür safsatalar geçerli “özel mülkiyet kültürünün” uydurmalarıdır. Bu gün geçerli kültürün <em>verili </em>ve<em> değişmez </em>olduğu anlayışının ürünüdür. Tembellik, çalışkanlık ve üretkenliğe dair burjuva ön yargılarının ürünüdür. Bir kapitalist hesabına çalışan bunu bir motivasyonla mı, yoksa zorunluluktan mı yapıyor. Kendi iradesinin de işe karıştığı ortak mülkiyet koşullarında insanlar neden çalışmak istemesinler? İnsanın ‘normal hâli‘ tembellik değil, çalışma, üretme, yaratma güdüsüdür&#8230; Aslında tembelik insanın normal hâli değildir. Sınıflı toplumda mülksüzlerin haklı kaçışının bir ifadesidir. Emeğinin ürünü başkaları tarafından gasbedilen bir insanın  işini  heves ve motivasyonla yapması mümkün müdür? Çalışma kölelik koşullarında mı, yoksa özgürlük ortamında mı daha etkili ve yaratıcı olur?</p>
<p style="text-align: justify;">Son bir safsata da “mülkiyet ihtiyacının insan doğasının bir gereği” olduğudur. Sizin insan doğası dediğiniz nedir ki? Ebed müddet geçerli bir insan doğası mı var? Eğer öyleyse insanlar yüzbinlerce yıl özel mülkiyet olmadan nasıl yaşadılar? Bir insanın davranışını belirleyen, ait olduğun toplumun kültürü, “dünya görüşü” ve yaşam anlayışıdır. Bu gün geçerli kültür ve “dünya görüşü” de, özel mülk sahipleri kapitalistlerin ve bir bütün olarak egemen konumdaki burjuva azınlığın kültürü ve “dünya görüşüdür”. Eğer kendinizi, sizi sömürenlerin, aşağılayanların, köleleştirenlerin aynasında görürseniz, elbette bu tür saçma iddiaları önemsersiniz&#8230; Her şeye rağmen bir “insan doğasından” söz edilecekse, her halde onun hâkim karakterini belirleyen egoizm, bencillik, kıskançlık, mal hırsı, mülkiyet tutkusu, başkaları aleyhine zenginleşme arzusu değil, adalet, eşitlik, özgürlük isteği ve dayanışma duygusudur&#8230; Geçmiş nesillerden bu günün insanına kalan mirastır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bir şeyin geçerli olması, kabul görmesi demek, onun haklılığının, gerekliliğinin garantisi değildir. Bir zamanlar kölelik ‘olağan” bir şey sayılırdı. Şimdilerde bir insanlık suçu sayılıyor. Gerçi köleliğin geride kalan “klasik versiyonu” lânetleniyor ama onun bu gün geçirli olan “modern versiyonu” [ücretli kölelik] olağan bir şey sayılıyor&#8230; Bir gün gelecek “ücretli kölelik” sistemi de bir insanlık suçu sayılacak ve tarihe mâl olacak. Dolayısıyla çok uzak olmayan bir gelecekte özel mülkiyet meselesi tartışma gündemine girecektir. Elbette bunu söylemek insanlık bu musîbetten bu günden yarına, akşamdan sabaha kurtulacak demek değildir&#8230; Lâkin insanlığın geleceğini kurtarmak, özel mülkiyete dayalı kapitalist barbarlıktan kurtulmaya endekslenmiş durumdadır. Özel mülkiyet adalete karşıdır, eşitliğe karşıdır, etiğe karşıdır, demokrasiye karşıdır, dayanışmayı dışlar, ekolojik kötülükleri derinleştirir&#8230;  Bütün bunlar özel mülkiyeti lağvetmek ve bunu da vakitlice yapmak için yeterli değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Son bir şey: Şimdilerde toplumda yaşamı çekilmez kılan özel mülkiyet belasından kurtulmak, bir sürü gereksiz kurum ve zararlı harcamadan da kurtulmak anlamına gelecektir. Özel mülkiyetin olmadığı doğal ve sosyal zenginliğin “ortakça sahiplenildiği” geleceğin komünist toplumunda, orduya, polise, savcıya, yargıca, avukata, tapu memuruna, icra memuruna, devasa “adalet saraylarına”, mapusanelere, “özel güvenlikçiye, vb&#8230; ihtiyaç kalmayacaktır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şeylerin seyrini değiştirmek onları anlamakla mümkün. Lâkin şimdilerde “bilim” ve “bilimsellik” söylemi  ideolojik köleliği ve gönüllü kulluğu besleyip büyütmenin hizmetinde. Bilim fetişizminin tahribatı çok büyük. Ne yapılıyorsa “bilimin, bilimselliğin” gereği olarak yapıldığı söyleniyor. Şimdilerde “bilim”  kendi misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış durumda. Artık külliyen egemenliğin bilimi haline gelmiş durumda. Yegane amacı ve varlık nedeni kârı büyütmek [ sömürüyü büyütmek olarak okuyunuz] olan bir bilim olabilir mi? Teknik bilim neye, kime hizmet ediyor sanıyorsunuz? Sosyal bilim de mal satmanın ve insanları alıklaştırıp, soru soramaz hâle getirmenin hizmetinde değil mi? Eğer öyleyse bilimi yüceltmenin ne âlemi var? Bu yazıyı Berthold Brecht’in <em>Mezbahaların Kutsal Johannası</em> adlı şiirinden aldığımız dizelerle bitirelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bir sonuca gitmeyen bilgiyi, </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bilmek mi sanıyorsunuz? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu dünyayı gerçekten değiştirmiyorsa!</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dünya buna muhtaç.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Korkusuz ayrılırken bu dünyadan hızla;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bir diyeceğim var:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dünyadan yalnız iyi bir insan olarak </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ayrılmayın, yetmez&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ardınızda iyi bir dünya bırakmaya bakın!<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftn3">2</a></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Kardelen, 28 Aralık 2011</p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftnref1">*</a> Yunus Ramadan, <strong>Evrensel Değerlerin Yüce Simgesi Hz. Ali, </strong>çev: Ahmet Bedir, Ekrem Matbaası, Seyhan- Adana, s. 265.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftnref2">1</a> Aktaran Friedrich Engels, <strong>L’origine de la famille, de la propriété privée et de l’État. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftnref3">2</a> Türkçesi: <strong>Mezbahaların Kutsal Johannası, </strong>IV. Cilt, Mitos-Boyut, TEM, 1999.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtlerin Kendi Tarihleriyle Yüzleşmesi -I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 15:01:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tahsin Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının kadim halklarından biridir. Zağros dağlarıyla Van Gölü havzası arasında yerleşik olan, zamanla daha geniş bir alana yayılan ve  tarihte yer değiştirmeyen halklardan bir tanesidir. Yaşadıkları toprakların cazibeliği refah-mutluluk olarak Kürtlerin yaşamına yansımamıştır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Uludere’de katledilen 35 Kürt insanın anısına !”</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının kadim halklarından biridir. Zağros dağlarıyla Van Gölü havzası arasında yerleşik olan, zamanla daha geniş bir alana yayılan ve  tarihte yer değiştirmeyen halklardan bir tanesidir. Yaşadıkları toprakların cazibeliği refah-mutluluk olarak Kürtlerin yaşamına yansımamıştır.  Batıdan ve doğudan Mezopotamya’ya yönelen saldırıların derin izler bıraktığı ve toplumsal alt- üst oluşlara neden olduğu açıktır. Büyük İskerder’le Asya ya taşınan Yunan uygarlığı;  Mezopotamya, Mısır uygarlıklarıyla katkılarıyla Helenistik medeniyet doğmuş; Bergama, İskenderiye ve Babil’de dönemin en büyük kütüphanelerini kurulmuştur.İskender, Kürdistan’dan geçerken Kürt yerleşim yeri Dara’yı yerle bir etmiş; Kürtlerin payına yine yıkım düşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2268" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i/attachment/hevi"><img class="alignright size-medium wp-image-2268" title="Hevi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/Hevi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Mezopotamya, doğudan ve batıdan ardı arkası kesilmeyen saldırılar; fetihçi orduların eksik olmadığı ama tutunmakta zorlandıkları ateş çemberidir. Kürtler bir yandan kendisine yönelen saldırılarla cebeleşirken diğer yandan İslam adına tarihe nokta koymayı da ihmal etmediler. Selahaddin Eyyubi ile   Hıristiyan dünyasının çok önem verdiği Kudüs’ü alma çabalarına geçit vermemiştir. Tikrit doğumlu olan ve Kürdistan’da yaşamamış olan Selahaddin Kürt hissiyatı ile hareket ettiğini söylemek zordur. David Mcdowall’in işaret ettiği husus dikkate değerdir. Mcdowall, Selahaddin Eyyubi ile ilgili şu tespitleri yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">“İslam ordusunda kıdemli Kürt subayların sayısı hiçbir zaman az olmamıştı. Bunların en göze çarpanı Haçlıları kesin yenilgiye uğratarak Mısır, Suriye ve Irak’ta Eyyubi hanedanını kuran Selahaddin idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer Kürt kimliğini kendisine uygun görseydi, Kürdistan’ın ortasındaki bereketli Şahrizur ovasını tımar olarak kendi Türk askerlerine vermesi mümkün olmayabilirdi.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Selahaddin Eyyubi’nin yaklaşımı ile İslamiyet’i yayan Arap komutanlarının tutumu farklıdır. Selahaddin Eyyubi, İslam dinini kendisine rehber edinen, İslamiyet’i yaymayı yegane amaç olarak önüne koyan ve tüm imkanlarını bunun için harcayan biridir. Dolaysıyla hüküm sürdüğü topraklarda Kürt dilini ve kültürünü egemen kılmak gibi amaç gütmediği anlamak zor değildir. Dönemin hakan ve sultanlarına benzer yaşam tarzına sahip değildir.  Genç yaşta (56 yaşında-1193) vefat ettiğinde yoksul sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eyyubi Devletine daha pozitif bakan araştırmacılarda yok değildir. Bunların başında Mehrdad R. Izady gelir. Izady, Eyyubilerin isimlerinden başka Kürtlükle ilgilerinin olmadığını kabul etmekle beraber Eyyubiler dönemin Kürtler birçok alanda önemli başarılara imza atıklarını söyler. Izady şunları söyler:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kürdistan’dan tutun da Yemen ve Sudan’a kadar geniş bir bölgede, Kürt olmayan halklar arasına yerleşen, onları yöneten, onlarla evlilikler yapan Eyyubiler’in tıpkı Büweyhiler gibi, Kürtlükle isimlerinden başka bir ilişkisi kalmamıştı. Yöneticiler bizzat yönettikleri tarafından asimile edilirken, Kürtlerin, bu hanedanlıkları, yıkılıncaya kadar hatta daha da sonrasına kadar, Kürt olarak değerlendirildikleri kolayca belgelenebilir. Bunun en isabetli örneklerinden biri, Mısır’daki son Eyyubi yönetiminin yıkılmasından iki yüz yıl sonrasına kadar, Mısır’ın aydınları, yöneticileri ve ileri gelenleri arasında Kürt klan isimlerinin yaygınlığıdır.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz Eyyubi Devletinde Kürtler  yönetimin çeşitli kademelerinde yer aldılar, başta astronomi, matematik, filoloji gibi pek çok alanda ilerleme sağladılar. Ebu-Hanife Ahmed Dinawari(M.S.820-896) gibi ünü sınırları aşan bilim adamları yetişmiştir. Bütün bunlar Eyyubilerin, Arap orduları ve Selçuklu Türkleri arasındaki farkı ortadan kaldırmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Araplar, İslam adına ele geçirilen yeni topraklarda Arap kültürünü taşıdılar ve yer yer yerli halkların kendi dillerini kullanmalarını yasakladılar. Kürtlerin Arap ordularıyla karşılaşması 640 yıllarda Mezopotamya’nın fethi sırasında olmuştur. Bazı araştırmacılara göre; Kürtler Mezopotamya’nın Arap ordularının fethi sırasında Sasani İmparatorluğuna destek verdiler ve Arap ordularına karşı direndiler.(M.S.639-644)  Sasani İmparatorluğunun çökmesiyle, Kürt aşiret reisleri yeni dini kabullenmek zorunda kaldılar. Hemen hemen bütün kaynaklar, bu sürecin çok kanlı geçtiği konusunda hem fikirdirler. Başta Hemedan, Şehrizor, Pave, Kirmanşah olmak bölge işgal edilir ve çocuk yaşta olanlar dahil erkekler katliamdan geçirilir. Kürtçe konuştukları için binlerce insanın dili kesilir ve Hemedan, Şehrizor, Kirmanşah, Mudayin gibi şehirlerin kütüphanelerinde bulunan binlerce kitap yakılarak yok edilir. Yapılan tam anlamıyla İslamı yaymanın ötesinde Araplaştırma politikasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Araplaştırma politikasının hedefinde sadece Kürtler yoktur. Farslılar Araplaştırma politikasına karşı, kendi dil –kültürlerini korumanın özgün yollarını bulurlar. Farslılar İslamı kabul etmekle beraber Şia mezhebi etrafında örgütlenerek, Araplaştırma politikasına karşı baraj oluşturabildiler. Farslılar Şia ile Araplaştırmaya karşı sed oluştururken, Şiiliği kendi ulusal bütünlüğünü sağlama ve geliştirmede basamak olarak kullandılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Arapların Kürtlerle karşılaşmaları, Araplara alışmaları bütünleşmelerini beraberinde getirmemiştir. Kürt aşiretleri varlıklarını sürdürebilmek için yeni bir ekonomik ve toplumsal ilişki yaratmaya çalıştılar. Bu ilişki egemen olana itaat etmekle beraber, koloniler halinde gücünü devam ettirmektir. Aşiret örgütlenmesi de  imparatorluklar içinde özerk yapıların oluşturulmasına uygundur. Aşiret, klan örgütlenmesinin üst biçimi, kabileler birliğini ifade eder.  Soy ve akrabalık ilişkilerine dayanan toplumsal bir kurumdur. Kürdistan’da aşiret örgütlenmesinin aşılıp,merkezi üst yapı kurumunun oluşturulamaması, istikrarsız-anarşik zeminin de temelini oluşturur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan’daki istikrarsızlığın bir başka önemli nedeni de gerek doğudan ve gerekse batıdan gelen yağmacı orduların geçiş noktası üzerinde bulunmasıdır. Mevcut otoriteler (hükümetler), Kürdistan’dan geçmekte olan fetihçi ordular ve Kürt aşiretleri arasındaki ilişkiler, bu ilişkilerin aldığı biçim, normal ve dengeli ilişkiler olarak değerlendirilemez. Dolaysıyla Selçuklu Türklerinin Anadolu girişleri ve Kürtlerle karşılaşmaları çok kanlı olmamasını Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans)- Ermeniler denkleminde aldıkları pozisyonun bir sonucudur. Selçuklu Türklerine karşı gösterilen “mecburi tolerans” , “Bin yıllık kardeşlik” olarak tanımlanan kanlı ve trajedik sürecin başlamasına sebep olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">1300’lü yıllarla  1450’li yıllar arası Kürdistan eşi görülmemiş mezalime tanıklık eder. Hülagu komutasındaki Moğol orduları ve peşi sıra Timurlenk’in yağma ve talanlarıyla belli başlı Kürt yerleşim yerleri yerle bir olur. Peş peşe gelen aşırı dış müdahalelere karşı Kürtler, yaşadıkları coğrafyanın kendi özgü, çetin dağları, kendi kendine yeten vadi ve platoların içine çekilerek korunmaya çalışmışlardır. Bir anlamda dağlar Kürtleri dış etki ve tehditlerden koruyan korunaklar haline gelmiştir. Aynı zamanda Kürt toplumunun tamamen olmasa bile kısmen homojen kalmasını sağlayan faktörlerin başında gelir. Kürtler, fırtınalı  dönemleri dağ ve vadilere sığınarak geçirirken, nefes aldıklarında ovaya inip Meyafarkin gibi devletler kurmuşlar. Müller Simonis, “L Armenie Le Kürdistan et la Mesopotamie” (Paris 1892) adlı kitabında Kürtlerle ilgili şu tespitleri yapmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kürtler, toplu aşiretlerle meskun oldukları vadiler içinde, bir devlet meydana getirmek cesaretine sahip olacak derecede güçlü bir ulus teşkil ederler. Fakat onların aşiretlere has bölünmüş vaziyetleri, maceraperest karakterleri ve topraklarının coğrafi durumu gerçekten bağımsız bir Kürt devletinin meydana gelmesine engeldir.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn3">[3]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu tarihsel gelişmeler içinde belirleyici ve kalıcı etki bırakan Orta-Asya’dan gelen Türkmen boylarının önce Selçuklu ve sonradan Osmanlı adıyla devletleşmesidir. Şüphesiz Kürdistan’a her müdahalenin şu yada bu şekilde Kürtlerin toplumsal ve siyasal şekillenmesinde etkileri olmuştur. Ancak kalıcı etki bırakan Osmanlı-Fars ve Arap denkleminde, karşılıklı ilişkilerin, çatışmaların ve egemenliklerin yaratığı yaşam tarzı ve bunların siyasal sonuçlarıdır. Bir Türk boyu tarafından  kurulan,etnik yapısı Osmanlılık tebası içinde gizlenen,  Halifelikle “ taçlandıran” Osmanlı İmparatorluğunun  mağdurlarının başında Kürtler gelir. Osmanlının “Müslümanlara getirdiği zorunlu askerliğin”  yegane mağduru yine Kürtlerdir. Kafkaslardan Yemen oradan Balkanlara savaştan savaşa koşan ve sınır boylarında heder olanlar Kürt süvarileridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı otoritesinin zayıfladığını hissettiğinde, riskli gördükleri Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılması ile işe başlar. II. Mahmut’un başlattığı merkezileşme çabalarının hedefinde 1514 Çaldıranda ortaya çıkan dengenin ve bu dengeye bağlı olarak oluşan Kürt beylerinin statülerinin ortadan kaldırılması vardır. Soran Kürt Beyi Mir Muhammed (1833) entrikalarla İstanbul’a getirip, oradan Trabzon’a götürüp ortadan kaldırılır. Akabinde Botan Beyi Mir Bedirxan derdest edilerek Girit’e sürgüne gönderilecektir.(1847) Mir Bedirxan’ın müttefikleri Hakkâri Beyi Nurullah ile Mahmut Han akıbetleri farklı değildir. Nurullah Bey, Mir Bedirxan gibi sürgüne gönderilirken; Mahmut Han çeşitli işkencelere tabii tutulduktan sonra Bulgaristan’a gönderilmiş ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Botan Miri Bedirxan Bey’le ilgili en çarpıcı  tartışma Nasturi katliamıdır. Nasturi katliamı Avrupa’da Hıristiyan katliamı olarak algılandı.Oysa Rus ve batılı diplomatların bölgeden gönderdikleri raporlarda; Botan Beyinin hüküm sürdüğü alanlarda adaleti ve barışçıl yaklaşımı hakkında sayısız övgü dolu yazılar mevcuttur. Bedirxan adaleti Ermeniler, Asurîler ve Keldaniler içinde geçerlidir. Laik  tutumuyla tanınan Bedirxan’ın Hıristiyanlara karşı saldırgan tutumu söz konusu değildir. Botan Mirliğinin egemenlik alanı Hakkari’ye kadar genişlediğinde Nasturiler direniş gösterdiler. Nasturilerle sürtüşmenin bu denli şiddete dönüşmüş olmasında Osmanlı’nın rolünü unutmamak gerekir. Bedirxan güçlenmiş, egemenlik alanını genişletmiş ve Osmanlı’ya göre daha adil ve huzurlu bir yönetim oluşturmayı becermiştir. Osmanlı, Bedirxan’ın yapacağı bir hataya bakmaktadır. Bedirxan’ın öngöremediği nokta burasıdır. Osmanlı, beklediği fırsatı Nasturi olayında yakalar. Nasturi katliamı, Avrupalıların tepkisine ve Bedirxan Osmanlı karşısında yalnız bırakılmasına yol açmıştır. Osmanlı için  beklenen fırsat doğmuştur. Avrupa’nın desteği ,Bedirxan’ın  yeğeni Yezdanşer’in ihanetiyle Botan Mirliğinin sonunu getirmiştir. David Mcdowall, Osmanlı’nın bilerek Bedirxan tutumuna göz yumduğunu ve Kürt emirliğinin gücünü kırmak için kullandığını söyler. Mcdowall şöyle devam ediyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Sonuç olarak Osmanlı’nın Bedir Han’a bilerek göz kırptığı söylenebilir. Musul ve Erzurum valilerinin onu halka çok iyi anlatan bu hedeften vazgeçirmek için hiçbir şey yapmadıkları kesindir. Osmanlılar ürkütücü ve huzursuzluk yaratan Nasturi aşiretlerinin azaltılmasını memnuniyetle karşılayacaklar ve Hıristiyanların huzursuz edilmesi kaçınılmaz olarak Avrupalıların suçluların cezalandırılmasını istemelerine yol açacaktır. Bu durum da Osmanlıların bir diğer Kürt emirliğinin gücünü azalması için uygun bir bahane olacaktır.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn4">[4]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı’nın Nasturileri tahrik ederek, Bedirxan’ı da adeta teşvik ederek;  Botan Bey’inin adaletine gölge düşmüştür. Daha da önemlisi Nasturi deneyimi Osmanlı için kıymetlidir ve daha sonraki süreçte (Kürtlerin kendi arasında ve özellikle Ermenilerle olan ilişkilerde) bolca kullanılacaktır. Faturası da Şeyh Übeydullah’ın büyük oğlu Şeyh Sıddık’ın tabiriyle Kürtlere kesilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt beyliklerinin gücü kırılıp, Kürdistan daha steril hale getirildikten sonra Osmanlı Kürdistan eyaletini resmileştirmiştir. (20 Cemaziyelevvel 1263-1846) Bundan sonra Kürdistan eyaletini kendi vali ve paşalarıyla yönetecektir. Nazım Sevgen’in Kürtler, Kürt Beylikleri adlı Türk Tarih Dergisinin 1977 yılındaki sayısında yayınlanan “Kürdistan Eyaletinin Kuruluşu” belgesinde, Eyaletin neden teşkil edildiği gerekçeleri  ile açıklanmaktadır. Kürdistan Eyaletinin kuruşunu öngören ve Padişaha sunulan teklif metninde şu gerekçeler yer almaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Sırf Padişah efendimizin eseri olarak eşkıya elinden kurtarılan ve belki de bu suretle yeniden fethedilen Kürdistan bölgesinin geleceğine dair Anadolu ordusu Müşürü Paşa hazretlerinin bazı mütalaa ve ifadeleri bulunmakta idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Müşir Paşanın ikinci derece olan ifade ve beyanları, bölgenin mülki idare ve teşkilatına ait idi. Paşa, teshir edilen Kürdistan havalisinde emniyet ve asayişi temini, düzenin kurulması için burada özel ve bağımsız bir idareye tabi tutularak başına dirayetli bir zatın getirilmesi yani Diyarbekir eyaletiyle Van, Muş, Hakkari sancaklarıyla Cizre, Botan ve Mardin kazalarından büyük bir eyalet kurulmasını teklif etmektedir.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn5">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Teklifte siyasi gerekçelerin yanı sıra askeri gerekçelerde sıralanmaktadır. Anadolu ordusunun Harput’tan Ahlat’ta kaydırılması istenmekte ve gerekçesi şöyle izah edilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Ordu dairesinin tamamiyle ortasında bulunduğu gibi Harput’tan ziyade, İran ve Rusya hudutlarına yakındır. Askeri mevkilerle bağlantısı, her tarafa asker sevkinde kolaylığı vardır .<strong>Hususiyle Kürdistan’ın kalbinde bulunduğundan ve bu suretle Anadolu ordusunun yumruğu mütemadiyen nezaret altında tutulması icap eden Kürtlerin tepesinde bulunacağından dolayı, Ahlat’ın bundan sonra Anadolu ordusunun merkez ittihaz edilmesi lüzum ve keyfiyeti…”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerin kendi tarihi ile yüzleşmesi oldukça kapsamlı ve derinlikli bir konudur. Özellikle 19. Yüzyılın sonları ile 20. Yüzyılda Kürdistan’da meydana gelen olaylar ve buna bağlı oluşan siyasal şekillenmişliğin anlaşılabilmesi için, Kürtlerin M.S. geçirdiği tarihsel sürece kısa da olsa gezinti yapmamız gerekirdi. Bu gezintinin çok yüzeysel kaldığını kabul ediyorum. Ancak; bir makalenin boyutları içerisinde bundan daha fazlası yapmak oldukça zordur. Yüzeysel de olsa bu gezintinin amacı, günümüzdeki Kürt siyasal biçimlenmesinin nedenlerini; geçmişin sonuçlarında aramanın gerekliliğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">30.12.2011</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref1">[1]</a> David Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, 2004 s:49</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref2">[2]</a> Mehrdad R.Izady, Kürtler, Doz Yayınları, Ağustos-2004, Birinci Baskı, s:106</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref3">[3]</a>[3] Akataran Mehmed Uzun-Rewşen Bedir-Han, Defter-i A’malım(Mehmet Salih Bedir-Han’ın Anıları), Belge Yayınları, Birinci Baskı-1998, İstanbul,s:129</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref4">[4]</a> David Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul-2004, s:71</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref5">[5]</a> Aktaran Mehmet Uzun-Rewşen Bedir-Han, Defter-i A’malım, Belge yayınları, Birinci Baskı-1998, İstanbul,s:130-131</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref6">[6]</a> A.G.E. s:130</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Xoybun ve Ağrı Kürt Cumhuriyeti</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/xoybun-ve-agri-kurt-cumhuriyeti</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/xoybun-ve-agri-kurt-cumhuriyeti#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 23:45:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2259</guid>
