<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Hevpeyvîn</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/peyam/hevpeyvin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Jan 2012 16:40:56 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>LKD (Lêgerîna Kurdên Demokrat) sözcüsü Tahsin SEVER ile röportaj</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/lkd-legerina-kurden-demokrat-sozcusu-tahsin-sever-ile-roportaj</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/lkd-legerina-kurden-demokrat-sozcusu-tahsin-sever-ile-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Dec 2010 16:04:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1801</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Sever, Lêgerîna Kurdên Demokrat olarak genel prensiplerinizi kamuoyuna deklere etmiş bulunuyorsunuz.  Lêgerîna Kurdên Demokrat ne istiyor, çözüm önerileri nelerdir, lütfeder misiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-1802" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/lkd-legerina-kurden-demokrat-sozcusu-tahsin-sever-ile-roportaj/attachment/tahsin_sever"><img class="alignleft size-full wp-image-1802" title="Tahsin_Sever" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/12/Tahsin_Sever.jpg" alt="" width="460" height="259" /></a></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/vqBHV9CpUHM&amp;feature" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/vqBHV9CpUHM&amp;feature"></embed></object></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/8UWTAaJ5_74" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/8UWTAaJ5_74"></embed></object></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/d5BnEhcg4T0&amp;feature" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/d5BnEhcg4T0&amp;feature"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/lkd-legerina-kurden-demokrat-sozcusu-tahsin-sever-ile-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Metoikos* Dergisine verilen röportaj</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2010 23:59:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1791</guid>
		<description><![CDATA[Metoikos – Peyamaazadî ne zaman yayın hayatına başladı ve Kürdistan meselesini hangi prizmadan yansıtıyor?
Dara Cibran -Peyamaazadî, özgürlük mesajı anlamına gelir, bu aynı zamanda sitenin temel hedefini de net bir şekilde özetliyor. 2005 yılında sitenin hazırlıklarını yaparken, teknolojinin sunduğu olanakları Kürt ulusunun mücadelesine sunarak, devam eden siyasal sürece pozitif bir atmosferle katılarak tarihe bazı notlar düşmeyi hedeflemiştik. Kurt ulusunun toplumsal ve siyasal sorunlarına mümkün olduğunca bilimsel bir yorumla katılarak ulusumuzun değerlerini korumayı ve sunmayı önümüze koymuştuk. 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos – Peyamaazadî ne zaman yayın hayatına başladı ve Kürdistan meselesini hangi prizmadan yansıtıyor?</em></p>
<p style="text-align: justify;">Dara Cibran -Peyamaazadî, özgürlük mesajı anlamına gelir, bu aynı zamanda sitenin temel hedefini de net bir şekilde özetliyor. 2005 yılında sitenin hazırlıklarını yaparken, teknolojinin sunduğu olanakları Kürt ulusunun mücadelesine sunarak, devam eden siyasal sürece pozitif bir atmosferle katılarak tarihe bazı notlar düşmeyi hedeflemiştik. Kurt ulusunun toplumsal ve siyasal sorunlarına mümkün olduğunca bilimsel bir yorumla katılarak ulusumuzun değerlerini korumayı ve sunmayı önümüze koymuştuk.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün yazarlarımızı ve Peyamaazadî dostlarını birleştiren ortak payda, dar örgütsel çıkarlar değil, fakat ülkemizin temel çıkarlarıdır, ülke ve ulus gerçekliğidir. İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Veatriki Aravani ve isimlerini anmadığım daha birçok Kürt olmayan düşünür, yazar ve bilim adamıyla işbirliği yapmaktayız ve bu dostlar çabamızı tarafsız bir şekilde değerlendirerek mücadelemizi desteklemektedirler. Bundan kıvanç duymaktayız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün hepimizi ortak bir paydaya bağlayan, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının, her ulusun olduğu gibi Kürt ulusunun da doğal ve vazgeçilmez, devredilmez hakkı olduğu tezidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em><a rel="attachment wp-att-1792" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj/attachment/minima_elefterias"><img class="alignright size-full wp-image-1792" title="Minima_Elefterias" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/12/Minima_Elefterias.jpg" alt="" width="312" height="428" /></a>Metoikos – Bu iletişim hangi dilde gerçekleşmektedir?</em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Sitenin şu an ki arayüzü Kürtçe olsa da tematolojik olarak 4 dilde yayına devam ediyoruz. Şu anda arşiv olarak kullandigimiz <a href="http://www.peyamaazadi.org/index.php">http://www.peyamaazadi.org/index.php</a> sayfasında arayüzler de dört dilde mevcut. Kürtçe, Türkçe, İngilizce ve Yunanca. Ziyaretçilerimiz sırasıyla Türkiye, Almanya, Fransa, Yunanistan, Irak, İsveç, İngiltere, ABD, Avustralya ve İsviçre’den takip etmekteler. Kısaca Kürt diasporasının yoğun bulunduğu ülkeler.  Ancak, bağlı bulunduğumuz server’in etkisizleştirilmesi, site kodlarının ele geçirilmesi gibi bizzat Türk emniyeti ve değişik odakların da çok yönlü sanal/teknik saldırılarına da maruz kaldık/kalıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos – Sizin yada sizinkine benzer siteler aracılığıyla toplumsal ve siyasal sorunlar gündemleştirilebilinir mi sizce?</em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Biz dünyanın dört yanına savrulmuş bulunan Kürt göçmen ve mülteciler için teknolojinin ilerlemesi oldukça dikkate değerdir. Bizimle benzer tezleri savunan bazı sitelerle zaman zaman belirli konularda işbirliği de yapıyoruz. Aslında, egemen devletlerin bize dayattığı çerçevenin ötesinde internet alanının bizlere sağladığı özgürlükleri değerlendirmeye çalışıyoruz ve sanıyorum bunu başarıyoruz. Internet bize, bilgilen(dir)me, işbirliği, görüş alışverişi, ortak kaygılanma, umut ve hayallerimizin bir araya geldiği bir platform sunuyor. Biz dünyanın değişik mekânlarına dağılmış bulunan insanları eş zamanda ve çok ucuza bir araya getiren ciddi bir olanak, bu yüzden ülke hasreti de bir nebze de olsa katlanılabilir hale geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos – Başkalarıyla iletişiminde sosyal paylaşım sitelerini de kullanıyor musun?</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Evet, kullanıyorum. <em>Facebook, Twitter</em> <em> veya YouTube </em>gibi siteler, dost ve tanıdıkların belli paylaşımları dışında, insanlara başkalarıyla da tanışma, çevrelerini genişletme, düşünce ve görüş alışverişinde bulunma, işlerini tanıtma olanağı sunduğu gibi, psikologların sunduğu verilere göre insanların daha az yalnızlık duygusu hissetmelerine, izolasyon duygusunu aşmalarına da yardımcı oluyor. Bazen bu araçlar üzerinden ortak amaçlar için harekete geçiyorlar, aktif katılım ve işbirliklerine girişiyorlar. Hatırlarsınız bundan iki yıl önce 15 yaşındaki Alex bir polis kurşunuyla öldürüldü. Aradan 24 saat bile geçmeden on binlerce insan sokaklardaydı. Bu olay sonrası kullanılan cep telefonları ve özellikle de sosyal paylaşım sitelerinin rolünü inceleyen yani teknoloji ve siyasal-toplumsal eylemlerin ilişkisini inceleyen dersler üniversitelere girdi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Kısacası, bizim ve daha diğer birçok toplumsal sorunun işlenebileceği, duyulabileceği bir ortam oluşmuş durumda. Toplumsal paylaşım siteleri ise yeni türden bir iletişim platformu. Etkinlikleri artıkça, bu olanakları kullanan bizlerin de sesimiz daha çok duyuluyor, güçleniyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu andaki verilere göre Facebook kullanıcı sayısı 500 milyonu asmış durumda. Yalnızca Yunanistan’da 2,2 milyon kullanıcısı var. Eğer bir ülke olsaydı, yeryüzündeki üçüncü büyük ülke olmuş olacaktı. Her kullanıcısı ortalama olarak 130 kişiyle iletişim halinde ve 13 gruba üye, her üye günde ortalama bir saatini bu ortamda geçiriyor ve her ay ortalama 8 yeni kişiyle tanışıyor. Şu anda sitenin Kürtçe de dahil olmak üzere 70 dilde ara yüzü kullanımda. Facebook sayfası da olan isletmelerin sayısı 1,5 milyonu geçiyor. Bu sanal dünyanın, yada sosyal paylaşım ağının gerçek dünyada nasıl bir etki yaratabileceğini düşünebiliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos &#8211; Sosyal paylaşım sitelerinin gürültüsünde Kürdistan meselesi ne kadar duyuluyor? </em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Teknoloji ve basın yayın araçları egemenlik ilişkilerinin sürdürülme araçlarıdırlar ve devletin ideolojik ve kurumsal yapısının ayrılmaz parçasıdırlar. Hangi politik güç bunları kontrol ederse kuşku yok ki kendi egemenliğini kurmak için kullanacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu olan sanal dünyada ise işler daha karmaşıktır ve burada belirlenmiş, sabit ve tek bir iktidar odağından bahsetmek oldukça güç. Bilim ve teknoloji alanı, yalnızca egemenliğin araçları değil ayni zamanda bunlar da birer egemenlik alanı oluşturmuşlardır. Sahip olunan bilgiyle orantılı olarak karşıdakini teknolojik olarak alt etmek ve egemenlik ilişkilerini sarsmak mümkün. Wikileaks olayını düşünün …</p>
<p style="text-align: justify;">Internet ve sosyal paylaşım ağları birbirinden farklı hatta yer yer birbirine düşman güçlerin mücadele ettikleri alanlar. Bugüne kadar Kürdistanı aralarında paylaşan devletler bu araçları (radyo, TV, internet) Kürtler üzerinde yalnızca egemenlik kurmak için değil, ancak esas olarak Kürt dilini, kültürünü yok etmek için kullandılar. Sosyal paylaşım siteleri ulusal sınırları aşan global bir olanaktır ve belirli egemenlik ilişkileri ile sınırlandırılamıyorlar. Tersine değişik görüş ve mücadelelerin kendini ifade ettiği, serpildiği bu yüzden de egemenlik iliksilerinin açıkça sorgulandığı bir alan. Kürtlerin bağımsızlık mücadelesi bu alanda da kendisini ifade ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">* Arkaik donemde Yunanistan’daki herhangi bir şehir devletin sınırları içinde ikamet edipte aslen oralı olmayan nüfusa Metoikos deniyordu. Metoikoslar genellikle ya çok sınırlı yada hiç siyasal haklara sahip değillerdi. Kavram özellikle Atina demokrasisi döneminde yani ekonomik gelişmenin ve ihtişamın dorukta olduğu bir dönemde çok fazla yabancıyı çekmesiyle kullanılır olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">2003 yılından beri yayın yapan Metoikos dergisi yabancı korkusu ve ırkçılıkla mücadelede bilgilendirme ve baskı grubu olarak önemli bir işlev gördü. Yunanistan’daki mülteci politikasının boşluklarını göstererek, bürokrasi ve kamu çalışanlarının yabancılar karşısındaki kabul edilemez davranışlarını ortaya çıkararak ve göçmenlerin maruz kaldıkları insanlık dışı çalışma şartlarını göz önüne sererek önemli bir rolü yerine getiriyor. Keza değişik mülteci grupları arasında bir köprü görevi görerek karşılıklı dayanışma ve ortak davranışlar sergilemelerinde de yardımcı oldu/oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kasım 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: center;"><a href="http://metoikosmagazine.blogspot.com/"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoLi6ne9jao/TRHUcbgf_CI/AAAAAAAAAI0/i95-F98UyHs/S1600-R/metoikos_BANNER.jpg" alt="" width="630" height="170" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bibona wergirtina Prof. Î.Beşikçî Xelata Osman Sebrî Hevpeyivîna kovara Pirsê bi Dilawerê Zengî re</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 08:41:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>
		<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1587</guid>
		<description><![CDATA[Di sala 1939an de, li bajarokê Îsklîpê (Tirkiyê) ji dayikê bûye. Xwendina xwe, ya seretayî û navîn li wir kuta kiriye. Piştre ew di sala 1962an de fakulta zanistiyên ramyarî li Erzeromê diqedîne]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-1588" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re/attachment/dilawer-u-besikci-u-xelat"><img class="alignleft size-medium wp-image-1588" title="Dilawer û Beşikçî û xelat" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Dilawer-û-Beşikçî-û-xelat-170x250.jpg" alt="" width="170" height="250" /></a>Prof. Îsmaîl Beşikçî:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1939an de, li bajarokê Îsklîpê (Tirkiyê) ji dayikê bûye. Xwendina xwe, ya seretayî û navîn li wir kuta kiriye. Piştre ew di sala 1962an de fakulta zanistiyên ramyarî li Erzeromê diqedîne.</p>
<p style="text-align: justify;">Leşkeriya xwe di du gundên Kurdistanê -Bedlîs û Hekarê- de dike. Li van herdu bajarên Kurdan, wî demên xwe vala derbaz nekiriye, ewşa gundiyan, çanda Kurdan pir ji PROF. Î.Beşikçî re balkêş û hewaskar bûne. Şûnmayîna hemû aliyên jiyana Kurdan ji nêzîk ve naskiribû û bi êş û derdên Kurdan re dibû hevpar.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1964an de pileya doktoriyê di civatnasiyê de, li ser irtûka xwe (Eşîra Elîkan ya koçer) wergirt.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji ber ku Prof.Î.Beşikçî li ser Kurdan lêkolîna xwe didomand, ew di sala 1969an de, ji zanîngehê tê qewitandin, lê dîsan, ew di sala 1971an de, di fakulta rêzaniyê de, li Enqerê dibe mamoste, lê vê care ji ber xebatên xwe yên zanistî, derbarê gelê Kurd, tê girtin, û 13 salan ceza dixwe, lê li gor biryara bexşandina giştî, ew azad dibe.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1979an de, ji bo berhemin nû li ser Kurdan diweşîne tê girtin, û di 12ê Nîsana 1980î de serbest dibe.</p>
<p style="text-align: justify;">Girtina wî, bandorek mezin li raya giştî kiribû, lewre, rêxistina (Emnestî Internasyonal) yekîtiya nivîskarên Siwêdî, Nerwêcê û Holandayê nikarî bûn bêdeng bimana, û karbidestên tirkiyê pirotêst kirin. Ji ber vê jî, dîsa polîsan ew di 30ê Tîrmeha 1981an de girtin û ew ta sala 1987an, di girtîgehê de dimîne.</p>
<p style="text-align: justify;">Di navbera 1970-1990î de Prof.Î.Beşikçî li derdora (13) salan di zindanan de xew dike, û 27 caran-ji ber Kurdan ve- de’we lê hatine vekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Di 14.08.1980î da, ji zindanê, nameyek dirêj ji UNESCO (Yonêsko) re dişîne, û têde ramanên M.Atatork û destlatên Tirkiyê, yên dijî Kurd û Kurdistanê, gelek bi ferehî û kûr dicersîne, her weha jî têde bervedêreke zanistî û rêzanî ji ber gelê Kurd ve dike.</p>
<p style="text-align: justify;">Di 9ê Şibata 1993an de, dadgeha parastina dewletê li Enqerê, bi sedema (13)e lêkolînên wî li ser Kurdan, bi (26)Milyar Lîre ceza dike.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1993an de, ji bo gotarekê (Jina Kurd û girîla) li dora (12) mehan dikeve zindanê.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji sala 1962-1999an de li dora bîst (20)salî ketiye zindanê.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi bona wergirtina Prof.Î.Beşikçî xelata Osman Sebrî, govara <strong>Pirs</strong>ê ev hevpeyvîn bi <strong>Dilawerê ZENGÎ</strong> re çêkir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1-Birayê Dilawer, em dixwazin tu hinekî ji me re li ser vê xelatê bipeyivî, kengî çêbû, û armanca wê çiye?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Di destpêkê de, ez pir sipasiya we dikim, û hêviya pêşketinê ji karê we re dixwazim. Di 09.01.1998an de, sêmînerek ji aliyê hin wêjevan, rojnamevan, rewşenbîr, nivîskar û hunermendên Kurd ve, li mala nemir Osman Sebrî, li bajarê Şamê pêk hat, daku bûyera buhartina 93ê salan di ser roja bûyînê re, ya helbestvan, wêjevan, zimanzan û xebatkarê Kurd Osman Sebrî careke din were pîrozkirin, û avakirina şêwazekî rûmetiye ji bo kesayetiya Osman Sebrî bête gotûbêjkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Pêşniyaza damezrandina xelatekê bi nave (xelata Osman Sebrî) yê nemir hat kirin. Ev pêşniyaz ji hemû beşdaran û rêvebirên şevînê hate pejirandin û biryar hate girtin, ko komîtek ji heft kesan, bi serokatiya Dr. Cemal Nebez bête avakirin. Dema ko komîtê pêwendî bi Dr. Cemal Nebez re, li Berlînê kir, ewî pêşniyaza me zor sipas kir û amadebûna xwe ji bo vî karê pîroz diyarkir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev xelat dê her sê salan carekê ji bo kesekî ne Kurd we re pêşkêşkirin, yê ko xizmet û xebatên hêja û giring ji bo gelê Kurd, di warê ziman, wêje, dîrok, huner, şaristanî, polîtîk yan mirovatiyê de kirine.</p>
<p style="text-align: justify;">Xelata me perçeyek zêr e, wêneya nemir Osman Sebrî û sîmbolek (<strong>Xelata Osman Sebrî ji bo dostaniya gelan</strong>) li ser e.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2-Çima we Îsmaîl Beşikçî hilbijart weku yekemîn kes vê xelatê wergire?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Piştî şêwir û danûstendineke dûr û dirêj, komîta me, hêja dît, ko bi şanazî xelata xwe ya pêşîn pêşkêşî rewşenbîrê demoqrat û dostê gelê Kurd Prof.Î.Beşikçî bike. Çimkî ji biyaniyan, ew yekemîn mirov e, ko jiyana xwe, ji bo azadiya gelê Kurd û Kurdistanê terxandiye, û ji bo doza me, ya dadmend, gelek sal ji temenê xwe di girtîgehên destlata nijadperest de, bi pêdarî derbas dike. Tucarî Prof.Î.Beşikçî li hember hêrîş û çewtiyên Îdyolociya destlatên Turkiyê bêdeng nemaye, di zindan û dadgehan de, bê dudilî nemaye, û herdem ala peyva rastgo radike. Bi dehê lêkolîn û pertûkên zanistî li ser pirsa Kurd û Kurdistanê nivîsiye û dinivîsîne. Kar û xebata Prof.Î.Beşikçî di ber pirsa Kurd û Kurdistanê de, ne ji bo berjewendiyeke kesayetî an deraviyê ye. Piştgirê doza gelê Kurd, xêrxwazê gelê xwe ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Lewra jî, me hêja dîtiye ko em bi serbilindî xelata xwe ya pêşîn pêşkêşî têkoşerê mirovperwer, yê nasdar, û dostê gelê Kurd Prof. Î.Beşikçî bikin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3-Wek hatiye naskirin, Prof. Î.Beşikçî xelat ji tu kesî wernegirtiye, baş e, çilo ev xelat ji we wergirt?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Wek we got, berî vê xelatê Prof.Î.Beşikçî xelat ji tu kesî wernegirtiye. Ev xelata pêşîn e, ko werdigre.</p>
<p style="text-align: justify;">Berî niha, xelatek ji komîta yekîtiya nivîskarên Emrîkiyan, digel pereyekî pir (şêkekî vekirî) diyarî wî hat kirin. Lê berêz Prof. Î.Beşikçî ev xelat nepejirand. Bersiva wî ev bû<em>:(Hûn piştgiriya gelê Kurd nakin, û dewleta we dostaniya rijîmên zorkar dike, ew diyariya we ji pereyê vê dewletê ye).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Xelateke dî ji hêla rewşenbîr û nivîskarên Elmanan pêşkêşî wî bû. Lê ew jî ji ber rewşa me Kurdan nepejirand û got: <em>(Ez xelata we wernagirim, ji ber, hûn alîkariya rijîma Turkiyê bi çekan dikin. Rijîma Turkiyê jî bi wan çekan li Kurdan dixin).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Xelateke din ji hêla serokê komîta (Weqfa bêjeya serbest) ‘Fund for free expression’ Gara Lara Marîş, di sala 1991ê de, pêşkêşî wî hate kirin. Lê bervedêrê mafê gelê Kurd, Prof. Î.Beşikçî ew jî ji ber zordariya, ko li gelê Kurd dibe nepejirand.</p>
<p style="text-align: justify;">Xelata me, xelata pêşîn e, ko Prof. Î.Beşikçî werdigre û dipejirîne. Ev jî ji bo me û ji bo doza gelê me serketineke pir pîroz û mezin e.</p>
<p style="text-align: justify;">Birastî, dema me xelata xwe pêşkêşî wî kir, bersiva wî ya pêşîn ev bû: <em>(Min biryar daye, ko tu xelatan wernegirim, ez pir hirmeta xebata mamoste Osman Sebrî digrim û vê gava we pîroz dikim. Lê tu diyariyan wernagirim)</em>.Min lê vegerand: <em>(Ez benî! Ya me xelat e, ne diyarî ye. Ev cara pêşiye, ko bi navê xebatkarekî nivîskarekî Kurdan xelatek weha çê dibe, û tu yekemîn mirovê biyanî ye, ko di ber pirsa gelê Kurd û Kurdistanê de êşiya ye, û pir cefakêşî, dijwarî û zor dîtî ye. Em pir hirmeta vê xebata te digrin, û di riya vê xelatê re, em dixwazin vê rêzgirtin û heskirina xwe ji te re diyar bikin, û tu kesî pêvî te hêjayî vê xelata xwe yî pêşîn nabînin. Tu di dilê gelê Kurd deye. Heger tu naxwazî xelata me wergirî, tê dilê gelê Kurd bihêlî, heger ev yekan lit e hêsan be, xelata me wernegre).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Birastî, piştî min gotina xwe birî, bi riwekî geş û dilekî şa bersiva min da û got: <em>(Ez xelata we werdigirim, û bi dilekî şa dipejirînim. Ez her serkeftin û pêşveçûnê ji we re dixwazim. Karê we, karekî pîroz e. spas ji we re, û silavên min bigehîne hevalên xwe).</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4-Kak Dilawer, cara yekemîne tu bi Prof. Î.Beşikçî re rûdinê, tu çi dikarî ji me re li ser kesayetiya wî bipeyivî?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Dema komîtê ez dame pêş, û ji min xwestin ko xelatê bigînim destê Prof.Î.Beşikçî, birastî ez pir şabûm û min xwe bextewar dît. Lê ya hîn bi min xweştir, dema xelat ji destê min wergirt. Ew roj, ji bo min, rojeke dîrokî bû. Ji ber wê dîtinê serbilind im.</p>
<p style="text-align: justify;">Prof.Î.Beşikçî lêkolînvan, nivîskar, peya û zanayekî zanistî ye. Yekemîn mirovê biyanî ye, ko jiyana xwe ji bo doza Kurd û Kurdistanê terxandiye. Ji sala 1962an ta bi sala 1999an de, li dora bîst salan di girtîgehên destlatên Turkiyê de girtî maye. Bi bîstên pertûkên zanistî û gotarên hêja li ser pirsa gelê Kurd û welatê wan Kurdistanê nivîsiye.</p>
<p style="text-align: justify;">Mirovekî pir xwedî bawer û rastgo ye. Rûgeş, zimanxweş, kêmpeyv, dilovan, nerm û pir zelal e. tiştê di dilan de, di çavan de diyar in.Ew çavên zer, mizgîniya pêşerojê tê de dibînim. Rûken û şabûna zarokên sade, perîşan û xizan tê de diyar in. kovan û derdên gelê Kurd di keser û peyva wî re agadar dibim. Mirovekî demoqrat û aştîxwaz e. Bi hizr û hişê xwe, can û dilê xwe, bervedêrê pirsa gelê Kurd û Kurdistanê ye. Mirovekî pir mêrxas û dilsoz e. Em gelê Kurd, deyndarê vî lehengî ne. Bila diya wî ya Turk serbilind be, ko mirovekî mina wî aniye.</p>
<p style="text-align: justify;">5-Di danûstendina te bi Prof.Î.Beşikçî re nerîna wî li ser Kurd ên Sûriyê çi bû?</p>
<p style="text-align: justify;">-Ez bawer im mirovekî mina Prof.Î.Beşikçî ne dûrî rewşa gelê Kurd û Kurdistanê ye. Lê tiştê balkêş, pireya Kurdên bakur, wêneyeke şaş û nerast li ser rewşa Kurdên me wergirtine; ko em li welatê xwe azad û serbest dijîn. Tu êş û derdên me tune ne. Rijîm ji me re baş e. daxwaz, xwestek û mafên me parastî ne. Birastî, ev nerîna şaş ne ji ber xwe ve hatiye, û ne jî dijminê gelê Kurd belav kiriye. Mexabin ew partiyên ko têkilî û girêdanên wan bi rijîma Sûriyê re hene, heta ji wan hatiye, ew bêbextî û nîfaq kirine, û di nav Kurdên bakur de belavkirine. Ev jî tiştekî pir xerab e. Prof.Î.Beşikçî hayê wî ji rewşa me hebû, lê gelek tişt jê ne zelal bûn. Gelek tiştên şaş jî jeer hatibûn gotin. Lê ez bawer im hayê wî ji wan munafiqan hebû.</p>
<p style="text-align: justify;">Di dawiya danûstendina me de, min jêre got: <em>(Berî demekê, pertûka te (Kurdistan mêtingeheke navnetewîye) bi zimanê Erebî linik me(Sûriyê) belav bû. Cihê şanaziyê bû. Lê gazinek me heye, tu di pertûka xwe de, li ser rewşa me bi firehî nepeyivî ye. Pir bi kutî di ser pirsa me re derbas bûyî)</em>. Bi riwekî xweş girnijî û got: <em>(Dema min ew pertûk nivîsî, ewha min dizanî bû. Lê ez sozê didim, di rojên bên de, bi rengekî fireh, ezê li ser rewşa we binivîsînim)</em>.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6-Pêwendiyên Prof.Î.Beşikçî bi nivîskarên Kurd û Turk re çewa ye?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Ez bawer im, wê pêwendiyên Prof.Î.Beşikçî bi hemû nivîskarên Kurdan re xweş bin. Beşikçî cihê rêzgirtina her kesî ye. Lê pêwendiyên wî û hin nivîskarên Turkan wê ne cihê xweşiyê bin. Ji ber ko nivîskarên mina Prof.Î.Beşikçî azad û serbest pir di nav Turkan de kêm in, heger em nebêjin tune ne. Li gorî baweriya min, her kesê dostê gelê Kurd be, demoqrat û aştîxwaz be, wê hevalbendê wî be. Li vir ez dixwazim bûyerek di navbera wî û çîroknivîs Ezîz Nisîn de çêbibû bibêjim: (Di kongirekî ji kongirê nivîskarên Turkan de, Prof.Î.Beşikçî gotinekê li wir dixwîne, û di wê gotinê de, pirsa gelê Kurd dide pêş. Çîroknivîs Ezîz Nisîn li hember radibe û jeer dibêje: <em>(Beşikçî çima tu her carê pirsa Kurdan tînî zimên, diyare tu nokerê Ingilîza ye!!).</em> Prof.Î.Beşikçî lê vegerand û got: <em>(li hemberî rijîma zorker, ez bervedêrê gelê bindestim, lê tu li hember gelê Kurdê bindest, bervedêrê rijîma zorkarî. Vêca tu nokerî yan ez).</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>7-Dema ku te xelat pêşkêşî Prof.Î.Beşikçî kir, tu çawa dikarî, ji me re, li ser rojname û kovaran bi peyivî, yên ko beşdarbûn ji bo belavkirina vê bûyerê?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Wek hûn dizanin, Prof.Î.Beşikçî, ji demek ne dûr, ji zindanê derketiye. Lê ew bixwe, ji girtiya ye. Dibin çavê polîs de ye. Jiyana wî ne serbest û azad e. Ji hêlekê din, ew dused sal ceza li ser heye. Vêca, dema min xelat li bajarê Enqerê pêşkêşî wî kir, me nikarîbû xwediyê kovar û rojnameyan başdarî wî cihî bikra. Di rewşeke awarte de dijiya.</p>
<p style="text-align: justify;">Li bajarê Istenbolê rûniştineke rageyandî hate girêdan, gelek kovar û rojname, nivîskar û rewşenbîr beşdar bûn, û hevpeyvîn û dîtin li ser xelatê bi min re çêkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Birastî, hemû kovar û rojnameyan guhdaneke pir mezin dane vî karê me, û pireya nivîskar, rewşenbîr û siyasetvanên Kurdan rêzgirtina xwe ji karê me re diyar kirin. Bi navê xwediyê kovar û rojnameyan, rewşenbîr û siyasetvanan gelek birûskên pîroz-nameyê ji Prof.Î.Beşikçî re rêkirin.Ji wan kovar û rojnameyan ko hevpeyvîn bi min re çê kirin û beşdar bûn:</p>
<p style="text-align: justify;">-Rojnameya 2000yenî gundem. Rojnameya Roja Teze. Rojnameya Azadiya welat. Kovara Jiyana Rewşen. Kovara Zend. Kovara Nûbuhar. Rojnameya Pîne….hwd.</p>
<p style="text-align: justify;">Min gelek dîtin û rûniştin bi xwediyên dezgehên Kurdî re çêkirin, ji wan:</p>
<p style="text-align: justify;">Serokê Ensîtûta Kurdî li Istenbolê. Cîgirê serokê HDPê. Seroka Navenda Çanda Kurdî li Istenbolê. Nûnerê Weqfa Kurdî….hwd. Digel dîtina çend nivîskar û rewşenbîrên Kurd, ji wan: Mele Ebdulla Varlî, Feqe Husên, Mele Îsmet, Mele Reşîd, Mele Ebdirehman, Mele Silêman, Mele Ehmed, Hesen Kaya, Salihê Kevirbirî, mamoste Selah, nivîskar Mihemed, nivîskar Yaqûb karademîr, mamoste Xenî bavê Şoreş, mamoste û lêkolîner Malmîsanij û Gulbuhar Bedirxan…hwd.</p>
<p style="text-align: justify;">Di riya kovara we re, hêjaye, ko ez spasiya van biraderan tevan bikim û bi taybetî Mele Îsmet, ji ber ew pir bi min re westiya û ji bo min pir zor û dijwarî dît. Li hêlekê din, ew karê wergêriyê di navbera min û Prof.Î.Beşikçî de, xweş dikir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>8-Baş e, kak Dilawer, di serdana te de li Kurdistana bakur, em dixwazin tu hinekî li ser tevgera rewşenbîrî ya Kurdan bipeyivî?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Wek hûn dizanin, ta bi vê rojê, rijîma destlatên Turkiyê li sere xwe siwar e, û bi hebûna Kurdan û Kurdistanê rûneniştine. Rewşa gelê Kurd bi şêweyekî awarte derbas dibe. Her tiştê bi nave Kurdan qedexe ye. Rewşa tevgera rewşenbîriya Kurdan jî bi rewşa tevgera ramyariyê ve girêdayî ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Di roja îro de, û ji bo derbasbûna dewleta Turkiyê di bazaar Ewropiyan de, jê tê xwestin hin guhertinan di rêdan û qanûnên dewleta xwe de bikin, û gava ber bi demoqrasî û aştiyê de bavêjin. Lê, ta bi vê rojê tu gav nehatine avêtin. Tenê çavên xwe ji weşandina hin kovar û rojnameyan, pertûk û nivîsan digrin, lê bi awayekî serbest û azad tu tişt dernakevin. Zimanê Kurdî qedexe ye. Tevaya Kurdên me bi zimanê Turkî di mal û li serserê karê xwe de dipeyivin. Tiştê pir xerab xwendevanên zimanê kurdî tune ne. Kurd jî guh nadin zimanê xwe. Rojnameya (2000 yenî gundem) bi zimanê Turkî li dora- 15000-hejmar tê çapkirin. Lê rojnameya (Azadiya welat) an (Roja Teze) yên ko bi zimanê Kurdî derdikevin, ne pirtirî-2000-hejmar tên çapkirin. Ew jî bi tevayî nayên firotin. Ev tiştekî pir xerab e. Ji hemû nivîskar û rewşenbîran, partî û rêxistinan tê xwestin ko li ser vê rewşa ne durist bisekirin, û destên xwe li ser birînan deynin, û derman bikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev rewşa ne durist pir girêkên ne saxiyê di laşê tevgera rewşenbîriya Kurdî de çêdikin. Yek ji van girêkan, rewşa abûriyê. Çaxê pertûk, kovar û rojname têne çapkirin, xerciyek pir mezin li wan dibe. Heger ew weşan xerciya xwe dernexe, piştî çend hejmaran, ez bawer im, wê bisekine. Herweha rewşa tevgera rewşenbîriyê jî qels dibe. Ango têkiliya di navbera xwendevan û berhem de namîne. Ango rola rexnegîr namîne. Wê gavê awayê nivîsandinê, celebên nivîskariyê, naveroka berheman û asoyê rewşenbîriyê diçilmise, pûç û bê ber dibe.</p>
<p style="text-align: justify;">Li bajarê Istenbolê, tevgerek nûzayî dest pê bûye. Li dora neh-deh kovar û rojname tên weşandin. Pênc çapxaneyên Kurdî hene. Du-sê dezgehên Kurdî, ji bo rageyandin û weşanên Kurdî hene. Lê mexabin, herêmên Kurdistanê ji van tevgeran tevan bêpar in. li van weşanan qedexeye derbasî Kurdistanê bibin. Heger derbas dibin jî bi awayekî pir kêm û ne penî ye.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p style="text-align: justify;">*Kovara <strong>Pirs</strong>-hejmar:20,sal:7,zivistan 2000.Li binxetê tê weşandin.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="dilawerzengi@nefel.com">dilawerzengi@nefel.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasname&#8217;nin Yayınla(ya)madığı röportaj</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Apr 2010 08:45:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1313</guid>
		<description><![CDATA[Nasname’den eski arkadaşım olan Mahmut Gergerli Şubat ayının başlarında benimle bir röportaj yapmak istediğini, geçmişte nasname’de yer almış, emek vermiş arkadaşlardan birer röportaj alarak onları nasname okuyucularına hatırlatmak istediğini iletmişti. Benim “neden buna gerek duyuyorsunuz” şeklindeki soruma ise sizleri okuyucularımıza tanıtmak dışında bir amaç gütmüyoruz şeklinde bir tekrar olmuştu. Ben ikna değildim. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Nasname’den eski arkadaşım olan Mahmut Gergerli Şubat ayının başlarında benimle bir röportaj yapmak istediğini, geçmişte nasname’de yer almış, emek vermiş arkadaşlardan birer röportaj alarak onları nasname okuyucularına hatırlatmak istediğini iletmişti. Benim “neden buna gerek duyuyorsunuz” şeklindeki soruma ise sizleri okuyucularımıza tanıtmak dışında bir amaç gütmüyoruz şeklinde bir tekrar olmuştu. Ben ikna değildim. Nasname’deki iç sorunlarla ilgili tam da o günlerde üstü kapalı bir açıklama daha yapılmıştı. Ben ısrarla bu röportajların özel gerekçesini sormama rağmen verilen cevap hep aynıydı: sizleri okuyucularımıza tanıtmak. Kaygım, bu röportajların iç tartışmalarda birilerine karşı kullanılması yönündeydi. Bu yüzden ilk anda böyle bir röportaja “Hayır” dedim. Ben nasname’den gideli 5 yıl olmuştu ve bu tartışmaya taraf olamazdım. Mahmut hoca ise ısrar ediyordu, en son röportaj sorularını göndereyim, onun üzerinden konuşalım dedi. 18 Şubatta röportaj için sorular da geldi. Röportaj soruları suya sabuna dokunmayan cinstendi. Kendisine bu görüşümü de ilettim. “Hayır” gerekçeme röportajların yapılış amacına ilişkin duyduğum kaygıların yanısıra röportaj sorularının sıradanlığı da eklenmişti. Nasname okuyucusu benim 8 yıl once başlayan ve 3 yıl süren nasname sürecimi öğrenerek neyi bilince çıkaracaktı sahi? Bir kez daha “Hayır” dedim. Hatta kendisine dedim ki istersen sana bazı sorular çıkarayım, o soruları da ekle, eğer kabul edersen o zaman düşünebilirim. “Ben, senden gelecek her türlü röportajı yayınlamaya hazırım, yeter ki sen ver”, şeklinde bir cevapla karşılık verdi, kendisine Güney Kurdistan, Irak seçimleri ve Türkiye’deki son süreci de kapsayan bir röportaj olursa o zaman nasname ile ilgili görüşümü de açıklama olanağım olmuş olur dedim ve böylece içerikte anlaştıktan sonra ben kendisine bu röportajı yazıp gönderdim.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1314" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj/attachment/nasname"><img class="alignleft size-medium wp-image-1314" title="Nasname" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/Nasname-250x74.jpg" alt="" width="250" height="74" /></a>Kendisinin eline geçtiği ilk gün, önce röportajın uzunluğunu, ikinci gün ise güney Kurdistan ile ilgili bölümün gündem dışı olduğunu falan dillendirmeye başladı. Röportajı ikiye bölmek istediğini, nasname ile ilgili kısmını vereyim, ikinci kısmı daha sonra verebiliriz şeklinde konuşmalara girdi. Bende kendisine, kendisini yormamasını, nasnamenin bu röportajı kaldıramayacağını, beni de boşuna oyalamamasını, neden yayınlamayacağınızla ilgili yazılı bir cevap gönderin konuyu bitirelim dedim. Kendisine röportajı ilettiğimden beri 3 gün geçti, bu arada mail ve msn üzerinden de iki kez haber göndermeme karşın hala da bir cevap almış değilim. Doğrusu son zamanlarda Kürtlere AKP yi adres olarak gösteren Nasname ekibinin geçen yılki Güney Kurdistanı tavaf etmesinden sonra yelkenleri tamamen indirip Güneyin kumpasına girdiği de gözlemleniyor. Aşağıya gidip nemalanan kalmadı nasıl olsa. Hayat maddidir ve parayı veren düdüğü de çalar. O yüzden kendilerine verdiğim 3 günlük zaman zarfında tarafıma herhangi bir cevap iletilmediği için söz konusu röportajı Peyamaazadi’de yayınlamayı uygun gördüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Dara Cibran</p>
<p style="text-align: justify;">14 Nisan 2010</p>
<p style="text-align: justify;">*********************</p>
<p style="text-align: justify;">
<p><strong>- Bize kendinden kısaca bahseder misin? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Merhaba Mahmut Hoca,</p>
<p style="text-align: justify;">Sondan başa doğru gidersek, son 15 yıldır Yunanistan da siyasi mülteci olarak yaşıyorum. Şu anda siyasal sosyoloji dalında doktora yapıyorum, Atina Üniversitesi siyasal bilgiler fakültesinden 2004 yılında mezun oldum, aynı bölümün lisans ustu bölümünü de 2006 da bitirdim. Yakın zamana kadar da uluslararası bir bilgisayar şirketinde teknisyen ve eğitmen olarak çalışıyordum. Doktora tezime daha fazla zaman ayırmak için işimi bırakmak zorunda kaldım.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasal faaliyetlerim Türkiye’deki üniversite yıllarında başlar. Sağ ele geçirilen gerillaların kulak ve burunlarının kesilerek, parça parça doğranarak öldürüldüğü, arkasından da zincirle tankların peşine bağlanıp köylerden dolaştırıldığı terör ortamında büyüdük. Homeros’un İlyada destanında geçen Truva savaşını hatırlarsınız, orada da Archileas Hektor’u öldürdükten sonra kağnısına bağlayıp sürükleyerek kendisiyle birlikte götürür. Amaç aşağılamak, onurunu beş para etmektir. Kürtçülüğe bulaşsın yada bulaşmasın, her kürdün hedef olduğu, 4500 köyün yerle bir edildiği, 5 milyon insanımızın yurtlarından kovulduğu bir dönemde benim de önümde cezaevi veya mültecilik dışında bir seçenek kalmamıştı. Kürdistan’daki bütün dinamikler büyük bir yıkım ve imha ile karşı karşıyaydı. Kürt gençliği de öyle. Devlet son 30 yılda Kürdistan’da kontra bir program uyguluyor, bu çerçevede Kürt gençlerini dağa çıkarıp öldürüyor, gerisini de hapishaneye sürükleyerek terbiye ediyor, eziyor. Kürdistan’daki son 30 yılda her Kürt bir şekilde nasibini aldı, benim de nasibime mültecilik düştü. Kimileri dağ başlarında kimliksiz vurulup törensiz gömüldüler, kimileri bedenlerini hapishanelerde çürüttüler, kimilerimiz dünyanın dört bir yanına savrulduk, kimilerimiz ise metropol merkezlerin varoşlarında sefaletle pençeleşiyor. Nihayet biz de sınıflı bir toplumuz ve her sınıf yada belli toplumsal kategoriler son 30 yıllık süreci farklı farklı yaşıyorlar. Demem o ki bazıları da genel çoğunluk kaybederken onlar kazandılar, varlıklı hale geldiler. Savaş onların ganimeti sayıldı. İşte son 15 yıllık  mülteci yaşamımın nedeni ve özeti bu.</p>
<p><strong>- Nasname ile ne zaman tanıştığını hatırlıyor musun?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, hatırlıyorum. Nasname sitesinden daha ilk çıkışından itibaren (Inter-Name) haberim olmuştu ve takip ediyordum. Sanırım Mart 2002 idi, Seyithan Kurij’in 1925 hareketi üzerine bir yazısı Nasname’de yayınlanmıştı. Makale her ne kadar “1925 Kürt Halk Hareketi” adını taşıyorsa da son derece yanlış bilgiler içeren üstün körü bir çalışmaydı.  O günkü sınırlı bilgilerimle bile hemen bir cevap (<a href="http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=Content&amp;pa=showpage&amp;pid=123">1925 ve Tarih Anlayışı Üzerine</a>)  yazıp Nasname’ye gönderdim, keza Seyithan Kurij’e de ulaştım. Neki Seyithan aradan 8 yıl geçmesine rağmen metninde bir tek değişiklik bile yapma ihtiyacı bile hissetmeden yayınlamaya ve yaymaya devam ediyor. Bu yazının ciddi bir eleştirisi için Simko Sever in <em><span style="text-decoration: underline;"><a title="Tarih yazımı mı, " href="../../../../../niviskar/tarih-yazimi-mi-%E2%80%9Ckutsal-tarih%E2%80%9D-savunuculugu-muhttp:/www.peyamaazadi.com/niviskar/tarih-yazimi-mi-%e2%80%9ckutsal-tarih%e2%80%9d-savunuculugu-mu">Tarih yazımı mı, “kutsal tarih” savunuculuğu mu?</a></span></em><em> </em> başlıklı yazısına göz atılabilinir. Nasname’ye o gün gönderdiğim metinden sonra Şükrü Hoca ile bir diyalogumuz başladı. O günden bugüne de diyalogum hiç kopmadı, hem Şükrü hoca ile hem de Nasname’deki dostlarla sürekli diyalog halindeyim.</p>