		<description><![CDATA[Xoybun örgütü 5 ekim 1927’de yani Azadi hareketinin bastırılmasından iki yıl sonra büyük kısmı bu hareketten sağ kalanlar tarafından Lübnan’da kurulmuş ve sonrasında Suriye’de yerleşmiştir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2261" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/xoybun-ve-agri-kurt-cumhuriyeti/attachment/koz3-2"><img class="alignleft size-full wp-image-2261" title="KoZ3" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/12/KoZ31.jpg" alt="" width="441" height="259" /></a>Xoybun örgütü 5 ekim 1927’de yani Azadi hareketinin bastırılmasından iki yıl sonra büyük kısmı bu hareketten sağ kalanlar tarafından Lübnan’da kurulmuş ve sonrasında Suriye’de yerleşmiştir. Erzincan Şurasında olduğu gibi bu örgütün kuruluşunda da Kürtlerle Taşnak partisi taraftarı Ermeniler arasında bir işbirliği vardır. Ağrı isyanının önderi kabul edilen İhsan Nuri Paşa da hem öncesinde Azadi üyesidir hem de Xoybun tarafından Ağrı’daki ayaklanmanın hazırlığı için görevlendirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İhsan Nuri’nin ilişkiler ağı sadece Azadi ile sınırlı değildir. İlk başta bir dönem bir çok Kürt önderi gibi Kuvayı Milliyeciler safında yer aldıktan sonra, kesin olarak Kürdistan davasına kendini adayan İhsan Nuri, bir yanda Güney Kürdistan’da İngilizlere karşı savaşan Mahmut Berzenci ile yakın temas içinde olmuştur. Bir yanda da daha sonra Mahabad Kürt Cumhuriyetinin başkanı olacak olan Gazi Muhammed ile yakın ilişki içindedir. Kaldı ki hep Zilan katliamı olarak anılan ve bir başka deyişle de Ağrı ayaklanması olarak anılan hareket de ne sadece bir katliamdır ne de basit bir ayaklanmadan ibarettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Herşeyden Şeyh Said Hareketinin arkasında Azadi örgütünün olduğu gibi Xoybun vasıtasıyla örgütlü bir harekettir. İkincisi bu hareket Azadi örneğindeki gibi hazırlık evresindeki gibi bastırılmış değildir. Hedefine ulaşmış ve Ağrı Kürd Cumhuriyeti’nin kuruluşuna varmıştır. 1927-1930 arasında varlığını sürdüren Ağrı Kürt Cumhuriyeti, Erzincan Şura Hükümeti gibi bir Sovyet hareketine dayanmasa da her yönüyle egemenliğini kurmuş ve sürdürmüş bu kez ermeniler tarafından da desteklenen bir Kürt ulusal hükümetini ifade etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki bugün genel olarak Kürdistan bayrağı olarak kabul edilen Mahabad Cumhuriyetinden çok önce göndere çekilen ilk Kürt bayrağı da bu cumhuriyetin bayrağıdır ve ortasındaki Ağrı dağı sembolü yerine eski İran bayrağını hatırlatan güneş sembolü gelmesi bir yana Mahabad’ın bayrağı da oradan esinlenmiştir. (Bugün Güney Kürdistan’da kullanılan bayrakta ise kırmızı ve yeşil şeritlerin yerleri değişmiştir.).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle Erzincan-Koçgiri ve Azadi hareketlerinin bastırılmasının ardından Kemalist hükümetin büyük bir hışımla buraya yönelmesi sebepsiz değildir. Ağrı Cumhuriyetinin yıkılması için hava kuvvetlerinin ilk kez kullanılması ve hatta Kasr-ı Şirin Anlaşmasında çizilen birkaç asırlık Türkiye-İran sınırında küçük değişiklikler yapılması gibi çok boyutlu bir harekat söz konusudur ve bu harekat Zilan’da onbinlerce kürdün katledilmesi ile son bulmuştur. Ama Xoybun burada bitmiş değildir ve Xoybun hareketi ile Dersim arasındaki bağ da Seyid Rıza’nın mektubundaki bir paragraftan ibaret değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim ile Xoybun’un bağlantısı bakımından İhsan Nuri gibi, Baytar Nuri olarak da bilinen Nuri Dersimi’nin konumu da önem taşır. Nuri Dersimi anılarıyla ve adıyla adeta Dersim odaklı bir şahsiyet gibi bilinse bile, hem Azadi hareketi ile, hem Kürdistan Teali Cemiyeti gibi kuruluşlarla ilişkilidir. Bunlardan da önemlisi Xoybun’un kuruluşundan itibaren ve Dersim hareketinin ezilmesinin ardından büyük ölçüde bu örgütün çerçevesinde kalmış ve hatta kimileri tarafından da «Dersim hakkında Suriye’den laf etmek»le de eleştiri konusu yapılmıştır. Ama bu olaylardaki rolü ne olursa olsun Nuri Dersimi’nin, Alişer Efendi, İhsan Nuri ve başkaları gibi, Koçgiri’den 1938’e kadar gelişen bütün Kürt hareketleri ve örgütlenmeleri arasındaki bağlantıyı gösteren bir örnek olduğu tartışma konusu değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2262" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/xoybun-ve-agri-kurt-cumhuriyeti/attachment/koz-2"><img class="aligncenter size-full wp-image-2262" title="KoZ" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/12/KoZ1.jpg" alt="" width="498" height="221" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/xoybun-ve-agri-kurt-cumhuriyeti/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Samsun’dan Srebrenitsa’ya &#8211; Vlasis Ağcidis (*)</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/samsun%e2%80%99dan-srebrenitsa%e2%80%99ya-vlasis-agcidis</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/samsun%e2%80%99dan-srebrenitsa%e2%80%99ya-vlasis-agcidis#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 23:03:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2246</guid>
		<description><![CDATA[İnsan neslinin tarihinde aralarında bakımdan bu kadar birbirine benzeyen ama ideolojik bakımdan bu kadar çok farklı olan, Türk ve Yunan halkarı gibi iki halka çok ender rastlanır. Bunun sebebi iki halkın ayrı görüşleri sebebinden olmayıp, milliyetçiliğin gerçeği deforme etmesi ve onu efsane ve ideolojilerle  değiştirmesidir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" src="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/samsun_mezar4.jpg" alt="" width="343" height="257" />İnsan neslinin tarihinde aralarında bakımdan bu kadar birbirine benzeyen ama ideolojik bakımdan bu kadar çok farklı olan, Türk ve Yunan halkarı gibi iki halka çok ender rastlanır. Bunun sebebi iki halkın ayrı görüşleri sebebinden olmayıp, milliyetçiliğin gerçeği deforme etmesi ve onu efsane ve ideolojilerle  değiştirmesidir. Buna paralel olarak, iki halk arasında irtibat köprüleri gelişmemesi sebebiyle aralarında geçen ve onları ayıran şiddetli dinsel çatışmalar,  milli kapsam ile bürünmüş  savaşlar, soykırımlar, işgaller, mübadeleler gibi olaylara sakin bir yaklaşım yapılamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk-Yunan tarihi, özellikle çok uluslu premodern İslami Osmanlı İmparatorluğundan çağdaş etnik devletlere geçiş çok az derecede araştırılmıştır.  İki tarafın, hakim milliyetçi ideolojik doğmaları, tarihsel araştırmaları karartarak önyargısız tarihçiler arasında irtibatı engelleyip onların tarihte vuku bulan olayları anlaşılmasını ve bu trajik geçişimde uygulanan yöntemlerinin incelenip ortaya konulmasından alıkoymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalenin yazılmasın sebebi geçenlerde Serbenitza’de katledilen  7.000 sivil Boşnakların anısına yapılan anma töreni ve kimlikleri tespit olunan  naaşların defnedilmesidir. Mağdurların bu anma töreninde, kalabalık katılımcılar arasında Avrupa Birliği başkanı ve Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.  Erdoğan, Sırplar tarafından bu katliamın tanınması için arabuluculuk yapmıştı. Buna ek olarak Erdoğan Hükümeti Balkan Müslümanlarına verdiği “koruma” ve “Osmanlı mirası” politikaları kapsamında, Bosna-Hersek de yatırımları yürüterek ekonomik destek vermekte ve Sırp, Boşnak ve Hırvatlar arasında görüşmelerin ilerlemesine arabuluculuk yapmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halbuki iki yıl evvel, Samsun’da eski bir Rum köyü olan Yazılar’da bir toplu mezar bulunduğu zaman bütün Rum muhacir cemiyetlerinin çağrılarına rağmen, resmi Türkiye sağır kalmıştı. Batı Karadeniz’de 1914-1922 yıllarına ait toplu mezar konusu  varolan,  ama pek konuşulmayan bir konudur.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/samsun_mezar4.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Höşgörü ve çeşitlilikten, tek kültür ve dışlamaya</span></p>
<p style="text-align: justify;">O devirde olanların sebebi, Selanik’te 1911 yılında  İttihat ve Terakki Cemiyetinin  Selanik kongresinde Anadolu’nun homojelendirilemesi için tasarlanan, İmparatorluğun Hristiyan halklarının fiziksel varlıklarının yok edilmesi veya asimile edilmesi  programı idi<a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_edn1">[i]</a>. O zamana kadar Anadolulu Rumlar Osmanlı reformlarını desteklemiş ve İmparatorluğun bütün halklarının ortak Osmanlı düşüne destek vermişlerdi. Demokratik olan bu düş, yurttaşların insan haklarını merkezine alarak, halklara karşı olan dinsel ve etnik ayrım baskılarına son veriyordu. Fakat Tanzimat ile başlayan bu düş,  bir Osmanlı perestroykası olarak, milliyetçilik tarafından dışlanarak çok kültürlü ve etnik yapılı Osmanlı toplumunun mahvı kararlaştırıldığı zaman söndü.  Celal Bayar’ın yazdığı “<em>Ben de yazdım. Milli mücadeleye giriş» adlı kitabında söylediği gibi Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu Rumlarını Eşref Kuşçubaşı’nın atıfı ‘vücuttaki tümörler’ veya ‘dahili tümörler’</em>olarak görüyorladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yeni milliyetçi politikası Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp tarafından tasarlanarak “Müslüman ve Hıristiyanların eşitlilik yanılgısının” son bulmasını istiyordu. Ziya Gökalp’ın hayali yeni bir tarih geliştirerek Anadolu Müslümanlarını doğrudan 11nci ve 12nci asırlarda Orta Asya’dan göç etmiş Türkmen ve Oğuzlarla dönüştürmeyi amaçlıyordu. Gökalp’ın amacı Anadolu’da yaşayan halkların pekişmiş tek bir Türk halkına dönüşmesi idi (compact body). Gökalp 1911 yıllında<em>“Yeni Hayat”</em> dergisinde şunları yazıyordu: bu oluşturmak istediği yeni insanlar Alman Filizofu Nitze’nin umduğu “… üstün insanlar olup… Türklükten yeni bir hayat doğacaktı”<em>.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşının 1914 de başlaması ile sivil halka baskılarla, Celal Bayar’ın dediği gibi “Stratejık alanlarda kümeleşmiş Türk olmayan halkların tasfiyesi” ile başladı (Celal Bayar, “Bende Yazdım”). Bu proje Jön Türklerin yakın müttefiki Almanların desteğini alıp birçok düzlemde beraber uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı Karadeniz bölgesinde 1916’da sistematik olarak sahillerden Anadolu’nun  iç bölglelerine trajik şartlar altında sürgünler  başladı.  Berlin’e gönderilmek üzere hazırlanmış bir metinde Avusturya Dışişleri Bakanlığı Sürgünlere ilişkin şunları ifade etmektedir: <em>Türklerin politikası devlete karşı tehlike olarak gördükleri Rumları genelleşmiş bir kovulma hareketi ile bütünüyle ortadan kaldırmak ki daha önce Ermenilere karşı da aynı politikayı uygulamıştı. Türkler nüfusun hiç bir ayırıma bakmaksızın ve hayatta kalmalarına hiç bir olanak vermeksizin başka alanlara göçertme taktiği altında, yani sahillerden iç alanlara doğru, onları insanlık dışı ve sefil koşullar altında açlığa terk ederek ölüme terk ediyorlar. Boşaltılan evler ise çeteciler tarafından el geçirildikten sonra yağmalanıp yakılıp yıkılıyor. Ermenilerin kovulmaları sırasında alınan bütün tedbirler Pontos Rumlarına karşı da aynen uygulanmaktadır</em><em><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_edn2"><strong>[ii]</strong></a></em><em>.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu dönemden sonra milliyetçiler tarafından önceden tasarlanmış olan Hıristiyan toplumların fiziki imha planı yürülüğe konuldu. Rum çetelerinin etkinleri bir vesile kullanılarak silahsız sivil halkın toptan sürgüne gönderilmesi uygulandı. Olayların şiddeti ve yaygınlığı  o derecedeydi ki  Jön Türklerin müttefikleri bile itirazlarını açıkça  yazdılar. Markiz Pallavicini Ocak 1918 şunları yazıyordu: <em>“Açıkça belidir ki Rum tehcirleri askeri nedenler ile hiç bir ilişkisi yoktur ve bunların amacı kotü anlamda politik sebeplerdir”. </em>Hemen aynı zamanda Samsun’da Avusturya Konsolosu  Kwiatkowski resmi yazışmasında Rum halkının tehciri ile Jön Türk programının Karadeniz sahilini Hıristiyan unsurundan arındırılama planının çerçevesinde yapıldığını ifade ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" src="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/toplu-mezara-inceleme__.jpg" alt="" width="478" height="453" /></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/toplu-mezara-inceleme__.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Yazılar Mezarlığı</span></p>
<p style="text-align: justify;">Samsun yakınlarında Karadenizli Rumlara ait olan toplu mezarlığının bulunması ile az hatırlanan bölgedeki sivil  Rum halkının milliyetçiler tarafından 1916’dan sonra yapılan katliamını yüzeye çıkardı.<a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_edn3">[iii]</a> Mezarlık Yazılar köyünde bir okulun inşası sırasında bulunduğu ve bulunan kemiklerin işçiler tarafından orada bir dereye atıldığı Türk Haberler  Ajansı tarafından bildirildi. Mezarlığın bulunduğu köyün sakinleri yörede dört Rum kilisenin kalıntılarının varlığını söylemişlerdi. Bu kiliselerden birinin inşa edilen okulun yanında olduğu bildirilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Samsun yakınlarında bulunan bu toplu mezarlık anlaşıldığı kadar Topal Osman tarafından yapılan marifetlerin listesine aittir. Giresun’lu Topal Osman kana susamış bir çete reisi olup sonunda 1 Nisan Ankara hükümetinin silahlı kuvveteri tarafından öldürüldü. Bu toplu mezarlık için Batı Karadeniz tarih araştırmacısı Yiorgos Antoniadis şunları yazmaktadır : “Yazılar mahallesi, Dereköy köyüne ait olup sahil yolunun üstünde bulunmaktadır. Haziran 1921 ayında, Dereköylü çocuk ve kadınları toplanıp iplerle boğulup bir çukura atılıp toprakla örtülmüştür …”</p>
<p style="text-align: justify;">Konu bir kere daha aşağılanarak, mesul Yunan makamları tarafından alışa gelen travmatik Anadolulu  Rumlara karşı olan önyargılar ve Türk Yunan ilişkilerin etkilenmemesi yüzünden, temel uygar, insani prensiplerin uygulanmaması (ölülerin anısına  ve onurlarına saygı) ile, yakın zamanda unutulmaya bırakılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdiye kadar birçok toplu mezarlıklar bulunmuş ve kayıtlara geçmiştir. Bu konu iki tarafın, Türkiye ve konuya gözünü kapayarak eski muhacir Anadolu Rumlarını aşağılayıcı politikasını devam eden Yunan hükümetleri tarafından sakinlikle ele alınmalıdır. Amaç bütün kemiklerin, Yazılar köyünde bulunanlarla başlayıp, bir ortak mezarlığa toplanmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Sonuç</span></p>
<p style="text-align: justify;">Muhtemelen, iki tarafın sıradan insanları, düşünürler, sanatçılar ve etnografları bütün bu ortak kültür zenginlikleri paylaşan insanlar ve milliyetçiliğe kapılmamış tarihçilerle beraber ortak bir çabaya girerek halklar arasında gerçek dostluk, dayanışma ve işbirliği köprülerini inşa etmelidir. Ege ve Karadeniz sahillerinde yaşayan ve yaşayacak nesillere örnek olunmasının zamanı gelmiştir. Karşı “tarafın”, “ötekinin” ve “başkasının”  nasıl düşündüğünü anlayarak ortak nesnelerinin bulunarak geçmişte yaşanan o karanlık anları – ne kadar da acılarla dolu olsa  bile  – konuşsunlar. Bu karanlık anlar Steiner söylediği gibi insanların canavarlaşarak “şiddete susayarak” kutsal mabetlerini, kiliselerini ve camilerini bile  mezarlara çevirmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu irtibat çabası bir kurtuluş anlamı taşıyarak çok yüksek bir öneme sahiptir. Bu tarihsel araştırma ile milliyetçiliğin ve devletlerin suçluluğu ortaya çıkıp, halkların bu cani iktidarlarla eşitlenmenin ağırlığından  kurtulup aralarında güdümsüz irtibat kodlarını geliştirebilirler..</p>
<p style="text-align: justify;">————-</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">BATI KARADENIZ BÖLGESİNDE TOPTAN MEZARLARIN LİSTESİ</span></p>
<p style="text-align: justify;">(Veriler hayata olan tanıklarından  Y. Antoniadisin derlediği bilgilere ve kısmen yerel özlenimlere  dayanmaktadır)</p>
<p style="text-align: justify;">BÖLGE -TOPLU                 MAĞDURLARIN SAYISI – RUM KÖY SAYISI  MEZAR SAYISI</p>
<p style="text-align: justify;">1) Bafra                        18                                9.800                           75</p>
<p style="text-align: justify;">2) Samsun                      9                                2.380                           67</p>
<p style="text-align: justify;">3) Havza                        1                                3.500                             9</p>
<p style="text-align: justify;">4) Erbaa                         6                                1.080                           13</p>
<p style="text-align: justify;">5) Kavak                        2                                   550</p>
<p style="text-align: justify;">————                      ——                           ———-                        ——-</p>
<p style="text-align: justify;">TOPLAM                     36                              17.310                          164</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignnone" src="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/newroz-3-11-2010.jpg" alt="" width="640" height="755" /></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/newroz-3-11-2010.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Kaynaklar</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_ednref1">[i]</a> Londra<em> Times</em> Gazetesinin 3 Kasım 1911 nüshasında “<em>Jön Türkler ve  Programlar</em>ı” başlığı altında  bu Kongresinin yer aldığı bildirilmekte ve bütün halkların Osmanlılaştırılması (ottomanization) zorla da olsa kesin olarak kararlaştırıldığı bildirilmektedir. Bunun gerçekleşmesi Müslümanların silahlanması ile olacaktı. Gazetenin yayınında Kongrede söylenenler arasında şunlar belirtilmektedir: “…<em>Türkiye ilk evvela bir Müslüman ülkesidir… Hristiyanlara güven olmadığından, herhangi başka bir dinsel propaganda bastırılmalıdır … Bunlar her zaman yeni [jön-Türk] rejimin çökmesi için çabalamışlardır… azınlıkların teşkilatlanması, otonom olmaları ve polise katılmaları mümkün değildir ve bunlar dinlerini muhafaza edebilir  ancak dillerini değiştirmelidirler. Türk dilinin hakimiyet kazanması Müslüman hakimiyetinin temel öğelerindendir.</em>..”.</p>