<p style="text-align: justify;">Sitede yazma meselesine gelince, 2002 yazında Şükrü Hoca benim de içinde yer aldığım 30 belki de 40’a yakın kişiye bir mail-davet göndererek Nasname’yi kişisel inisiyatifinden çıkarıp daha geniş kesimlere hitap edecek Kurdistanî bir platforma dönüştürmek isteğini iletmiş ve bu anlamda içinde yer alıp almayacağımızı sormuştu. Çok kısa ama öz olan davetine ben pozitif cevap verdim. Bundan sonraki yazışmalarımız (yaklaşık 2 aylık süreç) yayın ilkelerini tartışma babında geçti ve nihayet Ağustos 2002’de Nasname’ye ilk yazımı (<em><a href="http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=Content&amp;pa=showpage&amp;pid=178">Geçmiş Muhasebe, &#8220;Yenilenme&#8221; ve Yeni Dönem Üzerine</a></em> ) göndermiştim. Bu arada bir şey daha belirtmeme izin verin. Nasname’de ne zaman iç tartışma yada rahatsızlık baş gösterse genellikle Nasname Şükrü Gülmüş ile eşit değildir türünden laflar edilir. İyi de bu lafı ilk dile getiren ve Nasname’yi kendisi ile özdeş olmaktan çıkarmak isteyen Gülmüş’ün kendisidir. Son zamanlarda Berzan Botî arkadaşın Nasname’den ayrılmasından sonra daha sıklıkla ifade edilir oldu bu. Sanırım Nasname’nin sorunu bu değil. Çünkü ben de içinde yer aldım, sadece yazar olarak değil, Şükrü hoca ile birlikte editörlüğü de birlikte yaptığımdan biliyorum, sorun birbirine hiç benzemeyen, ortak noktaları çok sınırlı bir sürü insanın benzemekte ısrar etmelerinden kaynaklanıyor. Ortak değerler yaratmak için hepimizin benzeşmesi gerekmiyor. Kanımca birbirine benzeyen, değerleri birbirine yakin olanların aynı, farklı olanların da farklı platformlarda yer almaları çok daha sağlıklı ürünler verebilir. Yahudi asıllı Alman filozof Mannheim faşizmi tanımlarken, onun yalnızca İtalya ve Almanya’da iktidara gelen güç olmadığını, esas olarak bütün toplumsal kesimleri tek bir doğruya getirmenin kendisi olduğunu ifade ediyor. Yanlış anlaşılmasın kimseyi faşizmle suçlamıyorum, ama zoraki benzerliklerde diretmenin adı en hafif tabirle totaliterliktir.</p>
<p><strong>- Neden Nasname’ye katkı sunmak istedin?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında Nasname’ye kastı sunmak kavramı bence isabetsiz. Ben iddialarımın ve kavgamın peşinde koşuyordum. Dolayısıyla ne yaptıysam kendime görev bildiğim için yaptım. Verdiğim emeğin ve harcadığım çabanın nedeni kişilere duyduğum özel sempatiler değil, Kürt halkının mücadelesine duyduğum inançla ilgiliydi. Yaptığım hiç bir şeyden pişman olmadığım gibi harcadığım zamanı, verdiğim emekleri birilerine karşı şantaj olarak kullanmanın da siyasal ahlakla bağdaşmadığı kanısındayım. O gün için Nasname Kürdistan sloganı ile ifade edilen şey benim yazmam için yeterliydi. Niyabet, Şükrü Hoca da PKK den gelen bir muhalif olarak benim de paylaştığım doğru şeyleri ifade ediyordu. Son 30 yılda Kürdistan’da uygulanan kontra programın üzerinden yürütüldüğü güç olarak PKK’yi bundan 10 yıl önce eleştirmek siyasal cesaret gerektiriyordu.  Şükrü Gülmüş’te bu cesaret vardı ve yazdıklarının arkasında duruyordu. Hatırlarsanız o zamanki Nasname logosunda “Zafer mümkün, cesaret gereklidir“ yazıyordu. İkincisi de herkesin “Bavê Îdris caşe” sloganıyla halaya durduğu bir dönemde Gülmüş Barzani’den Özür diliyorum çıkışıyla Güney Kürdistan’a sahip çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">2002 de Nasname zemininde bir dostluğa adım atarken özgür ve bağımsız beyinlerin gerekliliğinden de dem vurmuştuk. Son 20 yılda siyaset adına yapılan uygulamalarla bireyin ortadan kaldırıldığı, bu nedenle de yenilenme ve Kürt rönesansının bir ayağının da bağımsız Kürt bireyinin yaratılmasına bağlı olduğunu tespit etmiştik. Nihayet, savaş her zaman toplumsal dinamikleri tahrip eden bir olgu değildir, bazen gelecek güzel günlerin koşullarını da hazırlar. Örneğin bugünkü Avrupa demokrasileri korkunç savaşların sonunda ortaya çıktılar. Almanya, Fransa, İspanya, İtalya yada Portekiz son derece çetin günler geride bıraktılar, iç çatışmaları ve savaşları geride bıraktılar. Ama bu toplumlar savaşlardan örgütlü olarak çıkmayı başardılar. Bu savaşların sonunda ortaya çıkan sivil toplumsal alan gerek kişisel hakların gerekse de grupsal ve toplumsal haklarının peşinden kıskançlıkla koşan insanların eseriydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bize gelince maalesef acımasız bir sömürge savaşının bütün toplumsal dokuları tahrip ettiği bir tabloyla karşı karşıyayız. 1923 Lozan sürecinden beri boynuna kölelik zincirleri takılan Kürt Ulusu’nun bütün değerlerinin ırzına geçilmiştir. Bu anlamda KÜRDISTANLI BAGIMSIZ BIREYLER CEPHESI oluşturmakla ilgili fazla iyimser değildim. Eğer gerçekten bağımsız bireylerimiz ve kişilikli kadrolarımız/ aydınlarımız olmuş olsaydı bu kadar kapsamlı bir karşı devrim programı hayat şansı bulur muydu bilemiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Berlinische Monatsschrift” dergisinin 1784 Kasım sayısında Kant, aydınlanmayı şöyle tarif ediyor: “Aydınlanma, insanin kendisinin sorumlu olduğu olgunlaşmamışlıktan çıkısıdır. Olgunlaşmamışlık, insanin, bir başkasının yol göstericiliği olmaksızın, beynini kullanma güçsüzlüğüdür. Bir başkasının yol göstericiliği olmaksızın, eğer beyin yetmezliğinden değil de, o­nu kullanmak için gerekli cesaret ve kararlılıktan yoksunsa o halde olgunlaşmamışlığından kendisi sorumludur. Sapare aude ! Kendi beynini kullanmak için cesaret sahibi ol. Budur aydınlanmanın simgesel tabiri”(Çeviri bana ait, kavramlar birebir karşılık bulmayabilir).</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan dolayı da Nasname’nin üst baner’ine Kant’ın <strong>öğrenmek için cesaretin olsun</strong> sözünü koyduk. Bu tesadüfî olarak konulmadı, aslında hedeflediğimiz bir amaca işaret ettiği için çok anlamlı bulduk ve oraya yerleştirmiştik.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt toplumunun aydınlanmasının ve yenilenmesinin ilk şartı kanımca özgür beyinlerdir. Nasname’nin işlevi de burada önem kazanıyordu. Daha ilk günden beri bizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliğimiz resmi ideolojilerin (dar örgütsel mentalitelerin) dışında özgür bir Kürt bireyi gibi olaylara bakabilme cesareti göstermiş olmamızdı. Biliyorsun grup psikolojisinin en önemli özelliği bireyi ve ona bağlı bir çok değer ve olgunun ortadan kaldırılmasıdır. Kolektif kimlik edinme kaygımız çoğu kez bireyselliğimizden feragati dayatıyor. Bu noktada bireyler kendilerinin inanmadığı grup doğrularına inanmış gibi yaparlar. Hatta çoğu kez gerçekten de inanırlar. İşte bu psikoloji her türlü resmi ideolojinin ve grup- örgüt doğrularının da üreme merkezi gibi iş görür. Nasname zemininde bir araya gelen arkadaşlar olarak sadece sömürgecilerin bize dayattığı haksızlıklar karşısında değil, mücadelenin kendi içindeki yalanlarını, ayak oyunlarını, öfkemizi kabartıp, keyfimizi kaçıran, kişilikleri pespaye eden iktidar denilen o lanetli tılsımı da eleştirilerimizin odağına koymuştuk. Tamda bundan dolayı bir süre sonra Kürdistanlı örgütlerde mağdur olan, haksızlığa uğrayanlar Nasname’de soluklanmaya başlamışlardı. Hangi örgüte yüzünü dönseniz aynı suçlarla sicilleri kirlenmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek İmralı süreciyle hayata geçirilen kontra programa ilişkin değişik zamanlarda ortaya attığımız düşünce ve görüşler, gerek PKK konusunda, gerekse de Güney Kürdistan sorunu konularında tartıştığımız çerçevenin hayat tarafından doğrulandığını okuyucularımız söz konusu metinlerimize göz atarak kolaylıkla tespit edebilirler. O dönem bunları tartıştığımız için küfür edilmedik bir kulak arkamız bile kalmamıştı. Bugün kendilerini PWD-Kürdistan olarak adlandıran ekibin anlatımları ile geçmişte bizim PKK’nin iç işleyişi, kadro sorunu ve PKK aracılığıyla Kürdistan’da uygulanan kontra programın boyutlarını açıkça deşifre etmesi noktasında tespitlerimiz üst üste düşüyor. İlgilenenler o dönemki yazılarımıza bakabilirler.</p>
<p><strong>- Nasname’ye yazılarınızın yanı sıra ne tür katkılar sundunuz, hatırlıyor      musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nasname’ye temel olarak yazılarımla destek olmaya çalıştım, onun dışında Nasname’ye maddi olarak katkım olmadı, olduysa da bir iki aylık domain parası vermiş olabilirim, ondan da emin değilim. Ancak Nasname bir süre sonra kendini de aşan bir yere gelmişti. Kürdistan’da yakından takip edilen, Kürt kamuoyuna doğru bilgi veren ve kendine özgü tarzıyla değişik bir çerçeve öneren, birçok yazarının ve okuyucularının da katkılarıyla ciddi bir çekim merkezi olmuştu.. Katıldığım günlerde o güne kadarki toplam ziyaretçi sayısı 28 bin iken, 2004 yılına gelindiğinde günlük 70 bin ziyaretçiye ulaştığımız oluyordu. Hatta o zamanki alexa ölçümlerine göre Kuzey Kürt siteleri içinde birinciliğe, Kürdistan genelinde ise 4. sıraya yükselmişti. Ama yinede nitelik olarak istediğimiz yerde olmadığımızı kendimiz de tespit ediyorduk. İnisiyatif tek kişi de olunca yanlışların, eksikliklerin olması da kaçınılmazdı. Yayın ilkeleri ışığında bir işbölümü kendisini zorunlu kılıyordu. Gerçi yapılan ilk Nasname toplantısı (ki ben katılamamıştım) fiyaskoyla sonuçlanmış ama biz yinede bir işbölümünde ısrar ediyorduk. Pratikte Nasname’nin politik konularıyla ilgili inisiyatif bana bırakılmıştı. Nasname’nin sahibi ve editörü olan Gülmüş kendisinin yolculuk, toplantı ve sağlık sorunları gibi durumlarda editörlüğü bana devretmiş, normal zamanlarda ise politik konularla ilgili her türlü inisiyatifi kullanma hakkı vermişti. İlginçtir bu dönemde benim dışımda hukuk talebinde bulunan kimse de yoktu. İşler nasıl olsa ahbap çavuş ilişkileriyle yürüyordu, neden başımızı ağrıtalım havası egemendi. O arada bazı siyasal konularda anlaşmadığımız konular gündeme geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Senin de çok iyi hatırlayacağın üzere ben işlerlik kuralları, tüzük ve belli kurallar olmadan Nasname’de duramayacağımı açıkça belirtmiştim. Yeni döneme belli ilkeler tespit ederek, yayın kurulu oluşturarak girdik. Yanlış anımsamıyorsam sen o zaman da yayın kurulu başkanımızdın. Bu dönemden sonra yayın kurulunda alınan çoğunluk kararları ışığında uygulama yapılmış, ancak yer yer her arkadaşımızın eleştiri konusu yaptığı, beğenmediği, hoşuna gitmeyen uygulamalar da gerçekleşmişti. Kısaca ben Nasname’de yazar ve bir dönem de eş &#8211; editör olarak yer aldım.</p>
<p><strong>- Nasname’den ne zaman ve nasıl ayrıldınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nasname’den 9 Haziran 2005 te ayrıldım, ayrılık gerekçelerimi o zaman <em>Bir Veda Yazısı, Nasname’den Ayrılıyorum</em> başlığıyla yine Nasname’de yayınlamıştım, ona ekleyecek başka bir şeyim yok. Biz o zaman iç sorunlarımızı kurullarda tartışıp sonuçlandırdık ve bazı konularda anlaşamadık, anlaşma olanaklarım kalmadığı için son seçenek olarak ayrılmak zorunda kaldım. Nedenlerini şu an Nasname okuyucularına aktarmayı doğru bulmuyorum. Gerekli de değil kanımca. Nasıl ayrıldığıma gelince, Nasname’deki neredeyse bütün arkadaşlarla dostluk ilişkilerim devam ederek ayrıldım, bugün de çoğuyla görüşüyorum.</p>
<p><strong>- Nasname’nin bugünkü profilinden memnun musunuz? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nasname’nin son zamanlardaki yayın politikasının beni ifade ettiğini söyleyemem. İki temel konuda çok derin görüş ayrılığımız var. Bu konular Güney Kürdistan’a bakış ve Türkiye’de devletin kendi içindeki iktidar mücadelesinde Nasname’nin takındığı tutumla ilgilidir.</p>
<p><strong>- Güney Kürdistan meselesini biraz acar mısınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel olarak Güney Kürtleri Kuzeyi hep arka bahçeleri olarak algıladılar. Parçaların birbirlerine yegane güvence olduğunu göremediler. Oysa rahmetli Mustafa Barzani Mehabad Kürt Cumhuriyetinin Genel Kurmay başkanıydı. 1960lı yıllardan beri Güneyliler Kuzeyde kendilerini sunup savunacak örgütlenmelere destek oldular. Burada bir siyasal gücün diğer parçalarda da örgütlenmesinden ve oradaki mücadeleyi yükseltmekten ziyade diğer parçaları kendi amaçlarına feda etme anlayışı egemen. Bu, içinden geçtiğimiz bugünlerde çok daha nettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Kürdistan’da 1991’deki Körfez Savaş’ında Kürtler, ancak kitaplarda idealize edilebilen topyekün bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Güney Kürdistan yaklaşık bir hafta gibi bir zaman diliminde Kürtlerin denetimine geçti, de facto olarak Bağdat’la bütün ilişkiler kesildi. Irak merkezi otoritesinin Kürdistan’dan çekilmesiyle oluşan boşluk KÜRDISTAN BÖLGESEL PARLAMENTOSUNUN oluşturulmasıyla dolduruldu, 1992 de yapılan seçimlerle 105 sandalyeli parlamentonun üyeleri genel seçimlerle belirlendi, kısaca devlete geçişin bütün somut koşulları vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Üniversiteler kuruldu. Merkez Bankası açıldı. Polis ve Ordu gücü oluşturuldu. Alt yapı hızlı bir şekilde sürdürüldü. Dahası bu başarılar, çok yoğun saldırılar ve provokasyonlara rağmen sağlandı. Uluslararası ilişki ve çelişkiler ve bölgenin “hassas”lığı nedeniyle kimse Kürt Devletini resmen tanımazsa da, Kürtler bütün oyunları boşa çıkararak, 10 yıl boyunca kendilerini yönetebilecek yetkinliğe ve demokratik geleneklere sahip olduklarını ispatladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">2003 yılına gelindiğinde ABD’nin Irak ile savaşı gündeme geldiğinde Kürtler kendi iradeleri dışında gelişen bu savaşta, kendi iradeleri ile doğru tarafta yer alarak ve savaştan, uluslararası arenada kabul görmüş ve uluslararası güvencelere bağlanmış bir devlet olarak çıkmayı esas almalıydı. Kürtlere piyango vurmuştu, Türk devleti ile ABD’nin ilişkileri belki de en kötü günlerini yaşarken Kürtlerle ABD’nin çıkarları ilk kez üst üste düşüyordu, ancak Kürtler önlerine çıkan bu tarihsel fırsatı değerlendiremediler. Kürtler bu kez de Güney Kürdistan da bir statü kazanamadılar ve bir devlet olarak çıkamadılar, korkarız ki bu yüzyılı da sömürge bir halk olarak geçireceklerdir.</p>
<p><strong>- Irak seçimleri ve Güneyli Siyasal güçlerin tavrı konusundaki görüşleriniz      nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette ki Irak seçimlerinin Kürtler ve Araplar açısından anlamı çok farklıdır. Araplar, 2003 yılında yıkılan devletlerinin ve haliyle de Arap otoritesinin yeniden inşası için çabalıyorlar. Irak seçimlerini, bu çabanın araçlarından biri olarak okumak ve Arapların hanesine bir başarı olarak yazmak gerek. Kürtler açısından ise Irak seçimlerini; Güneyli siyasal güçlerin Bağımsız Devlet stratejisine sahip olmadıkları, aksine Bağdat otoritesine bağlılığın stratejik bir amaç taşıdığının göstergelerinden biri olarak değerlendirmek gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimileri Kürtlerin Bağdat yönetimine katılmasını Federasyonun bir gereği olarak düşünebilir. Ancak burada görülmeyen olgu; Irak’ın federal bir devlet olmadığıdır. Federasyon Latince bir kelimedir. Anlamı; BIRLIK veya SÖZLEŞME dir. İki veya daha fazla devletin kendi istemleri ile bir araya gelerek oluşturdukları siyasal örgütlenmedir. Oysa Irak´ta ne iki veya daha fazla devlet söz konusudur, ne bu devletler kendi özgür irade ve istemleriyle bir araya gelmişlerdir ve ne de böylesi bir örgütlenmeye uygun bir demokrasi kültürü vardır. Irak 2003 yılında yıkılmış bir devlettir. Dış bir müdahale sonucunda yıkılmıştır. Öncesinde, 1991 yılındaki ilk ABD müdahalesi sonrasında fiili olarak Bağdat´tan kopan Kürtler, 2003 yılında Bağdat´a koşarlarken “ Federal” bir devlet olduklarını söylemiş ve buna kendilerini inandırmışlardır. Ama Araplar ne bir Arap Federe Devleti oluşturmuşlardır ve nede Kürt Federe Devleti´ni tanımışlardır. Sadece bir dönemi atlatmak amacıyla Kürtlerin avunmalarına sessiz kalıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">1991 yılında, normal olmayan koşullar ortaya fiili bir Kürt Devleti çıkardı. Neki Güneyli siyasal güçler aradan geçen yirmi yıllık süre zarfında fiili olarak ortaya çıkmış Kürt Devleti´ni korumak ve bağımsızlığa taşıma basireti gösteremediler. Dünyada federal yapıların birer birer tarihe karıştığı bir dönemde Federasyonu keşfettiler! Sömürgeci devletlerin tehditlerine direnemediler. Dahası bütünüyle sömürgeci Devletlerin yönlendirmeleriyle hareket ettiler. Talabani´nin Irak Devlet Başkanlığı, Sömürgeci Devletlerin, Kürtlerin Bağdat´tan kopuşunu engelleme planlarının bir sonucudur. Türk basınına da yansıdı: Türkiye´den kalkan ve Talabani’nin karargâhına inen bir helikopter sonrası Talabani Irak Devlet Başkanlığına soyundu. Helikopter yolcularının daha önce Arap ve Acemlerle anlaştığını söylemeye gerek bile yok…</p>
<p style="text-align: justify;">Talabani; kendisine sorulsun sorulmasın her fırsatta “ Kürt Devletinin hayal olduğunu “ söylemekten geri durmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa Güney Kürdistan’da halkın % 98i Bağımsız Kürdistan’dan yana tavrını ortaya koymuş bulunuyor. Bu oran, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt Halkı için de geçerlidir. Yani Kürdistan’ın her parçasındaki Kürtler, Güneyde Bağımsız Kürdistan Devleti kurulması konusunda hemfikirdir. Bu nedenledir ki Barzani, bir taraftan Bağdat’ın otoritesinin tesisi için çabalarken, diğer taraftan salt popülizm olsun diye; “Bağımsız Devlet Kürtlerin de hakkıdır “ demekten geri durmuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer “Bağımsız Devlet kurmak Kürtlerin de hakkı “ ise; bu &#8221; hakkı &#8221; elde etmek için ortada duran tarihi fırsatlar neden değerlendirilmiyor? Uluslar, ancak devletlerarası yeniden paylaşım dönemlerinde devlet kurma şansı yakalamışlardır. Ve bu şans, bugün, dünyanın son klasik sömürgesi olan Kürdistan´in hiç değilse bir parçasının kurtuluşu ve Kürdistan´in diğer parçalarındaki Anti &#8211; Sömürgeci muhalefetin yükselişi için orta yerde dururken, neden Kürtlerin &#8220;Devlet kurma hakkı&#8221;, &#8220;Ben görmesem de bir gün olacak&#8221;lı bir bilinmez tarihe havale ediliyor? Neden Kürdistan’ın bir ülke olduğu gerçekliğine tepki duyuluyor? Neden KDP’li yetkililer &#8220;sinirin öbür tarafında pamuk, bu tarafında domates &#8220;yetiştirmek için çabalıyorlar?</p>
<p style="text-align: justify;">Güneyli ve Güney´den nemalanan Kuzeyli siyasal güçler kendilerini &#8220;Federal Devlet&#8221; e inandırabilirler ve bizi &#8220;Felaket telalı&#8221; olmakla suçlayabilirler. Ancak söylenmesi gerek: Hiç bir anayasal ve devletlerarası garantiye sahip olmayan &#8220;Kürt Federe Devleti&#8221;nin yaşama şansı yoktur! Zaten Araplar bunu söylemekten de geri durmuyorlar. Defalarca, Kürtlerin Amerika ile giriştikleri &#8220;İşbirliği”ni ve  &#8220;Federe Devlet&#8221; ilanını kastederek; &#8220;Biz bunu Kürtlerin yanına bırakmayız!&#8221; demişlerdir/ demektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneyli siyasal güçler, Amerika ile giriştikleri &#8220;İşbirliği”nde, net siyasal projelere sahip olmadıkları için sadece kullanılmışlardır. ABD’nin &#8220;Kürt Federe Devleti&#8221;nin garantisi olduğunu düşünenler sadece kendilerini aldatıyorlar. Bunun için, ABD ve Birleşmiş Milletler´in Kerkük, peşmerge ve sorunlu bölgeler konusundaki tutumlarına bakmak yeterlidir. Serko Bêkes´in, www.newroz.com da  seçimler üzerine Aso Zagrasi ile yaptığı röportajda söylediği sözler önemlidir: &#8220;Amerikalıların bir temsilcisi bir basın toplantısında Kürtlere bir dizi sözler veriyor!! Bu kendi başına bir belge değil ki… Kürtlerin şimdiye kadar ABD ile imzaladığı tek bir belge yok. Ayrıca ABD’nin Kürtler adına bir dosyası da yok. ABD’nin Irak adı altında bir dosyası var.”</p>
<p><strong>- Türkiye’de son zamanlarda gelişen olaylarla ilgili neler diyeceksiniz?      Kürtler devletin kendi içindeki kavgalı duruşunda taraflardan birine      yaslanarak neler elde edebilirler?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle son tespitinizden başlayalım, Türk devleti yıllardır kendi içinde kavgalıdır. Kavga kuşkusuz tek nedene dayanmıyor, ancak en önemli nedeni Kuzey Kürdistan hareketini bütünüyle ortadan kaldırmak için Özel Harp Dairesi tarafından organize edilen son 30 yıllık kontra programı ile ilgilidir. Özal ve ekibinin ortadan kaldırılmasıyla arsa çıkan devlet içi çatışmalar günümüze dek devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yıllardır Kürdistan’daki “savaş” ile Kuzey Kürdistan’daki Kürt Ulusal Hareketi’ni yönetebilecek mekanizmaları ele geçiren Türk Devleti, PKK üzerinden Kürt ulusal hareketini ulusal özünden boşaltarak amaçlarından uzaklaştırmış, Kürt kadrolarının büyükçe bir kesimini“Türkiyeli”leştirmiştir. Son 30 yıllık savaşın temel aktörü Türk Genel Kurmayı, söz konusu sürecin Türk Devleti lehine ortaya çıkardığı kazanımlardan MIT- Polis- AKP Ekibinin hanesine yazılmasına razı değildir. Şu an Türkiye yine bir yanda Ordu ve çıkarları ordu ile paralel olan kesimler ile AKP, MIT, Polis ve çıkarları bu blok ile özdeş olan iki blok arasındaki çatışmaya sahne oluyor. Çatışmanın derinliklerinde birde kökleri İttihat Terakki’ye kadar gidecek bir çelişki de yatıyor. O da devlet kurumlarını kimler, hangi kadrolar yönetecek sorunudur. İttihat Terakki’den beri kendisini devletin sahibi gören askeri bürokratik klik, geleneksel kadrolarla ve temsil ettiği siyasal güçleriyle sürekli kavgalıdır. Daha doğrusu bugüne kadar direksiyon askerlerin elindeydi. AKP iktidarıyla Türk siyasetinde iç dengeler ilk kez geleneksel kadroların lehine döndü. Bunu hazmedemeyen askerler eski güçlerini elde etmek, toplumu hizaya getirmek için peşi sıra darbeler planladılar/planlıyorlar. Devlet içi güç odaklarının çatışmasında Kürtlerin de taraf olmasını önerenler Kürtleri sömürgecilerin vicdanları ile baş başa bırakıp onları siyasetsiz bırakmanın bir başka adıdır. Bu çatışmada Kürtler taraf olurlarsa bertaraf olurlar. Kürtler kendilerine taraf olmalıdırlar, sömürgeci siyasetlere değil !Güney Kürdistan’da Kürtler Bağdat’a Kuzey de ise Ankara’ya yüzlerini dönmüşler. Neyin karşılığında peki? Mesela son zamanlarda tartışılan Anayasa değişiklik paketi yada Kürt açılımını ele alalım.</p>
<p style="text-align: justify;">AKP’nin, 3ü geçici 30 maddelik &#8220;Anayasa değişiklik paketi&#8221;, bazı Kürt çevrelerini heyecanlandırsa da, &#8220;değişiklik paketi”nde ne Türkiye´deki emekçi sınıfların yararına ve ne de Kürt Ulusu’nun kolektif haklarına dair &#8220;yeni&#8221; bir düzenleme söz konusu değildir. Nasıl ki, büyük bir gürültü ile kamuoyuna deklere edilen ve adı &#8220;Kürt açılımı&#8221; olarak başlayan &#8220;Kürt Paketi&#8221;, sonradan önce &#8220;demokratik açılım&#8221; ve &#8220;milli birlik projesi&#8221;ne, giderek Meclis Başkanı M. Ali Şahin´in deyişiyle &#8220;Beladan Kurtulma Projesi”ne dönüştürüldüyse; &#8220;Anayasa değişiklik paketi&#8221; de AKP’nin kendisini garantiye alma &#8220;Paketi&#8221; ne dönüştürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">İktidara geldiği günden beri, ordunun ve ordunun harekete geçirdiği yüksek yargı organlarının, üniversitelerin, muhalefet partilerinin ve &#8220;Sivil toplum kuruluşları&#8221;nın saldırıları ve kuşatması altında olan AKP; arkasına aldığı ABD ve AB desteğiyle MIT ve Polis Ekibiyle birlikte hem Türk Devleti’ni yeni rolüne uygun bir şekilde yeniden organize etmeye; hem saldırıları karşı saldırılar ve pazarlıklarla bertaraf etmeye; hem &#8220;Kürt açılımı&#8221;, &#8220;Alevi açılımı&#8221;, &#8220;Roman açılımı &#8221; ile toplumsal desteklerini arttırmaya ve hem de &#8220;demoklesin kılıcı&#8221; gibi üzerinde sallanan &#8220;kapatılma&#8221; tehditlerinin önünü kesmeye çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani &#8220;Anayasa değişiklik paketi&#8221;; Türk toplumunun &#8220;demokratik standartlarını yükseltme&#8221; ya da Kürtlerin &#8211; asgari de olsa &#8211; kolektif haklarını tanımayı içermiyor. Devlet içi güç odaklarının çatışmasında, bir tarafın ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı olarak hazırlanmış bir &#8220;Paket&#8221;tir söz konusu olan. Darbecilere yargı yolunu açan madde, &#8220;Paket&#8221; in bu özelliğini kamufle etmeye yönelik bir madde olarak konmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler Ortadoğu’da 40 milyonluk nüfusuyla vatansız ve kimliksizdirler. Utanç vericidir. Eğer siyasal olarak her ulus gibi doğal haklarımıza kavuşmak, onurlu yaşamak ve çocuklarımıza iyi bir miras bırakmak istiyorsak önümüzde tek seçenek var. Bağımsız Kürdistan. Hemen yarın gerçekleşecek bir proje olduğu için değil, ancak sömürgeciler karşısında pazarlık gücümüz olsun istiyorsak tek reel program bu olduğu için sahiplenmeliyiz. Bugüne kadar sömürgeci devletlerin başkentlerine sevdalananların, yıllardır federasyon tezini dillerine pelesenk edenlerin elinde somut bir kazanım var mı? İddiası olanlar varsa beri gelsin.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Dara Cibran</p>
<p style="text-align: justify;">Atina, 11 Nisan 2010</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:daracibran@gmail.com">daracibran@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özgür Üniversite’nin Gün Zileli’yle Röportajı</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ozgur-universite%e2%80%99nin-gun-zileli%e2%80%99yle-roportaji</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ozgur-universite%e2%80%99nin-gun-zileli%e2%80%99yle-roportaji#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 10:40:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1096</guid>
		<description><![CDATA[Kelimelerin, kavramların kullanılışıyla ilgili bir sorun var. Bu durum kavramların manipülasyona açık olmasıyla da ilgili. Bir şey söyleniyor, kabul görüyor ve sorgulanmadan, “gerçekten öyle mi?“ sorusu bir daha sorulmadan kullanılmaya, kesinliğinden şüphe edilmeyen “hakikât” olarak sunulmaya devam ediyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-1097" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ozgur-universite%e2%80%99nin-gun-zileli%e2%80%99yle-roportaji/attachment/zileli-baskaya"><img class="alignleft size-full wp-image-1097" title="Zileli-Baskaya" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/02/Zileli-Baskaya.jpg" alt="" width="359" height="222" /></a>İlerlemeci paradigmadan kurtulmak!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.      Kelimelerin, kavramların kullanılışıyla ilgili bir sorun var. Bu durum kavramların manipülasyona açık olmasıyla da ilgili. Bir şey söyleniyor, kabul görüyor ve sorgulanmadan, “gerçekten öyle mi?“ sorusu bir daha sorulmadan kullanılmaya, kesinliğinden şüphe edilmeyen “hakikât” olarak sunulmaya devam ediyor. Mesela <em>yukardan devrim </em>öyle bir şey. Aslında <em>yukardan devrim </em>demek, anlam karşıtlığı olan, <em>antınomik</em> iki kelimeyi yan yana getirmek demektir. Başka türlü söylersek, tam bir <em>oxymore</em>dur. Mâlum, devrim denilenin bir içeriği olması gerekir. Oysa, <em>yukardan devrim </em>dendiğinde bu Osmanlı Padişahının da, Osmanlı Paşalarının da devrim yapabileceği anlamına gelir. Osmanlı Sarayında “devrimci”,”ilerici” unsurlar olduğunu düşünmek abesle iştigal değil midir? Bu konuda neler söylemek istersin? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, bazı kavramlar birileri tarafından ortaya atılıyor ve hiç sorgulanmadan kabul görüyor. Bu “yukardan devrim” denen şeyin ilk kimin tarafından ortaya atıldığını bilmiyorum. Ama yıllar yılı karşımıza çıkar. Sanırım ilk önce Bismark&#8217;ın, dağınık Alman prensliklerini birleştirip tek bir kapitalist ulus devlet yaratmasını izah etmek için kullanılmıştı. Bismark&#8217;ın “demir el”i ile yapılan bir “devrim”! Buyrun bakalım! Hem de “sosyalistleri yasaklama yasası” ile gerçekleştirilmiş bir “devrim” bu. Yani aslında tam ve gerçek anlamıyla bir <em>karşıdevrim.</em> Buna niçin devrim dediler? Çünkü kapitalistleşme yolunda bir gelişme var. Onların devrimden anladıkları, kapitalist ilerlemeden başka bir şey değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun, ilerlemeci paradigmanın marifeti olduğu açık. Devrimi, ezilen kitlelerin yeni, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum oluşturmak için ayağa kalkması olarak değil de, ne pahasına olursa olsun kapitalist ilerleme, kapitalist düzleme ve standartize etme girişimi olarak anlayanların uydurduğu bir kavram. Zaten böyle bakacak olduktan sonra bu kapitalist standartlaştırmaya yukardan devrim adını vermek de fazladır, çünkü tarihte bu tür girişimlerin hepsi yukardan olmuştur. İşçi ve köylü kitleleri kendilerini bile bile cendereye sokmayacaklarına göre, bu tür “ilerlemelerin” hepsi yukardan, kapitalist sınıflar ya da kapitalist bürokrasiler tarafından yapılmıştır. İşte bu, ilerlemeci üretici güçler teorisinin vardığı vahim noktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer Bismark yukardan devrim yapmışsa, Hitler de yukardan devrim yapmıştır, Kenan Evren de yukardan devrim yapmıştır. Hitler az mı geliştirdi Alman kapitalizmini, az mı yollar açtı, Yahudi-köle emeği kullanarak? Az mı modernleştirdi Almanya&#8217;yı? Hakkını yemeyelim şimdi. Bismark&#8217;ı yukardan devrim diye kutsayanlar “yukardan devrim”lerinin nerelere uzandığının üzerinde düşünsünler. Evet evet, Kenan Evren de öyle. O da demirden bir elle ve solcuları ezerek Türkiye&#8217;yi kapitalizm yolunda ilerletmedi mi? O zaman neden şikayet ediyoruz ki. Evet, Evren, Atatürk&#8217;ün yolunda olduklarını söylerken hiç de sahtekârlık falan yapıyor değildi. Belki de söylediklerinin arasında tek gerçek buydu. Ama ta doğduğu günden beri Kemalist ilerme paradigmasının kölesi olan solumuz tüm enerjisini Atatürk&#8217;le Kenan Evren arasındaki zıtlığı göstermeye harcadı. Oysa bir zıtlık değil, devamlılık söz konusuydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukardan devrim diye bir şey yoktur. Yukardan yapılan her şey, isterse “devrim” desin kendine, bal gibi <em>karşıdevrimdir </em>ve <em>devrimin düşmanıdır</em>. Bir tek devrim vardır, o da aşağıdan toplumsal devrimdir. Hatta burada aşağıdan sözcügü bile fazladır. Çünkü devrim sadece ve sadece aşağıdan, kitlelerin iradesiyle gerçekleştirilebilen büyük bir toplumsal ayağa kalkış, değişim ve Fikret Başkaya&#8217;nın bir toplantıda ifade ettiği biçimiyle <em>emansipasyondur.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.      Sorunun devamı olarak, Türkiye’de 1908 İttihatçı darbesi ve 1923 Kemalist darbe ve sonrasında bir <em>yukardan devrim </em>gerçekleştirildiği söylendi, söyleniyor, üstelik buna inananların sayısı da az değil. Osmanlı Paşaları, devlet bürokrasisi tarafından bir devrim gerçekleştirilebileceğini düşünmek, olaylara, şeylere, tarihsel sürece uzaktan bakmak anlamına gelmiyor mu? Kavramların böyle yerli yersiz kullanılması, müthiş bir ideolojik bunalıklık yaratıyor ve bu tür ideolojik manipülasyonlarla rejimin gerçek niteliği gizleniyor. Böyle bir anlayış sola da musallat olmuş durumda. Kapitalizmin önünü açmak, iktidarı pekiştirmek amacıyla yapılanların <em>‘devrim’</em> olarak sunulması sadece Türkiye’ye özgü bir şey mi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı paşaları da bir “kurtuluş”un peşindeydiler; devletin kurtuluşunun. Bunun ancak Batının yolundan gidilerek, modernizasyonla gerçekleşeceğini düşündüler. Tanzimat, daha sonra 1908 İttihatçı darbesi ve 1923 Kemalist hareketi bu yönelişin ürünleridir. Doğal olarak yukardan-zorlayıcı ve o ölçüde de halk ve emekçi düşmanı, yukardan kapitalist modernleşme girişimleridir bunlar. Devrimle ve devrimcilikle bir ilgileri yoktur. Hepsi, çalışan kitleleri baskı altına alan <em>karşıdevrimci </em>atılımlardır. Bizim solcularımız, Menşevik üretici güçler teorisinin etkisinden kurtulamadıkları için bu hareketleri kendilerine müttefik görürler. Zaten kendileri de iktidara geldiklerinde benzeri şeyleri yapacaklardır. İttihatçıları, Mustafa Kemal&#8217;i ve Stalin&#8217;i sonuna kadar savunmaktan vaz geçmemelerinin nedeni budur. İnsan bindiği dalı keser mi? Kemal&#8217;in ve Stalin&#8217;in işçi ve köylü düşmanı eylemlerini mahkûm ettikleri an kendi gelecek iktidarlarının perspektifini de karartmış olacaklarını çok iyi biliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, Türkiye solunun bu yönelimini Türkiye&#8217;ye özgü bir şey olarak görmemek gerekir. Devlet iktidarı aracılığıyla bir “toplumsal değişim” gerçekleştireceğini iddia eden dünyadaki tüm sol bürokrasiler bu ilerlemeci paradigmanın takipçisidirler. Türkiye solunun özel konumu ise, Kemalist devlet geleneğinin gücünden gelmektedir. Bu gelenekle savaşmak yerine, onu sahiplenmek kolaylarına geliyor. Zaten neden savaşsınlar ki. Kendileri de gelecekte aynı baskıcı bürokratik yöntemleri uygulayacaklarına göre&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.      Türkiye’de sol hareket, rejimi tartışmaya yanaşmıyor. Rejimin putlarını, tabularını sorun etmiyor. Rejimi tartışmaya çalışanları da kendinden saymama, dışlama eğilimi çok güçlü&#8230; Sence bu durum nasıl açıklanabilir? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü sol hareket kendini gelecekteki iktidar olarak, gelecekteki devlet olarak planlıyor. İktidara gelecekler ve aynı Mustafa Kemal gibi, aynı bugünkü rejim gibi halkın ensesinde boza pişerecekler. Aynı Stalin gibi, ilerleme adına emekçileri zorla iş kölesi haline getirecekler. Aynı onlar gibi milliyetçi bürokrasiler olarak konumlanacaklar. Ne diye geleceklerini karartsınlar ki. Bugüne kadar şu ya da bu yolla herhangi bir ülkede iktidara gelmiş sol bürokrasilere bakın. İktidara gelir gelmez devlet baskısının, baskı rejiminin ve milliyetçiliğin en kararlı savunucuları olmuşlar ve bunu pratiğe geçirmişler. Bir ülke ve milliyet adını taşıyan bir sol bile utanç vericidir. Bir sol hareket kendini bulunduğu ülkenin adıyla ya da hakim ulusun adıyla adlandırıyorsa, o geleceğin milliyetçi bürokrasisinin temsilcisidir demektir ve zaten bugün Türkiye solunun esası bundan başka bir şey değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.      Sol hareketin ‘yeniden düşünmeyi’ radikal bir biçimde gündemine almadan, rejimi tartışmaya cesaret etmeden yol alması, inandırıcı-güven verici alternatif bir toplum projesi üretmesi mümkün mü? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sol hareketin ufkunda böyle bir proje olduğunu hiç sanmıyorum. Onların derdi- günü <em>özel ideolojili</em> kendi örgütlerini güçlendirmektir. Kitle hareketlerine girmelerinin, destek vermelerinin nedeni de budur, yoksa o hareketi düşünmek değildir sorunları. Ayrım noktası tekel işçilerinin direnişinde ortaya çıkmıştır. İpler kimin elinde olacaktır. Sınıfın elinde mi, yoksa örgütlerin elinde mi? İşçiler dayanışmaya taraftar. Gelsinler, desteklesinler, bu iyi bir şey diyorlar. Ama ele geçirmeye yoklar. Bunu istemiyorlar. Orada dur diyorlar. Bakın, bugün tekel işçileri en büyük birleştirici güç olduklarını gösterdiler. Herkes orada. İşçi mücadelesi herkesi birleştirdi. Ama bu, örgütlerin işçilere dışarıdan verdikleri “bilinç”le olmadı. İşçi sınıfının kendiliğinden dayanışma bilinciyle oldu. İşte burada sol “yeniden düşünmeli”dir. Esas olan sınıfın kendisi mi, yoksa sol grupların kerameti kendinden menkul özel örgütleri mi? İşçilerin bu tür özel örgütlere ihtiyacı yok, bunlar işlevsel de değiller. İşçilerin kendi özörgütlenmelerine ihtiyacı var, işlevsel olan bu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sol, eğer gerçekten bir toplumsal devrim istiyorsa iki şey yapmalıdır: 1. Devrimi yeniden düşünüp, ilerleme paradigmasını, dolayısıyla Türkiye ve dünya tarihindeki emekçi düşmanı Kemalist ve Stalinist ilerleme pratiklerini reddetmeli; 2. İşçi sınıfına yabancı özel örgütlenmeleri dağıtıp işçi sınıfının <em>özörgütlenmesine </em>destek olacak yeni ve birleşik bir örgütlenme pratiğine girmelidir. Böyle bir yöneliş, solun, ulusalcı ya da liberal mihrakların ihtiyat kuvveti olma pratiğinden kurtulmasının ve ezilen kitlelerle gerçekten kaynaşmasının yolunu da açacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ö.Ü. Teşekkür ederiz…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">G.Z. Ben de size teşekkür ediyorum…</p>
<p style="text-align: justify;">10 Şubat 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.ozguruniversite.org"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="635" height="95" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ozgur-universite%e2%80%99nin-gun-zileli%e2%80%99yle-roportaji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Marksizm bir ideoloji değil teoridir&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/mariksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/mariksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 15:59:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=859</guid>