<p style="text-align: justify;">Selanik’te Rumca yayınlanan<em> “Nea Alitheia”</em> gazetesinin 10 Temmuz 1910 nüshasında şunlar yazılmaktadır: <em>“Bizim Rumlar için ne diyelim. </em><em>Bu kadar şiddet dolu  her günkü baskıları anlatmak için kelimelerin manası kalmamıştır. Bizi yok ediyorsunuz Son iki yılda başımıza gelen felaketleri anlatmak sözler bulamıyoruz. Hangi sebeple bütün bu  baskılara uğruyoruz. Bize hiç kimsenin haksızlığa maruz kalmayacağı sözü verişmişti. Buna rağmen kiliselerimizi ,okullarımızı  ve mezarlıklarımız kapatan kanunlar oylandı. Bize ait olanları alıp başkalarına veriyorsunuz. Papazlarımızı ve öğretmenlerimizi hapislere  tıkıyorsunuz. Yurttaşları dövüyorsunuz ve her yerden feryatlar ve ağıtlar işitiliyor..”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_ednref2">[ii]</a> Avusturya Konsolosluğunun 13 Ocak 1917 “Rumların Toplu Tevkif Edilmesi” başlığı altında  kaleme aldığı yazıda şunları okuyoruz : <em>“Yerli Rumlara karşı uzun zamandan beri hazırlanan darbe bu ayın 9′ nda gerçekleşti [İsa Peygamberin doğum yortusu günü]…. aynı gün Samsuna yakın Aylazköy ve Kadıköy askeri işgal altına alındı. Üç veya dört bin kadar olan yerli halkı Mutasarrıf size konuşacak diye gece toplayarak şiddet kullanarak herhangi bir giyecek veya yiyecek almalarına müsade etmeyerek iç bölgelere sürdüler. Çok yoğun süren kış şartları altında, barınacak yerler olmadığından ve gıda eksikliğinden bu talihsizleri ölüm beklemektedir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Samsun Avusturya Konsolosu Kwatofski 1918 yılında bir yazısında şunları söylemektedir:  <em>“Geçmişte bir çok kere söylediğim gibi. </em><em>Karadeniz sahilindeki  Rumlarının tehciri Jön Türklerin Hristiyan unsurlarının arındırılması programı planı altında yapılmaktadır ve bu müthiş bir yok  etme eylemi olup Avrupa’da Ermenilere karşı yapılan zulümlerden daha fazla tepki yaratacaktır”.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bunun gibi Avusturya arşivlerinden çıkan evraklar çok yüksek sayda olup bunları ilk kere Viyana Üniversitesi Profesörü (bugün Emertıus) Polihronis Enepekidis 1962 yılında Argonotlar-Kominos’lar Cemiyetini dergisinde yayınlamıştır. – P. Enepekidis<em>, “Yayınlanmamış Avusturya-Macaristan Arşivlerine dayanarak Pontos Rumlarına karşı yapılan Züllümler (1908-1918)”,</em> Atina, Argonot-Komınoı, 1962  ve P.Enepekidis, «Pontosta  Jenosid. Viyana Diplomatik Evrakları (1909-1918), Selanik, Efksinos Leshi,1995.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_ednref3">[iii]</a> Yorgo Antoniadis’in Araştırmaları: Toplu mezarlar hakkında verilen bilgiler öğretmen Yorgo Antoniadis’in henüz yayınlanmamış araştırmasından. Bu araştırma hayata olan tanıklardan ve yerel incelmelere dayanmaktadır. Kendisi Samsunun Karapınar kasabasında doğmuştur. Kendi kasabasının Rum nüfusun  macerasını şöyle anlatmaktadır : <em>«Karapınar kasabası (18-6-1921):  Topal Osman’ın çeteleri kasabanın iki mahallesini çember altına alarak önlerinde buldukları herkesi öldürmeye başladılar. Yakaladıkları sakinleri Ayios Haralambos kilisenin önünde topladılar. Orada 70-80 kadar genç kızı ayırıp tecavüz etikten sonra yarı ölü kilisenin içine sokarak öbür sakinlerle beraber yaktılar. Daha sonra kiliseyi yıkarak kalıntıları toprakla örtüp cinayeti gizlemeye çalıştılar. Genç kızların arasında kız kardeşim vardı. Karapınar’da bu toptan mezarlığı bir çok kere ziyaret etim..</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu veriler ve toptan mezarların haritaları yayını aşağıdaki gazetede yayınlanmıştır:  – Yorgos Kiousis, “Samsunda bulunanlar neyi ortaya çıkarıyor. Bizim Holokostumuz, <em>Elefterotipia,</em> 26 Temmuz 2010, sayfa. 15.</p>
<p style="text-align: justify;">—————————</p>
<p style="text-align: justify;">(*) Vlasis Ağcidis tarih doktoru olup ailesi baba tarafından Karslı (Gümüşhaneden göçmenler) anne tarafından Manisanın Muradiye köyündendir.</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/samsun%e2%80%99dan-srebrenitsa%e2%80%99ya-vlasis-agcidis/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim üzerine söyleşi</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 22:43:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2242</guid>
		<description><![CDATA[Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı inkılap, Batı dillerinde revolution, etimolojik olarak Latince revolvere’den türeme, İtalyancası rivoltare... Aslında modern zamanların bir kavramı. Galiba ilk defa 1450’lerde ortaya çıkıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>XXI. yüzyılın ilk on yılları, dünya ölçeğinde devrimler dalgasının on yılları olacak…</strong></p>
<p style="text-align: right;">Fikret Başkaya &#8211; Gün Zileli</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB</strong>: Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı <em>inkılap</em>, Batı dillerinde <em>revolution,</em> etimolojik olarak Latince <em>revolvere</em>’den türeme, İtalyancası <em>rivoltare&#8230; </em>Aslında modern zamanların bir kavramı. Galiba ilk defa 1450’lerde ortaya çıkıyor. Fakat sosyal politik bir dönüşümü ifade etmek üzere ilk kullanılışı, eğer doğru biliyorsam 1688 “Şanlı İngiliz Devrimi”yle oluyor&#8230; Tabii sosyal-politik alan dışında da oldukça yaygın bir kullanımı söz konusu. İşte “bilimsel devrim”, “sanayi devrimi” vb. Yani var olanın köklü bir değişime uğraması anlamında&#8230; Copernicus 1543‘te yazdığı, gezegenlerin güneşin etrafında döndüğüne dair el kitabına, <em>revolutionibus orbim coelestium </em>başlığını koymuş&#8230; Bizde devrim kelimesi tuhaf bir şekilde çoğul olarak da kullanılıyor. Atatürk devrimleri gibi&#8230; Oysa devrim kelimesinin çoğul olarak kullanılması tam bir sulandırmadır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Arap dünyasını saran ve devam eden son isyan dalgasıyla birlikte, “devrim nedir” sorusu açıkça olmasa da gündeme gelmiş gibi görünüyor. Bu konuda tam bir kafa karışıklığı olduğu da mâlûm&#8230; İstersen baştan başlayalım. Sana göre devrim nedir? <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-2243" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi/attachment/devrim-uzerine"><img class="alignright size-medium wp-image-2243" title="devrim-uzerine" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/12/devrim-uzerine-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>GZ: </strong>Kanımca devrim büyük bir toplumsal alt üst oluş, eski toplumsal düzenin yıkılması ve yerine yeni bir toplumsal inşanın başlamasıdır. Bu bakımdan devrimi bir “an” olarak görmek yanıltıcı olabilir. Elbette tarihlerle de saptanan bazı zirve noktalar vardır. Örneğin 1789 Fransız devrimi ya da 1917 Ekim devrimi gibi. Ama bu, yanardağın tepesinden lavların dışarıya büyük bir volkan patlaması olarak çıktığı andır. Evet ama bunun öncesi ve sonrası yok mudur? Mutlaka vardır. Fransız devrimi çok önceden başlamıştı ve 1789’da olup bitmedi, bütün bir XIX. Yüzyıla yayılarak devam etti. Keza Sovyet devrimi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. XIX. Yüzyılda başladı, XX. Yüzyıl boyunca devam etti. Patladığı yerde devam etmesi değil sözünü ettiğim. Ulusal sınırları aşan, dünya çapında sarsıntılarla devam eden bir devrim söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimi bir an gibi algıladık geçmişte. “Devrimden sonra şunu yapacağım” gibi laflar bol bol dolaşırdı aramızda. Oysa devrim bir milat değildir. Öncesi ve sonrasıyla devam eden bir süreçtir o. Bu yüzden “sürekli devrim” kavramını da pek benimsemem. Bu, “kulaklı eşek” demek gibi bir şeydir. Eşek kulaksız olamayacağına göre devrim de zaten sürekli, süregelen bir şeydir. Yani fazladan lafa gerek yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte, anarşistler “devrim” sözcüğünü tek başına kullanmak yerine, “toplumsal devrim” kavramını kullanmayı yeğlerler. Bunun nedeni de geçmişte Marksistlerle yaptıkları politik devrim-toplumsal devrim tartışmasıdır. Marks, toplumsal devrim için bir politik devrim aşaması öngörmüş, anarşistler ise politik devrimi reddetmiş, doğrudan toplumsal devrimi savunmuşlardı. Bana da politik devrim aşaması yanlış geliyor. Daha doğrusu, toplumsal devrim için politik iktidarı ele geçirmek, yani yeni bir devlet kurmak oldukça sorunlu. Çünkü devlet kurulur kurulmaz devrimi bitirir. Bütün deneyler bunu gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanırım politik devrim anlayışıyla devrimi bir an olarak gören anlayış arasında da bir bağlantı var. Yani bir ayaklanma olacak ve politik iktidar ele geçirilecek. Devrim bu. Daha doğrusu devrim bununla başlıyor. Oysa benim düşünceme göre böyle bir an yok. Yani politik iktidarın ele geçirildiği anı hayal etmek yanlış. Hatta bence öyle bir an varsa da bu an devrimi başlatmıyor, bitiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Libya’yı alalım. Orada bir devrim var mıydı, bu tartışılır. Yoksa tamamen manüplasyon muydu, bu da tartışılır. Ben diktatörlük ve baskının olduğu her yerde devrimlerin de kaçınılmaz olduğuna inanırım. Akıbeti bende her ne kadar acıma duygularına yol açtıysa da ne yazık ki Kaddafi de bir diktatördü. Baskıcıydı. Eğer manüplasyon varsa bile bu manüplasyon halkın gerçek özgürlük duygularının harekete geçmesiyle başarıya ulaşabildi. Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakırsak, Libya’da bir ayaklanma oldu. Toplumsal bir alt üst oluş yaşandı. Bir noktada NATO devreyle girdi ve devrim şansını ortadan kaldırdı. Ama NATO devreye girmeseydi de muhalifler kendi güçleriyle iktidarı ele geçirselerdi devrim yine bitmiş olacaktı. Çünkü iktidarı ele geçirdiler ve geçirdikleri andan itibaren artık devleti koruyucu bir güce dönüştüler. Devleti devraldılar ve artık hapishaneler onlar için çalışacak. Kısaca söyleyecek olursak, Libya’da gerçek bir devrimci kalkışma var idiyse de bu, hem NATO, hem de iktidarı ele geçiren muhaliflerce bitirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama bu, devrimin tamamen bitirildiği, sona erdiği anlamına gelmiyor elbette. Devrim alttan alta işlemeye devam edecektir. Neden? Çünkü orada sosyal çelişkiler devam ediyor, sömürü devam ediyor, emperyalist-kapitalist sistemin mekanizmalarının yarattığı huzursuzluklar devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeniden başa dönecek olursak, devrim bir an olmadığı gibi, bir partinin programıyla belirlenen bir şey de değildir. Bizim sol hareketler bunu böyle algılıyor. “Bir devrim programın var mı” diye soruyorlar birbirlerine. Oysa devrim programlarla olmaz. Hatta tersine, devrim programları da yıkar geçer. 1917 Nisan’ında Lenin, Bolşevik partisinin bütün programlarını devrim karşıtı ilan etti. Program durağan bir şey, devrim ise dinamik. Her an yeni sürprizlere açık. Bu yüzden, kendimizi programlarla zincirlemek yerine hayatın karmaşıklığını kavramaya ve coşkun bir nehir gibi akıp giden bu karmaşıklığı kavramaya çalışmak çok daha devrimci bir tutumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimin üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkisinden doğduğu görüşünün de gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Seninle birlikte yazdığımız <em>Devrimi Yeniden Düşünmek-I </em>(Özgür Üniversite Kitaplığı, 2010) kitabında bunu bir miktar irdelediğimizi sanıyorum. Ama daha da derinleşmek gerekir. Devrim elbette toplumsal çelişkilerin ürünüdür ama onu üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye bağlamak bir tür ilerlemeciliğe de yol açabiliyor. Ya da şuralar şuralar geri ülkeler, oralarda üretici güçler yeterince gelişmediği için devrim olmaz, olsa bile sonuç Rusya’daki gibi başarısızlıktır türü Menşevik bir görüşü de ön plana çıkarabiliyor. Oysa “geri” denen yerler aynı zamanda dünya kapitalizminin sömürüsünün en ağır yaşandığı yerlerdir ve buraları fokur fokur bir devrimci kaynaşma içindedir. Arap halkları da sanıldığı gibi, salt parlamenter bir sistem kurulması için değil, temelde kapitalist sömürünün yarattığı büyük huzursuzluk nedeniyle ayaklanmış bulunuyor. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yaşanan, ulusal sınırları aşan, anti-kapitalist bir toplumsal devrimdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB</strong>: Tunus ve Mısır’da peş peşe devrimler parladığında, “sol” çevrelerde şöyle bir değerlendirme yapılıyordu [hâlâ yapılıyor]: Bunun arkasında mâlûm güçler var&#8230; Tabii kimin kastedildiği belli: ABD ve Avrupa bölgeye yeni bir “düzen” vermek istiyor, bu amaçla da halkı sokağa döküyor. Bu tür zırvalar sol dışı çevrelerden, burjuva odaklardan gelse o kadar rahatsız edici olmazdı. Bu  soldan, üstelik ‘radikal’ oldukları sanılanlar tarafından dillendirilince işin şekli değişiyor. Bazıları bunu ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesinin” bir aşaması olarak görürken, bazıları da [belki çoğunluk] bu isyanları yöneten bir örgütün ve önderliğin olmayışını, bu devrimleri küçüksemek için bir gerekçe olarak ileri sürüyorlardı. Hatırlarsın, bunun üzerine <em>Orta Doğu ve Arap Dünyasında Yeni Dönem </em>başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Bunun kitlelere sadece yukardan bakanların değil, Avrupa-merkezli bakışın da sonucu olduğunu yazmıştım. Aradan geçen zamanda belki Libya’daki emperyalist komplo ve Suriye’deki belirsizliğin de etkisiyle bu anlayışın daha da yaygınlaştığı anlaşılıyor. Öyleyse durumu netleştirmek gerekiyor. Sözünü ettiğim yazıda da ifade ettiğim gibi, devrimden söz etmek üç şeyden söz etmektir: 1. Devrimi her zaman halk yapar; 2. Devrimin ne zaman patlayacağı bilinmez, öngörülemez; ve 3. Hiç bir devrim diğerine benzemez [bu yüzden de devrim ihraç edilir bir şey değildir ]&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tabii, Mısır ve Tunus’la diğerlerini ayırmak gerekiyor. Mısır’daki ve Tunus’daki devrimdi ama diğerleri farklıydı. Mısır’da sadece Tahrir Meydanında bir milyonu aşkın  genç, yaşlı, erkek kadın, Müslüman, Hıristiyan, laik, vb. insan toplanmamıştı, nerdeyse tüm Kahire ayağa kalkmıştı ve sadece Kahire de değil, Mısır’ın her yerinde, tüm kentlerinde rejim karşıtı devasa bir kalkışma söz konusuydu. Halkı otakrasiye karşı ayaklandıranlar Batılı güçlerin istihbarat örgütleri, yabancı misyonlar değildi.  Bu devasa halk hareketini bir emperyalist manipülasyonu saymak, devrimin ne olduğundan habersiz  olanların bir uydurmasıdır ama aynı zamanda o halk kitlelerine de büyük bir haksızlıktır. Neden Mısır’daki, Tunus’daki halk hareketlerini küçümsediler? Çünkü, kafalarında bir devrim modeli var ve o modele uymayan hiçbir hareketi muteber saymıyorlar. Tabii devrimi de örgüt yapacaksa ve ortada bir örgüt yoksa, demek ki, ortada bir devrim de yoktur… Biraz tarih bilgisine sahip olan biri bunları söyleyebilir mi? Bu güne kadar bu dünyada hangi devrimi örgüt yapmıştır? Elbette bunu söylemek, örgütün önemini hafife almak demek değildir. Lâkin devrimin mantığı farklıdır ve kendine özgü kurallara göre tezahür ediyor. Tunus’da devrimin hemen öncesinde kim “isyancıları” destekliyordu? Obama mı, Sarkozy mi, Berlusconi mi, Zapatero mu, Cameron mu? Kim? Bırakın isyancıları desteklemeyi, öyle bir şeyi hiçbiri beklemiyordu bile&#8230; Sadece emperyalistler değil, ne Tunus’da Binali, ne de Mısır’da Mubarek yönetimleri öyle bir şey bekliyorlardı&#8230; Neden? Çünkü devrim öngörülebilir bir şey değildir de ondan&#8230; Rusya’da Romanov hanedanının düşmesinden daha üç gün önce [1917] İngiltere’nin Saint- Petersbourg’daki büyük elçisi Londra’ya gönderdiği mesajda: “<em>Bu gün bazı karışıklıklar oldu ama bunlar ciddi şeyler değil”</em> diyordu. Benzer bir durum İran İslam Devrimi öncesi için de geçerliydi. İran’da mitinglerin, gösterilerin en yoğun günlerinde, Şah rejiminin düşmesinden beş ay önce, CIA tarafından Washington’a gönderilen bir raporda: <em>“İranda devrimci bir durum yok, dahası devrim öncesi bir durum bile yok”</em> deniyordu. Dönemin ABD başkanı James Carter de, İran’ın “<em>dünyanın en karmaşık bölgesinde bir istikar adası” </em>olduğunu söylüyordu. [ Bu vesileyle istikrardan kimin neyi anladığı da netleşiyor olmalı…]<em> </em>Ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Sovyetler<em> </em>Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti Şah’a tam destek veriyorlardı&#8230; Devrimi öngöremeyen sadece kurulu düzenin efendileri değildir. Devrimcilerin de devrim anını kestirmesi mümkün değildir. Nitekim Lenin 1917 Ocak ayında: “ <em>Belki de biz eski kuşak, gelecek devrimin kesin savaşını göremeyeceğiz” </em>diyordu&#8230; İnsanlık tarihinin seyrini değiştiren “Büyük Fransız Devrimi”nde de durum farklı değil&#8230; <em> </em>Bastille’in halk tarafından ele geçirilmesi üzerine kral XVI. Louis: “ <em>Fakat bu bir isyan?” </em>dediğinde, Lincourt Duke’ü’: <em>Hayır efendim, bu bir devrim</em>” karşılığını veriyor&#8230; Devrim modern zamanların bir kavramı ve bu güne kadar gerçekleşen tüm devrimler, <em>öngörülemezlik </em>kuralını doğrulamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte devrimin bu özelliğinden dolayı tüm devrimler herkesi, bu arada devrimcileri de şaşırtıyor. O kadar ki, istihbarat örgütlerini bile şaşırtıyor. Limonin takma adıyla Bolşevik Partisine sızmayı başaran, Çar’ın gizli polis örgütü <em>Okhrana’nın </em>ajanı şöyle diyordu: “ <em>Patlamaya başlayan haraket, hiç bir partinin hazırlığı olmadan, hiç bir ön tartışma olmadan patladı, önceden hazırlanmış bin plana göre başlamadı. Devrimci çevreler ancak ikinci günün sonunda tepki vermeye başladılar”</em> Eğer önceden bilinseydi devrim olur muydu? Demek ki, öngörülemediği için mümkün oluyor. Yani devrimler her zaman beklenmedik yerde ve zamanda “patlıyor” ve dostu düşmanı şaşırtıyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>Galiba söyleyeceklerin bitmedi ama istersen ben burada araya gireyim. Belirttiğin gibi, devrim öngörülebilen bir şey değil, geçmiş bütün devrimler bunu doğruluyor. Rusya’da 1905 devrimi patlak verdiğinde Lenin kendi partisinin elemanlarını hücrelerinde uyuklamakla eleştirmişti. “Ne yapıyorsunuz o küçük hücrelerinizde, çıkın da sokakta neler oluyor bakın” demişti. Çok da haklıydı. Ama 1917 Şubat devrimini Lenin de dahil, hiçbir önder ve parti tahmin edemedi. Lenin, o günlerde Zürih’te felsefi çalışmalarına gömülmüştü. Troçki Amerika’daydı. Devrim en çok devrimcileri şaşırttı. Bizim sol bunları görmüyor, görmek istemiyor. Neden? Çünkü onlar için devrim, halkın, ezilen insanların ayağa kalkmasından çok, bir örgütün iktidarı ele geçirmesinden ibaret. Yeni TKP’nin yayın organı <em>Sol </em>dergisinde de bu yönde bir yazı yayımlandı. Devrimci parti (kendileri gibi komünist adlı bir partiyi kastediyorlar sanırım) olayları yönlendirmiyorsa, devrimci bir program kitlelere yol göstermiyorsa orada devrimden söz edilemez dediler. Gerçekten komik. “Devrim onay merkezi” gibi çalışıyorlar anlayacağın. Orada biz yokuz, yol gösteremiyoruz, o halde bu devrim değildir demeye getiriyorlar. Emma Goldman’ın, “dans edemediğim bir devrim devrim değildir” sözünü komikleştirerek bunlara uygulayabiliriz: “Benim olmadığım bir devrim devrim değildir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa devrime kalkışan kitleler kimseden izin almazlar, onay beklemezler. Dahası, ayağa kalkan kitleler bile o anda nasıl büyük bir devrimi gerçekleştirdiklerinin tam bilincinde olmayabilirler. Bilinç her zaman önde giden bir şey değildir. Hatta toplumsal olaylarda bazen ve hatta çoğunlukla geride kalır ve sonradan oluşur. Bunu söyleyerek bilinç unsurunu küçümsemek istemiyorum elbette. Bir devrimin selameti açısından bilinç çok önemlidir ama “önce bilinç oluşsun, insanlar bir iyice bilinçlensin, ondan sonra devrim olsun” diyemezsiniz. Deseniz bile bunun bir hükmü yoktur. Nasıl ki, “önce depreme bir güzel hazırlanalım, çadırlarımızı kuralım, olacaksa deprem ondan sonra olsun” denemezse, “önce bilinçlenelim, sonra devrim olsun” da denemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki, bizatihi devrimin kendisi bilinci hiç beklenmedik şekilde, müthiş bir şekilde yükseltir. O zamana kadar devlete biat eden, “allah devlete zeval vermesin” diye boyun büken insanlar bir anda olup biteni kavramada muazzam bir bilinç sıçraması yaşarlar. Yani önce bilinç, sonra devrim demek yerine, bilinç devrimin değil, devrim bilincin motorudur demek daha doğrudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim Mısır’daki gelişmeler de bunu gösteriyor. Milyonlarca insan çürümüş Mübarek rejimine karşı ayaklandı ve sonunda onu devirdi. O zaman, Sovyet devrimiyle bir analoji yaparak, <em>Şimdi Sıra Kadetlerin Devrilmesinde</em> başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Anlatmak istediğim şuydu: Mübarek devrildi ve ordu idareyi ele aldı, kısa zamanda serbest seçimlere gideceğine söz verdi. Ordu yönetimi, 1917 Şubat’ından sonra Rusya’da kurulan I. Geçici Hükümete benzetilebilir. Ordu’nun bir süreç içinde, Rusya’daki Kadetlere benzeteceğimiz Müslüman Kardeşlerle birlikte yeni bir baskı ve sömürü düzeni kuracağı besbelliydi. İlk aşamada ayaklanan kitleler tatmin olmuş ve sevinmişlerdi ama orduya ve düzen partilerinin manüplasyonlarına karşı giderek bir tepki içine girecekleri de kesindi. Nitekim, Kasım ayı gelince, Tahrir Meydanı orduya, orduyla işbirliği yapan Müslüman Kardeşlere ve devrimi durdurmak isteyen diğer burjuva unsurlara karşı çıkan ezilen insanlarla yeniden dolmaya başladı. Bu, devrimin ikinci aşamasıdır. İnsanlar süreç içinde sorunun Mübarek’in devrilmesiyle hallolmayacağını çok iyi kavradılar. Devam eden devrim onları eğitti, bilinçlendirdi. Yani yukarda dediğim gibi, bilinç arkadan yetişti. Bir devrimci parti ya da örgüt istediği kadar böyle şeyleri öngörmüş olsaydı (ki pek yok böyle bir örgüt), bu öngörünün kitlelerin bilincinin yükselmesindeki payı çok az olacaktı. İnsanların bilinci kendi deneyimlerinden öğrenerek adım adım gelişir. Yoksa dışlarındaki bir gücün onlara akıl vermesiyle değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi Mısır’da saflar son derece netleşmiş durumda. Bir tarafta devrimi durdurmak isteyen ordu, burjuvazi ve Müslüman kardeşler var. Diğer tarafta da, Mısır’daki kapitalist sömürüden muzdarip kitleler. O kitleler, bilinç olarak elbette hâlâ anti-kapitalist bir noktada değil. Ama engellerle karşılaşa karşılaşa ve o engelleri devire devire giderek bu bilinci de edinecekler. Sonunda meselenin salt bir rejim meselesi olmayıp, bir sistem meselesi olduğunu görecekler. Yeter ki, Libya’da olduğu gibi devrim yolundan saptırılmasın. Yeter ki, “kitlelerin adına” hareket eden bir “öncü”, devrim adı vererek (bugün pek öyle bir durum gözükmüyor) iktidara el koymasın. Kitle seli ve devrim kendi yolunu bulacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada, bugünkü devrimi bir dünya devrimi olarak da kavramak gerektiğini düşünüyorum. Devrim dalgası, diyebilirim ki, 200 yıldır ilk kez bu kadar yaygınlık kazanmış bulunuyor. Devrimin fay hattı, İrlanda ve İngiltere’den başlıyor, oradan Fransa, İspanya, İtalya, Arnavutluk ve Yunanistan’a iniyor. Bu hattın karşısında, Kuzey Afrika’da bir paralel hat daha var. Tunus, Libya, Mısır. Ve Mısır üzerinden, Yemen’den geçerek Ortadoğu’ya ulaşıp Bahreyn’e, Suriye’ye ve İran’a varıyor. Bir başka fay hattı Amerika kıtasındadır. Wall Street’i ele