		<description><![CDATA[Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirliğini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><span style="color: #993300;"><strong><em>Söyleşi: Merdan Özüdoğru</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hocam ilk sorum şu: ‘Devrimi Yeniden Düşünmek’ başlığını taşıyan yazınızda, <em>“</em>&#8230; <em>eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi”</em></strong> <strong>diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirligini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. Oysa ideoloji tartışmayı yasaklar. Verili durumu esas alır ve ona itaati vâzeder&#8230; Başka türlü ifade edersek, ideoloji anti-teoridir. Marksizm esas itibariyle eleştirel bir teoridir. Düşünmek eleştirmektir. Biliyorsunuz Fransız filozofu Alain, <em>“düşünmek hayır demeyi bilmektir”</em> diyordu. Etimolojik kökeni Kadim Grekçe <em>theorien </em>olan teori, bakmak, gözlemek, incelemek&#8230; demek. Anlamanın yolu radikal eleştiriden geçer, eleştiri yoksa anlama diye birşey, dolayısıyla teori de yoktur. Kim şeylerin anlaşılmasını ister, kim anlaşılmamasını, üstünün örtülmesini ister? Bu yüzden entellektüel ideolojik dayatmaların karşısında durabiliyorsa entellektüeldir. Entellektüeli entellektüel yapan onun herşeyi eleştirebilme istidadı, iradesi ve yeteneğidir. O hiçbir tabuya hiçbir ‘resmi gerçeğe’ itibar etmez. Hiçbir kiliseye tâbi değildir. Duruşu, konumlanışı sadece düşünsel-entelletüel mahiyette değil, aynı zamanda etiktir.  Kimin neden eleştiriye ihtiyacı var, kimin neden şeylerin, olguların, süreçlerin üstünü örtmekte çıkarı var? Entellektüel, şeylerin neden ve nasılını merak edendir. Bu amaçla işe soru sorarak başlar. Marx’ın ilk önemli eserlerinden birinin başlığı ‘<em>Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ </em>idi. Eleştirel olduğu için düşünceyi ileriye, bir üst basamağa taşıyabildi. Onun ardından gelenlerin Marx’ı eleştirmek de dahil, eleştiriyi bir üst aşamaya taşımaları gerekirken, orada durdular. Sadece durmakla da kalmadılar Marx’ın teorisini dondurdular ve onu tuhaf bir ideolojiye dönüştürdüler. Marks’ın teorisi Stalinizimle birlikte kutsallaştırılıp-tabu haline getirildi&#8230; Tabu yasaklanarak korunandır&#8230; Belirli bir eşik aşıldığında artık teoriden eser kalmamıştır. Bir kere teori ideolojiye, karşıtına dönüştürüldüğünde artık aydınlatmaz, karartır&#8230; Marx, yaşadığı dönemde kendi teorisinin başına gelecekleri sezmiş olacak ki, ‘<em>ben marksist değilim’ </em>demişti&#8230; Fizik alanından bir örnek verelim. Mesela Albert Einstein, fizik bilimini bir üst aşamaya nasıl taşıyabildi? Galileo’yu, Newton’u eleştirebildiği için&#8230; Marx sonrası marksistlerin Marx’ı da eleştirerek yola devam etmeleri gerekiyordu ama tam tersini yaptılar, teoriyi dondurdular. Elbette her zaman istisnalar vardı ama sonuçta istisna kuralı doğrulamak için değil midir? Oysa bir teorinin hayatiyeti eleştirdiği, eleştirebildiği durumda mümkündür. O zaman ne oldu, Gramsci anlamında ideolojik hegemonya üstünlüğü karşı tarafa geçti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-860" title="Baskaya" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/12/Baskaya-250x140.jpg" alt="Baskaya" width="250" height="140" />Onun için mi yazınızın başlığını ‘devrimi yeniden düşünmek’ olarak koydunuz? Bu sol devrimi artık düşünmüyor demeye mi geliyor? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teori ideolojiye dönüştürüldüğünde, eleştirel devrimci bir teori olan marksizm artık sahnede yoktu. Her ağzını açanın söze Marx’la başlaması, tuhaf bir folklor haline geldi&#8230; Sol, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bir yana bıraktı. Sanki Fuerbach üzerine 11. tez bu sefil tavrı benimsemenin gerekçesi yapıldı. Biliyorsunuz 11. Tez : “ <em>Filozoflar bu güne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa sorun onu değiştirmektir’ </em>der. Buradan Marx sonrası sol şöyle bir sonuç çıkarmış gibi görünüyor: ‘ <em>anlama işi tamamsa ve bu işi de Marx yaptığına göre, biz de artık değiştirme işine girişebiliriz&#8230;</em> Maalesef Ortalama bir sol parti yöneticisinin, ortalama bir militanın yaklaşımı budur&#8230; Okumaz, araştırmaz, merak etmez, çevresinde hâlâ bu işle ilgilenen kalmışsa onu suçlar, küçümser&#8230; Bu kafayla dünyayı değiştireceğini sanır. Ona göre reçete hazırdır, yapılması gereken reçeteyi uygulamaktır, önemli olan <em>eylemdir&#8230;</em> Burjuva kafasıyla yeni ve farklı birşey yapacağını sanır.<em> </em>Siz bir kere pusulayı şaşırdınız mı, artık istediğiniz kadar <em>eylem </em>yapın bir kıymet-i harbiyesi yoktur.   Bir kere sol saymadığı, ‘kendinden saymadığı’ hiçbir şeyi okumaz. Solda da sadece kendi örgütünün, partisinin, fraksiyonun yazdıklarını okur ama onların birşey yazması, yazdıklarının bir kıymet-i harbiyesi olması pek mümkün değildir. Böylece okumamanın mazereti de üretilmiş oluyor ve devrimci militan huzura kavuşuyor. Beyin bir tek sizde yok ki, karşı taraftakiler de pek ala düşünebilir ve düşünüyor. Yaklaşık son 30-40  yılda sol dışında herkes düşünüyor, yazıyor, anlamaya çalışıyor kimisi burjuva düzenini meşrulaştırmak için, kimisi de entellektüel kaygılarla, namusluca&#8230; ama solun o tarakta bezi yok gibi&#8230; Mesela günümüz kapitalizminin ortaya çıkardığı sayısız kötülüklere dair soldan derinlemesine tahliller son derecede yetersizdir. Solun bir kültür endüstrisi eleştirisi yok, bir teknoloji eleştirisi, bir reklam eleştirisi yok&#8230; Yeni proleterleşme biçimine dair söyleyecek sözü yok&#8230; Bu alanlar önemli birer ideolojik hegemonya alanı değil mi? Bazı kalıpları sürekli tekraralayan bir sol bu&#8230; Bu kafayla yeni ve farklı birşey söylemesi de, yapması da zaten mümkün değil.  Benim demek istediğim şu: Biz ideolojik hegemonya savaşını kaybettik, düşünsel-kültürel hegemonya üstünlüğünü karşı tarafa kaptırdık. Bir kere bunu kabullenmek zorundayız. Hiç birşey olmamış gibi davranmanın, kendini aldatmanın bir mânâsı yok. Eğer bu savaşı yeniden kazanmak istiyorsak, ideolojik hegemonya üstünlüğünü yeniden ele geçirmek istiyorsak, işe yeniden düşünerek başlamamız gerekiyor. Yani geçmişin ikircikli olmayan radikal bir eleştirisini yaparak işe başlamamız gerekiyor&#8230; Yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, düşüncenin eyleme önceliği vardır, düşünerek ve anlayarak bir işe girişirsiniz&#8230; Elbette bu düşünceyle eylem arasındaki diyalektik ilişkinin hafife alınmasını gerektirmez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neden böyle oldu peki? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teori şeyleştirildiği, reifiye edildiği, dondurulup-kalıplaştırıldığı, ideolojiye dönüştürüldüğü için&#8230;  Reifiye olmuş [şeyleşmiş] bilgi ölü bilgidir ve ölü bilgiyle gerçeği anlamanız, bilince çıkarmanız mümkün değildir&#8230; O zaman düşündüğünüzü sanırsınız ama esasında boşa kürek çekiyorsunuzdur&#8230; Sosyal süreç sürekli değişip, yenileniyor, <em>değişimi yakalayıp-bilince çıkarmak, yeni düşünsel araçlara [eleştirel teoriye] sahip olduğunuz durumda mümkündür. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Teorinin ideolojiye dönüşüp, içinin boşalması ne zamana rastlıyor? Stalinizmle Marksist düşünceden bütünüyle kopulduğu söylenebilir mi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bence süreç, Stalinizmin yerleşmesinden önce başladı. Marx’ın ölümünden sonra Marksist düşünce, örgüt bürokrasilerinin iktidarını meşrulaştıran bir öğretiye dönüşmeye başladı. Tabii kesin kopuş, Stalinizmin yerleşmesiyledir. Stalinizmin Marx’la ve marksist teoriyle ilgisi sadece söylemdeydi. Stalinizm her şeyiyle marksizmin tam bir inkârıdır. Aslında eleştirel-devrimci bir teori olan Marksizm değil de marksizmin deforme olmuş, içi boşaltılmış versiyonuydu söz konusu olan. Bilinen anlamda bir resmi ideoloji söz konusuydu. Ve söz konusu bağnaz resmi ideoloji Stalinist otokrasiyi meşrulaştırmanın ve dayatmanın hizmetindeydi. Başka türlü ifade edersek, Stalinizm Marksizmin anti-teziydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Eğer öyleyse</strong> <strong>Türkiye’de ve dünya’da neden hâlâ Stalinizm hayranları var? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarda verdik. Marksizm  eleştirel-devrimci bir teori olması gerekirken bir ideoloji, bir dogma, bir inanç kategorisi haline gelince, kalıplaştırılıp-dondurulunca, insanların Stalinizmde tecessüm edene inanmaları, o yolda ısrarcı olmaları, ona <em>inanmaya</em> devam etmeleri anlaşılır bir şeydir. Eğer, Stalinist otokrasi, onun boğucu dikta rejimi sosyalizm sayılıyorsa, kişinin ona hayran olması işin doğası gereğidir. Bir şey daha var: Stalinist olmak rahatlatıcı birşey. Bütün sorunlar orada çözülmüş ve/veya çözülme yoluna girmişse, tüm sorunların çözümünün anahtarı eldeyse, düşünmeye, okumaya, araştırmaya, şüphe etmeye de gerek kalmaz tabii&#8230; Bir dine tapan için o din nasıl tartışma konusu değilse, bir din, değilse de dogma mertebesine çıkartılmış, tabulaştırılmış <em>bilimisel sosyalizm</em> denilen<em> </em>de asla tartışma konusu yapılmaz, zira o olumlu olan ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Bir zamanlar sol parti yöneticileri ve sendika bürokratları tarafından <em>işçi sınıfının bilimi</em> söylemi çok kullanılırdı. Oysa <em>işçi sınıfının bilimi</em> diye birşey hem mümkün değildir, hem de saçmadır. Aynı şekilde <em>proletarya kültürü </em>[proletkült] de çok kullanılırdı. Oysa bu uyduruk söylemin bu dünyada reel bir karşılığı olması mümkün değildi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aynı yazıda Leninist örgüt modelinin vazgeçilmez ilkesi olan ‘demokratik merkeziyetçiliğin’ bir <em>oxymore </em>olduğunu söylüyorsunuz. Merkeziyetçilik olmadan, disiplin olmadan bir örgüt nasıl başarılı olabilir? Orada bir çelişki yok mu? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Biliyorsunuz <em>oxymore </em>karşıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmek anlamındadır. Mesela parlak karanlık gibi. Elbette edebiyatçılar, sanatçılar anlatım güzelliği için <em>oxymore’ </em>a baş vuruyorlar ve orada bir sorun yok. Mesela Klasik Yunan Tragedyasının ünlü yazarı Sofokles, <em>Antigone </em>adlı oyununda <em>ermiş cani</em> diyor. Ama ideolojik manipülasyon amacıyla <em>oxymore’</em>a baş vurulduğunda iş değişiyor. Mesela <em>temiz savaş, calışma barışı, sürdürülebilir kalkınma, vb. </em> dendiğinde ideolojik amaçlı bir <em>oxymore </em>yapılmış olur. Bana göre ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa olsun <em>demokratik merkeziyetçilik </em>de bir <em>oxymore’dur. </em>Zira bir örgütsel işleyiş hem merkeziyetçi hem de demokratik olamaz. Keşke olsa deseniz de olmaz. Biraz merkeziyetçi, biraz demokratik bir işleyiş olmaz. Merkeziyetçiliğin olduğu yerde örğütsel hiyerarşi, disiplin, alt-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, yetkili-yetkisiz&#8230; velhasıl işin doğası gereği anti-demokratik, baskıcı bir işleyiş geçerlidir. Elbette sizin de söylediğiniz gibi disiplin yokluğunda da birşeyler başarmak mümkün olmaz. O halde <em>nasıl bir disiplin </em>sorusu akla gelecektir. Bu dünya’da disiplinin başka versiyonları da pekâlâ mümkündür. Öz-disipline dayalı bir örgütsel işleyiş neden mümkün olmasın? İnsanların birşeyi yapması için mutlaka dışırdan, <em>yukarıdan </em>birilerinin emir vermesi mi gerekiyor? Hiyerarşik ilişkiler yerine yatay ilişkileri ikâme etmek imkânsız bir şey midir? Aksi halde binlerce yıllık sınıflı toplumun, burjuva toplumunun örgüt modeline mâhkûm olursunuz ki, <em>Eskinin </em>ayakları sizi yeniye taşımaz. Ben her sabah saat altıda kalkar çalışmaya başlarım ve saatlerce çalışırım. Üstelik yaptığım çalışmanın maddi bir karşılığı da yoktur, bütünüyle entellektüel kaygılarla yapılan bir çalışmadır. Kimse bana saat altıda kalk demiyor&#8230; Önemli buluşların mimarı olan matematikçilerin, fizikçilerin öz disiplini hayranlık uyandırıcı değil mi? Eğer örgüt demokratik bir işleyişe sahip değilse, birşeyleri de başarsa sonuç başlangıçtaki amaçla çelişen bir sonuç olabilir. Kendisi demokratik olmayan bir örgüt ancak anti-demokratik bir işleyiş üretebilir. O halde iki şey: 1. Örgüt olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir; 2. Geçen yüzyılın örgüt modeli olan demokratik merkeziyetçilikle bir yere varmak mümkün değildir&#8230; Yatay, demokratik ilişkiyi esas alan bir örgütlenme modeli pekâlâ mümkündür. Mesela Paris Komünü, 1917 de Sovyet örgütlenmesi, vb. bize değişik bir örgüt modeli hakkında fikir verebilir. Yegane evrensel örgüt modeli ‘demokratik merkeziyetçiliktir’ demek size mantıklı geliyor mu?  Eğer siz demokratik merkeziyetçiliğin sonucundan şikayet ediyorsanız, o zaman farklı bir örgütlenme modelini de pekâlâ tartışabilir, tasarlayabilirsiniz&#8230; Eğer bir soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsanız, bu, onu cevaplayacak potansiyele de sahipsiniz demektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Daha önceki bir yazınızda soldaki ‘aşırı parçalanmışlıkla ilgili olarak: “<em>Türkiye’de sol hareketin bunca parçalanmış oluşu, ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patalojik nedenlerle açıklanabilir’ </em>diyorsunuz. Gerçekten bu bölünmüşlük, parçalanmışlık durumu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu  parçalanmışlık durumu aşılmadan inandırıcı, güven veren bir sol muhalefet ortaya çıkabilir, olayların seyrini değiştirebilir mi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bence sorunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Solun ister legal-parlamenter düzeyde, isterse legalite dışında siyaset yapan kesimleri arasındaki fark, zannedildiğinden daha az önemli. Solun mevcut politika yapma tarzını reddetmesi gerekiyor. Mesela siz verili duruma uyum sağlayarak siyaset yapmaya kalktığınızda, o düzenin bir parçası haline geliyorsunuz. Başka türlü olması mümkün değil zira son tahlilde kurallarını başkalarının koyduğu bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir kere oyuna dahil oldunuz muydu, sonunun hüsran olmaması mümkün değil. Legal-parlamenter solun sefil manzarasına bak anlarsın&#8230; Aslında legal-parlamenter oyunu reddeden kesim de aslında aynı olumsuzluğu başka biçimlerde yeniden üretiyor. O da politikanın ne olması, nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı, yeni ve orjinal bir anlayışı ve perspektifi temsil etmiyor. Kaldı ki, gizli örgüt de açıkta siyaset yapmak durumunda&#8230; Üstelik daha önce de defaaten söylediğim, yazdığım gibi, burjuva legalitesi dışındaki örgütler tüm enerjilerini iktidarı ele geçirmek üzere seferber ediyorlar. Bu onların <em>nasıl bir düzen kurulacak </em>sorusunu savsaklamalarına neden oluyor. İşleyişleri anti-demokratik, akıl almaz bir örgüt fetişizmi söz konusu&#8230; Halka bilinç götüreceğini sanıyor&#8230; Netice itibariyle onların politika yapma yöntemi de diğer düzen partilerinden özde farklı değil. Bence bu sorun üzerinde ısrarla durmak gerekiyor. Parçalanmışlığa gelince, doğrusu bunun akla-mantığa, sağduyuya uygun bir yanı yok. Eğer ortada 47 farklı örgüt varsa, bunların birbirinden ayrı olmaları için en az 47 neden olması gerekir ki, böyle birşey mümkün değil. Bölünmenin asıl nedeni birşey yapamamakla, politik mücadele yürütmedeki becerisizlikle, basiretsizlikle ilgili. Sanıyorum mücadele yükseldiğinde bu bölünmüşlük tablosu da ortadan kalkacaktır zira gerçekten patalojik bir durum bu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sizin bu çıkışınızın solda yankı bulacağını bekliyor musunuz. Gerçekten yeniden düşünmeye ve yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç var ama Türkiye’deki sol buna hazır mı? Böyle birşeyin gerekliliğine dair bir anlayış olduğunu, daha doğrusu insanların tartışmaya, sizin deyiminizle  ‘yeniden düşünmeye’ ‘cesaret’ edebileceğini bekliyor musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer ‘yeniden düşünmeye’ cesaret edilmezse, bu sol diye birşeyin olmadığı anlamına gelecektir. Bu mümkün değildir. Aksi halde bu, insanların kapitalizmin kepazeliğini kabullendikleri, itiraz etmedikleri, ‘durumdan memnun oldukları’ anlamına gelir ki, böyle birşey saçmadır. Aklı başında biri kendini insanlıktan çıkaran bu kepaze durumu kabullenebilir mi? Şu lânet olası kapitalist yağma ve talan düzenine razı olabilir mi? Ben yeni bir dalganın mutlaka yükseleceğini bekliyorum –aslında bunu söylemek yeni ve orijnal birşey söylemek de değil- . Bu günkü yenilgi tablosu ilelebet devem edecek diye birşey yok. Saldırı / karşı saldırı diyalektiği işin doğası gereğidir&#8230; İnsan düşünebildiği, soru sorabildiği, mücadele ettiği, yaşamın bir ‘anlamı’ olması gerektiğini bildiği ve bu amaçla mücadele ettiği için insandır. Bürokratik yozlaşmaya uğramış sol örgütlerin yeniden düşünmeye ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Onlar gerçeğin tapusunu ceplerine çoktan koymuşlar&#8230; Defteri çoktan kapatmışlar&#8230; Başkalarının gündeminin peşinden gitmeyi politika yapmak sanıyorlar&#8230; Mevcut bürokratik yapıları sürdürmeyi bir başarı olarak görüyorlar&#8230; Fakat hâlâ az da olsa soru sorma, cevap arama cesaretini ortaya koyanlar var&#8230; Önemli olan onların sayısını artırmak, verimli bir tartışma ortamı yaratmak için çaba harcamaktır&#8230; Bu aşamada Spinoza’nın öğüdünü hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Biliyorsunuz Spinoza: <em>“Gözlüğünü parlat’ </em>diyordu..</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Teşekkür ederim&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben de&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 5 Aralık 2009</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/mariksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Kemalizm Aşınma Sürecine Girmiştir&#8221;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalizm-asinma-surecine-girmistir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalizm-asinma-surecine-girmistir#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2009 23:10:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=574</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan vatandaşlar olarak her gün, her an köklerini yüzyıl öncesinin jakoben zihniyetinden alan “resmi yalan”larla yüz yüzeyiz. Kürtlerin, Alevilerin, dindarların, yabancı uyrukluların, gayrimüslimlerin, kısacası “öteki”nin çekmiş olduğu sıkıntıların temelinde, her başkaldırışta burnumuza dayatılan “resmi yalan”ların payı büyük. Sorunların çözülmesi ve gerçekten özgür bir toplum olabilmemiz için atılması gereken ilk adım tarihimizle yüzleşmek ve yalanın yerine gerçeği ikame etmek. Biz de bu amaçla resmi tarihi sorgulayan, kendisini resmi yalanlarla mücadeleye adayan ve yaşadığı mağduriyetlere rağmen geri adım atmamış nadir aydınlarımızdan bir tanesi olan Fikret Başkaya ile görüştük.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan vatandaşlar olarak her gün, her an köklerini yüzyıl öncesinin jakoben zihniyetinden alan “resmi yalan”larla yüz yüzeyiz. Kürtlerin, Alevilerin, dindarların, yabancı uyrukluların, gayrimüslimlerin, kısacası “öteki”nin çekmiş olduğu sıkıntıların temelinde, her başkaldırışta burnumuza dayatılan “resmi yalan”ların payı büyük. Sorunların çözülmesi ve gerçekten özgür bir toplum olabilmemiz için atılması gereken ilk adım tarihimizle yüzleşmek ve yalanın yerine gerçeği ikame etmek. Biz de bu amaçla resmi tarihi sorgulayan, kendisini resmi yalanlarla mücadeleye adayan ve yaşadığı mağduriyetlere rağmen geri adım atmamış nadir aydınlarımızdan bir tanesi olan Fikret Başkaya ile görüştük. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-575" title="Baskaya" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/08/Baskaya-250x140.jpg" alt="Baskaya" width="250" height="140" />“Paradigmanın İflası” kitabınızla resmi ideolojiye sıkı bir eleştiri getirmiş ve bedelini ödemiş bir aydın olarak, bahsettiğiniz “yeni bir tarih yazımı”nın topluma getirileri ne olacak?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Resmi ideoloji resmi tarihe dayanıyor, dolayısıyla resmi tarihi teşhir etmeden resmi ideolojiyle hesaplaşmak mümkün değildir. Biliyorsunuz daha önce de yazdığım gibi: <em>“resmi tarih egemen sınıfların bilinmesini istediği tarihtir.”</em> Başka türlü ifade edersek, resmi tarih, yalan, tahrifat, yok sayma, adıyla çağırmamaya, [zira, adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir] vb. dayanıyor. O zaman bizim durumu kavramak için “şey”lerin ters-yüz edilmiş versiyonunu teşhir edip resmin gerçeğini ortaya çıkarmamız gerekir. Geçmişiniz kuşatılmışsa, geçmişiniz sömürgeleştirilmişse, şeylere, olaylara, olup-bitenlere kendi gözünüzle bakamaz, kendi elinizle tutamazsınız&#8230; Onun için tarih bilinci son derecede önemlidir. Eğer geçmişimizi tahrifattan, yalandan temizleyebilirsek, önümüzü görmemiz, yolumuzu bulmamız olanaklı hâle gelir. Onun için şeyleri değiştirmek, toplumsal sürece müdahale etmek gibi kaygıları olanların tarihi ve tarih bilincini önemsemesi gerekiyor. Tarih bilinci bizi özgürleştirecektir&#8230; Bu yüzden herşeyde ve her konuda olduğu gibi, <em>tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar önemlidir&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Resmi ideolojinin eğitim süzgecinden geçmiş olan Türkiye toplumu, bahsettiğiniz hakikatlerle yüzleşebilecek durumda mıdır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Entellektüel, eleştiri yapabiliyorsa entellektüeldir ama bunun için köklü bir eleştirel bilince sahip olması gerekir. Bizde diplomalıya ‘aydın’ diyorlar. Oysa böyle bir eğitim sürecinden geçip, beyni ‘resmi doğrular’ tarafından dağlanmış, bilinci köreltilmiş, düşünme yeteneği dumura uğramış diplamalıları ‘aydın’ saymaktan daha büyük aymazlık olamaz. Bu kesimin misyonu, kurulu düzeni, mevcut olanı koruyup-sürdürmektir. Fakat herşeye rağmen eğitim süreci çelişkilidir. Bu, bilginin niteliğinden kaynaklanan birşeydir. İstediğiniz kadar çaba sarfedin, tek tip kafa yetiştirmek için ne yaparsanız yapın, mutlaka ‘fire’ olacaktır, sürüden ayrılanlar olacaktır. Bu yüzden gerçekten entellektüel sayılması gerekenlerin sayısı her zaman çok azdır ama onların etkisi sayısal çokluklarından kaynaklanmaz. Geçerli paradigmada bir gedik açıktıklarında, o gediğin büyümesi kaçınılmazdır. Mesela ‘Lumières’ de denilen aydınlıklar yüzyılının [XVII.yy] çığır açan düşünürleri o dönemin ‘eğitimli kesimine’ oranla küçük bir azınlıktılar ama dünyanın gidişatının yön değiştirmesinde sayısal çokluklarıyla orantılı olmayan bir etkileri oldu&#8230; Şimdilerde Türkiye’de resmi tarih ve resmi ideoloji artık ‘dokunulmaz’ değil ve açılan gedik büyüyor ve bu süreç hızlanacaktır&#8230; İnsanlar bir kere soru sormaya başlaya görsün&#8230; Bence yüzleşme için koşullar olugunlaşmakta&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Geçmişten bugüne –sizin deyiminizle başıyla yürüyen, ayağıyla düşünen- Türk aydınlarının resmi ideolojinin bekçiliği konusundaki kararlılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sözünü ettiğiniz zevâtın etkinliği kendi güçlerinden, argümanlarının inandırıcılığından çok, karşı eleştirinin yokluğundan kaynaklandı. Bu durum onlara ‘köpeksiz köyde değneksiz gezme’ imkânı veriyordu. Tabii onlara aydın dememek gerekir. Düzenin ideolojik gardiyanlarının sadece eğitimden geçtikleri, diplomalı oldukları için <em>aydın </em>sayılmaları, düşünsel-entellektüel azgelişmişlikle mâlül Türkiye toplumuna mahsus bir <em>ironidir&#8230; </em>Onların ‘kararlılığı’ karşı taraf sahneye çıkıp, ipliklerini pazara çıkardığından artık birşey ifade etmez&#8230; Zira, dayandıkları ideolojik temel çürüktür, yalan üzerine inşa edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ergenekon davası ve bu dava sürecinde rejim bekçiliği yapanlara karşı getirilen eleştiriler, rejimin niteliğinin anlaşılmaya başlandığının göstergesi midir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eleştiri bilinci gelişmemiş bir toplum olduğu için, Türkiye’de “şey”lerin gerçeğini anlamak her zaman promlemliydi. Her şeyin devlet içinde ‘kotarılması’ bir gelenekti. Bu durum, Türkiye’nin tarihinde bir <em>aydınlanma </em>ve <em>modernite devriminin </em>yaşanmamış olmasından, <em>Eski Rejimden </em>[Ancién Régime] bir kopuşun gerçekleşmemesinden kaynaklanıyordu. Devlet eskide olduğu gibi ‘kutsal devlet’ olmaya devam etti&#8230; Artık ufukta bu yolun sonuna yaklaşıldığına dair emareler gözleniyor&#8230; Artık rejimin niteliğinin tartışılır hâle gelmekte olduğunu<em> </em>umut edebiliriz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kürt sorununun çözümü yolunda son zamanlarda gerek hükümet, gerekse Kürt hareketi tarafı olumlu açılımlar yaptılar. Siz <em>“varolan bir ırkı yok saymanın rejimin en vahim hatası” </em>olduğunu yazdınız. Bugün oluşan olumlu havayla birlikte Kemalist rejim yıkılma sürecine girmiş midir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Rejimin resmi ideolojisi olan Kemalizmin bir aşınma sürecine girdiğini söylemek mümkün. Bundan sonra bu sürecin nasıl yol alacağına dair ‘kesin’ bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. Zira süreç, iç ve dış olayların ve faktörlerin diyalektik bir bütünlüğü olarak yol alabilir&#8230; Kesin olan birşey varsa artık rejimin <em>‘büyüsünün bozulduğudur&#8230;’</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye’de sol gelenek bir türlü yerleşememiş; CHP, DSP, İP gibi faşizan partiler kendilerini sol olarak lanse etmişlerdir. Sizce Türkiye solu, evrensel sol hareketlerle kıyaslandığında nasıl bir yerdedir? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de sol iki bağnaz resmi ideoloji olan Kemalizmin ve Stalinizmin kıskacında varoldu ve bu yüzden fazla yol alamadı. İki otokrasinin kesişme noktasındaki bir sol hareketin başarılı olması zaten pek mümkün değildir. Nitekim şimdilerde ‘solun’ bir bölüğünün ‘ulusalcılığa’ savrulması bir sürpriz değil. Elbette bu ‘Evrensel sol’ dediğinizin de bir dizi olumsuzlukla mâlül olduğu gerçeğini unutturmamalı. Tarihsel sol veya Avrupa solu, geçerli burjuva paradigmasının tam dışına hiçbir zaman çıkamadı. Kalkınmacıydı&#8230; Maddi zenginliği önemsedi ve tüm sorunların maddi zenginliğin artmasıyla aşılabileceği saplantısından kendini kurtaramadı&#8230; Mesela kapitalizmin ürettiği teknolojinin ‘yansızlığı’, tarafsızlığı’ [ nötr] gibi safsatalara itibar etmeye devam etti. Dolayısıyla Türkiye’deki sol hareketin hem tarihsel solun hem de kendi geçmişinin radikal bir eleştirisini yapması gerekiyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>SHP’nin yeni genel başkanı Hüseyin Ergün, solun piyasayı kabul etmesi gerektiği, emperyalizmin kötü birşey olmadığı gibi sol geleneği kızdıracak bazı açıklamalar yaptı. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyalizmin misyonu mevcut aracı tamir ederek yol almak değildir. Sosyalizm demek radikal bir paradigma değişikliği demektir veya ortada sosyalizme yakışan birşey yok demektir. Emperyalizme karşı olamayan birinin, sosyalist olduğunu söylemesi abesle iştigaldir. Biliyorsunuz <em>kapitalizm emperyalizmdir&#8230; </em>Sosyalizm temel üretim araçlarının sosyalleştirilmesini [devletleştirilmesini değil] varsayar. Dolayısıyla bürokratik olmayan, olabildiğince demokratik bir planın piyasanın yerini alması gerekir&#8230; Elbette bu a’dan z’ye her şeyin bilinen piyasanın dışına atılacağı anlamına gelmez. Zaten böyle birşeye gerek de yoktur. Birinin ‘ben kapitalizme karşı olmayan bir sosyalistim’ demesi, benim o tarakta bezim yok demektir&#8230; Şimdilerde insanlığın yüzyüze geldiği sayısız insânî, toplumsal, ekolojik kötülüklerin ve bizzat insanlığın ve uygarlığın varlığının tehlikeye girmiş olmasının gerisinde, kapitalist barbarlık yatıyor. Onun için insanlığın elini çabuk tutması gereken “eşik” aşılmakta&#8230; Velhasıl radikal eleştiri hiçbir zaman bu kadar elzem olmadı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Röportaj:</span></strong><strong> İshak KOÇER, Ahmet İhsan KAYA, Özkan GENÇ</strong></p>
<p><img src="file:///C:/Users/ADMINI%7E1/AppData/Local/Temp/moz-screenshot-2.png" alt="" /><img class="aligncenter" src="http://www.kritize.net/images/yootheme/logo.png" alt="" width="350" height="100" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalizm-asinma-surecine-girmistir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürt Açılımı &#8211; Aso Zagrosi’nin* İsmail Beşikçi ile Söyleşisi</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurt-acilimi-aso-zagrosi%e2%80%99nin-ismail-besikci-ile-soylesisi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurt-acilimi-aso-zagrosi%e2%80%99nin-ismail-besikci-ile-soylesisi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2009 22:46:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=568</guid>
		<description><![CDATA[“Devlet olmak istemiyoruz” sözünü dünyada sadece Kürtler söylüyor bütün halklar özgürlüklerini kazanmak için devlet olmak peşinde. Sadece Kürtler bunu istemediklerini dile getiriyor. “devlet olmak en çok Kürtlere zarar verir” diyenler de var. Bunu sadece PKK söylemiyor. PKK dışındaki birçok örgüt de benzer şeyler söylüyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Aso  Zagrosi:</span></strong> Son  aylarda  Türkiye’de    devletin  bir  kanatından  “Kürd açılımından”, “Kürd sorunun barışçıl çözümümden”   ve  “büyük bir  projeden” söz ediliyor.    Kürdlerle  Türklerin   bu  topraklarda   buluşmasında bu yana yaklaşık olarak  bin yıl  geçti.  Bazıları,  “bin yıl  kardeşçe bir arada   yaşama” diyor buna.   Türk  ırkçıların kendilerine sembol olarak  aldıkları   Alpaslan’ın  Kürd Yusuf tarafından  Malazgirt  savaşından bir yıl sonra yani  1071  yılında   öldürülmesi dahi (Urfalı Matieu’dan) bu  buluşmanın  kanlı bir zeminde yürüdüğünü gösteriyor.  Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri   Kürdlere karşı  hayatın tüm  alanlarında jenosidler uygulandı, milyonlarca  Kürd fiziki olarak  imha edildi  ve  Kürdlere  ait  ne varsa  inkar  edildi.   Şimdi   Kürdleri  muhatap  almaksızın  “bizim sizin için  iyi bir projemiz var” diyorlar. Bu  söylem  ne kadar  inandırıcı olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İsmail Beşikçi:</span></strong><strong> “Bin yıldır kardeşçe bir arada yaşama”</strong> sloganı elbette gerçeği aksettirmiyor. Örneğin 1923 Lozan Antlaşması’nın Türkler için ve Kürtler için ifade ettiği anlam çok farklıdır, birbirine zıttır. Orgeneral <strong>Abdullah Alpdoğan, </strong>Orgeneral <strong>Mustafa Muğlalı</strong> isimleri Türkler için farklı Kürtler için farklı anlamlar içerir. <strong>“Bin yıldır kardeşçe bir arada yaşıyoruz”</strong> sloganı, <strong>“asırlarca birlikte ağladık, birlikte güldük</strong>” sloganıyla birlikte dile getiriliyor. 1925, 1930, 1937, 1938, demokratik istemlerin silahla bastırılması, sürgünler… Bütün bunlar Kürtler için çok derin acılar içerir. Türk yönetimi için ise sevinçtir, zaferdir. 1984 Eruh, Şemdinli baskınları, 1992 Güney Kürdistan’da Kürt parlamentosunun kurulması… Bütün bunların Kürtler için ve Türkler için çok farklı, çok zıt anlamlar içerdiği açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar doğrudur ama bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, hükümetin <strong>“Kürt açılımı</strong>” adı altında oluşturmaya çalıştığı politikaların da ciddi olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kendilerinden önceki cumhurbaşkanlarından, başbakanlardan, içişleri bakanlarından ve dışişleri bakanlarından farklı oldukları açıkça görülüyor. Her şeyden önemlisi bugün, sorunun Kürt sorunu adıyla konuşuluyor, tartışılıyor olması çok önemli bir gelişmedir. 21 Ağustos 2009 günü, Milli Güvenlik Kurulu toplantısı vardı. Bu toplantıda <strong>“Kürt açılımı”</strong>nın konuşulacağı da söyleniyordu. Konuşulmuş. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride “demokratik açılımların” desteklendiğine vurgu yapılmıştır. Bu, Kürt açılımının bir devlet projesi olduğu şeklinde algılanabilir. Şunu da belirtmek gerekir: Genelkurmay Başkanlığı’nın, 25 Ağustos 2009 da, Zafer Haftası nedeniyle yaptığı açıklama, 21 Ağustos açıklamasıyla çelişki oluşturmaktadır. Bu çelişkinin çözümlenmesi, Türk siyasal sisteminin temel niteliğiyle ilgili dikkate değer bilgiler verecektir.Bu arada başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 24 Mart 2005’te Diyarbakır’da meydana gelen olaylar üzerine<strong>, “kadın çocuk demeden gerekli önlemler alınmalıdır”</strong> diyerek güvenlik güçlerine talimat verdiği de unutulmamalıdır. Hükümet, İçişleri Bakanı  Kürt sorununu daha çok Türk aydınlarıyla, Türk basın mensuplarıyla, Türk siyaset adamlarıyla, Türk sivil toplum örgütleriyle görüşüyor. Halbuki sorun başta Kürtleri ilgilendirmektedir. Bu bakımdan Kürt aydınlarıyla, Kürt siyaset adamlarıyla Kürt basın mensuplarıyla, Kürt sivil toplum örgütleriyle görüşmek daha önemli olmalıdır.Devletin ve hükümetin hiçbir özeleştiri yapmadan, geçmişle yüzleşmeden bazı düzenlemeler yapacağı anlaşılmaktadır. Bunlar aslında küçük açılımlardır. Bu, yaşanan sürecin önemli bir yönüdür. Kürt sorunuyla ilgili tartışmalara konuşmalara katılanların da hükümetten ve devletten özeleştiri istememesi, geçmişle yüzleşmenin dile getirilmemesi sürecin önemli bir boyutudur. Kürtlerin, bu konularda daha duyarlı olması gerektiği açıktır. Hükümet kapalı bir siyaset gütmekte, Kürt isteklerini, kültürel ve bireysel haklarla sınırlamaya çalışmaktadır. Kürtlerse ucu açık siyaset izleyerek kolektif hakların,  yani Kürt toplumu olmaktan doğan hakları kazanmanın peşinde olmalıdır. Bu cümleden olarak Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin <strong>“Kürt devleti hayaldir”</strong> demesi, yazar Yaşar Kemal’in <strong>“Kürtler devlet istemiyor, endişelenmeyin”</strong> demesi yanlıştır. Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Kürt toplumunun iç dinamiklerini parçalamış, zayıflatmıştır. Dış dinamikler daha belirleyicidir. On yıl öncesini düşünelim. Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani’nin Irak’a cumhurbaşkanı olacağını kim düşünebilirdi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso Zagrosi:</strong> Türk devletinin  Kürdlere  ve Kürdlerin   haklarına  ilişkin    son  dönemlerde    kopardığı gürültünün   asıl  nedeni  sizce   ne olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İsmail Beşikçi</span></strong><strong>:</strong>Bunun bir <strong>“gürültü”</strong> olarak algılanmaması  gerekir kanısındayım. Hükümet ve devlet baskıyla, şiddetle Kürtleri istediği  çizgiye getirmeyeceğinin bilincine varmış olabilir. Ergenekon soruşturmaları, görülmekte olan Ergenekon davaları,  JİTEM’in deşifre olması böyle bir bilincin gelişiyor ve kökleşiyor olmasını getirebilir. Ergenekon, JİTEM şüphesiz devlete dayalı örgütlenmelerdir. Devletin legal yönünün, görünen yönünün bu illegal yapılanmadan şüphesiz haberi vardır. İşte devlet görünen yönünde, bu illegal yapılanmalarla bir yere varılamayacağı, bunları tasfiye etmek gerektiği bilinci gelişiyor olabilir. Bu illegal yapılanmanın yargı gibi, üniversite gibi, basın gibi, devletin ve toplumun temel kurumlarını çürüttüğü de bir gerçektir. Geçtiğimiz Haziran ve Temmuz aylarında hakim ve savcı atamaları ve tayinleri konusunda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’yla Adalet Bakanlığı arasında patlak veren çatışmanın devletin temel kurumları arasındaki çürümeyi göstermesi bakımından dikkate değer.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso Zagrosi:</strong> Bazılarına  göre     aslında  bu  açılım  <strong>“Kuzey Kürdlerine  değil,  çeşitli  uluslararası   güçlerin   baskısı altında  Güney Kürdlerine ,   petrol ve  doğal  gaz  gibi  zenginliklere  yönelik bir açılımdır”</strong> söylemine    dair    yaklaşımız  ne?<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İsmail Beşikçi:</span></strong>Bunun, Türkiye’nin siyasal hayatıyla ilgili, Kuzey Kürtleriyle ilgili önemli bir yönünün olduğunu düşünüyorum. Farz edelim ki sizin dile getirdiğiniz ilişkilerde daha büyük bir geçerlilik payı var. O zaman bile gelişmelerin Kuzey Kürtlerine ilişkin yönünü görmezlikten gelmek doğru değildir. Çünkü bugün Kürdistan’ın herhangi bir kesiminde meydana gelen olaylar, öbür kesimlerde de hemen etkisini göstermektedir. Bu çerçevede Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yaşanan her olumlu gelişme Kuzey Kürtlerini de olumlu yönden etkileyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso  Zagrosi:</strong> Son dönemlerde    yoğun  bir şekilde  Öcalan’ın  15  Ağustos’da   sunacağı  <strong>“Yol  haritası”</strong>ndan söz ediliyor.   Öcalan  yakalandığından beri   Kürdlere  sayısız    <strong>“yol haritaları”</strong> sundu.   Kürdlerin  ulusal  taleplerini   “Bağımsız ,Birleşik   Kürdistan”dan   “kültürel  haklar” derekesine indirdi.  Hatta   “Anayasa’da  Kürdlerden  sözedilmesi dahi gerekmiyor” diyor/diyorlar.  İmrali’den  Kürdlere  yol haritası   olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İsmail Beşikçi:</span></strong><strong> </strong>Öcalan <strong>“çözüm”</strong>e ilişkin önerilerini defalarca açıklamıştır. Son açıklamanın da öncekiler gibi olması muhtemeldir. Devlet, Öcalan’dan mümkün olduğu kadar alt düzeyde bir <strong>“yol haritası”</strong> talep etmektedir. Ama devletin ve hükümetin bu isteğini, her isteğini, Öcalan’a kabul ettirebileceği kanısında değilim. Kürt toplumu olmaktan doğan bazı hakların isteminde Öcalan’ın ısrarlı olacağı kanısındayım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso  Zagrosi:</strong> Kuzey  Kürdistan’da    tüm  Kürd siyasal  yapıları   yıllar <strong>boyunca “Bağımsız, Birleşik ve  hatta  sosyalist Kürdistanı”</strong> savundular.  Şimdi  hiç  kimseden  bir ses  yok. Herkesin  Kürdleri  yeniden devlete entegre    çalışmaları içine  girdiği  bu ortamda neden  Kürdistan’ın    bağımsızlığını, özgürlüğünü ve hatta  Türklerle  eşit  haklar temelinde  birliği savunan  örgütler, kurumlar ve bireyler  bir  Kürd  Konferansını toplimiyorlar?   Var  olan   sorunlarını    tartışmıyorlar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İsmail Beşikçi:</span></strong>Bugün dünyanın her tarafında Kürtler var. Her örgüt kendi taraftarı Kürtlerle ilgileniyor. Halbuki bütün bu örgütleri kucaklayan şemsiye bir örgütün olması gerekir. Diaspora anlayışı böyle bir örgütlenmeyi gerekli kılar. Uluslar arası ilişkilerde Kürtleri temsil eden bir örgüte de ihtiyaç vardır. Bu tür örgütlenmeleri sağlamak için Kürt Konferansı gereklidir kanısındayım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso  Zagrosi:</strong> Yüzyıllardan    beri  Kürdlerin bir  özgürlük ve bağımsızlık savaşı var.  Bu kadar   savaş ve  kandan sonra   Kürdlerin  millet  olarak   üzerinde  anlaştıkları bir  ulusal  projeleri var mı?  Eğer  böyle   bir  projeleri yoksa  ne yapabilirler?  Sizin bu konuda  bir öneriniz  var mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong>20. yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu’da cereyan eden en önemli olay Kürtlerin Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıdır. Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal güçler, bu politikalarını bölgedeki Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği yaparak, Sovyetler Birliği yöneticileriyle anlaşarak gerçekleştirdiler. Bölünme, parçalanma ve paylaşılma Kürdistan’ın ve Kürtlerin iskeletini parçaladı, beynini dağıttı. Fakat bu olay üzerine, kendine özgü, yani Kürtlere özgü bir Kürt düşüncesi oluşmadı. Örneğin Kürtler bir zamanlar Kürt solu gibi <strong>“Bağımsız Türkiye” </strong>sloganı kullanıyordu. Bu Kürdistan’ın ve Kürtlerin bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını bilinçlerden silen bir slogandır. Kürtler Türk solu tarafından kullanılan <strong>“emperyalizme karşıyız”</strong> sloganını da kullanıyorlardı ama I. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde emperyal devletlerin en önemli en kapsamlı en kalıcı operasyonu hakkında Türk solu hiçbir şey söylemiyordu. Türk soluna bağlı olarak Kürt solu da bu çok ağır olayın bilincinde değildi. Bu sürecin, bilimin, siyasetin diplomasinin kavramlarıyla incelenmesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso Zagrosi:</strong> Sizin   konuya  ilişkin    özel  olarak söylemek  istediğiniz  başka bir söyleyeceğiniz varmı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">İsmail Beşikçi:</span></strong> <strong>“Devlet olmak istemiyoruz” </strong>sözünü dünyada sadece Kürtler söylüyor bütün halklar özgürlüklerini kazanmak için devlet olmak peşinde. Sadece Kürtler bunu istemediklerini dile getiriyor. <strong>“devlet olmak en çok Kürtlere zarar verir”</strong> diyenler de var. Bunu sadece PKK söylemiyor. PKK dışındaki birçok örgüt de benzer şeyler söylüyor. Bazan şöyle düşündüğüm olur. Acaba, uzun yıllar, sömürge bile olamayan toplum halleri Kürtlerin DNA’sını mı bozdu? Kürtler dünyada, dünya halkları  arasında, Ortadoğu’da komşuları arasında ve Türkiye’de Türk halkı karşısında kendi konumlarının bilincine varmak durumundadır. <strong>“sınırlar kalkıyor”</strong> <strong>sözü herhalde Kürtleri kandırmak için üretilen bir söz. 19. Yüzyılın sonlarında, dünyada 25 kadar bağımsız devlet vardı. Bugün 207 devlet var. Sınırlar kalkıyor mu? 2004 Atina Olimpiyatlarına 204 devlet katılmıştı. 2008 Pekin olimpiyatlarına 206 devlet katıldı. Bugün 207 devlet var. Sınırlar kalkıyor mu? Devletler Avrupa Birliği gibi daha büyük birliklere katılıyorlar ama herkes o birliğe kendi kimlikleriyle giriyor. Ortadoğu’da 40 milyondan fazla olduğu bilinen Kürt milletinin adı ise uluslar arası örgütlerde sadece “terör” denildiği zaman geçiyor</strong>. Halklar, özgürlükler söz konusu edildiği zaman Kürtlerin adı geçmiyor. Bunlar üzerinde düşünmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aso Zagrosi:</strong> Bize  zamanınızı ayırdığınız  için teşekkür  ediyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><span><span style="font-size: small;"><span><span><span><span style="font-family: 'Calibri','sans-serif';">*</span></span></span></span></span></span>www.newroz.com ve Kürdistan Forum Editörü</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.newroz.com/forum/templates/default/images/head.jpg" alt="" width="640" height="64" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurt-acilimi-aso-zagrosi%e2%80%99nin-ismail-besikci-ile-soylesisi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürt Açılımı &#8211; Aso Zagrosi’nin* Simko Sever ile Söyleşisi</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurt-acilimi-aso-zagrosi%e2%80%99nin-simko-sever-ile-soylesisi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurt-acilimi-aso-zagrosi%e2%80%99nin-simko-sever-ile-soylesisi#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 09:35:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Simko Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=553</guid>