geçir eylemi şimdilik durulmuş gözüküyor ama Birleşik Devletler büyük patlamalara gebe. Çünkü kapitalizmin içinden çıkması imkânsız bir kriz dünyayı sarsıyor. Artık işsizlikle ve ayrıcalıklarını kaybetmekle yüz yüze bulunan orta sınıflar da ayağa kalkmaktadır. Şili’de öğrenciler ayaktadır. Latin Amerika ülkeleri de kaynayan kazandır. Öte yandan, ÇHC denen devlet bir dinamitin üstünde oturmaktadır. Bu ülke çok uzak olmayan bir zamanda muazzam bir ayaklanmayla sarsılacaktır. Ucuz emek sömürüsünün had safhaya vardığı bu kapitalist ülkedeki komünist partisi diktatörlüğünü milyonların sırtlarında daha fazla taşıyacağını sanmıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte böyle baktığımızda, Büyük Ortadoğu Projesi falan denen şeylerin hiçbir hükmü kalmaz. Kitleler ne projeleri ne de programları takarlar. Gerçekten devrim isteyenler, paranoyaları ve muhafazakârdan da muhafazakâr önyargılarını bırakıp bu dünya devrimi dalgasına omuz vermeli, halk kitlelerinin özlemleri yönünde ilerleyecek anti-kapitalist bir dünya devrimini körüklemelidirler. Yani Enternasyonal’de dendiği gibi: “Devrim ateşini körükle…” Ancak bunu yaptıkları zaman gerçekten “devrimci” sıfatını hak edeceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB</strong>: Bir kaç gün oluyor, bir televizyon kanalında “konunun uzmanları” Orta Doğu”yu tartışıyorlardı. İşte ABD ne yapmak istiyor, AB ne istiyor, Türkiye ne istiyor, İran ne istiyor… lâkin hiç biri orada yaşayan insanlar ne istiyor sorusunu sormuyorlardı. Aksi halde ne o programa izin verilir, ne de “konunun uzmanları” oraya çağrılırdı… Devrim, ezilen ve sömürülen sınıfların “ <em>artık senin beni olmamı istediğin gibi olmak istemiyorum, kendi istediğim gibi olmak istiyorum, kendim olmak istiyorum</em>” dedikleri anda patlıyor, spontane bir şekilde kitlelerin “korku duvarını” aştıkları zamanda ortaya çıkıyor. Tabii devrimin genişliği, yaygınlığı ve derinliğiyle, karşıdevrim arasında da bir ilişki var. Eğer devrimin kapsayıcılığı önemliyse, karşı devrimin etkili olması da zorlaşıyor. Senin de söylediğin gibi, dünya ölçeğinde bir devrim dalgasının, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk on yıllarına damgasını vuracağını söyleyebiliriz. Artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olması mümkün değil… Tabii devrimin gündemde olması demek, karşıdevrimin de gündemde olması demektir, dolayısıyla zaferin kesinliği diye bir şey söz konusu değil… Zira, sistem giderek duvara toslamakta, “büyük insanlığa” teklif edebileceği artık bir şeyi yok, dolayısıyla oyalama, aldatma, kandırma yeteneği de kaçınılmaz olarak hızla aşınmakta. Meşruluk temeli çökmekte… Çürüyen ve çürüten, “bunak kapitalizmin” artık insanlığa teklif edeceği bir şey yok ama sürece acilen müdahale edilmesi, aracın direksiyonunun vakitlice değiştirilmesi gerektiği bir zamanda olduğumuzun da bilincinde olmak gerekiyor. Zira, insânî ve sosyal kötülüklere ekolojik yıkım, felâketler birikimi de eşlik ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimle ilgili olarak iki hususa açıklık getirmek gerekiyor: Örgüt sorunu ve entelektüelin işlevi. Bir kere örgüt ve örgütlülük vazgeçilmez, lâkin benim “<em>örgüt paradoksu</em>” dediğim bir şey var. Tarihsel deneyler gösteriyor ki, bir amaç, bir ideal için kurulan örgüt, belirli bir eşik aşıldığında başlangıçtaki amaca, varlık nedenine yabancılaşıyor, bürokratlaşıyor, yozlaşıyor. Bunu, savunma amaçlı örgütlenmelerde de [sendikalar] veya sistemi aşmayı amaçlayan örgütlerde de [sol, sosyalist, komünist partiler] görmek mümkün. Burada bunun nedenleri üzerinde durmamız uygun değil ama sonuç itibariyle paradoksal bir durumun varlığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla genel olarak devrimden söz edildiğinde, bu paradoksu sorun etmek büyük önem taşıyor. Velhasıl, bu durumun aşılması yönünde teorik tartışmalar yapmak ve bürokratlaşmanın, yozlaşmanın bertaraf edilmesi için ne tür önlemler, yenilikler gerektiği üzerinde kafa yormak önemli. Olabildiğince vertikal [dikey-hiyerarşik] olmayan örgütsel işleyiş ilkeleri keşfetmek önemli… Bu da demokrasi tanımını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Geride kalan dönemin örgüt modelleriyle sınıfsız toplum yolunda ilerlemek mümkün değil. Bu konuda ciddi bir teorik sorgulama gerektiğini söyleyebiliriz. Zira, bizzat örgütler var olanı aşmanın engeli haline geliyorlar. Kendileri birer iktidar odağı, odakçığı haline geliyorlar, dolayısıyla retorikle realite arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İkincisi, devrim süreçlerinde entelektüel işleve yüklenen anlam ne olmalıdır sorusu. Bir kere şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki, gerçek entelektüelden yoksun hiç bir toplumsal hareketin başarı şansı yoktur. Çünkü, ideali, ütopyayı, perspektifi inşa eden entelektüellerdir. Tabii orada söz konusu olan, Gramsci anlamında, ezilen halkların, sömürülen sınıfların “organik entelektüelleridir”. Entelektüel, devrim öncesinde, devrim anında ve devrim sonrasında önemli bir işlev üstlenebilir. Yeni, orjinal ve devrimci fikirlerin derece derece halk kitleleri tarafından içselleştirilmesi, “fikirlerin maddi birer güç haline gelmesi” büyük öneme sahiptir. Tabii bu, “dışardan bilinç götürme” anlamında değil. Karşıt bilincin kitleler tarafından içselleştirilmesi şeklinde. Kendisi de ezilen-sömürülen sınıfın tarafında olan entelektüel, mevcut sistemin teşhir edilmesinde, onu aşmanın olanakları üzerinde, muhtemel bir toplum düzeninin nasıl olması gerektiği konusunda bilinç sıçramasına katkıda bulunabilir. Sol örgütler entelektüel işlevi küçümsüyorlar, çünkü entelektüelin, ayıplarını açığa çıkarma istidadı ve yeteneğinden çekiniyorlar… Yıllar evvel Özgür Üniversite’de dersleri izleyen bir genç vardı. Bu genç aynı zamanda bir sol partinin de üyesiydi. Örgüt yönetimi onun Özgür Üniversite’ye devam ettiğini öğrendiğinde, uyarıyor: “ Bir daha oraya gitme, biz sana gerekli olanı öğretiriz” diyorlar… Örgüt bir kere dünyanın gerçekliğinin tapusunu cebine koymuşsa,… düşünmeye, şüphe etmeye, araştırmaya ne gerek var… Bunları söylerken entelektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir anlam çıkarmak asla doğru olmaz. Zira bu dünyada yüceltilmeyi hak eden hiç bir şey yoktur, olmamalıdır ve buna entelektüel de dahildir. Aksi halde hem entelektüeli ve onun misyonunu yüceltmek hem de komünist toplum perspektifinden, sınıfsız toplumdan söz etmek büyük bir çelişki olurdu…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ</strong>: Tamamen katılıyorum. Yüceltmemek ve kitlelerden üst bir mevkiye koymamak koşuluyla entelektüellerin rolü çok önemli. Sol bu noktada da çelişkili ve sarkacın her iki ucu açısından da hatalı bir yönelim içinde. Bir yandan, belirtiğin nedenlerle entelektüelleri tehlikeli görüyorlar ve onları örgütlerinin rakibiymiş gibi algılıyorlar. Bir de tabii, Stalinist dönemin, entelektüelleri horlayan ve baskı altına alan geleneğini devam ettirmeleri söz konusu. Ama diğer yandan, örgütlerinin dışındaki popüler entelektüellere, yani şu senin sözünü ettiğin, “konunun uzmanları”na karşı da tiksindirici ölçüde bir hayranlıkları, hatta onların karşısında bir aşağılık duyguları söz konusu. Bu tür sistem içi entelektüellerin sempatisini kazanmak için binbir takla atıyorlar. Aslında Stalin döneminde de böyleydi. Bir yandan Sovyetler Birliği’nin içinde entelektüelleri baskı altına alır ve en kalitelilerini yok ederken, bir yandan da, örneğin Avrupa kamuoyunda tanınmış entelektüellere Sovyetler Birliği övgüsü yaptırabilmek için yapmadıkları şaklabanlık kalmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bence bugün devrimin sağlıklı bir mecrada ilerlemesinin ilk koşulu, solda ve genel olarak değişimin başını çekecek radikal-devrimci kesimlerde muazzam bir entelektüel devrimdir. Eski kabuğun kırılıp atılması için bu şart. Eski hurafeler, efsaneler, putlar, teorik uydurmalar, önyargılar, inkârcılıklar gümbür gümbür yıkılmalıdır. Yani bir zamanlar Nazım Hikmet’in bir başka bağlamda açtığı “Putları yıkma” kampanyası gibi bir şey gerekli. Her şey sorgulanmalı, her şey. Gün ışığı görmemiş hiçbir karanlık nokta bırakılmamalı. Her şey tartışılmalı. Eski paradigma altüst edilmeli. Bunun yerine konacak yeni paradigmanın da her yanı yeniden ve yeniden gözden geçirilmeli. Bütün bunlar sonsuz bir özgürlük ortamı içinde ama birbirinin gözünü çıkartmadan tartışılmalı. Özellikle de senin belirttiğin örgüt konusu. Örgüt gerekli ama daha baştan ne olduğu, nereye varacağı belli olan bürokratik örgütlerle bu işin olamayacağı artık açık seçik ortaya çıkmış bulunuyor. O halde tartışma konularından biri de “nasıl bir örgüt?” olmalıdır. Monolitik, baskıcı, merkez komitesinin ağzına bakan örgütlenmelerle bu iş olmaz ve zaten insanlar tekrar tekrar bozuk bir aleti denemezler. Bir alet çalışmıyorsa çalışmıyordur. Bir denersin, iki denersin, hadi emin olmak için üçüncü kez de denersin diyelim ama çalışmadığını görünce onu bir kenara atar ve yeni bir alet ararsın kendine. Örgüt de eğer bir fetiş aracı değilse, devrim için bir araçsa, yararlılığı, işlevselliği açısından ele alınmalı ve yeniden oluşturulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Lenin’in <em>Yaklaşan Felaket </em>diye bir broşürü vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de bugün <em>Yaklaşan Devrim </em>demeli miyiz? Bence demeliyiz. Ama gerçekten yaklaşıyorsa onu karşılamaya hazır olmak bir zorunluluktur. Tabii bu sözlerimden devrimi bir “an” olarak algıladığım sonucu çıkarılmamalıdır. Bu sadece bir metafordu. “Yaklaşan devrimin” içindeyiz zaten. Bizi, bütün bunları bugün daha da ısrarlı konuşmaya sevk eden de bu değil mi zaten?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>O halde bu söyleşiye: “<em>XXI. Yüzyılın ilk on yılları, dünya ölçeğinde devrimler dalgasının on yılları olacak”</em> başlığını koyabiliriz…</p>
<p style="text-align: justify;">5 Aralık 2011</p>
<p style="text-align: justify;">Foto Kaynak: <a href="http://semanurkaraman.blogspot.com/">http://semanurkaraman.blogspot.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zenginlik, yoksulluk ve özel mülkiyete dair &#8211; I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Nov 2011 15:59:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2231</guid>
		<description><![CDATA[Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? Bunun doğrusu zenginlikle mücadele olması gerekmiyor mu? Eğer öyleyse neden hiç “zenginlikle mücadele” diye bir şey akıl edilmiyor? Zenginlikle mücadele akla gelmiyor zira zengin ve zenginlik bir tabu mertebesine yükseltilmiş durumdadır&#8230; Tabu söz konusu olduğunda, ondan söz etmek yasaklanır. Kimse ağzına almak istemez, almaya cesaret etmez&#8230; “Ayıbı açığa vurmanın âlemi yok” denecektir&#8230;  Bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [ CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saate 28 cent kazanıyor&#8230; Hesap ortada&#8230; Aradaki yetenek, akıl, beceri farkını bir düşünün&#8230; Ve bir tek kişinin 74 milyar dolar servete sahip olduğu bir dünyada 1 milyar insanın açlıkla cebelleşmesine şaşmak niye?   Soruları çoğaltmak mümkün ama aslında durum sanıldığı kadar karmaşık değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2230" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i/attachment/poverty"><img class="alignright size-medium wp-image-2230" title="POVERTY" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/POVERTY-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Mâlûm, kelime ve/veya kavram çifti diye bir şey vardır. Bu, bir kelimenin veya kavramın, başka bir kelime veya kavrama gönderme yaparak varlık kazanmasıdır.  İşte zenginlik ve yoksulluk kelimeleri bu gruba dahildir. Zenginlik olmadan yoksulluk  olmaz veya yoksulluk olmadan zenginlik olmaz. Efendi ve köle, zâlim ve mazlûm, güzel ve çirkin, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk, vb. kelime/kavram çiftine dahildir. Bu tür kelime ve/veya kavram çifti durumunda, çifti oluşturan kelime veya kavramdan her biri diğerini varsayar, ona gönderme yapar veya imâ eder. Elbette burada bizi ilgilendiren zenginlik ve yoksullukla ilgili olarak belirleyicilik ilişkisine açıklık getirmek önemlidir. İlişkinin yönü, zenginden yoksula doğrudur. Zenginlik olduğu için yoksulluk vardır. Öyleyse yoksulluğu gerçekten sorun eden birinin çözümü nerede bulacağı bellidir. Eğer zengin olmasaydı yoksul da olmazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O halde neden zenginlik var sorusuyla başlamak gerekecektir. Yoksulluk zenginlikten kaynaklanıyorsa, zenginlik nereden kaynaklanıyor? Zenginlik de özel mülkiyetten kaynaklanıyor. Eğer özel mülkiyet diye bir şey olmasaydı, sözlüklerde zenginlik ve yoksulluk kelimeleri de olmazdı&#8230; Eğer insanlar üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara  Faiz Cebiroğlu’nun dediği gibi “ortakça“ sahip olsalardı, özel mülkiyet diye bir musîbet toplum yaşamına musallat olmasaydı, zenginlik de yoksulluk da olmazdı. Tabii akla, mantığa, izâna, sağduyuya aykırı kapitalist sistem de geçerli olmazdı.  Doğal yaşam tehdit altında olmazdı&#8230; Demek ki, insanlığın ve uygarlığın şimdilerde içine sürüklendiği sefil durumun gerisinde, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara, yaşamı var eden ve sürekliliğini sağlayan kaynaklara küçük bir azınlık tarafından el konulması keyfiyeti yatıyor. Başka türlü ifade edersek, bu günkü kepazelik bir  sapmanın sonucu&#8230; Herkese ait olması gerekenin, herkesin ortak kullanımına sunulması gerekenin, küçük bir azınlık tarafından gasbedilmesi de hukuk sistemiyle korunup, sürekliliği sağlanıyor&#8230; Birilerinin herkese ait olması gereken yaşam araçlarına el koyup, sahiplenmesi, başkalarının kullanımının yasaklanması, hukuk sistemiyle meşrulaştırılsa da, ne meşrudur, ne haklıdır ve ne mantıklıdır, ne de mabûl edilebilir bir şeydir&#8230; O zaman geçerli hukuk sisteminin aslında neyi ifade ettiğini de tartışma gündemine getirmek gerekecektir. Hukukla ilgili tartışmayı şimdilik başka zamana bırakarak, asıl konumuza dönelim ama geçerken şu “hukuk” denilenin hukukçulara, “konunun uzmanlarına” bırakılmaması gereken bir şey olduğunu da hatırlatarak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlık tarihinin büyük bölümünde özel mülkiyet diye bir şey bilinmiyordu. İnsanlar ortak üretip, ortak tüketip, ortak yaşamayı başarıyorlardı. Uygarlık belirli bir eşiği aştığında, gücü ele geçiren sınıflar, zor ve savaşla insanları köleleştirdi, kendilerine tâbî duruma getirdiler, herşeyin sahibi oldular, herşeye hükmeder duruma geldiler. Sadece birikmiş zenginlik, toprağın altı ve üstü değil, insan toplulukları da bir kralın, hükümdarın, prensin, sultanın, hanın&#8230; kulları, köleleri, tebaları durumuna geldi. Yaratılan zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplandı. Bu güçlü olanın şiddete başvurarak topluluğa ait olması gereken yaşam araçlarına el koyması demekti. Sistem şiddete ve zora dayalı olarak kendini var ediyordu ama bir meşrulaştırmaya da ihtiyaç duyuyordu elbette&#8230; Bu amaçla ideolojik kölelik veya gönüllü kulluk devreye sokuluyordu&#8230; Geçerli durumun “Tanrı’nın arzusu olduğu, efendinin de Tanrı’nın iradesinin temsilcisi olduğu düşüncesi yerleştiriliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla, önceki dönemdeki zorun, şiddetin ve kaba kuvvetin yerini para alacaktı. Elbette bu şiddetin sahneden çekildiği anlamına gelmiyordu. Zira egemenlik, tahakküm ve zulüm düzeni mutlaka iki şeye ihtiyaç duyar: Şiddet, zor, kaba kuvvet, baskı ve zulüm ve gönüllü kulluk veya ideolojik egemenlik. Zaten kapitalizmle birlikte ortaya çıkan burjuva düzeni, Eski&#8217;nin mirasçısıydı, önceki dönemde atılmış temeller üzerinde yükselmişti&#8230; Fakat, yeni sistemin paraya dayanması, zora, kaba kuvvete dayalı sistemden farklı bir nitelik taşıyordu, zira, para parayı çekiyor&#8230; Parası olan her seferinde daha çoğuna sahip oluyor, sürecin her ileri aşamasında sosyal eşitsizlik büyüyor, zengin-yoksul uçurumu derinleşiyor. Paraya dayalı düzen reel bir karşılığı olmayan, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi söylemlerle meşrulaştırma yoluna gidiliyor. Özü itibariyle anti-eşitlikçi bir sistem olan kapitalizm geçerliyken, adaletten, barıştan, özgürlükten, insan haklarından, vb. söz etmek ikiyüzlülük değil midir?  Herkesi herkese düşman etmeye göre kurgulanmış, emek sömürüsüne dayalı kapitalist sistemde barış mümkün müdür? Eğer gerçekten barış amaçlanıyorsa, adaletin amaçlanması, adalet amaçlanıyorsa da eşitliğin amaçlanması gerekir.  Her kim ki, sosyal eşitlik için mücadele etmiyorsa, barış ve adaletten söz etmesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur&#8230; Kapitalizm geçerliyken özgürlük, sadece mülk sahibi sınıfların, sermaye sahiplerinin, paraya hükmedenler sınıfının özgürlüğüdür&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Özel mülkiyetin yüceltilmesinin, kutsanmasının ve dayatılmasının gerisinde Batı burjuva düşüncesinde içkin [ mündemiç] bir anlayış bulunuyor ve bu anlayışın kökleri Greko-Romen ve Yahudi- Hrıstiyan [ Judeo-Chretien] ve burjuva gelenekte bulunuyor. Nitekim Eski Ahit de: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı&#8230; &#8220;Verimli olun, çoğalın&#8221; dedi, &#8220;Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun” dedi. [Eski Ahit [Tevrat]. 27-28. ayetler]. Dikkat edilirse, “tüm canlılarla birlikte yaşayın, varolun” denmiyor, kendi dışınızdaki şeylere “egemen olun” deniyor&#8230; O halde herkese ait olanın özel mülkiyet konusu olması nasıl meşrulaştırılıp/ dayatıldı? Bu işin de bujuva ideolojisinin ve liberalizmin en önemli teorisyenlerinden biri ve kendisi de bir burjuva olan İngiliz John Locke tarafından kotarıldığı anlaşıyıyor. J. Locke, “ An Essay Concerning the True Orijinal Extend and End of Civil Government”, The Second Treatise of Civil Government, [1690, chapter 5  ] adlı eserinde, Tanrı’nın insanlığa sunduğu kaynağın bir kısmının özel kullanıma, özel mülkiyete evrilmesininin, başkalarının kullanımdan dışlanmasının gerekçesinin ‘o kişinin harcadığı emekle’ açıklıyor. Eğer, diyor John Locke, “ Toprak ve tüm aşağı yaratıklar Tanrı tarafından tüm insanlara bahşedilmişse, her insanın da kendine ait olması gerekir”&#8230;. Eğer doğanın ürünlerine bir emek harcanarak sahip olunuyorsa, emek ona bir ilave yapıyorsa, kendi emeğiyle elde edilenden başkalarının hak iddia etmeye hakkı yoktur&#8230;” diyor. Bu durumda bireysel sahiplenme [mülkiyet| dışında kalan da başkalarına ait olacaktır... Oysa birilerinin ortak olanı sahiplenip/kullanması, başkalarının her türlü mülkiyetten dışlanması demeye gelir. Eğer özel sahiplenme [mülkiyet]  doğanın kaynağını ve geçmişin mirasını yok ederse, başkalarına ne kalacaktır? Aslında İngiltere&#8217;de ve İskoçya&#8217;da ortak kullamın konusu olan toprakların özel mülke dönüştürülmesi, toprak lordu kapitalistler tarafından gasbedilmesi, Locke’dan önce başlamıştı, vahşi özelleştirme dalgası ondan sonra da devam etti&#8230; Döneme köylü isyanları ve komünist hareketler [ komünist “Diggers” hareketi gibi] damgasını vurmuştu. Artık geçerli burjuva anlayış, ortak kullanım konusu olan şeyleri değersiz sayıyordu. Bir şeyin değerli olmasının koşulu, o şeyin özel mülkiyet konusu yapılmasıydı&#8230; Özetlersek, Locke, ‘ birey çalışmasıyla, harcadığı emekle kamuya, topluluğa ait olan ama bir değeri olmayanı, değerli bir hale getiriyor ve tabii ona sahip olmayı da hak ediyor&#8230;’diyor  İngilizcede işlenmeyen toprak, telef edilmiş toprak [waste land] sayılıyor ve Locke oradan hareketle de özel mülkiyeti meşrulaştırıyor. Ve baklayı ağzından çıkarıyor: “Eğer kullandığımız şeyin gerçek değerini lâyıkıyla tahmin etmek istersek, farklı maliyetleri hesap edersek, emeğe ve doğaya ait olanı ayrıştırırsak, emeğin payının %99 olduğunu görürüz&#8230;” Daha sonra faizin devreye girmesi ve kapitalist sürecin olgunlaşmasıyla “paranın parayı çekmesi” süreci de hızlanıp derinleşecek, her şey çığırından çıkacaktı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bu tür bir  mantık ve düşünce sistemi geçerli olunca, özel mülkiyetin meşrulaştırılması, kutsanması, yüceltilmesinde şaşılacak bir şey de olmazdı. O zaman nasıl olup da bir şarkıcının 2 saatte 80 bin TL “kazandığı” da sorun edilmezdi&#8230; Çünkü bu parayı emeğinin karşılığı olarak kazanmıştır&#8230; öyle ya&#8230; Aslında şarkıcının ‘kazandığını’ sandığı ve lüks harcamalarda kullandığı para, gerçekten bir emek harcanarak yaratılmıştır ama bunda şarkıcının dahli son derecede önemsizdir. Asıl emeği harcayan işçilerdir ve şarkıcıya ‘yeteneği’ karşılığında transfer edilen emek sömürüsünün sonucu olandır. Mafyanın el koyduğu için de aynı şey söz konusudur ve emek sömürüsü sonucu yaratılan ve kapitalist sınıf tarafından el konulan değerin mafya tarafından hileye ve şiddete başvurularak el konulan kısmıdır, yani bir transfer söz konusudur. Artık sadede gelebiliriz. Gerçekten John Locke’un iddia ettiği gibi mülkiyet nerdeyse tamamiyle emeğe, bireyin tekil emeğine mi dayanır? Ya da böyle bir şey mümkün müdür? Eğer bu mümkün olsaydı, âdil sayılabilir miydi?  