		<description><![CDATA["Kardeşlik" kavramının bugünlerde tekrar kullanıma sunulmuş olması ve alıcı bulmakta zorlanmaması, Kürt Siyasal kadrolarının yaşadığı yıkımı tespit etmek açısından önemlidir. "Kardeşlik" kavramı, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin başına bela,  bağımsızlıkçı perspektifin karartıcısı bir kavramdır. Sömürgeci devletlerin ihtiyaç duyduklarında kullandıkları, sonra da barbarca katlettikleri bir kavramdır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso  Zagrosi:</em></strong><strong><em> Son aylarda  Türkiye’de devletin bir  kanadından “Kürt açılımından”, “Kürd sorunun barışçıl çözümümden” ve  “büyük bir  projeden”  söz ediliyor.  Kürtlerle Türklerin bu topraklarda buluşmasında bu yana yaklaşık olarak bin yıl geçti. Bazıları, “bin yıl kardeşçe bir arada yaşama”  diyor buna. Türk ırkçıların kendilerine sembol olarak aldıkları Alpaslan’ın Kürd Yusuf tarafından Malazgirt savaşından bir yıl sonra yani 1071 yılında öldürülmesi dahi (Urfalı Matieu’dan) bu buluşmanın kanlı bir zeminde yürüdüğünü gösteriyor. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri Kürtlere karşı hayatın tüm alanlarında jenositler uygulandı, milyonlarca Kürt fiziki olarak imha edildi ve Kürtlere ait ne varsa inkar edildi.  Şimdi Kürtleri muhatap almaksızın “bizim sizin için iyi bir projemiz var”  diyorlar. Bu söylem ne kadar inandırıcı olabilir?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-556" title="ZarokenKurd" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/08/ZarokenKurd1-250x140.jpg" alt="ZarokenKurd" width="250" height="140" />İsmail (Simko) Sever: Türklerle Kürtlerin &#8220;Bin yıl kardeşçe bir arada yaşadıkları&#8221; nın sadece bir yalan olduğunu bizde, Türklerde, dünya alem de biliyor. Bu anlamıyla da tartışı gerektirmiyor. Tartışılması gereken bizatihi &#8220;kardeşlik&#8221; kavramının kendisi ve &#8220;kardeşlik&#8221; geleneğinin Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi saflarındaki uğursuz geleneğidir. Zaten çapsız, korkak ve yorgun olan Kürt siyasi kadroları; uzunca bir zamandır, Türk Devleti’nin, medyasını ve kendi örgütü PKK’yi kullanarak, Kürt Hareketi’ni ulusal özlerinden boşaltmak ve manipüle etmek amacıyla ürettiği kavramlarla sersemletilmiş ve teslim alınmış durumdadırlar. Kullanılan kavramlar, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin muhtevasını ve ihtiyaçlarını tanımlamaktan uzaktırlar. Kürt siyasal kadroları, her gün bir &#8220;yeni&#8221;si kullanıma sunulan ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin rotasını bağımsızlıktan &#8220;Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü”ne yöneltme amaçlı kavramlara sıkıca sarılmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kardeşlik&#8221; kavramının bugünlerde tekrar kullanıma sunulmuş olması ve alıcı bulmakta zorlanmaması, Kürt Siyasal kadrolarının yaşadığı yıkımı tespit etmek açısından önemlidir. &#8220;Kardeşlik&#8221; kavramı, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin başına bela,  bağımsızlıkçı perspektifin karartıcısı bir kavramdır. Sömürgeci devletlerin ihtiyaç duyduklarında kullandıkları, sonra da barbarca katlettikleri bir kavramdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında siyasal alanda hiç bir karşılığı olmayan ve Kürtler dışında hiç bir haklin itibar etmediği &#8220;Kardeşlik&#8221; kavramının Kuzey Kürdistan açısından kökleri 1900’lü yılların başında durmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı ve ulusal devletlerin kurulduğu dönemde, İttihatçıların Kürt Milliyetçiliğini manipüle etmek için kullandıkları &#8220;Kardeşlik&#8221; kavramı, kendisine Kürt Hareketi içerisinde kısa sürede yandaş bulmuş ve o günden beri Kürt Hareketi’ni içten içe kemirerek varlığını sürdüre gelmiştir. &#8220;Kardeşlik&#8221; geleneği sürdürücülerinin, 1900’lü yılların başlarındaki &#8220;Kardeşlik&#8221; geleneğinin kurucularını &#8220;Kürt Liderleri&#8221; olarak pazarlamaları, bağımsızlıkçı Kürt liderlerini görmezden bilmezden gelmeleri, yani tarihimizi karatma çabaları, bugün yürürlükte olan ve &#8220;Kardeşlik&#8221; geleneğinin meyvesi olan &#8220;Türkiyelilik&#8221; programının da bir gereğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk Devleti bugünlerde tekrar &#8220;Bin yıllık kardeşlik&#8221; ten söz ediyorsa, bunun nedenleri vardır: <strong>Birincisi</strong>; bir dönemi aşmak için Kürtlere ihtiyaç vardır. <strong>İkincisi</strong>; Kürdistan’daki &#8220;Kardeşlik&#8221; geleneğini ( &#8220;Din kardeşliği&#8221; ve &#8220;Halkların kardeşliği&#8221;) açığa çıkarıp kendisine dayanak oluşturacaktır. <strong>Üçüncüsü</strong>; savaş yorgunu Kürt Halkı’nı manipüle ederek &#8220;Kürt Açılımı&#8221;na inandırmaya çalışacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, söz konusu olan &#8220;Kürt açılımı&#8221;, sizin de söylediğiniz gibi Türk Devleti’nin bir kanadının &#8220;Projesi&#8221;dir. Daha açık söylemek gerekirse MİT-Polis-Hükümet ekibinin bir &#8220;Projesi&#8221;dir. Ve &#8220;Proje&#8221; T.C. Başbakanı Erdoğan’ın deyişiyle &#8220;Milli Birlik Projesi”dir. Adı üstünde; &#8220;Milli birlik&#8221;.  Yani &#8220;Türk birliği projesi&#8221;. Yani Kürtlerin &#8220;vatandaş&#8221; olabilmek için &#8220;Türk&#8221; olmak zorunda oldukları, bir ulus olarak hem hukuki ve hem de toplumsal olarak kabul görmedikleri, Üniter devletin korunduğu, sömürgeci &#8211; sömürge ilişkilerinin değişmediği, bilinen tabiriyle &#8220;Tek ulus, tek devlet, tek bayrak&#8221;lı Türk Egemenlik Sistemi’nin yeni bazı kavramlarla üretilip &#8211; sürdürülmesinden başka bir şey değildir &#8220;Kürt açılımı&#8221; denen &#8220;büyük proje&#8221;.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, Kürt Ulusu’nun kendi toprakları üzerinde kendi kendini özgürce yönetmesi, kendi kaderini tayin etmesi, yani ulusal devletini kurma mücadelesidir. Oysa kurulduğu günden beri Kürt Ulusu’na jenosit uygulayan Türk Egemenlik Sistemi, ne sistemde bir değişikliğe gitmek, ne Kürt Ulusu’nu &#8220;yok etme&#8221; planlarından vazgeçmek, ne egemenliğini paylaşmak, ne Kürt Ulusu’ndan özür dilemek ve ne de Kürdistan Ulusal Sorunu’nu doğru kavramlarla tanımlamak niyetindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk Devleti, 25 yıllık &#8220;savaş&#8221; ile elde ettiği avantajlarla, bugüne değin zulüm ve zorbalıkla gerçekleştirmeye çalıştığı &#8220;yok etme&#8221; planlarını, şimdi Kürt Ulusu’nun rızasıyla gerçekleştirmek istemektedir. &#8220;Büyük proje&#8221; budur. Ve yukarıda da söylediğim gibi bu &#8220;Proje&#8221;, devletin bir kanadının &#8220;Proje&#8221;si olması nedeniyle inandırıcılığı sınırlıdır. Ancak Kürdistan’da dayanakları ve haliyle bir pazar payı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso Zagrosi: Türk devletinin Kürtlere ve Kürtlerin haklarına ilişkin son dönemlerde kopardığı gürültünün asıl nedeni sizce ne olabilir?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Kürtler, tarihleri boyunca askeri olarak birçok kez yenildiler. Sonrasında katliamlar yaşadılar. Zülüm gördüler. Ancak hiç bir dönem Türk Devleti’ni kendi devletleri olarak görmediler, devletle barışmadılar. Türk Devleti’ne meşruiyet kazandırmadılar siyasi zafer imkanı tanımadılar. Kendi içlerinde, bir sonraki direnmenin dinamiklerini beslediler, büyüttüler ve sonraki kuşaklara emanet bıraktılar. Türk Devleti Kürdistan’daki varlığını, Kürt Ulusu’nun iradesine rağmen, zulüm ve zorbalıkla sürdürdü.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa bugün Türk Devleti, Kürt Ulusal Hareketi karşısındaki konumu itibarıyla tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor. Güçlülüğünün nedenleri 25 yıllık &#8220;savaş”ın envanterinde duruyor. 25 yıllık &#8220;savaş&#8221; ile Kuzey Kürdistan’daki Kürt Ulusal Hareketi’ni yönetebilecek mekanizmaları ele geçiren Türk Devleti, Kürt Ulusal Hareketi’nin hedeflerini karartmış, amaçlarından uzaklaştırmış, büyükçe bir kesimini Türk Egemenlik Sistemi’nin emrine sokmuş, kalanlarını ise &#8220;Türkiyeli&#8221;leştirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte Türk Devleti, Kuzey Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin bu boş, zayıf ve savunmasız anını sonuna kadar kullanarak, ABD ve AB’nin desteğini arkaladığı bir anda, yüzyıllık korkulu rüyası olan Kürdistan Sorunu’nu Kürtlerin eliyle bitirmek için harekete geçmiş ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin meşruiyetine yönelmiş durumdadır. Bu amaçla geniş ölçekli bir manipülasyon yürütüyor. Kürt siyasal kadroları ve Kürt kitlesi, Türk Sömürgeci Dünyasının ideolojik bombardımanıyla karşı karşıyadır. Son dönemlerde kopan gürültünün bir nedeni budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Gürültünün başka bir nedeni; &#8220;Proje&#8221;nin, Türk Devleti’nin topyekün bir &#8220;Proje&#8221;si olmamasıdır. &#8220;Proje&#8221;nin zamanlaması ve aktörleri ile ilgili konsensüs sağlayamayan devlet içi güç odakları, &#8220;Proje&#8221; etrafında bir çatışma içindedirler. Yıllardır Kürdistan’daki &#8220;savaş”ı yürüten ve Kürt Hareketi’ni emir-komutasına alarak devletin hizmetine koşan Genel Kurmay, söz konusu sürecin Türk Devleti lehine ortaya çıkardığı kazanımlardan MIT- Polis- AKP Ekibinin nemalanmasına razı değildir. Zaten genel olarak Kürdistan Politikasının belirlenmesinde inisiyatifi, son dönemlerde Ergenekon Belgeleri ile aktivitesini arttıran MIT-Polis Ekibi’ne kaptırmak istememektedir. Bu nedenle taraflar ellerindeki bütün araçları kullanarak karşılıklı operasyonlar düzenlemektedirler. Türk Genel Kurmayı’nın &#8220;Proje&#8221;ye onay verdiği yolundaki genel kanının doğruluğuna dair bir kanıt görünmemektedir. Çatışma önümüzdeki süreçte daha da derinleşerek sürecek ve gürültü daha da artacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya kamuoyunun, &#8220;Türk Devleti’nin Kürtlerin hak ve özgürlüklerini tanıdığı&#8221; şeklinde yanıltılması da gürültünün nedenlerinden birisi olarak tespit edilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso Zagrosi: Bazılarına göre aslında bu açılım “Kuzey Kürtlerine değil,  çeşitli uluslararası güçlerin baskısı altında Güney Kürtlerine, petrol ve doğal gaz gibi zenginliklere yönelik bir açılımdır”  söylemine dair yaklaşımız ne?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Unutulmaması gerekir ki, Türk Devleti bugün değil, yaklaşık 35-40 yıl önce, hem Kürdistan Sorunu gibi ağır bir yükü ilelebet sırtında taşıyamayacağını hem de Kürt Ulusal Hareketi’ni artık özel yasalarla, zulüm ve kanla engelleyemeyeceğini anlamıştır. Bunun için de 1970’li yılların ortalarında kendi &#8220;Kürt&#8221; örgütünü kurarak, Kürt Ulusal Hareketini içerden ele geçirmenin planlarını yapmış, bu amaçla 25 yıllık bir &#8220;savaş&#8221; yürütmüş ve gelinen yerde amaçlarının büyükçe bir bölümünü gerçekleştirmiştir. Uzun ve sabırlı ve bir o kadarda kirli bir planlamanın sonucunda, &#8220;Kürt açılımı&#8221; için gerekli olan koşullar olgunlaştırılmıştır. Farklı bir deyişle, &#8220;Kürt açılımı&#8221; denen &#8220;Proje&#8221;nin hazırlık çalışmalarına son bir-kaç yıl içerisinde değil, 35-40 yıl önce başlanılmıştır. Ve şimdi, Kuzey Kürdistan Kürt Ulusal Hareketi’nin kendi meşruiyetini kendisinin sorgulamaya başladığı bir anda da, Kürt Ulusal Hareketi’ne Misak-i Milli’yi kutsatmak amaçlı bir hamle olarak devreye sokulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan &#8220;Kürt Açılımı&#8221;nın Güney Kürdistan ile ilgili bir boyutunun olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Kürt siyasal kadrolarının ufukları ve programları &#8221; kendi parçaları&#8221; ile sınırlı olsa da, Kürdistan’ın parçalarından birindeki Kürt Ulusal Hareketi’nin etkileri &#8220;kendi parçası&#8221; ile sınırlı değildir. Kürdistan’ın bir parçasındaki her olumlu ya da olumsuz gelişme, Kürdistan’ın diğer parçalarına direkt olarak yansımaktadır. 2003 yılında, Saddam Rejimi’nin yıkılmasından sonra Güney’de Kürt Devleti kurulması ihtimali ve umutlarının Kuzey Kürdistan’da nasıl bir ulusal coşkuya; aynı şekilde Türk Devleti’nin Güney’e yönelik tehditlerinin nasıl bir ulusal öfkeye dönüştüğü hepimizin bilgisi dahilindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Güney’in devletleşmesi, Türk Devleti’nin Kuzey Kürdistan’daki anti Kürt planlarını barajlaşabilecek, boşa çıkarabilecek şimdilerdeki tek alternatifti. Olmadı. Güney’deki siyasal Güçler Türk Devleti’nin tehditlerine direnemedi. Teslim oldu. Yani Türk Devleti, Kuzey Kürdistan Ulusal Hareketi’ni teslim alma &#8220;Proje&#8221;lerini, ancak Güney Kürdistan’ı teslim aldıktan sonra gerçekleştirebileceğini bildiği içindir ki önce Güney’i teslim almıştır. Dahası, Güneyli Kürt Siyasal Güçlerini hem &#8220;Irak’ın birliği ve bütünlüğü&#8221; ve hem de &#8220;Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü&#8221; konusunda yükümlülük altına sokmuştur. Ve Güneyli Güçler, yükümlülüklerinin gereği olarak, Güney’den beslenen Kuzey’li parti ve şahsiyetlere &#8220;Türkiyelilik&#8221; empoze etmektedirler. Ve söz konusu Kuzey’li parti ve şahsiyetler, &#8220;Kürt açılımı&#8221; nın Kürdistan dayanakları olma hevesiyle, Türk Devleti’ni Kürdistan’da pazarlamaya başlamışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette &#8220;Kürt Açılımı&#8221;nın enerji hatları ile ilgili boyutu da var. Orta &#8211; Asya ve Orta &#8211; Doğu zenginliklerini Batı’ya taşıyacak yolların Türkiye üzerinden geçiyor olması, yolların güvenliği, radikal İslami terörün barajlanması, bölgenin istikrarı ve dengeleri Türk Devleti’ne yeni bir rol ve avantajlar sağlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte &#8220;Kürt Açılımı Proje&#8221;si; Kuzey Kürt Ulusal Hareketi’nin dumura uğratıldığı, Güney’in devletleşmediği ve Türk Devleti’nin yeni rolünden ötürü ABD ve AB’nin çok yönlü desteğine sahip olduğu bir dönemi &#8220;Tarihi fırsat &#8221; olarak değerlendiren Türk Devleti’nin bir kanadının &#8221; Kürt Sorunu&#8221;ndan &#8221; Milli Birliği Pekiştirerek&#8221; kurtulma &#8220;Projesi&#8221;dir. &#8220;Kürt açılımı&#8221; nın kısa öyküsü budur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso  Zagrosi:  Son dönemlerde yoğun bir şekilde  Öcalan’ın 15  Ağustos’ta sunacağı  “Yol  Haritası”ndan söz ediliyor. Öcalan yakalandığından beri Kürtlere sayısız  “yol haritaları”  sundu.   Kürdlerin  ulusal  taleplerini  “Bağımsız , Birleşik  Kürdistan”dan  “kültürel  haklar”  derekesine indirdi. Hatta “Anayasa’da Kürtlerden söz edilmesi dahi gerekmiyor”  diyor/diyorlar.  İmrali’dan Kürtlere yol haritası olabilir mi?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Sorunuzun cevabına geçmeden önce, Öcalan’ı tanımlamaya yönelik yaşanan kavram karışıklığı ile ilgili birkaç belirleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. Öcalan’ın &#8220;yakalandığı&#8221;, &#8220;cezaevinde&#8221;, &#8220;tutsak&#8221;, &#8220;itirafçı&#8221; olduğu gibi kavramlar, Öcalan, emir erleri ve süreç ile ilgili yaşanan kafa karışıklığının önemli göstergeleridirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Öcalan yakalanmamıştır. &#8220;İtirafçı&#8221; da değildir. Türk Devleti’nin önemli bir kadrosudur. Devlet hesabına çok hayati ve zor bir görev üstlenmiştir. Görevini emir &#8211; komuta zinciri içerisinde başarıyla yapmıştır / yapmaktadır. Başka güçlerin müdahalesi sonucunda istenen zamanda olmazsa da ülkesine getirilmiştir ve devlet içi güç odaklarının olası saldırılarından korunmak amacıyla İmralı’ya, Türk Genel Kurmayı’nın Karargahlarından birisine alınmıştır. Ne &#8220;cezaevindedir&#8221;, ne de &#8220;tutsaktır&#8221;. Söyledikleri, yapıp &#8211; ettikleri, ortaya çıkan devlet ilişkileri bir tarafa, Kürt Internet Siteleri’ni bile çeken küçük radyosu (!) &#8220;tutsak&#8221; olmadığının kafi delilidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öcalan’ın &#8220;yakalandığı&#8221; ve &#8220;tutsak&#8221; olduğu söylemi, zorunlu olarak Öcalan’ı meşrulaştırmaya, &#8220;kahraman&#8221;laştırmaya, Kürt  kitlesi üzerindeki otoritesini arttırmaya hizmet edecektir. Bir kere Öcalan’ın &#8220;tutsak &#8220;olduğu söylendikten sonra, diğer söylemler ( &#8220;itirafçı&#8221;, &#8220;Genel Kurmay’ın hizmetinde&#8221; vb.) dedikodu olmaktan başka bir işlev görmez ve Kürt Kitlesi üzerinde olumlu bir etki oluşturmaz. Şimdiye değin oluşturmadığı gibi. Bu nedenle de Kürt siyasi kadroları, Öcalan’ı, PKK’yi, DTP’yi ve türevlerini tanımlarken kullanacakları kavramları özenle seçmek durumundadırlar. Yoksa, süreç ile ilgili netleşmek, programlar oluşturabilmek ve Kürt Kitlesini doğru yönlendirebilmek olası değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorunuza dönelim. Bunca yaşananlardan ve bilinenlerden sonra, İmralı’dan çıkacak bir &#8220;Yol Haritası&#8221;nın Kürtlerin Ulusal &#8211; Demokratik haklarının deklaresi olup olmayacağını tartışmak abestir. Geçiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak bu vesile ile konunun bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. &#8220;Kürt Açılımı&#8221;nı yürüten Ekibin, Genel Kurmay’ı; ABD ve AB’nin desteğiyle, &#8220;Ergenekon Soruşturması&#8221;yla ve &#8220;servise hazır bazı belgeler&#8221; ile &#8220;Kürt Açılımı&#8221;na katmaya, bu olmazsa eğer etkisiz kılmaya çalıştığı biliniyor. Yine, &#8221; Kürt Açılımı&#8221;nın hayat bulabilmesi için &#8221; PKK’ye silah bıraktırılması&#8221; yönünde Genel Kurmay’ın baskı altına alındığı da biliniyor. Genel Kurmay ciddi bir sıkışıklık yaşıyor. Bu durum, siyaset dünyasının önemli bir kesiminde,  Öcalan’ın PKK’yi &#8211; haliyle silahları- tasfiye edeceğine dair bir yargı oluşturmuştur. Salt bu nedenle de, kimi Kürt çevreleri &#8221; Kürt Açılımı&#8221;nı &#8220;hayırlı&#8221; bulduklarını beyan etmektedirler. Ancak &#8220;kazın ayağı&#8221; hiçte öyle değildir. Genel Kurmay yüzyıllık bir iktidarın imkanlarına sahiptir ve pes etmeyecek, PKK’yi elinden bırakmayacaktır. Genel Kurmay’ın PKK ile ilgili hesabi bitmemiştir ve hesaplarının boşa çıkarılmasına &#8220;evet&#8221; demeyecektir. Bu en azından Güney Kürdistan bağlamında böyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şunu söylemek istiyorum. İmralı’dan gelecek &#8220;Yol haritası&#8221;, sıkışıklığı aşmak için zaman kazanmaya yönelik bir &#8220;Yol haritası&#8221; olacaktır. PKK’nin ve silahların tasfiyesini beklemek saflık olacaktır. &#8220;Yol Haritası”ndan bir &#8220;tasfiye&#8221; kararı çıksa bile, bu karar uygulanmak için değil ve fakat kuşatmayı yarmak, sorumluluktan kurtulmak amaçlı taktiksel bir karar olacaktır ve önceden kararlaştırıldığı üzere PKK karara uymayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">DTP’nin AKP Hükümetiyle şimdilerde sürdürdüğü &#8220;sıcak&#8221; ilişkiyi de Genel Kurmay’ın sıkışıklığı olarak okumak lazımdır. Bir süre sonra, AKP Hükümeti ve DTP arasındaki &#8220;balayı&#8221; da bitecek, kılıçlar tekrar çekilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso  Zagrosi: Kuzey Kürdistan’da tüm Kürt siyasal yapıları  yıllar boyunca “Bağımsız, Birleşik ve hatta sosyalist Kürdistan’ı” savundular. Şimdi hiç kimseden bir ses yok. Herkesin Kürtleri yeniden devlete entegre çalışmaları içine girdiği bu ortamda neden Kürdistan’ın bağımsızlığını, özgürlüğünü ve hatta Türklerle eşit haklar temelinde birliği savunan örgütler, kurumlar ve bireyler bir Kürt Konferansını toplamıyorlar?  