Farzedelim ki, son derece yetenekli, akıllı, becerikli, “işbitirici” biri, bir uçak kazası sonucu okyanusa düştü ve şans eseri ıssız bir adaya çıkmayı başardı. Bu kazazede dışarıyla bağ kurması imkânsızken neleri ne kadar yapabilir? Yaşamını nasıl sürdürebilir, neye ne kadar sahip olabilir? Bir kere günün çoğunu balık, salyangoz, yengeç, v.b. avlayarak ya da yenebilir bitki ve varsa meyveleri toplayarak geçirecektir. Taşları veya ağaçları birbirine sürterek ateş yakabilirse, avladıklarını pişirerek yiyebilir, kendine ağaçlardan ve otlardan bir baraka, belki ağaçlardan bir küçük kayık yapabilir&#8230; Zamanla bazı bitkileri sınırlı bir şekilde yetiştirebilir&#8230; Avlayabilirse hayvan derisinden veya bitkilerden örtünecek bir şeyler yapabilir&#8230; Bir gün adadan kurtulma umuduyla sevgilisine, eşine ve çocuklarına hediye edeceği deniz kabukları biriktirir&#8230; Daha fazlasını yapması pek mümkün değildir&#8230; Aynı kişi bir sanayi işletmesinin veya finans grubunun CEO’su olsaydı nelere sahip olabilirdi&#8230; Belki istediği her şeye&#8230; Demek ki, insanın neye sahip olacağı bireysel emek ve çabasından başka faktörlere bağlı, sadece kendi çabasından, yeteneğinden, ustalığından, becerisinden neşet eden bir şey değil&#8230; Başka türlü ifade edersek, emeğin hangi koşullarda harcandığı büyük önem taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerin veya zenginliğin üç kaynağı vardır: 1. Doğanın katkısı; 2. Geçmiş nesillerin  mirası olan bilgi, beceri teknik yetenek, alet-edevat, kültür, v.b. ; 3. Yaşayan neslin gerçekleştirdiği işbirliği [sosyal emek]&#8230; İşte bu gün emek verimliliğinin ve yaratılan zenginliğin gerisinde esas itibariyle bu üçü bulunuyor ve orada bireyin tekil katkısı ihmal edilebilir değilse de son derecede sınırlıdır. Bu da demektir ki, toplam ortak ürün doğanın, geçmiş ve mevcut nesillerin ortak çabasının ürünü olarak tezahür ediyor. Eğer öyleyse, herkese ait olması gerekenin özel sahışlar tarafından ele geçirilmesi, sahiplenilmesi, özel mülkiyet konusu yapılması, mantıklı, haklı ve âdil, meşru, dolayısıyla kabul edilebilir değildir&#8230; Lâkin hukuka uygundur&#8230; Yasaldır&#8230; En zengin Amerikalı Bill Gates’in 59 milyar dolar serveti olduğu biliniyor. Yukarıda saydığımız üç unsur dikkate alınsaydı, Bill Gates’in sahip olması gereken en çok ne kadar olabilirdi dersiniz? Bu gün sahip olduğunun kaç milyonda birini hak ederdi? Elbette ortak zenginliğin özel kişiler [kapitalistler ve çevresi] tarafından bu şekilde ele geçirilmesi, özel mülk durumuna getirilmesi, lüks tüketimle yok edilmesi, sadece insânî, sosyal, politik olumsuzluklar ve kötülükler ortaya çıkırmakla kalmıyor, doğa tahribatına, ekolojik bozulmaya, velhasıl yaşamın temelinin aşınmasına da neden oluyor. Bu temel dengesizlik ve eşitsizlik, bir dizi tehlikeli dengesizliğe de kaynaklık ediyor. Özel mülkiyetin geçerli olduğu üstelik kutsandığı bir dünyada, ahlâktan söz etmek bir şeyi olmadığı yerde aramaktır zira özel mülkiyetle ahlâk bağdaşır değildir. Hem insanlığın ortak çabasının ürünü olan servet [zenginlik] küçük bir mülk sahibi kapitalist sınıf ve çevresi tarafından yağmalanacak, bir de oradaki devlete “hukuk devleti” denilecek ve etikten, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz edilecek&#8230; Bu durumun sürdürebilirliğine kim daha ne zamana kadar inanabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki, belirli bir eşik aşıldığında maddi zenginlik bir refah unsuru olmaktan çıkar. Sahip olma, her seferinde daha çoğuna sahip olma tutkusu tarafından rehin alınmış bir insan, aslında sahip olduğu şeyler tarafından sahip olunan durumuna düşer. Bu, sahip olanın sahip olunması durumudur&#8230; Zira, artık o yola giren bireyin iradesi devre dışı kalmıştır. Bu bakımdan gerekli olanla, gereksiz ve vazgeçilebilir olan ayrımının yapılması önemlidir. Sahip olma dürtüsü de , farklı olma isteğinden bağımsız değildir. İnsanlar başkasının sahip olduğundan fazlasına sahip olmayı bir mârifet sayıyorlar. Okullarda verilen eğitim de “farklı olma”, “herkes gibi olmama” bilincini yerleştirmeyi amaçlıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalist sınıf üç alt-unsurdan oluşuyor: 1. Sermaye sahipleri, [paraya sahip olanlar, hisse senedi sahipleri, faiz karşılığı borç verenler]; 2. girişimci [müteşebbis] denilen işletme yönetici ve sahipleri ve; 3. üretilen malları tüketiciye ulaştıran tüccarlar. İşte bu üçü çevresindekilerle birlikte toplumun üretici gücünü/kapasitesini, toplumsal servetin de en büyük bölümünü ellerinde tutuyorlar ve burjuva sınıfını oluşturuyorlar. Bilindiği gibi gibi burjuva sınıfı sadece mülk sahibi sınıflardan ibaret değildir. Politikacılar, sivil ve militer bürokrasinin yükseklerindekiler, üniversite üyeleri, medyada etkin kesim, sanatçılar, eğelence sektörünün kaymak tabakası, vb. burjuva sınıfnı oluşturuyor. Üretim araçlarının ve yaşam araçlarının  özel mülkiyetine sahip olmaları, mülksüzleştirilmiş, emeklerini satarak geçinen işçi sınıfının ve bir bütün olarak emekçi sınıfların emeğinin ürünü olana el koymalarına imkân veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu vesileyle mülkiyete dair kafa karışlığının da aşılması gerekir: Birincisi,  mülkiyetten söz edildiğinde bir kere özel mülkiyet kastediliyor; ikincisi, insanın yaşamı için gerekli olan üretim ve tüketim araçları mülk tanımı dışındadır. Arabaya sahip olmakla o arabayı üreten fabrikaya sahip olmak aynı şey değildir. Mülkiyet başkasının emeğini sömürmeye, başkasınının emeğinin ürününe el koymaya imkân veren, üretim ve yaşam araçlarına sahip olmaktır. Bir insanın ihtiyacanı mütevazı düzeyde sağlayan üretim ve yaşam araçlarına sahip olmak mülkiyet değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlığın ortak serveti [zenginliği] ve yaşam kaynağı olanın özel şahışlar tarafından sahiplenmesini haklı gösterecek hiç bir haklı ve mantıklı gerekçe yoktur. Öyleyse özel mülkiyetin tasfiyesini amaçlayan, ‘genel toplum yararını’ veya “insanlığın ortak iyilğini” esas alan bir rotaya girmek için de hiç bir engel yoktur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Zaten özel mülkiyetin gerekliliği ve vazgeçilmezliğine dair ileri sürülen bildik argümanların hiçbir bir inandırıcılığı yoktur. Gelecek yazıda özel mülkiyetin neden ortadan kaldırılması gerektiğine dair tartışmayı sürdürebiliriz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu bir uygarlık krizidir&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Nov 2011 23:01:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2208</guid>
		<description><![CDATA[. Bu günün burjuva toplumlarının gerisinde, her ikisi de az-çok eşzamanlı olarak XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış iki devrim veya ‘kopuş’ bulunuyor:  İngiliz sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi. Bunlardan birincisi kapitalist ekonominin üzerinde yükseldiği teknolojik temeli oluştururken, ikincisi de  politikanın nasıl yapılacağının kurallarını vaz ediyordu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">1. Bu günün burjuva toplumlarının gerisinde, her ikisi de az-çok eşzamanlı olarak XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış iki devrim veya ‘kopuş’ bulunuyor:  İngiliz sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi. Bunlardan birincisi kapitalist ekonominin üzerinde yükseldiği teknolojik temeli oluştururken, ikincisi de  politikanın nasıl yapılacağının kurallarını vaz ediyordu. Elbette kapitalizmin tarih sahnesine çıkışı daha önceye rastlıyor. Genel bir çerçevede, yeni ve orijinal bir üretim tarzı veya uygarlık modeli olan kapitalizmin, Kristof Kolomb’un macerasıyla [1492] başladığını söylemek mümkündür. Başka türlü ifade edersek, kapitalizmin tarihi yaklaşık beş yüz yol kadar gerilere gidiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2209" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir/attachment/1492"><img class="alignright size-medium wp-image-2209" title="1492" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/1492-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İngiliz sanayi devrimi geleneksel üretim ve yaşam koşullarını tasfiye edip kapitalizmi dünyanın geri kalanına dayatırken, Fransız devrimi de geleneksel egemenlik biçimlerini ve politika yapma yöntem ve kurumlarını tasfiye etti. Artık egemenlik miras yoluyla devam etmeyecek, geleneğe ve dine dayalı sistem geçerli olmayacaktı. İnsan haklarına ve ‘genel iradeye’ dayalı bir yönetim tarzı geçerli olacaktı. Geride kalan iki yüzyılı aşkın dönemde, insan haklarını güvence altına almak üzere yürütülen özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle, mülk sahibi [sermaye sahibi] sınıfların burjuva egemenliğini dayatma ve sürdürme mücadelesi devam etti. Esasen kapitalizmle demokrasinin, özgürlüklerin ve insan haklarının uyuşması zaten mümkün değildir. Zira, sermayenin büyümesi, ancak geniş toplum kesimlerini mülksüzleştirerek, yoksullaştırarak, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksunlaştırarak, proleterleştirerek mümkündür. Dolayısıyla yaşam araçları küçük bir mülk sahibi [sermaye] sınıfının elinde toplandıkça ve aradaki uçurum da zorunlu olarak derinleşmeye devam ettikçe, Fransız Devriminin temel sloganları olan “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik [fraternité] içi boşluktan kurtulamazdı ve kurtulamadı. <em>Zaten eşitliğin olmadığı yerde özgürlük, mülk sahibi ve/veya güç ve iktidar sahibi sınıfların özgürlüğüdür</em>. Zira özgürlük, adâlet ve demokrasi, zorunlu olarak <em>eşitliği varsayar</em>. Eğer bir sistem eşitsizlik temeli üzerinde yükseliyor ve kendini ancak eşitsizlikleri daha çok derinleştirerek var edebiliyorsa, orada demokrasiden, özgürlükten, adâletten, insan haklarından söz etmek abestir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçi kapitalizmin “yaratıcı yıkıcılık” olduğu söylendi [J. Schumpeter ve başkaları] ama sistemin yıkıcılığı her dönemde yaratıcılığına baskındı. Her aşamada yaptığından daha çoğunu yıkarak yola devam edildi ama insanlara yıkılan, yok edilen değil, yapılan gösterildi. İnsanlar daha çok yapılanı görmeyi ‘yeğlediler&#8230;’ Velhasıl, burjuva egemenliğinin demokrasi, özgürlük ve insan hakları&#8230; söylemiyle meşrulaştırılması geride kalan yaklaşık iki yüzyılın rahatsız edici çelişkisiydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">2. Kapitalizm, temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin bir sonucu olarak, kriz üretmeye mahkûmdur. Başka türlü söylersek, kapitalizm krizsiz yol alamaz. Zira, kapitalizm koşullarında üretimle tüketim arasındaki doğrudan bağ kopmuş durumdadır. Üretim kararları anarşik bir ortamda binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insan [müteşebbis] tarafından veriliyor. Her bir kapitalis toplam artı-değerden daha çok pay almak zorunda. Rekabet onu her seferinde daha çok üretmeye, sermayesini büyütmeye zorluyor. Belirli bir eşik aşıldığında üretilen mal stoğu satılamıyor ve sistem krize giriyor. Aşırı sermaye birikimi oluşuyor. İşte kriz, bu sermaye fazlasını yok etme işlevi görüyor. Eğer kriz yeterli tasfiyeyi yapamaz ise, savaş devreye giriyor. Dolayısıyla krizler de, savaşlar da kapitalizmde içerilmiş [mündemiç] durumdadır. Bu yüzden kapitalizmin tarihi krizlerin ve savaşların, başka türlü ifade edersek, yıkımın tarihidir&#8230; Krizler de iki şekilde tezahür ediyor: Yaklaşık 3-5-7 yıllık aralıklarla ortaya çıkan <em>devrevi krizler</em> ve 20-25-30 yıla yayılan <em>yapısal krizler.</em> XIX. yüzyılda devrevi krizler daha sık ortaya çıkıyordu. Zira o dönemde işçi sınıfı tüketimi köylü üretimine ve aile içi üretime dayanıyordu. Bu durum sürekli bir talep yetersizliği durumu ortaya çıkarıyordu. XX. yüzyılda bir dizi yeni unsurun devreye girmesiyle- işçi sınıfının kapitalist işletmelerin mallarını daha çok tüketmesi, kamu personeli sayısının artmasıyla talebin görece istikrara kavuşması, pazarlama ve reklam endüstrisinin devreye sokulması, tüketici kredileri, vb. devrevi krizlerin hem sayısını azalttı hem de yoğunluğunu küçülttü. Elbette kriz üreten temel dinamik ve eğilimler var oldukca, bütün bunlar kapitalist krizleri ortadan kaldırmak için yeterli olmazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">3. II. Emperyalistler arası savaş sonrasında kapitalizm üç odak tarafından “uyumlanmaya” zorlandı. Emperyalist ülkelerde işçi sınıfının pazarlık gücü faşizmin yenilgiye uğratılmasıyla arttı. Reel ücretler yükseldi, sermayeden alınan vergiler dolayısıyla kamu hizmetleri ve sosyal amaçlı harcamalar büyüdü. Bunun anlamı sermayenin kâr oranlarının düşmesiydi. Mâlûm, ücret seviyesi yüksekse kâr oranı düşüktür&#8230; İkincisi, sömürge halkları kolonyalizme baş kaldırmışlardı ve bir aktör olarak tarih sahnesinde ilk defa boy gösteriyorlardı. Üçüncüsü de ‘planlı ekonomilerin’ veya Sovyet sisteminin varlığıydı. Bu üçünün yarattığı baskı, sermayeyi ödünler vermeye zorlamıştı. Savaşın ortaya çıkardığı yıkımın sonucu olan genişleme 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde sınırına ulaştı ve kapitalizm 1974-1975 de yeniden krize girdi ama söz konusu olan sadece bir ‘devrevî kriz‘ değildi. Artık kapitalist dünya sistemi <em>yapısal krize</em> girmişti. Neoliberal saldırı sonucu söz konusu üç odak etkisizleştirildi ve sermaye önceki dönemde kaybettiği mevzileri birer birer geri almayı başardı. Reel ücretler düştü, sosyal harcamalar kısıldı, hantal, çevre kirlenmesi yaratan, kapitalist işletmelerin çoğu ‘ucuz işçi cenneti‘ denilen <em>Çevre</em> ülkelere taşındı, <em> </em>borç faiz ödemeleri, kâr transferleri ve <em>eşit olmayan ticaret</em> sayesinde değer transferi, yani <em>Güneyin </em>yağması derinleştirildi, bizde bir zamanlar KİT denilen Kamuya ait ekonomik işletmeler özelleştirildi, daha sonra özelleştirme tam bir tsünami gibi tüm kamu ve sosyal hizmet alanlarını da [eğitim, sağlık, iletişim, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb.] kapsar hale geldi&#8230; Artık sermayenin bir kâr alanı ve aracına dönüştürmediği hiçbir şey kalmamıştı&#8230; Dünyanın her yerinde işçi örgütleri etkisizleştirildi, tabii kâr oranları yükseldi&#8230; Gelir dağılımı mülk sahibi [sermaye] sınıflar lehine daha da bozuldu. Yukarda sözünü ettiğimiz tüm bu nedenlerin sonucunda kârlar yükseldi ama bir bütün olarak talep de daraldı. Kapitalist rasyonelliğe uygun olarak yatırılması [değerlenmesi] mümkün olmayan devasa bir “sermaye fazlası” ortaya çıktı. Bunun anlamı sermayenin değersizleşme riskiyle karşı karşıya gelmesidir&#8230; İşte <em>finanslaşma ve spekülasyon</em> bu duruma bir çözüm olarak peydahlandı. Bu, <em>parayla para kazanma </em>çılgınlığıydı ama ‘bilimsel’ söylem başka dili konuşuyordu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Krizin genelleştiği ve tüm ekonomileri etkisi altına aldığı 1974-75 sonrasında sermaye lehine yapılanlar, kâr oranlarını restore etmeyi başarsa da, bunu ekonominin temelini aşındırma pahasına gerçekleştirebildi. Peşi sıra gelen bir dizi finansal krizin ardından, 2007’de sistemin sürdürülebilir olmadığı  ABD’deki <em>subprime</em> kriziyle gözler önüne serildi. Kapitalist devletler sermayenin imdadına yetişti, kamu kaynakları oligopollere [büyük sermaye gruplarına] transfer edildi ve edilmeye devam ediyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Söz konusu olan sadece finansal-ekonomik kriz değil</strong></p>
<p style="text-align: justify;">4. Artık kapitalizmin derinleşen krizi, bildik ekonomik krizden ibaret değil, sadece sermayenin dar anlamda kendini <em>yeniden üretmekte zorlanmasıyla </em>ilgili bir durum da söz konusu değil. Kriz sadece ekonomik veçheyle sınırlı olsaydı, kapitalizmin öncekiler gibi bu son krizin de üstesinden gelebileceği söylenebilirdi. Lâkin kriz toplumsal yaşamın tüm veçhelerini kapsar hâle gelmiş durumda&#8230; Sadece finansal-ekonomik kriz değil, aynı zamanda ekolojik kriz, iklim krizi, enerji krizi, gıda maddeleri [beslenme] krizi, insan ilişkileri krizi, politik kriz, kent krizi, eğitim krizi, aile krizi, vb&#8230; Velhasıl “krizler”, insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerini kapsar duruma gelmiş bulunuyor&#8230; Netice itibariyle bir <em>uygarlık krizi</em> ki, uygarlık krizi söz konusu olduğunda, geçerli durumu tanımlamak, adlandırmak için uygun kavram veya kelime de artık <em>kriz </em>değil, <em>dekadans</em> olabilir. Bilindiği gibi latince <em>cadere</em>’den türetilmiş bir kavram olan décadence,<strong><em> çöküş başlangıcı </em></strong>anlamındadır. Ekseri Roma İmparatorluğunun uzun zamana yayılmış çöküşüne gönderme yapılıyor. Eğer hastalık bünyenin tamamını sarmışsa, o durumu anlatmak için <em>kriz </em>kelimesi artık yeterli değildir. Zira kriz, genellikle normal durumdan bir sapma, arizî, ekseri geçici ve beklenmedik bir durumu ifade eder. Geçerli denge durumundan bir sapmayı ifade eder ve krizin sonunda eski duruma dönüş imkân dahilindedir. Ortaya çıkan yeni durum <em>décadence </em>kelimesiyle ifade edildiğindeyse, artık onu eski haline [ normal hale] döndürmenin mümkün olmadığı bir durumdan söz ediliyor demektir&#8230; Biyolojiden bir metafor yapmak istersek, bunama haline gönderme yapabiliriz. Bunama bir çöküş başlangıcıdır ve geri dönüşü yoktur. Süreç hafifletilebilir, belki belirli sınırlar içinde yavaşlatılabilir ama asla geri döndürülemez&#8230; Zira söz konusu olan <em>zamana yayılmış bir çöküştür&#8230; </em>Şimdilerde burjuva uygarlığının içine sürüklendiği durumdan çıkış artık mümkün değil. Zira burjuva uygarlığının kendi çelişkilerini aşma yeteneği yok, üstelik insanlığa teklif edeceği bir şey de yok&#8230; Zaten uygarlıkların kendi iç çelişkileri sonucu tarih sahnesinden silindikleri bilinen bir gerçektir [Arnold J. Toynbee].</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bunu söylemek ölümün <em>an meselesi </em>olduğunu söylemek değildir. Toplum yaşamı insan yaşamından daha uzundur. Söylemek isteğimiz şu: artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir ve bir belirsizlik durumu söz konusudur. Kesin olan çöküş olmakla birlikte, sürecin nasıl seyredeceği, egemenler cephesiyle, egemenlik altındakilerin, <em>yeryüzünün efendileriyle yeryüzünün lânetlilerinin </em>bu durum karşısında alacakları tavra bağlı olacaktır. Bu süreçten zarar görenler, yaşamı savunmakta ve kurtarmakta çıkarı olanlar, durumun bilincinde olsalar, bilinçli ve örgütlü olsalar, alternatif bir toplum perspektifine sahip olsalardı, <em>dekadans </em>durumu  aşılabilir, araç ve rotası vakitlice değiştirilebilirdi. Zaten <em>dekadans </em>tam da bu durumun yokluğunu ifade ediyor. Yeryüzünün efendilerinin, burjuva aristokrasilerinin dayattığı çürümekte olan düzeni aşma iradesinin yokluğu veya yetersizliği,  dekadansın varlık nedenini oluşturuyor. Ne yazık ki, <em>gönüllü kölelik durumu </em>şimdilik aşılmış değil. İnsanlar hâlâ çürüyen ve çürüten burjuva uyarlığı dahilinde durumlarının iyileşeceğini sanıyor. Hiç değilse öyle düşünenler çoğunlukta&#8230; Oysa, acele etmeyi gerektiren bir durum söz konusu&#8230; Eğer geç kalınırsa, ekolojik dengenin daha da bozulması kaçınılmaz ki, bunun anlamı canlı yaşamın temelinin hızla aşınmasıdır. Zaten kritik eşiğin aşılıp-aşılmadığı tartışmalı ama henüz aşılmamış bile olsa, bu yolun sonunda aşılması mukadder&#8230; Bu kadarını yapan neden sonunu getirmesin?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İki seçenekten biri&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">5. İnsanlığın ve uygarlığın ulaştığı ‘kritik eşik’ ortadayken, ufukta sadece iki seçenek görünüyor: Birincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin devam etmesidir ki, maalesef şimdilik hakim eğilim bu yönde. Bunun sonucu, başta ekolojik yıkım ve sosyal kötülükler olmak üzere, her türden krizin derinleşmesi, müzminleşmesi olabilir. Zira sistemin kendi yarattığı sorunları çözme, krizleri aşma yeteneği yok. Üretimin yönü, tüketim alışkanlığı, yaşama tarzı,  doğaya ve insana bakışın radikal olarak değişmediği koşullarda, aracın beklenmedik, tehlikeli bir rotaya girmesi kaçınılmazdır. Bu da bu gün tahayyül etmekte bile zorlanacağımız XXI. yüzyıl faşizmleri, her türden otoriter rejimler, sıkı yönetimin sıradanlaşması, emekçi sınıflara yönelik katliamların, kıyımların ve şiddetin derinleşmesiyle sonuçlanabilir. Elbette daha kötüsü de ihtimal dışı değildir. Zira, kitle imha silahları çoktan insanlığı ve uygarlığı yok edecek büyüklüğe ulaşmış bulunuyor. Velhasıl, insanlık ve uygarlık kitle imha silahlarının [nükleer kazalar, nükleer savaş riski başta olmak üzere], son dönemde sayıları ve yoğunluğu artan ekolojik felâketlerin, sorun çözme yeteneğinden yoksun rejimlerin girdabında koyu bir barbarlığa sürüklenebilir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci seçenek, sistemin krizini bir şansa ve olanağa dönüştürmekte çıkarı olan geniş emekçi kitlelerin, <em>yeryüzünün lânetlilerinin </em>sürecin yönünü değiştirmek üzere sahneye çıkmasıdır.  Başka türlü söylersek, sosyal-politik-ideolojik mücadelelerin iflas etmiş geçerli paradigmanın dışında alternatif bir uygarlık projesi ortaya koymasıdır&#8230; Eğer bu başarılırsa &#8211; ki, imkân dahilindedir- kapitalist olmayan, eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği, dayanışmayı, doğaya saygıyı, bölüşme ve paylaşma bilincini esas alan, kavramın jenerik anlamında komünist bir toplum düzenine giden yol aralanabilir. Elbette bu, bugünden yarına gerçekleşecek bir şey değildir. Ancak uzun bir geçiş döneminden söz edilebilir. Uygarlık krizi derinleştikçe, bu süreçten zarar görenlerin duruma müdahale şansı ve yeteneği de artabilir ama müdahalenin vakitlice yapılması da büyük öneme sahip olmak kaydıyla&#8230; Solun şimdilik bir alternatif toplum ve uygarlık projesi olmasa da, dünyanın her yerindeki sisteme yönelik tepkiler, itirazlar, isyanlar, ayaklanmalar, devrimler&#8230; alternatifin oluşması yönündeki arayışlara bir temel oluşturuyor diyebiliriz. Geçiş döneminin başlangıcında özgürlükler alanını genişletmek ve özgürlüğü bir retorik olmaktan çıkarmak, bu amaçla yeni yöntemler ve araçlar keşfetmek, sosyal eşitlik ilkesini bir <em>olmazsa olmaz </em>durumuna getirmek, dayanışmayı ete-kemiğe büründürmek, insan-merkezli [ antropocentrist] olmayan bir bilinç oluşturmak, hiyerarşik olmayan, demokratik işleyişi esas alan yatay örgütlenme modelleri geliştirmek, demokrasiyi içselleştirmek, burjuva uygarlığının unutturduğu doğada yaşadığımızı hatırlamak ve gereğini yapmak, <em>uzun geçiş </em>için iyi bir başlangıç olabilir&#8230; Tabii inandırıcı, uygulanabilir, güven veren projelerle insanların karşısına çıkmak gerekiyor. Aksi halde solun ekseri yaptığı gibi “<em>biz gelirsek işler yoluna girer” </em>aymazlığının bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Dönüştürücü kapasitenin sürekli yenilenmesi gerekir. Bu da ancak pratik mücadele sayesinde kazanılabilir. Tabii politika yapmanın yeni araç ve yöntemlerinin de keşfedilmesi şartıyla&#8230; İtibar edilmemesi gereken bir şey de, geleneksel solun tüm sorunların çözümünü iktidarın ele geçirilmesi <em>anına erteleme aymazlığıdır. </em>Değiştirme ve dönüştürme, yeniyi yaratma, belirli sınırlar içinde kapitalist düzen dahilinde de pekâlâ mümkündür. <em>Eskinin </em>içinde <em>yeniyi </em>yaratmaya gerçekten bir engel var mı? Bu da, kapitalizmen çıkışın bu günden başlatılmasının mümkün ve gerekli olması demektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İşte size bir örnek&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">6. Şimdilerde insanlık, sürekli olarak derinleşen, çeşitlenen ve birbirlerini azdıran bir krizler sarmalına hapsolmuş durumda. Gıda krizi bunların özel bir öneme sahip olanı, zira insan yaşamını doğrudan angaje ediyor. Neoliberal küreselleşme çağında insan haklarından çok söz ediliyor. Beslenme, karnını doyurma hakkı insan haklarına dahil değil mi? Görünen o ki, bu bir temel hak sayılmıyor&#8230; Aksi halde her beş saniyede on yaşın altında bir çocuk açlıktan ölmezdi&#8230; Bir milyar insan da açıkça açlık sınırında yaşamazdı&#8230; Öyleyse neden insanlar açlıktan ölüyor? Yeteri kadar yiyecek maddesi üretilemediği için mi? Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü [ FAO], dünya tarımının 12 milyar insanı besleyebileceğini ileri sürüyor. Ve dünyada her 7 kişiden biri açlıkla cebelleşiyor! Neden? Nedeni çok açık, emperyalist ülkeler <em>tarımsal dumping </em>uygulayarak, dünyanın geri kalanındaki [<em>Güneydeki] </em>tarımsal temeli çökertiyorlar. Bu ülkeler geçtiğimiz yıl kendi tarımlarına [ üretim ve ihracat aşamasında] tam 345 milyar dolar sübvansiyon yaptılar. Bu sübvansiyonlu tarım ürünleri [besin maddeleri] Afrika’da ya da başka bir <em>Güney </em>ülkesinde nasıl bir manzara ortaya çıkarıyor? Bu Avrupa-Amerika kökenli besin maddelerinin yerli üretim maliyetlerinin üçtü biri fiyattan satılması demektir. Yerli tarım bu saldırı karşısında varlığını sürdürebilir mi? Afrika’daki açlığın birinci nedeni bu. İkincisi, sanki doğrudan kolonyalizm dönemine geri dönülmüş gibi, Afrika toprakları çokuluslu tekeller, oligopoller ve Güney Kore gibi devletler tarafından ya satın alınıyor ya da 99 yıllığına kiralanıyor ve insanlar topraklarından kovuluyor&#8230; Geçen yıl 41 milyon hektar verimli toprağın satıldığı veya kiralandığı söyleniyor&#8230; Aç ve çaresiz insanlar can havliyle <em>Kuzey’</em>e geçmeye tevessül ettiklerinde karşılarında silahlı güçleri, askerleri, polisleri buluyorlar&#8230; Topraklarından kovulan bu insanların “barınabileceği” yegane yer kentlerin gecekondu bölgeleri. Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin borçları 2009 yılı sonunda 2100 milyar dolardı ve ihracattan sağladıkları gelirin nerdeyse tamamı faiz ödemelerine gitti&#8230; Tunus’ta devrim öncesinde ekmek fiyatı üç kat artmıştı&#8230; Gıda maddeleri fiyatlarının yükselmesinin gerisinde sadece büyük hububat üreticisi ülkelerde [ Rusya, Avusturalya] meydana gelen kuraklık yoktu. Bu nedenlerden biriydi sadece ve asıl neden de değildi. Asıl iki neden, gıda maddeleri üzerinde sürdürülen spekülasyon ve biyo-yakıt [ agrocarburants] üretimiydi. Spekülatörler finansal kriz günlerinde gıda fiyatlarını %37 oranında yükselttiler. Geçen yıl sadece Amerikalılar 144 milyon ton mısırdan ve bir kaç yüz milyon ton buğdaydan biyo-dizel ve biyo- etanol ürettiler. 2010 yılında ABD’de hububat üretiminin %35’i biyo-yakıt üretmek için kullanıldı ki, dünya hububat üretiminin %14’üne eşit&#8230; Bu, gıda maddesini yakmaktan başka nedir? Eğer bunlar her 5 saniyede bir çocukun açlıktan öldüğü, her 7 kişiden biri açlığa mahkûm edildiği bir dünyada yapılıyorsa, hangi insan haklarından söz ediliyordur?</p>
<p style="text-align: justify;">Gıda maddeleri mülk sahibi sınıfların elinde bir meta, bir kâr ve spekülasyon aracı olmaya devam ettikçe, sermayenin çıkarı  insanların temel ihtiyaçlarının tatmin edilmesinden ve yaşamdan daha önemli sayıldıkça, açların sayısının artmasıyla, egemen sınıfların sürdürülebilir kalkınma ve demokrasi söylemi birlikte varolmaya devam edecektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">7. Kapitalizm, iki eğilime göre işliyor: Birincisi, mülk sahibi sınıflarla mülksüzleştirilmiş sınıflar arasındaki farkı her seferinde daha çok büyütüyor, derinleştiriyor; İkincisi, sermaye sınıfı içinde de rantiye sermayesinin, finans sermayesinin el koyduğu kaynağı büyütüyor. Bunun anlamı, sistemin ‘denge durumundan’ uzaklaşması, başka türlü ifade edersek, krizin kaçınılmaz olmasıdır. Mülkiyet sorun edilmeden, öyle bir sorun yokmuş gibi yapılarak, üzerinden atlayarak olup-bitenleri kavramak mümkün değildir. Geçerli düşünce sisteminde mülkiyet bir tabudur, dolayısıyla ‘yasaklanmış, korunmuş’ alandaki bir şeydir. Bu da mülkiyet kavramının bulanıklaştırılmasıyla sağlanıyor. Sırtımdaki ceket, üzerinde oturduğum sandalye, cebinizdeki çakı, bir çiftçinin küçük toprağı, bir çift öküzü veya traktörü, kap-kacakla&#8230; bir çok devletin sahip olduğundan daha çok servete sahip olan bir kapitalistin sahip olduğu üretim araçları sanki aynı şeymiş gibi bir <em>algı </em>yaratılmış durumda&#8230; Oysa, yaşam için gerekli olan şeyler mülkiyet tanımına dahil edilemez.  Mülkiyet <em>başkasının emeğinin ürününe el koymaya, sömürüye imkân veren araçlara sahip olmaktır&#8230;</em> Mülkiyetin kutsandığı, üstelik bir tabu mertebesine yükseltildiği bir dünyada, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten söz etmek insanlarla alay etmek değil midir? Sosyal eşitliğin olmadığı yerde adaletten söz etmek tam bir ikiyüzlülük değil midir? Deniyor ki, senin özgürlüğün, benim özgürlüğümün bittiği yerde başlar! Üçyüz bin dönüm verimli toprağa sahip olanın özgürlüğü nerede başlar nerede biter, üçyüz metre kare toprağı olanın özgürlüğü nerede başlar nerede biter? Dünyanın en zengin ‘işbitirici’ kapitalisti Meksikalı Carlos Slim Helu’nun 74 milyar dolarlık serveti var. İyi de sadece 74 doları olanın özgürlüğü nerede başlayıp nerede bitiyor dersiniz? Zenginlik demek aynı zamanda güç ve iktidar demektir ve mülkiyetin sorun edilmediği yerde, bir dizi insânî ilkeyi dillendirmek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir, dolayısıyla bir kıymet-i harbiyesi de yoktur&#8230; Demek ki, işe, şeyleri adlarıyla çağırarak ve şeylere dair gerçeği söyleyerek başlamamız gerekiyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm neden sürdürülebilir değildir?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Oct 2011 22:50:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2200</guid>
		<description><![CDATA[Şimdilerde kapitalizm genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sistemin bundan böyle  insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütmeden, insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmadan yol alması artık mümkün görünmüyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>“Umudun iki güzel kızı vardır. İsimleri öfke ve cesarettir: Öfke şeylerin oldukları gibi kalmasını, cesaret öyle kalmamasını ister&#8230;”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn1"><em>*</em></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em>St. Augustine</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizm hakkında biraz bilgi sahibi olanın, onun neden absürt bir sistem olduğunu farketmesi zor değildir. Türkçe’ye de geçmiş Fransızca <em>absurde</em>, saçma olarak çevriliyor ama anlamı yeterince karşıladığını söylemek mümkün değildir. Kapitalizm absürt bir sistemdir demekle, kapitalizm saçma bir sistemdir demek aynı şey değil. Zira saçma, absürdün yanında mâsum kalıyor. İlerleyen sayfalarda kapitalizmin mantığına, dinamiklerine ve temel eğilimlerine dair söyleceklerimiz, ne demek istediğimize açıklık getirecektir. Gerçi kapitalizm absürt bir sistem ama her halde onun <em>insanlığın normal hâli </em>sayılması daha da absürttür.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde kapitalizm genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sistemin bundan böyle  insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütmeden, insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmadan yol alması artık mümkün görünmüyor. Gerçek durum böyle olsa da, egemen söylem başka şeyler söylemeye, başka dili konuşmaya devam ediyor. Bu yazı iki soru çerçevesinde bir tartışma yürütmeyi amaçlıyor: 1. Neden bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıktı; 2. Bu durumdan nasıl çıkılabililir. Elbette böyle bir niyet taşıyor olmamız, bu iki soruya yetkin ve nihai cevap veriliyor demek değildir. Burada yapmak istediğimiz, sadece şeylerin, süreçlerin, olguların, velhasıl olup-bitenlerin <em>kimin için ne anlama geldiğine açıklık getirmek  ve şu lânet olası  sistemden muhtemel çıkışın imkânlarını tartışma gündemine getirmektir. </em>Zira, rahatsız edici bir anlamama durumu ve/veya anlaşılmayı engelleme çabası söz konusu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-2201" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir/attachment/money-tree"><img class="alignright size-medium wp-image-2201" title="money-tree" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/10/money-tree-247x250.jpg" alt="" width="247" height="250" /></a>I. </strong><strong>Sürdürülemezliğin gerisindeki eğilimler, dimamikler ve sapmalar.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Ekonomik kertenin belirleyiciliği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her toplumsal formasyon ekonomik, politik, kültürel-ideolojik, etik/estetik ve sembolik kertelerin [ sphères] veya belirleyiciliklerin bir bütünü olarak var oluyor ve bu kerteler veya belirleyicilikler arasındaki ilişki <em>diyalektik bir belirleyicilik ilişkisidir</em>. Kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarında politika belirleyiciydi. Kapitalizmle birlikte belirleyicilik hiyerarşisi ekonomik kerte lehine değişti. Ekonomi sadece <em>belirleyici </em>duruma gelmekle de kalmadı, diğerlerini kendine tâbî hale getirdi ve onları kolonize etti. Başka türlü söylersek, kapitalizmle birlikte ekonomik kerte [sphère] <em>asıl belirleyici</em> durumuna geldi. Bu bakımdan kapitalizm kendini önceleyen tüm sosyal formasyonlardan bir <em>kopuş </em>demeye geliyordu. Grek filozofu Aristotales, ideal toplumun ekonominin [oikos] en alt seviyede, politikanın da  [polis] en üst seviyede yer aldığı bir hiyerarşiye dayanması gerektiğini ileri sürmüştü. Politikanın     servetin ve gelirin bölüştürülmesinden ve sosyal yaşamın düzenlenmesinden sorumlu olması gerektiğini ileri sürmüştü. Aristotales sadece ekonominin politikaya tâbî olması gereğine işaret etmekle de kalmamıştı, politikanın da bir dizi değerlere, fikirlere ve ideallere dayanması gerektiğini ileri sürmüştü. Ona göre, politika <em>iyi yaşamın </em>[eudamonia] veya ‘ortak iyiliğin’ hizmetinde olmalıydı. Elbette Aristotales’in içinde yaşadığı toplum onun arzuladığı ve tasvir ettiği <em>ideal topluma </em>pek benzemiyordu. Köleci bir üretim tarzı geçerliydi ve orada ‘yurttaş’ statüsüne sahip olmak, köle sahibi olmak demekti. Gerçi geçmişi yüceltmek gereksizdir ama Aristotales’in önerdiği “ iyi yaşam” [ eudamonia] kavramı bu gün de büyük önem ve değer taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal yapıyı oluşturan kerteler [ sphères] arasındaki hiyerarşinin bu şekilde alt-üst olmasının, şimdilerde yaşanan sayısız sorunlara, insânî, toplumsal ve ekolojik kötüleşmeye kaynaklık ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Başlarda küçük aile işletmeleri söz konusuyken, şimdilerde dev oligopoller, transnasyonaller de denilen çokuluslu şirketler politika dahil, her şeyi belirler durumda. Ekonominin hizmetinde ve onun tarafından kolonize edilmiş bir politika söz konusuyken, artık politikanın bir varlık nedeni de kalmamış demektir&#8230; Artık ekonomik olan dışında hiçbir şeyin bir varlık nedeni de yok. Etik değerlerin, ideallerin esamesi bile okunmuyor. Her şey ekonominin, ekonomik çıkarların hizmetinde. Elbette ekonominin de kimin hizmetinde olduğu bir sır değil&#8230; Çoktandır burjuva toplumunun sloganı: “Daha çok üret, daha çok tüket, daha fazlasına sahip ol”a indirgenmiş durumda. Her kim ki, bu sefil sürece karşı çıkar, daha iyi bir dünya için mücadele etmeye kalkarsa, hayalperestlikle ve beceriksizlikle suçlanmaktan kurtulamaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Kapitalist toplumun temel çelişkisi: Değişim değerinin kullanım değerinin önüne geçmesi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aklın, mantığın ve sağduyunun bir gereği olarak, her bir malın belirli bir insan ihtiyacını veya insanın her hangi bir ihtiyacını karşılamak amacıyla üretilmesi gerekir. Veya üretimle tüketim arasında dolayımsız bir tâbiyet ilişkisi olması gerekirdi. Oysa kapitalizmde böyle bir <em>dolayımsız </em>ilişki<em> </em>söz konusu değildir. Eğer bir mal veya hizmet, bir insan ihtiyacını tatmin etmeye yarıyorsa, bir kullanım değerinden söz edililir. Eğer bir mal veya hizmet ticaret konusu, alım-satım konusu oluyorsa, bir değişim değerinden söz edilecektir. Gerçi her malın kaçınılmaz olarak bir <em>kullanım </em>ve bir de <em>değişim değeri </em>vardır ama kapitalizmde belirleyici olan değişim değeridir. Bunun anlamı kapitalist üretim tarzının <em>kullanım değeri </em>üzerinde değil, <em>değişim değeri </em>üzerinde yükseldiğidir. Zira kâr, değişim değerinden neşet eder. Artı değer üretmenin, artı-değere el koymanın yolu, <em>değeri değişim değerine indirgemekten </em>geçer. Her seferinde daha çok artı-değere el koymak, artı-değer kütlesini [kârı] büyütmek, kâr maksimizasyonunu gerçekleştirmek, daha çok <em>değişim değeri </em>üretmeyi zorunlu kılıyor. Fakat her seferinde daha çok, daha büyük ölçekte üretme, her bir tekil kapitalistin tercihi olmaktan çok, rekabetin <em>çelik yasasının</em> bir sonucudur. Kapitalistin bir mal üretip-satmaktaki asıl ve birincil amacı, her hangi bir insan ihtiyacını tatmin etmek değil, kâr etmektir. Kâr etmek için de bir <em>değişim değeri </em>üretmektir. Dolayısıyla kapitalizm geçerliyken üretme amacı, ihtiyaçların karşılanması gereğine yabancılaşıyor. İşte şimdilerde insan ihtiyaçlarını karşılamakla doğurdan ilgili olmayan onca şeyin ortalığı kaplaması bu <em>sapmanın </em>veya <em>çelişkinin </em>bir sonucudur. Meta ekonomisinde aslolan değişim değerinin ön plana çıkması, ayrıcalıklı bir pozisyona sahip olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bir mal veya hizmet, metaya dönüşmüyorsa, meta niteliği kazanmıyorsa, bir değeri de yoktur, zira kâr elde etmeye, dolayısıyla sermaye birikimine hizmet etmez&#8230; Oysa, kapitalist üretimin biricik ve nihai amacı sermayeyi büyütmek, her seferinde daha çok büyütmektir. Başka türlü söylersek, kapitalist üretim sürecinde kullanım değeri, eğer değişim değerinin <em>ihtiyacına cevap veriyorsa </em>varlık kazanır. Kullanım değerinin değil, değişim değerinin öncelikli veya muteber sayıldığı bir sosyal sistemde, işlerin sarpa sarması, insan aklını zorlayan bir dizi saçmalığın ve sosyal kötülüğün ortaya çıkması şaşırtıcı değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. Doymak bilmez sınırsız üretim dinamiği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalist üretim üssel [eksponansiyel] büyüme dinamiğine sahiptir. Bu dimamik tarihte görülmemiş bir üretim ve tüketim tablosu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sermaye tuhaf bir tsünami gibi her şeyi akıl almaz bir hızla kapsıyor, meta kategorisine indirgiyor, dönüştürüyor ve <em>kendi sûretinde bir dünya yaratıyor. </em>Sadece tüm insan faaliyetlerini değil, doğayı da metalaştırıyor. Canlı olan ne varsa ölü metalara, sermayeye dönüştürüyor. Her şeyi alınır-satılar nesneler haline getiriyor, her şeyi kendine tâbi kılıyor. Fakat sadece metalaştırmak, paralılaştırmak, ne var ne yoksa ticaret nesnesi durumuna getirmekle de kalmıyor, tüm fikirleri ve sosyal ilişkileri, bir bütün olarak gezegeni sermayenin ihtiyacıyla <em>uyumlandırıyor </em> biçimlendiriyor ve dejenere ediyor&#8230; Bu kör dimamik etkisizleştirilmeden, sistemin ortaya çıkardığı kısır döngüden çıkmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekseri gözden kaçan bir şey de, insan davranışlarının “daha çoğa”, “daha büyüğe” kurgulanmış olması, artık <em>sahip olma </em>isteğinin <em>insan olma </em>isteğinin önüne geçmesidir. Giderek, ‘daha çoğa’, ‘daha büyüğe’ odaklanmak, <em>normal insan davranışı</em> haline geliyor. Her kapitalist işletme ‘vahşi rekabet’ ortamında varolabilmek için toplam artı-değerden daha çok pay kapmak zorundadır. Bunun da yolu sermayesini büyütmekten geçiyor. Sermayeyi büyütmenin de iki yolu var: işçiyi ve doğayı daha çok sömürmek ve daha ileri üretim tekniklerine sahip olmak. Böyle bir zorunluluk,  her üretim çevrimi sonunda el konulan artı değerin [ kârın] en büyük bölümünü yeniden yatırıma aktarmak, sermayeye dönüştürmek  demektir. Dikkat edilirse, her bir tekil kapitalist veya kapitalist işletme <em>varlığını büyümeye borçlu&#8230; </em>Bu da kapitalistin bir ‘dış dayatmanın”, kendi iradesi dışında bir <em>zorunluluğun esiri olması </em>demektir. Hiç bir etik değerin, mantığın, sağduyunun söz konusu olmadığı durumda gerçekleşen ekonomik büyümenin [ doğrusu sermayenin büyümesi] toplumun ihtiyaçlarına yabancılaşması neden şaşırtıcı olsun? Böyle sefil bir sürecin insana ve yaşamın temeli ve kaynağı olan doğaya zarar vermeden yol alması mümkün olabilir mi? Şimdilerde devasa bir üretim düzeyine rağmen her yedi insandan birinin [yaklaşık 1 milyar insan] açlık belasıyla cebelleşmesi doğrudan sistemin bu irrasyonelliğinin, akıl-dışılığının, etik değerelere ve insânî kaygılara yabancılaşmanın sonucudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Üretilen her şeyin daha çok üretilme <em>zorunluluğu </em>[zira, kapitalizm koşullarında başka türlü yapmak mümkün değildir], kapitalist krizleri sistemin vazgeçilmez bir işleyiş unsuru durumuna getiriyor. Bu yüzden kapitalizm koşullarında ortaya çıkan krizler <em>arizî </em>veya <em>istisnai</em> bir şey değildir. İşçinin daha çok sömürülmesi durumu kural iken, üretilenin satılması, yani <em>realizasyonu </em>sorunlu hale geliyor. Sürecin her ileri aşamasında üretilen mal ve hizmet miktarı, üretici sınıfların satın alma gücünü aşıyor. Kapitalist sınıfın kendi eseri olan bu çelişkiyi aşmak üzere üretimin lüks mal ve hizmetlere ve silahlanmaya yönlendirilmesi, pazarlamanın ve reklamların devreye sokulması da yeterli olmuyor ve sistem krize giriyor. Tabii her krizin faturası da yine emekçi sınıflara ödetilmek kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. Eşitsiz güç dengesi ve kutuplaştırıcı dinamik</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ücretli emek sömürüsüne dayalı kapitalist üretim süreci, tarihte görülmemiş iki şeyi başarmış görünüyor: devasa mal ve hizmet üretimi ve akıllara durgunluk veren sosyal eşitsizlik, açlık, yoksulluk ve sefalet. Tabii doğal çevre tahribatı&#8230; Artı-değerin [kârın] ve sermayenin büyüyebilmesi için, ücretlerin küçülmesi gerekiyor. Zira ücretler ne kadar düşükse, kâr o kadar büyüktür. Bu, sistemin eşitsizlik, dolayısıyla kutuplaşma yaratma dinamiğine sahip olması demektir. Başka türlü ifade edersek, eşitsizlik ve kutuplaştırıcı dinamik, kapitalizme içkindir, onda mündemiçtir. Bir şey daha, bir ülke kapitalist üretim sürecinde ne kadar ileriyse, gelir eşitsizliği de o kadar büyüktür. Nitekim ABD’de nüfusun en zengin %1’i zenginliğin %30’una el koyuyor. Türkiye’de nüfusun %10’u ülke zenginliğinin % 34.1’ine sahip. Demek ki, 1950’lerin başından beri “Küçük Amerika” olmak için didinip duran Türkiye’nin, ABD’yi [ muasır medeniyet denilenin timsâli] yakalaması için hayli zaman gerekecek&#8230; Velhasıl bir tarafta zenginliğin birikebilmesi için, öteki tarafta yoksulluğun ve sefeletin birikmesi kaçınılmaz ama hepsi bu kadar da değil. Zenginlik biriken tarafta bir de güç ve iktidar birikiyor. Parayla ünün birbirini karşılıklı olarak sürekli büyütmesi gibi, zenginlikle iktidar arasında da benzer bir ilişki var. Servete ve zenginliğe sahip olanlar, <em>asıl iktidarın</em> da sahibi oluyorlar&#8230; Bunun anlamı kapitalist bir ülkede iktidarın mülk sahibi küçük bir azınlığın elinde olmasıdır. Gerçek durum böyledir ama insanlar seçimlerde oy kullandıklarında bir şeyleri değiştireceklerini sanıyorlar&#8230; Yapılan son araştırmalar, az sayıdaki oligopolün [ transnasyonaller denilen çok uluslu şirketin] küresel ekonomiyi ve finansı, medyayı, politikanın ve politikacıların ‘hareket alanını’ belirlediğini ortaya koyuyor. Nitekim, en büyük 737 oligopol [transnasyonal şirket], dünyadaki tüm şirketlerin %80’ini denetler durumda. Bunların 147’si de dünyadaki tüm çokuluslu şirketlerin ekonomik ve finansal değerinin %40’ını denetliyor. <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn2">[1]</a> 950 mültimilyonerin [milyoner ve milyarder] geliri dünya nüfusunun %40’ının gelirinden daha büyük. Başka türlü ifade etmek gerekirse, 950 kişi 2.8 milyar insandan daha fazla gelire sahip&#8230; <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn3">[2]</a> Böyle bir tablo geçerliyken, dünya nüfusunun sadece %4.6’sına sahip ABD’nin bir başına dünya silah harcamalarının %43’ünü gerçekleştirmesi<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn4">[3]</a> de anlaşılır bir şeydir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizm geçerliyken, işçiyle kapitalist, işçi sınıfıyla sermaye sınıfı, bir bütün olarak mülk sahibi sınıfla mülksüzleştirilmiş, proleterleşmiş kitle, bir bölgeyle diğeri, bir ülkeyle başkası, Çevreyle-Merkez, [Güneyle-Kuzey], vb. arasındaki gelir eşitsizliği de sürekli büyümek ve derinleşmek durumundadır. Böyle bir tablonun gerisinde de sömürü, eşit olmayan ticaret ve zengin ülkeler [merkez] lehine işleyen uluslararası iş bölümü bulunuyor. Bu bakımdan Çevreyle Merkez, gelişmiş kapitalist ülkelerle şimdilerde <em>Güney </em>denilen çevre ülkeler arasındaki zenginlik farkı, söz konusu kutuplaştırcı dinamiğin doğal sonucudur ve kapitalizm geçerli olmaya devam ettikçe,  aradaki farkın açılması kaçanılmazdır. Bu yüzden Samir Amin’in ısrarla vurguladığı gibi, Kuzey- Güney [ Çevre-Merkez] çelişkisi ve çatışması kapitalizmin tarihini belirleyen temel bir dinamiktir.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn5">[4]</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6. Hükümetler neye yarar?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Eğer söz konusu olan kapitalist sistemse, hükümetlerin “birinci vazifesi” sermayenin hareketine uygun koşullar yaratmaktır ve slogan da az-çok şöyledir: <em>Sermaye için iyi olan herkes için iyidir&#8230; </em>Başka türlü söylersek, devletlerin ve hükümetlerin varlık nedeni ve işlevi, sermayenin büyümesinin koşullarını yaratmaktır: Düşük ücret, uygun alt-yapı, ucuz hammadde ve enerji, ‘yetişkin iş-gücü, düşük vergi, yüksek teşvikler, vb. Bunların gerçekleşmesi, “yatırım ikliminin” kıvamında olması demektir ve emperyalist kredi derecelendirme kuruluşları bu “başarıyı” karşılıksız bırakmaz, yatırım iklimi yaratmayı başaran hükümetin kredi notunu yükseltir&#8230; Elbette devlet sadece sermayenin sömürüsüne uygun “yatırım iklimi” yaratmakla yetinmez. Bir de mülk sahibi sınıfları <em>zararlı sınıflardan </em>korur&#8230; Ve koruma işi sadece asker, polis, savcı-yargıç dörtlüsüyle sağlanmaz bir de rızanın [gönüllü kabullenme veya gönüllü kölelik]  imâl edilmesi gerekir. Bunun da yolu insanların bilincinin kolonize edilmesinden [sömürgeleştirilmesinden] geçer. Bilincin kolonizasyonu ve rızanın imâli için medya endüstri kompleksi devreye sokuluyor ve “kamuoyu” denilen biçimlendiriliyor&#8230; Kamuoyu oluşturma sürecinde medya tarafından ustalıkla araçlaştırılıp-kullanılan “konunun uzmanlarının” rolünü de unutmamak gerekir. Eğer medyanın [ televizyon, radyo, gazete, dergi, vb.] tamamına yakını büyük sermayenin elindeyse –ki, öyle- imal edilen kamuoyu nasıl bir şeydir ve kimin kamuoyudur? Mesela Fransa’da gazete ve dergilerin  %70’i, silah üreticisi bir sermaye grubunun elinde olduğu biliniyor mu? <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn6">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette imâl edilen sadece rıza değildir, ‘kimliğin’, ‘beğeninin’ ‘zevklerin’ ve ‘tatların’, ‘tavırların’, ‘üslûbun’ da imâl edilmesi söz konusu. Aslında ekonominin insanların ihtiyacı olan, onlar tarafından arzulanan şeyleri üretmesi gerekmez mi? Kapitalizm bu ilişkinin yönünü ters-yüz ettti. Üretim insan ihtiyaçlarını karşılamanın değil, kârı maksimize etmenin hizmetine koşuldu. Böyle bir <em>sapmanın</em> ortaya çıktığı koşullarda, gereksiz ve kalitesiz bir yığın şeyin üretilmesi olağan hale geliyor. Moda denilen kepazelik akıl almaz bir ‘kullan at’ külütürü yaratıyor ve sadece insanı insanlıktan çıkarmakla kalmıyor, doğa tahribatını da derinleştiriyor. Tahribat ve saçmalık sadece ‘beğeninin’, ‘zevklerin’&#8230; imalatıyla da sınırlı değil,  insan kimliği de değişime uğruyor ve kapitalizm <em>kendi suretinde </em>tuhaf bir insan, bir kadın, bir erkek<em> </em> yaratıyor.  <em>Tüketiyorum öyleyse varım </em>da somutlanan bir insan ki, artık neyi neden tükettiğini bilmiyor&#8230;<em> </em>Bu amaçla tam bir aldatma ve alıklaştırma  demek olan pazarlama ve reklam endüstrisi devreye sokuluyor. Bilinç altıyla oynanıyor, irrasyonel arzular azdırılıyor. Dünya ölçeğinde askeri harcalamalardan daha çok <em>marketing </em>[pazarlama] harcaması yapıldığı biliniyor mu? Sadece bu kadarı bile kapitalizmin absürd bir sistem olduğunu göstermiyor mu?<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn7">[6]</a> Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı [ UNDP] 1998 yılında, reklamalara dünya GSYH’sinin %3’ünün harcandığını bildiriyordu. Şimdilerde bu oranın ikiye katlandığını söylemek her halde abartma sayılmaz ve bu rakamsal olarak 1.800 milyar dolara denk geliyor&#8230; Bir şey daha, sanatçılar reklamlarda büyük bir hevesle rol aldıklarında, neyin ve kimin hizmetinde olduklarını biliyorlar mı? Hem reklamlarda rol almak, insanı ve toplumu kirleten, doğa tahribatını derinleştiren sefil bir sürecin ‘aktörü, aktristi’ olmak, hem de hâlâ sanatçı olduğunu sanmak ne demektir? Bu sefil durumun sanat ve sanatçı tanımıyla bir ilgisi olduğu düşünülüyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde devlet aygıtları artık tipik bir kapitalist işletme gibi işliyor. Büyük sermaye gruplarının ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendiriliyor. Büyük şirketlerin CEOları politikanın ve devlet aygıtının yükseklerinde rol alıyor veya yüksek sorumluluk düzeyindeki bürokratlar sermayeye transfer ediliyor. Velhasıl <em>yatay geçişler </em>sıradan ve olağan bir şey haline gelmiş durumda&#8230; Büyük sermayenin imparatorluğundan başka bir şey olmayan AB’nin asıl iktidar organı olan  Avrupa Komisyonu’nun üyeleri, çokuluslu şirketlerden gelip, çok uluslu şirketlere gidiyorlar&#8230; Ve tüm kritik kararlar Avrupa Komisyonu tarafından alnıyor, rotayı Komisyon belirliyor ama insanlar Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullandıklarında bir şeyleri etkiledikleri, etkileyebilecekleri yanılsaması içindeler&#8230;<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn8">[7]</a> Türkiye’de son 20-30 yılda olup-bitenlere kaba bir bakış bile, ne demek istediğimizi anlatmaya yeter&#8230; Devletlerin yegane varlık nedeninin sermayenin tek yanlı çıkarını gerçekleştirmekle sınırlı olduğu koşullarda, devletle ilgili bildik tevatürün hâlâ bir anlamı var mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6. Kapitalizm ve ekoloji antinomik iki kavramdır&#8230; </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde her kelimenin veya kavramın önüne <em>“sürdürülebilir” </em>niteleme sıfatını eklemek moda. En çok da kalkınma kavramının önüne getiriliyor. Eğer bir sürdürülemezlik durumu olmasaydı, kalkınma kavramının ve başkalarının önüne <em>sürdürülebilir </em>sıfatı eklemeye gerek olur muydu? Eğer kapitalist üretim süreci insana ve doğaya zarar vermeden yol alamıyorsa, belirli bir sınıra ulaşıldığında genel bir <em>sürdürülebilemezlik </em>halinin ortaya çıkması neden şaşırtıcı olsun? Burjuva uygarlığı insanlara doğada yaşadıklarını, varlıklarını sürdürebilmeleri için doğaya muhtaç olduklarını unutturdu. Doğa sınırsız sömürülebilir, yağmalanabilir bir nesne olarak görüldü. Bilim ve teknoloji fetişizmi böyle sefil bir anlayışın oluşmasını kolaylaştırdı. Doğanın, toprağın, suyun, vb. bir meta kategorisine indirgenip, özel mülkiyet ve/veya ‘sahiplenme konusu’ yapıldığı ve sınırsız üretimin geçerli olduğu bir dünyada, sürdürülemezlik durumunun ortaya çıkması neden şaşırtıcı olsundu? Kapitalizm koşullarında ekolojik dengenin bozulmasının başlıca iki nedeninden söz edilebilir: Birincisi, her kapitalist özne daha çok üretmek zorunda, her ne üretiliyorsa her seferinde daha fazlasını üretmek zorunda. Kapitalist ürettiğine değil üreteceğine [bir sonraki üretim çevrimine] bakar, gözü her zaman bir sonra üreteceğindedir&#8230; Tabii bunu istiyerek yapmaz. Başka türlü yapması mümkün değildir de ondan&#8230; Zira, durmak diye bir şey mümkün değil&#8230; Bunun anlamı her seferinde doğadan daha çok kaynak çekmek ve her seferinde doğaya daha çok ‘zararlı’ atık bırakmak demektir. Velhasıl, doğanın kendini yenileme kapasitesini aşan bir ‘kullanım’ düzeyi demektir. Nitekim şimdilerde doğadan bir yılda çekilen/atılan kaynak miktarını yenilemek için bir buçuk yıl gerektiği söyleniyor. İkincisi, kapitalistin üretim sürecinde doğaya verdiği zarar dikkate alınmıyor. Bir kapitalist herhangi bir yere bir işletme kurduğunda, toprağa, suya, havaya verdiği zararları hesaba dahil etmiyor. Bu tür zararlar doğaya çıkıyor ve burjuva iktisatçıları buna, <em>dışsal ekonomiler </em>diyorlar&#8230; Toprağa, suya, havaya, bir bütün olarak doğaya verilen zararlar üretim için gerekli ama <em>zorunlu </em>sayılıyor. Kapitalistin ‘maliyet hesaplarına’ dahil edilmiyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Söylediklerimize açıklık getirmek için iklimle ilgili durumu ele alabiliriz. Doğanın sermaye tarafından sınırsız kullanılabilir ve sömürülebilir bir nesne olarak görülüp içerilmesi [subsumption], iklim üzerinde son derecede tehlikeli sonuçlar doğruruyor. Lâkin, kapitalist mantık ve dinamik dahilinde küresel ısınmanın üstesinden gelmek ve tehlikeyi bertaraf etmek mümkün değildir. Eğer öylese –ki, öyle- iki şeyden biri: Ya iklimi kurtarabilirsiniz, ya da kapitalizmi&#8230; Bu konuda küresel egemen elit [<em>yeryüzünün efendileri</em>], tercihini kapitalizmi kurtarmaktan yana yapmış görünüyor. Nitekim, küresel kapitalist elitin en etkili yayın organlarından biri ve vazgeçilmez <em>dili </em>olan The Economist’ de şöyle deniyor: “ <em>Küresel eylem iklim değişikliğini durdurmayacak. Küresel ısınmayı kolaylıkla kabul edilebilir, tolere edilebilir düzeylerde tutma sınırı aşılmış durumda. Küresel ısınmayı durdurmaya çalışmamalıyız, dünyanın daha öteye bakmaya ihtiyacı var. Deniz seviyeleri mumtemelen bir, belki iki metre yükselecek. Bunu kabullenmek ve duvarlar inşa etmek, on milyonlarca insanı yüksek yerlere taşımak, tropikal hastalıkları tedavi edecek uygun sağlık bakımı sağlamak, vb. gerekiyor. Bu Güney halkları için talihsiz bir durum: çok büyük zarar görecekler ama “uyum sağlayacak” imkânlardan yoksunlar. Ziyanı yok, iklim değişikliği iş dünyasına yeni imkânlar sunuyor. İnşaat şirketleri duvarlar inşa edebilir, sigorta şirketleri de  işlerinin açıldığını göreceklerdir. Karbon emisyonu hakkı ticareti de bir başka kâr kaynağı. Ve şüphesiz, yeşil teknoloji ve yeşil enerji alanlarında altın fırsatlar doğacaktır”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn9"><em><strong>[8]</strong></em></a><em> </em>Avrupa Burliği iklim sorumlusu Connie Hedegaard de <em>The Economist’</em>den geri kalmıyor, aynı telden çalıyor: ‘Ahlâki [ moral] sorumluluğun’ ve ‘<em> </em>insanlığın geleceğinin’ öncelikli bir sorun olmadığını söylüyor. Cancun İklim Zirvesi vesilesiyle yaptığı konuşmada şöyle diyor: “<em>Netice itibariyle kim enerji etkinliği sağlar ve o alanda buluşlar yaparsa para kazanacaktır. Bunu yapamayanlarsa, Çinli rakipler tarafından altedileceklerdir.”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn10"><em><strong>[9]</strong></em></a><em> </em>İngiliz İklim Değişikliği Bakanı, Greg Barker, “<em>Cancun’u dikkate almak, iş dünyasına küresel yeşil ekonomiye milyarlarca yatırım için güven sinyali verecektir&#8230;”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn11"><em><strong>[10]</strong></em></a><em> </em> diyerek aynı koroya<em> </em>katılıyor&#8230; <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki alıntılar, küresel kapitalist olgarşinin <em>sürdürülebilir kalkınma’</em>dan<em> </em>neyi murad ettiği anlaşılmıyor mu? Kapitalist mantık önce kâr etmek için suyu kirletmeyi, temiz kalanı satarak daha çok kâr etmeyi, daha sonra suyu temizlemek üzere bir işletme kurmayı ve kârı daha da artırmayı varsayar. Elbette bunu suyun bir özel mülkiyet/özel sahiplenme konusu ve kâr aracı haline geldiği durumda yapabilir&#8230; Suyun özel mülkiyet konusu yapılıp,  kâr aracına dönüştürülmesi bir <em>insanlık ayıbı </em>değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>7. “Piyasaya” dair retorik ve realite&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Burjuva iktisat teorisi, kapitalizmin sözcüleri, politikacılar, Nobel Ödülü sahibi olanlar da dahil, iktisatçı taifesi, sürekli olarak piyasayı yüceltiyorlar ve onu her derdin mutlak devası olarak sunmak için yoğun çaba harcıyorlar. Her şeye kâdir bir piyasa, her tuttuğunu altına çeviren kendinden menkûl bir <em>görünmez el </em>efsanesi sürüp gidiyor. Elbette piyasa her sorunu mutlaka çözme yeteneğine sahip, sihri kendinden menkûl bir şeyse, onun işleyişine müdahale etmek, işleyişini bozmak arzulanır bir şey sayılamaz&#8230; Kalkınma kavramının önüne <em>sürdürülebilir </em>niteleme sıfatını eklemeyi düşünenler neden piyasa kavramının önüne de kapitalist ismini koymayı akıl etmiyorlar? Zira kapitalist piyasa veya kapitalist pazar [ The market] dendiğinde her şey artık farklı görünecektir. Bu alanda yanılsama yaratan bir şey var: Piyasa [pazar] kapitalizmden önce de vardı. Dolayısıyla, piyasa kapitalizmin bir keşfi veya onunla birlikte tarih sahnesine çıkmış bir şey değil. Elbette kapitalizm öncesinde de malların ve hizmetlerin alanıp-satıldığı, ticaret konusu olduğu bir <em>pazar yeri </em>vardı ama o zamanlar üretilen mal ve hizmetlerin birincil, öncelikli ve asıl amacı kâr etmek değil, doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamaktı. Kâr amacıyla, kârı maksimize etmek amacıyla mal ve hizmet üretmek söz konusu değildi. O zamanlar bu günkü gibi bir çok devletten daha güçlü ve devletler tarafından denetlenemeyen dev şirketler yoktu. Sadece yerel düzeyde değil, uluslararası planda da ticaret geçerliyidi, dolayısıyla ‘uluslararası” bir piyasa [pazar] vardı ama kapitalizm çağındakiden çok farklı olmak kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçi kapitalizm pazarı ‘keşfetmedi’,  ama onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirdi ve araçlaştırdı. Onu piyasanın güçlü oyuncularının hizmetine sundu. Ne zaman piyasadan [pazardan] söz edilse, mutlaka “serbest piyasa” [free market] imâsı söz konusudur. Oysa, bu günün dünyasının <em>kapitalist piyasasının</em> serbest pazarla uzaktan yakından bir ilgisi yok&#8230; Geride kalan sayfalarda da kısaca değindiğimiz gibi, şimdilerde bir kaç yüz devasa oligopol ‘neoliberal devletin’ de yardımıyla dünyadaki her şeyi yönetip-yönlendiriyor&#8230; Artık malların ve hizmetlerin fiyatı şu bildiğiniz pazarda [piyasada] değil, çokulusluların [ Transnasyonallerin] yönetim bürolarında belirleniyor. Elbette iktisat profesörü aynı fikirde değildir. Aynı fikirde değildir, aksi halde varlık nedeni ortadan kalkar&#8230; Öyle bir sözüm ona ‘serbest piyasa’ ki, finansal türevler 600 000 milyar dolara ulaşmış durumda ve bu dünyadaki mal ve hizmetlerin değerinin 40 katı&#8230; Ya da 10 yıllık dünya mal ve hizmet üretiminin değerine eşit&#8230; Durum böyle olsa da, <em>yer yüzünün efendileri </em>ve ideolojik uşakları cephesinde onca kriz, onca sarsıntıya rağmen, ‘serbest piyasa” aşkı ve  inancı hâlâ sarsılmış değil. Kaldı ki, sarsılmasını beklemenin de âlemi yok. Uzağa gitmeye gerek yok, geçtiğimiz aylarda Güney Almanya’da, Linda Lake’de toplanan 17 Nobel ödülü sahibi iktisatçı, kapitalist krizde ‘sistemin bir sorumluluk payı olmadığını” tek istisna ile ilan ettiler. Tek istisna, Türkiye’deki ekonomik büyümeyi öve öve bitiremeyen Joseph Stiglist’ti&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II. Karşıt eğilimleri ve dinamikleri oluşturmuk: Üretimin yönünü, üretim ve tüketim modelini değiştirmek&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer geçerli dinamikler, eğilimler ve süreçler artık genel bir <em>sürdürürelemezlik </em>durumu ortaya çıkarmışsa, bu durumdan çıkmak için karşıtlarını yaratmaktan başka çare yoktur. Esasen, neden yürümediği sorusu, nasıl yürüyebilir sorusunu da içerir. Şimdilerde absürd bir tüketim modeli geçerli ve daha çok tüketmek mârifet sayılıyor. Daha çok tüketmeyi marifet sayanlar, tüketmenin aynı zamanda yok etmek ve kirletmek olduğunu nedense pek sorun etmiyorlar. Daha çok kirletmenin kendilerini de kapsadığından habersizler. Aslında bir başına bu kepazelik bile burjuva uygarlığının insanı ne hâle getirdiğini gösteriyor&#8230; Buna <em>kirletenin kirlenmesi </em>de diyebilirsiniz&#8230; Böyle sefil bir durumun varlığı bir vakıa olsa da, kapitalizm söz konusuyken asıl sorun tüketimden çok üretimden kaynaklanıyor. Dolayısıyla kapitalizmi ve kapitalist üretimi sorun etmeden, tüketimin günah keçisi sayılması, asıl sorunu kavramamak, sorunun kökenine inmekten kaçınmaktır. Zira sorun kent çöplüklerine atılandan, yânî çılgın tüketimden kaynaklanmıyor. Asıl kirletenler inşaat ve yıkım alanlarında faaliyet gösteren dev firmalar, madencilik, petrol ve metal  sekörlerinin devleri&#8230; Durum böyle ama insanların gözü sadece kent çöplüklerini görüyor&#8230; Lâkin bir şey daha var, küçük bir azınlığın aşırı ve absürd tüketimine devasa bir çoğunluğun tüketim yetersizliği [açlık, yoksulluk, sefalet,vb] eşlik ediyor. Ve kapitalizm geçerliyken başka türlü olması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Kullanım değerini ihya etmek.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Üretimin kâr maksimizasyonu amacıyla yapılmasına son vermek, yaşanabilir, sürdürülebilir bir toplumsal düzen için <em>olmazsa olmaz </em>koşuludur. Dolayısıyla, kullanım değerini değişim değerinin bir <em>türevi </em>olmaktan çıkarmadan perspektifi değiştirmek mümkün değildir. Bunun için de, öncelikle daha önce sözünü ettiğimiz kerteler arasındaki hiyerarşiyi değiştirmek, Aristotales’in önerdiği modele ekolojik boyutu ve duyarlılığı da dahil etmek gerekir. Başka türlü söylersek, ekonomik kertenin politik kerteye tâbi hale getirilmesi ama politikanın da kendi başına bir amaç, kendi başına buyruk bir şey olmak yerine, <em>etik değerlerin</em> hizmetine sunulması, <em>“iyi yaşamın” </em>gerekleriyle uyumlu hale getirilmesi gerekir. Politikanın ekonomik kerte tarafından kolonize edilmişlik durumuna son vermek ve onun <em>iyi bir toplumsal yaşamın </em>aracı haline getirilmesi gerekir. Ekonominin politikanın hizmetine sunulması veya politikaya tâbî olması demek, sermayenin hangi alanlara yatırılacağı, nelerin üretileceği, gelirin nasıl bölüşüleceği, ticaretin ve paranın nasıl yönetileceği, hangi toplumsal önceliklerin söz konusu olacağı, sadece bu günkü kuşakların değil, gelecek kuşakların yaşamını da güvence altına almanın vazgeçilmez koşuludur. Velhasıl temel sorunların politikanın etkinlik ve belirleyicilik alanına dahil edilmesi gerekir. Bunun için de politikanın sermayenin hizmetinde bir profesyoneller grubunun at oynattığı bir alan değil, tüm yurttaşlarının etkinlik ve faaliyet alanı olması gerekir. Ancak böylesi bir ortamda politik ve ekonomik alana ilişkin kararlar, “iyi bir yaşamın”, “arzulanır bir toplumsal düzenin” hizmetine sokulabilir ve ancak bu durumda <em>araç-amaç tersliği </em>aşılabilir. Eşitlik ve özgürlük, dayanışma, karşılıklı sevgi ve saygı, sorumluluk bilinci, diğergâmlık, erdem, vb. insanı insan yapan <em>değerler </em>bir varlığa kavuşabilir&#8230; Zira, burjuva uygarlığı, insanı üreten ve tüketen bir robota dönüştürmüş bulunuyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizme özgü politik ve ekonomik kerteler arasındaki  tersliği ilk aşma demenesi, Rusya’da  1917 Ekim Devrimi  ve 1949 Çin devrimiyle gündeme geldi. Söz konusu devrimler ekonomik kerteyi politik kerteye tâbi duruma getirdiler, tersliği aştılar. Fakat politika bürokratik bir kast tarafından gasbedilip, emekçi halk çoğunluğunun politik alandan dışlanması, demokrasinin savsaklanması, bürokratik yozlaşma yüzünden ekonomik etkinliğin sağlanamaması [bürokratik planlama] ve ekolojik duyarlılık zaafı, etik değerlerin ihmal edilmesi, vb. söz konusu devrimlerin sosyalist/komünist toplum perspektifine yabancılaşıp, hedeften şaştığı koşullarda çöküş kaçınımazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Değişim değeri karşısında kullanım değerine öncelik vermek gerekli ve zorunludur. Bunun için ve her şeyden önce insan emeğinin [çalışmanın] bir meta, alınıp-satılan bir nesne olmaktan çıkarılması gerekir. Zira, insan emeği [çalışma yeteneği] insandan ayırlamaz ve emeğin alınıp-satılması demek, aslında ve reel olarak insanın alınıp-satılması demektir. Boşuna kapitalist sisteme <em>ücretli kölelik rejimi </em>denmemiştir&#8230; Eğer insan emeği bir meta, bir <em>değişim değeri </em>olmaya devam ederse, emeğin emansipasyonu gerçekleşmezse, diğer alanlardaki değişimlerin ve ‘iyileşmelerin‘ bir  kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Emeğin emansipasyonun [gerçek anlamda özgürleşmesinin] yolu da, insanın üretim araçlarına yabancılaşmışlık durumunun aşılmasını ve sömürünün bertaraf edilmesini gerektirir. Bunun da yolu üretim araçlarının kamuya mâl edilmesinden veya aynı anlama gelmek üzere <em>sosyalizasyonundan, </em>toplum tarafından [socium] reel olarak sahiplenilmesinden geçer&#8230; Sosyalizasyon sadece millileştirmek değildir&#8230;Bir insanın emeği bir başkası için kâr aracı, bir sömürü nesnesi olmaya devam ettikçe, insanın kendi kaderinin efendisi olması mümkün olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Ekonomik büyüme kalkınma değildir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çoktandır bir büyüme fetişizmi ve çılgınlığı geçerli olmaya devam ediyor. Her türlü sorunun çözümünün ekonomik büyümeden geçtiğine dair de bir efsane üretilmiş durumda. İnsanlar büyüme meseliyle yatıp- büyüme meseliyle kalkıyorlar ve büyüme eşittir kalkınma özdeşliği fikri ya kafalara yerleşmiş, ya da ne pahasına olursa olsun, yerleştirilmeye çalışılıyor. Belki sadece büyüme veya ekonomik büyüme değil de <em>kapitalist ekonomik büyüme</em> denseydi, yalan üretmek ve üretilen yalanı yaymak bu kadar kolay olmayabilirdi. O zaman ekonomik büyümenin aslında sermayenin büyümesi, sermayenin daha büyük ölçekte <em>yeniden üretilmesi </em>demek olduğu imâ edilmiş olabilirdi. Eğer bir toplumda ihtiyaçlar ‘uygun bir tarzda’ karşılanamıyorsa, elbette orada büyüme sadece gerekli değil, aynı zamanda arzulanır bir şeydir de&#8230; Bir toplumda yeterli hububat üretilemiyorsa, besin maddeleri ihtiyacı yeterli düzeyde karşılanamıyorsa, bunların üretimini artırmak mutlaka gereklidir. Eğer ulaşım araçları [tren, otobüs, otomobil, bisiklet, gemi, vb.] yetersizse bunların üretimini artırmak gereklidir. Yeteri kadar ilaç üretilemiyorsa elbette ilaç üretiminin artırılması gerekir&#8230; Velhasıl mevcut üretim düzeyi ihtiyaçları karşılamada yetersizse, üretimin artırılması, [<em>büyüme</em>]<em> </em>tartışmasız bir gerekliliktir. Lâkin bir toplumda, şimdilerde olduğu gibi, <em>ihtiyaç </em>kavramı dejenere edilmişse, üretimin birincil amacı ihtiyaçları karşılamak değil, kârı maksimize etmekse, oradaki üretim artışının ‘iyi bir yaşamın’ gereğiyle uyuşması mümkün müdür? Otomobil üretmek gerekli ve yararlıdır ama dört milyonluk bir kentin sokaklarını, kaldırımlarını, yollarını, caddelerini iki milyon arabayla doldurmak sadece gereksiz değil aynı zamanda absürt ve zararlıdır. Oysa böyle bir saçmalık bir refah ve başarı unsuru, bir <em>kalkınmışlik göstergesi</em> olarak sunulabiliyor&#8230;İşte şimdilerde insanlığın yüz yüze geldiği sayısız sorunların, kötülüklerin, akılsızlıkların, absürdlüklerin geresinde böyle bir anlayış var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer öyleyse,  neoliberal kapitalist küreselleşme girdabına sokulmuş günümüz dünyasında durum nasıldır? Yaklaşık bir milyar insan [her yedi keşiden biri] üretim yetersizliğinden mi, yeterli yiyecek üretilememesinden mi, yeterli ilaç üretilebilir durumda olmamasından mı, yeterli temiz su eksikliğinden dolayı mı açlık belasıyla cebelleşiyor, sefalet ortamında ‘yaşıyor’? Dünyadaki su kaynakları insanların susuzluğunu gidermeye yetmediği için mi, insanlar susuzuluktan ölüyor, temiz su yetersizliğinden hastalanıyor? Neden suların kirletilmesi sorun edilmiyor? Suları kim ve neden kirletiyor? Suyun kirlenmesi insan iradadesini, insanın dahlini aşan nedenlere mi dayanıyor?  İnsanları aç ve susuz bırakanlarla, açlık ve susuzlukla ‘mücadele ettiğini’ söyleyenler aynı güç ve iktidar odakları [<em>yeryüzünün efendileri</em>] değil mi? Eğer öylese bu insanlarla alay etmek değil midir? Eğer bu gün dünyada üretilen gelir eşit dağtılmış olsaydı, kişi başına ayda 42 dolar düşecekti. Bir insan 42 dolar gelirle tüm ihtayaçlarını yeterli düzeyde karşılayamaz mı? Veya bu gün dünyada kaç kişi 42 dolar günlük gelire sahip? Dünyadaki her beş kişiden biri günde 1,25 dolar gelirle yaşama mücadelesi veriyor [...],<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn12">[11]</a> 3 milyardan fazla insan [dünya nüfusunun yarısı..!] günde 2,5 dolardan azla yaşıyor. İnsanlığın en az % 80’i de, günde 10 doların altında gelire sahip. Hepsi bu kadar da değil, dünya nüfusunun %80’inin yaşadığı bölgelerde gelir dağılımı dengesizliği giderek varlıklı sınıflar lehine daha da bozuluyor. Dünya nüfusunun en yoksul %40’ı toplam gelirin %5’ni alırken, en zengin %20 dörtte üçüne [%75] el koyuyor&#8230; UNICEF, her gün 22 000 çocuğun yoksulluk yüzünden öldüğünü bildiriyor. Üçüncü Dünya’da [şimdilerde <em>Güney </em>denilen] okul çağındaki 72 milyon çocuk okula gidemiyor. Büyüme rekorlarının kırılmaya devam ettiği bu günün dünyasında, yaklaşık 1 milyar insan okumayı/yazmayı bilmiyor, imzasını atamaz durumda&#8230; Modern tıp hârikalar yaratmaya devam ede dursun, sıradan hastalıklar öldürmeye devam ediyor. 40 milyon insan HIV/AIDS virüsünden muzdarip ve bunların her yıl yaklaşık 3 milyonu ölüyor. Her yıl 350-500 milyon  sıtma vakası ortaya çıkıyor. <em>Güney</em>’de 1,1 milyar insan sağlığa uygun [temiz] suya ulaşamıyor, 2.6 milyar insan da temel sağlık bakımından mahrum.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn13">[12]</a> Dünya ölçeğinde çalışanların %28’i veya 850 milyon ‘yoksul işçi’ sayılıyor,  gayri insânî koşullarda çalışıyor ve aldığı ücretle geçinmekte zorlanıyor. Kadın ve çoçuk emeği sömürüsü tam bir skandal halini almış durumda. <em>Güneyde </em>“kayıt dışı” çalışanlar  toplam istihdamın %52 ilâ %78’i kadar&#8230; <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn14">[13]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Rakamlar ortada, lâkin rakamlar hiç bir zaman gerçeğin tamamını ifade etmezler. Hangi rakam, hangi istatistik bir annenin açlıktan ölmekte olan çocuğunun durumundan duyduğu acıyı anlatabilir? Aylarca işsiz kalmış ve açlığa ve çaresizliğe mahkûm edilmiş bir babanın dramını ifade edebilir? Dünyanın ve insanlığın içinde bulunduğu sefil durum, tam da Nazım Hikmet’in şiirinde tasfir ettiği gibi: <em>bollukla ölüyor, kıtlıkla yaşıyor&#8230;</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn15"><em><strong>[14]</strong></em></a> Oysa gezegenimiz, tüm insanların ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilir potansiyel imkânlar ve olanaklar sunuyor. Her dünyalının yeterli besin maddesine, temiz içme suyuna, sağlık hizmetine, rahat yaşanabilir bir eve, vb. sahip olmaması için hiç bir neden yok&#8230; Öyleyse sorun nereden kaynaklanıyor? Tersliğin ve saçmalığın gerisindeki nedenler neler? Üstelik aşırı yoksulluğu ve sefaleti ortadan kaldırmak için daha çok ekonomik büyümeye de gerek yok. Kaldı ki, bu sorunları çözmek sanıldığından çok daha kolay. Açlığı, susuzluğu, yoksulluğu, okulsuzluğu, ortadan kaldırmak için gerekli kaynak, potansiyel imkânlar karşısında leblebi-çekirdek parası kadar bir şey&#8230; Bunun için de sadece iki şey yapmayı akıl etmek, cüret ve cesaret etmek yeterli: 1. Lüzumsuz ve zararlı üretimi durdurmak; 2. Tam bir saçmalık olan ve skandal kelimesiyle ifade edilebilir tüketime son vermek&#8230; <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn16">[15]</a></p>
<p style="text-align: justify;">2008 yılında dünyada toplam silahlanma/savaş harcamaları 1473 milyar dolardı.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn17">[16]</a> Bunun 711 milyar dolarlık kısmı sadece ABD tarafından gerçekleştirildi. Oysa Birleşmiş Milletler Örgütü, dünyadaki açlığın üstesinde gelmek için yılda 80 milyar dolarlık bir harcamanın yeterli olacağını ileri sürüyor.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn18">[17]</a> Bir ‘uzaylı’ dünyaya teşrif etse ve olup-bitenlere şöyle kabaca bir göz atsa, acaba ne derdi? Her halde saçmalığın farkına varmakta geçikmezdi&#8230;  Retorikle realite arasındaki uyumsuzluk karşısında şaşkınlğını gizlemezdi. Tabii insanların dünyayı nasıl bu hâle getirmeyi “başardıklarını” da&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. İnsanların kaderi piyasaya bırakılabilir değildir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Az sayıda oligopolün [dev sermaye grubunun] küresel ölçekte üretimi denetleyip yölendirdiği, tüketim modelini biçimlendirdiği bir dünyada, ‘piyasa ekonomisi’ şarkıları söylemek, kendinden menkûl bir ‘serbest piyasa’ imâsında bulunmak, insanlarla alay etmekten başka bir şey değildir. Rahatsız edici olsa da, şimdilik alay etmeyi, <em>köpeksiz köyde değneksiz gezmeyi</em> ‘başarıyorlar’, ideolojik kölelik geçerli olmayı sürdürüyor&#8230; Bir kaç yüz sermaye grubu ve onlar tarafından denetlenen bir kaç yüz bin firmanın at oynattığı, insan yaşamını ilgilendiren her şeye baştan sona ve en ince ayrıntısına kadar yön verdiği, biçimlendirip-dikte ettirdiği, her malın her aşamadaki fiyatınının çokuluslu şirket bürokrasileri tarafından dikey olarak belirlendiği koşullarda, <em>piyasa ekonomisi bunun neresindedir </em>denmesi gerekmez miydi? Aslında piyasa ekonomisi söylemi veya onun idealize edilmiş, hayâlî versiyonu olan <em>serbest piyasa </em>sadece burjuva iktisatçılarının ve burjuva politikacılarının zihinlerinde, bir de iktisada giriş kitaplarında mevcuttur. Rekabet meselesine gelince, Marc Vandepitte’in zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, <em>“ Kapitalist piyasanın serbest piyasayla hiç bir ilgisi yok. Söz konusu olan oligopolcü ve düzenlenmiş bir piyasadır. Bu da demektir ki, her serkörde bir avuç çokuluslu şirket  –hizmetlerindeki devletin de yardımıyla- bütünü denetliyor, kulları dayatıyor: kendileri için zararlı olduğunu düşündüklerinde aralarındaki rekabeti ortadan kaldırıyorlar, gerekli olduğunu düşündüklerinde de empoze ediyorlar. Bizzat kapitalist şirketlerin kendisi planlı ekonomilerdir ve etkinlik alanları ekseri sınırları aşıyor“</em>.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn19">[18]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Malların ve hizmetlerin fiyatları yakınınızdaki semt pazarında değil, oligopollerin yönetim bürolarında, CEO’ların emir ve komutasında belirleniyor ve iktisat profesörü size başka masal anlatıyor, üstelik anlattığı masala inanmanızı istiyor&#8230; Sürdürülebilir bir yaşam için planlama vazgeçilmezdir. Her alanda ve her aşamada planlama vazgeçilmezdir. Sovyet ve Çin deneyleri bu alanda iyi bir başlangıç yaptılar ama sonunu getiremediler. Planlama bürokratik bir palnamaya dönüştü, refah artışı [kalkınma] sadece maddi, ölçülebilir, velhasıl niceliğe [quantity] indirgendi ve planlama amaca ve varlık nedenine yabancılaştı. Bu başarısızlık, plan düşüncesini itibarsızlaştırsa da, planlama fikrinden vazgeçmenin gerekçesi yapılamaz. Zira demokratik, katılımcı bir planlama sadece yerel, ulusal düzeyde değil dünya ölçeğinde de <em>olmazsa olmazdır, </em>vazgeçilemez<em> </em>bir zorunluluktur. Piyasanın kolaylıkla karşılanabilir, beslenme ve sağlık gibi temel ihtiyaçları bile karşılamakta başarısız olduğu ortada değil mi? Üretimin birincil amacının insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kârı maksimize etmek, sermayeyi büyütmek, bu amaçla da <em>değişim değeri üretmek </em>olduğu koşullarda, en temel ihtiyaçların karşılanamaması da dahil, insânî ve toplumsal sorunları uygun ve yetkin bir tarzda çözmek mümkün değildir. Başka bir ifade ile, bu dünyanın sorunları, kendinden menkûl bir <em>görünmez ele </em>emanet edilebilir değildir&#8230; O halde üç şey: Birincisi,  planlama gereklidir ve demokratik bir planlama olmadan kapitalizmin neden olduğu olumsuzlukları/kötülükleri aşmak, yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmak mümkün değildir; İkincisi, demokratik bir planlama emeğin emansipasyonunu varsayar; Ve üçüncüsü de, temel üretim araçları kamuya, <em>asıl sahibine </em>iade edilmeden [gasbedilen gaspçıların elinden alınmadan densin], yapılacak bir planlamanın bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. Daha az ve gerekli olanı üretip, daha az tüketerek, gereksiz olanı tüketmeyerek daha yüksek bir yaşam standardı, keyifle yaşanabilir bir dünya mümkündür&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Büyüme, yüksek oranlı GSYH artışı sağlama saçma perspektifini bir yana bırakmak, gerçekten insan refahını doğrudan ilgilendiren şeyleri üretmek ve bunu yaparken doğanın dengelerini gözetmek hem mümkün hem de gereklidir. Eğer doğayı tahrip eden, üstelik insan refahı için, “iyi bir yaşam için“ gerekli olmayan üretim alanlarından çıkılır, saçmalığa son verilirse, değişim değerini değil, <em>kullanım değerini </em>esas alan bir rotaya girilirse, niceliği [kantitatif] değil, niteliği [kalitatif ] esas alan bir tercih yapılırsa, daha düşük maddi mal üretimi düzeyiyle daha yüksek bir yaşam standardını sağlamak mümkündür. Böylece daha az  emek, daha az enerji, daha az doğal kaynak kullanarak, doğaya verilen zararı olabildiğince küçültmek mümkündür.  Elimizde söylediğimi doğrulayan örnekler de mevcut. Küba’nın GSYH’si [kişi başına düşen milli geliri] OECD ülkelerinde 10 kat daha düşük olduğu halde ve Küba dünya sıralamasında, GSYH bakımından 75’inci olduğu halde, İnsâni kalkınma endeksi Belçika’dan daha yüksek. Çocuk ölümleri, yaşam uzunluğu, eğitim, vb. gibi alanlarda Küba OECD ülkeleri ortalaması düzeyinde.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn20">[19]</a> Bu da, görece daha düşük ekonomik kaynak kullanarak daha yüksek yaşam strandardı yakalamanın mümkün olduğunu gösteriyor. Demek ki, yoksulluk da dahil, insanlığın yüzleşmek durumunda olduğu sorunları çözmek için, yüksek oranlı bir ekonomik büyüme gerekmiyor. Eğer, tam bir absürdlük timsâli olan, geçerli <em>üretmek için üretmek, tüketmek için tüketmek </em>sarmalından çıkılabilirse, hem “daha iyi bir yaşam”, hem de  doğal çevreyi korumak,  mümkün hale gelecektir. Yüksek insânî kalkınma endeksine sahip bir ülke, doğal olarak doğal çevreye daha az zarar veren ülkedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğayı ve insanı mahveden, geçerli enerji yutucu büyüme çılgınlığına son vermek, <em>başka bir</em> <em>büyüme </em>veya de-growht<em> </em>[décroissance] pekâlâ mümkün ve gereklidir. İnsanın kendisiyle ve doğal çevresiyle uyumlu bir şekilde yaşamasının koşulu, daha çok üretmek, daha çok tüketmek, daha çok kirletmek ve daha çok yok etmek değildir&#8230; Maddi olanın değil, manevi olanın yeğlenmesi, insana daha çok yakışan bir şeydir. Artık bu alanda duyarlılığın büyümekte olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Ekvator ‘kültürel varlıklar’ bakanı Fernando Espinosa, Nisan 2010’da, Cochabamba’da gerçekleştirilen, Ana Toprak Hakları ve İklim Değişikliği Konferansında: “ <em>Artık daha fazla büyüyüp, daha az biriktirmemeliyiz. Doğayla karşılıklı haraket ve uyum içinde yeni bir ekonomik işleyiş oluşturmalıyız. İklim değişikliğinin yapısal nedenleri de tüm diğer dünya sorunları gibi aynı nedenlerden kaynaklanıyor, dolayısıyla çözümü de aynı mâhiyette olmak durumundadır. Derin, yapısal ve devrimci çözümler gerekiyor</em>”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn21">[20]</a> diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette buraya kadar söylediklerimizden yanlış sonuçlar çıkarmak doğru olmaz. Mevcut ekonomik büyüme modelinden çıkmanın gereğine vurgu yaparken, artık hiç büyüme olmasın demek istemiyoruz. Kaldı ki, âcil çözüm bekleyen onca sorun varken büyüme artık hiç de gerekli değil demek büyük bir çelişki olurdu&#8230; Bir çok alanda hızlı büyüme gerekiyor ama kaptalist mantığın dışına çıkmak kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. Komünist toplum perspektifinin vazgeçilmezliği&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer geleceğin toplumunda daha çok özgürlük, daha çok sosyal/ekonomik/politik eşitlik, daha derin kardeşlik ve dayanışma, dışımızdaki canlı dünyaya daha çok saygı ve özen, yüksek düzeyde bir bölüşme/paylaşma kültürü, vb. geçerli olacaksa, insan ilişkileri kardeşlik [fraternité] temeli üzerine oturacaksa, bunun adı kavramın jenerik anlamında komünizmden başkası değildir. Eğer öyleyse, insanlığın ufkunda yıkıcı/yok edici absürt kaptalist barbarlık düzeniyle, komünist toplum perspektifi dışında bir üçünçü seçenek görünmüyor&#8230; O halde iki şey: Birincisi, kapitalizm artık gününü doldurmuş bulunuyor, dolayısıyla kapitalizmden çıkmak, artık bir tercih sorunu olmaktan çıkıp, bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor; İkincisi, İnsanlığı komününist topluma götürecek olan ‘uzun yolun’ adı da sosyalizmdir&#8230; Bunları söylemek bir illüzyon, kavramın olumsuz [pejoratif] anlamında ütopik olmak demek değildir. Zira ütopya, bu gün olmayan ama gelecekte olabilen anlamındadır&#8230; Bu yazıyı Eduerdo Galeano’nun  ütopyaya dair söylediğiyle bitirebiliriz: “<em>Ben iki adım ilerliyorum o iki adım uzaklaşıyor. Ben on adım ilerliyorum o on adım uzaklaşıyor. Hep ilerleyebilirim ve onu asla yakalayamam. Ütopya neye yarar? Tam da şuna: Yol almaya”&#8230;</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn22"><em><strong>[21]</strong></em></a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref1">*</a> http://wikiquote.org/wiki/Augustine_of_Hippo.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref2">[1]</a> Bkz: Stefania Vitali, James B. Glattfelder, Stefano Battiston, <em>The Network of Global Corporate Control, </em><a href="http://arxiv.org/abs/1107.5728">http://arxiv.org/abs/1107.5728</a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref3">[2]</a> The Economist, “<em>The world’s richest people” </em>March 17, 2007, p. 110 and UNDP, Human Developpement Report 2010, New York 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref4">[3]</a> SIPRI, <a href="http://milexdata.sipri.org/result.php4">http://milexdata.sipri.org/result.php4</a>; ve <a href="http://www/">http://www</a>. sipri.org/media/pressreleases/2010/100602yearbooklaunch.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref5">[4]</a> Bkz: Samir Amin, <strong>Kapitalizmden Uygarlığı. Sosyalist Perspektifi Yeniden İnşa Etmek, </strong>Özgür Üniversite kitaplığı, Ankara, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref6">[5]</a> The Economist, July 8, 2006, p. 32.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref7">[6]</a> M. Dawson, <strong>The Consumer Trap: Big Business Marketin in American Life, </strong>İllinois 2003.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref8">[7]</a> Bkz: Fikret Başkaya, <strong>Yeni paradigmayı Oluşturmak-<em>kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve âciliyeti üzerine bir deneme- </em></strong>Özgür Üniversite Kitaplığı, 2011, ss. 47-62.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref9">[8]</a> “<em>Facing the consequences</em>” The Economist, November 27, 2010, pp. 79-82.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref10">[9]</a> Financial Times, December 1, 2010, p. 4.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref11">[10]</a> Finacial Times, December 13, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref12">[11]</a> Amounts in $ PPP. World Bank, Measuring Global Poverty [2009], <a href="http://siteresources.worldbank.org/INTRES/Resources/469232-1127252519956/measuring_global.html">http://siteresources.worldbank.org/INTRES/Resources/469232-1127252519956/measuring_global.html</a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref13">[12]</a> Rakamlar için bkz: <strong>Poverty Facts and Stats</strong>,http://www.globalissues.org/article/26/poverty-facts-and-stats.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref14">[13]</a> WTO- ILO, Globalization and informal jobs in developing countries, Geneva 2009, p.27.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref15">[14]</a> Bkz: <em>Taranta Babu’ya 7. Mektup. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref16">[15]</a> Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 1998 yılına dair verdiği ramaklar söylemek istediğimize açıklık getirebilir: “ Japonyada eğelence endüstrisine 35 milyar dolar,</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref17">[16]</a> Military Spending Worldwide, http://www.visualeconomics.com/military-spending-worldwide/</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref18">[17]</a> Elbette dünyadaki yoksulluk sorunu sadece bir miktar para transferiyle çözülebilir mâhiyette bir şey değildir. Radikal yapısal değişiklikleri var sayar. Eşitsiz ilişkiler bütününün aşılması gerektirir&#8230; Böyle bir örnek vermekteki amacımız, istenirse sorunun çözümünün ne kalar mümkün ve kolay olduğunu virgulama amaçlıdır sadece&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref19">[18]</a> Marc Vandepitte, “<em>Remarks on ‘ Redirecting production for life’s necessities, prioritizing use value over exchange value‘ “</em>http://www.forumdesalternatives.org/EN/readarticle.php?article_id=9564</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref20">[19]</a> Bkz: Fikret Başkaya, <strong>Yeni paradigmayı oluşturmak&#8230; </strong>age, ss. 65-128.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref21">[20]</a> Espinosa.M., “ <em>Climate Crisis: A Symptom of Development Model of the World Capitalist System’, </em>Speech to the Panel on Structural Causes of Climate Change, World Peoples’ Conference on Climate Change and Rignhts of Mother Earth, Cochabamba, April, 20, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref22">[21]</a> Maurice Lemoine, “<em>A quoi sert l’Utopie?”</em>, [ Recension d’Eduardo Galeano], Le Monde Diplomatique, janvier, 2011.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