Var olan sorunlarını tartışmıyorlar?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Bu dönemde, ulusal ölçekte bir Kürt Konferansı düzenlemenin, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ne olumlu anlamda bir katkı sunabileceğine dair ciddi kuşkular taşıyorum. Zaten geçtiğimiz baharda &#8220;Güneyli Kürtlerin ev sahipliğinde&#8221; düşünülen&#8221; Kürt Konferansı&#8221; da, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin ihtiyaçlarını değil; &#8220;Kürt Açılımı”nın, Kürt dayanakları ihtiyacını karşılamak üzere toplanacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler arasında, son 15 -20 yılda yaşananların Kürtleri birebirine yakınlaştırdığı yönünde yaygın bir düşünce var. Ben bu düşünceye katılmıyorum. Kürtler birbirlerinden uzaklaşıyor, ayrışıyor. Ayrışmak zorundalar. Kuzey Kürdistan bazında söylersek, sırtlarındaki &#8220;Kürtlük&#8221; yükünden kurtulmak için devletin her türden &#8220;Kürt&#8221; programlarına şapka çıkaran siyasi kesimlerle, Kürt Ulusu’nun devlet kurma hakkını savunan siyasi kesimlerin birlikte yürüyebilecekleri tek bir adim bile kalmamıştır. Sorun, çoktandır kendini dayatan bu olguyu önce bilince çıkarmaktır. Sonrası bellidir. Kürtlerin devlet olma hakkini savunan parti, grup ve şahsiyetler bir konferans düzenleyerek Kürt Ulusal Hareketi’nin sorunlarını tartışabilir, çözümler üretebilir, bir temsil organına kavuşabilirler. Bir hukuk oluşturabilirler. Eğer bu görev için bir çağrı gerekiyorsa, bu yazı vesilesiyle ben bu çağrıyı yapıyorum. Siyaset, sorunlara çözüm üretebilme sanatı değil mi zaten.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso Zagrosi:   Yüzyıllardan beri Kürtlerin bir  özgürlük ve bağımsızlık savaşı var.  Bu kadar savaş ve kandan sonra Kürtlerin millet olarak üzerinde anlaştıkları bir ulusal projeleri var mı?  Eğer böyle bir projeleri yoksa ne yapabilirler?  Sizin bu konuda bir öneriniz var mı?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Kürt Ulusu’nun ilk ve tek Ulusal Projesi, 1920’li yıllarda Azadî’nin hazırladığı ve Doğu Kürdistan’da Simko liderliğindeki, Güney Kürdistan’da Mahmut Berzenci liderliğindeki Kürt Ulusal Hareketlerinin de onayını alan &#8220;Bağımsız Kürdistan Projesi&#8221; dir. Başarı şansı çok yüksek bu Ulusal Proje, ne yazık ki Piran Provokasyonu ile sabote edilmiştir. Geçen 90 yıl içerisinde, bütün Kürdistan’ı kapsayacak ölçekte bir başka ulusal proje oluşturulamadı. Kürdistan’ın parçalı Sömürge statüsü/zlüğü, sömürgeci devletlerin ve bölge ile ilgili hesapları olan büyük devletlerin Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi içerisindeki kirli elleri, Kürt siyasal kadrolarının kafalarında sömürgecilerin çizdiği sınırlardan çok daha fazla sınırın oluşmasına neden olmuştur. Bu durum, ulusal bir projenin oluşturulmasını ve hayata geçirilmesini engelleyen en önemli engellerden biri olarak varlığını koruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt Ulusal Hareketi’nin bütün cephelerden hesaplı bir ideolojik saldırı ile karşı karşıya bulunduğu bu sürece, yukarıda belirttiğim kapsamda bir konferans ve bu konferansın onaylayacağı ulusal bir proje ile cevap verebilme zorunluluğu savsaklanamaz bir görev olarak önümüzde duruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşin burasında, Kürdistan tarihinin yeniden yazılması ve Tarihimizdeki bağımsızlıkçı unsurların öne çıkarılması da önem arz ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso Zagrosi:   Sizin konuya ilişkin özel olarak söylemek istediğiniz başka bir söyleyeceğiniz var mı?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Anti Kürdizm, Türk Devleti’nin mayasıdır. Türk Devleti’nin, kendisini yeni rolüne uygun bir tarzda yeniden üretmesinin yarattığı iç sorunları doğru okumak gerekir. Devletin kanatlarının Kürt programları aynıdır ve &#8220;yok etme&#8221; amaçlıdır.  Türk Devleti’nin kanatlarından birinin yedeğinde &#8220;Kürtçülük&#8221; yapmak olası değildir. Devlet, bütün kanatlarıyla Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin meşruiyetine yönelmiştir. Meşruiyetimizi savunmak noktasında mevzilenmek ve bu mevziyi tahkim etmek zorundayız. Bu görev kutsal bir görev olarak başarılmayı bekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Aso Zagrosi:  Bize zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İsmail (Simko) Sever: Ben teşekkür eder, çabalarınızda başarılar dilerim.</p>
<p style="text-align: justify;">21.08.2009</p>
<p style="text-align: justify;">*www.newroz.com ve Kürdistan Forum Editörü</p>
<p style="text-align: justify;">Foto Kaynağı: <a href="http://www.krg.org/">www.krg.org</a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="www.newroz.com"><img class="aligncenter" src="http://www.newroz.com/forum/templates/default/images/head.jpg" alt="" width="640" height="64" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurt-acilimi-aso-zagrosi%e2%80%99nin-simko-sever-ile-soylesisi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsmail Beşikçi İle Türk Milliyetçiliği Üzerine Bir Sohbet</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ismail-besikci-ile-turk-milliyetciligi-uzerine-bir-sohbet</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ismail-besikci-ile-turk-milliyetciligi-uzerine-bir-sohbet#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2009 14:16:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.agirehar.com/peyam/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[Örneğin, şöyle diyorsunuz: “Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın temsilcisi De Klerk Nelson Mandela’nın yardımcılığına geldi. Bu, “dünyanın en ırkçı devleti” denen Güney Afrika’da resmi görüşün çok da katı olmadığını göstermektedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.org/foto/Besikci_Basi-Rasti3.jpg" alt="" width="222" height="166" />Roşan Lezgîn:</strong> Sayın İsmail Beşikçi,<strong> </strong>epey zamandır yazılarınızı izlemeye çalışıyorum, Kürtçe’ye çeviriyorum. Kimi zaman, sanki, tam olarak bir şeylerin izah edilmediği/edilemediği duygusuna kapılıyorum. Mesela, tekrar ederek Türk milliyetçiliğinin katılığından, değişmezliğinden, yumuşamazlığından söz ediyorsunuz. Örneğin, “<strong>Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kürtlere Ne Veriyor?</strong>” başlıklı yazınızda da, daha önce yayınlamış olduğunuz yazılarınızda da bazı karşılaştırmalar yapıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin, şöyle diyorsunuz: “<em>Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın temsilcisi De Klerk Nelson Mandela’nın yardımcılığına geldi. Bu, “dünyanın en ırkçı devleti” denen Güney Afrika’da resmi görüşün çok da katı olmadığını göstermektedir. Nelson Mandela’yı 27  yıl cezaevinde tutan anlayışın Cumhurbaşkanı De Klerk’in, seçimler sonunda, Cumhurbaşkanı seçilen Nelson Mandela’nın yardımcılığını kabul etmiştir. Türkiye’deyse, resmi görüş çok katıdır, hiç değişmemektedir. Katı, değişmeyen resmi ideoloji, hızla değişen bir toplumu yönetmeye çalışmaktadır.</em>”</p>
<p style="text-align: justify;">Tabi burada “resmi görüş” denilen şey “Türk milliyetçiliği”dir. Ben böyle anlıyorum. Bu belirlemeniz, somut, olgulara dayanan bir tespit. Ama benim merak ettiğim şey şu: İşte bu, “katı, değişmez Türk milliyetçiliği”ni yaratan tarihsel arka plan, sosyolojik, psikolojik nedenler nelerdir acaba?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.org/foto/Rosan_Lezgin2008.jpg" alt="" width="142" height="160" />İsmail Beşikçi:</strong> 19. yüzyılın ortalarından itibaren<strong> </strong>Osmanlı aydınları imparatorluğun bekası üzerinde, yani imparatorluğun kalıcılığı, ölmezliği üzerinde düşünmeye başladılar. Osmanlıcılık ilk fikir hareketiydi. “Dil ve din farkı gözetilmeden herkese Osmanlı diyelim” deniyordu. Ama Balkanlarda, Yunanlılar, Bulgarlar, Romenler, Sırplar, Makedonlar, Hırvatlar arasında gelişen milliyetçilik hareketleri Osmanlıcılık düşüncesinin yaşam bulmasını engelliyordu. Balkanlarda gelişen bu milliyetçilik hareketlerinden geriye dönüş olmadığı anlaşılınca İmparatorluktaki Müslüman halkları bir arada tutabilmenin yolları arandı. İslamcılık akımı böyle gelişti. İkinci Abdülhamid döneminde (1876-1908) bu akımın geliştirilmesi için büyük çaba harcandı. Araplarda ve Arnavutlarda gelişen milliyetçilik hareketleri bu düşüncenin de geleceği olmadığını ortaya koydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni Osmanlılar, daha sonra da Jön Türklerle birlikte Türkçülük akımı da gelişmeye başlamıştı. 1910’larda, Balkan yenilgisiyle birlikte bu akım güç kazanmaya başladı. İttihat ve Terakki, İmparatorluğun bekasını, yani kalıcılığını ve ölmezliğini teminat altına almak için Türk unsura dayalı yeni bir organizasyondan söz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu Türk unsuru etrafında yeniden organize etmeye,  Türk unsurun egemen olduğu yeni bir devlet kurmaya çalışıyordu. Yeni tasarımın yaşama geçmesinde, Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve Aleviler ciddi engeller, pürüzler olarak görülüyordu. Rumların sürgün edilmesi, Ermeni nüfusunun çürütülmesi düşünülmeye, bu doğrultuda planlar hazırlanmaya başlandı. Ekonominin millileştirilmesi için de bu yapıldı. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, Alevilerin Müslümanlığa asimilasyonu, yine, bu çerçevede gündeme geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanlılar (Rumlar), Bulgarlar, Romenler, Sırplar, Hırvatlar Makedonlar, 19. yüzyılda İmparatorluktan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurma sürecindeydiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte, Arnavutlar ve Araplar da İmparatorluktan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurma sürecine girdiler. 1917 Sovyet Devrimi sırasında Ermeniler de Doğu Ermenistan’da bağımsız Ermenistan’ı kurdular. Osmanlı Devleti sınırları içinde Türkler, Kürtler kaldı. Süryaniler yine bu sınırlar içinde kaldılar. Birinci Dünya Savaşı sürecinde, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında, Mayıs 1916’da Sykes-Picot antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla Kürtlerin yaşadığı topraklar bölünüyor, parçalanıyor, paylaşılıyordu. Bu gizli antlaşmaya, Nisan 1917’de, Saint-Jean de Maurienne Antlaşmasıyla İtalya da katıldı. 1923’deki Lozan Antlaşmasıyla, Osmanlı Devleti sınırları içindeki Kürdistan üç parçaya bölündü.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşı sonunda, savaştan yenik çıkan imparatorlukların sömürgeleri, savaştan zaferle çıkan İngiltere, Fransa ve İtalya arasında paylaştırıldı. Milletler Cemiyeti yönetiminde kurulan bu yeni sömürgelere manda devletler deniyordu.  Bu çerçevede, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Arap topraklarında ve Kürt coğrafyasında manda devletler kuruldu. Bunlara A Tipi mandalar deniyordu.  İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün ve Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları kuruldu. B Tipi mandalar, Afrika’daki Alman sömürgelerinin paylaşılmasıyla oluşturuldu. Pasifik’teki Alman sömürgelerinin paylaşılmasıyla ise C Tipi mandalar oluşturuldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü gibi Kürtler ülke olarak ve halk olarak bölündü, parçalandı ve paylaşıldı. Misak-ı milli aslında, Türklerin ve Kürtlerin birlikte yaşadıkları topraklar olarak anılıyor.  Cumhuriyetten sonra ise Kürtler inkar ediliyor ve asimilasyon politikaları kararlı bir şekilde uygulanıyor. İttihat ve Terakki döneminde başlayan asimilasyon uygulamaları Cumhuriyet döneminde sistematik olarak sürdürülüyor. Kürtleri Türkleştirmek, Türk milliyetçiliğinin çok önemli bir amacı oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı döneminde “tamamiyet-i vatan” deniyordu. İngiltere’ye bağlı olarak Irak mandasının (sömürgesinin), Fransa’ya bağlı olarak Suriye mandasının (sömürgesinin) kurulması,  Kürtlerin üzerinde yaşadıkları toprakların bir kısmının, üzerine yaşayanlarla birlikte, Irak ve Suriye mandalarının (sömürgelerinin) denetimine verilmesi “tamamiyet-i vatan” anlayışında önemli bir gedik açıyor. Geriye kalan Kürtler üzerinde, yani Kürt topraklarının Kuzey kısmında, yani Türkiye’nin denetimine bırakılan kısmında, iyice etkin olabilmek için Türk milliyetçiliği geliştiriliyor. Burada, Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakların doğal zenginlikleri kadar, psikolojik faktörler de rol oynuyor kanısındayım. Başkalarını yönetmek önemli bir istek, önemli bir duygu olmalı. “Kürtler, geri, ilkel, cahil bir halk,  onları da mı yönetemeyeceğiz, onları da mı adam edemeyeceğiz, onları da mı terbiye edemeyeceğiz…” anlayışı mevcut. Türklerin büyüklüğü söylemi başta Kürtler için geliştiriliyor, kanısındayım. Bu söylemin Kürt insanında şöyle bir duygu yaratması umuluyor: Ben de Türk olayım. Büyüklükten, maddi ve manevi zenginlikten yararlanayım. Bu ilkel, yoksun yaşamdan kurtulayım…</p>
<p style="text-align: justify;">Resmi söylem, Kürt topraklarının verimsiz, yoksul olduğu şeklindedir. “Her taraf dağ,  tepe, kaya… Yılın 6 ayı yolları kapalı vs.” Bu resmi söylem Kürtlerin kafasına da kazınmaktadır. Kürtler de durumun böyle olduğuna inandırılmıştır. Aslında Kürt toprakları doğal kaynaklar bakımından, tarım ve hayvancılık bakımından, turizm bakımından, su kaynakları bakımından çok zengindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de devletin ve hükümetin, demokratik bir Kürt politikası oluşturması çok zordur. Çünkü bu konuda, asker, üniversite ve yargı arasında sıkı bir işbirliği vardır. Bu anti-Kürt işbirliğinin, basın tarafından da militanca desteklendiği bilinmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn.</strong> Başka uluslardan birey veya toplulukları kendine katmak için Türkler kadar ısrar eden başka bir millet görülmüş değildir. Örneğin, bir Kürdün kalkıp “Ben Arabım” demesi Arapların umurunda bile değil. Baas Partisi döneminde, kimi Yezidi, Şabek, Feyli Kürt grupları resmi belgelere Arap şeklinde kaydedildi, ama bu, yine de, temel olarak yok sayma değildi. Farslarda da hakeza. Kürtler ise, Kürt olmayan birisinin kalkıp “Ben Kürdüm” demesine gülerler. Ama Türkler, herkesin “Ben Türküm” demesini istiyorlar, sürekli bunu dayatıyorlar. Bütün enerjilerini bu yönde harcıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Anlaşıldığı kadarıyla, gizli bir şekilde, asimle ettikleri diğer ulusların soy kütüğü çetelesini de tutuyorlardır sanırım. Örneğin, Türk Tarih Kurumu Başkanı Profesör Yusuf Hallaçoğlu böyle bir şeyden söz etti. Daha sonra da, bu konuda internette bazı belgeler, listeler yayınlandı. Bir de 1930’lu yıllardaki faaliyetler var. Devlet olarak çok yoğun bir mesaide bulunmuşlar. Antropometrik çalışmalar yapmışlar, kafatası ölçülerini falan almışlar. Her kesin kökeniyle ilgilenmişler…</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra, şu dönemlerde Vatansever Kuvvetler vs. adı altında organize olan kimi güçlerin yemin metinlerinde şöyle bir cümle var: “<strong>…</strong> <strong>Türk anadan, Türk babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türküm ben. …</strong>” Gazeteci Şamil Tayyar da Ergenekon yapılanmasında bulunanların Kafkas kökenli oldukları vurgusunu yaptı.</p>
<p style="text-align: justify;">İTÜ öğretim görevlisi antropolog Timuçin Binder genetik alanında yaptığı araştırmaya dayanarak Türkiye nüfusunun sadece % 10-15’i Orta Asya kökenli olabileceğini, geri kalan nüfusun en az 40 bin yıldır bu topraklarda yaşadığını söylüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani, aslında Türkler herkesi asimle etmeye, Türkleştirmeye çalıştıkları halde, gizli bir gündemle sürekli Irk Mülahazası yaptıkları, safkan Türklerin var olduğu, Türkiye yönetiminde asıl söz sahibi olanların bunlar olduğu gibi bir durum ortaya çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu garip davranışın bir izahı var mı sizce? Türkler, böylesi garip bir milliyetçiliğe neden ihtiyaç duyuyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Başka milletleri, başka halkları asimle etmek niyeti ve isteği de olabilir. Fakat Kürtlerin asimilasyonunu sağlamak temel bir devlet politikasıdır. Devletin zora dayalı güçleri, ekonomik gücü bu amacı gerçekleştirmeye yeterlidir diye düşünülüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, çağdışı, bir politika uygulandığı zaman, dünyada gerek devletlerden gerek uluslar arası kurumlardan tepki gösterecek, Türkiye’yi, bu politikadan, uygulamadan caydıracak bir güç bulunmuyor. Ama, örneğin 1980’lerin sonlarında, Bulgaristan’daki Türklerin Bulgarlığa asimilasyonuna karşı, Türkiye’yle birlikte bütün dünya tepki gösterdi. Örneğin Rumların Türklüğe asimilasyonu konusunda bir politika izlense,  Yunanistan’la birlikte bütün dünya buna tepki gösterir. Kürtler için bu böyle olmuyor. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Kürtleri dostsuz, sahipsiz bırakmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlardan dolayı Kürtlerin milli haklar istemeleri,  Türklüğe hakaret olarak algılanıyor. Kürtler baskı altında tutularak, asimilasyon uygulamaları yoğunlaştırılarak, dünyada, nüfus olarak, ülke genişliği olarak büyük olma özlemi bir parça tatmin edilmiş oluyor. Bütün bunlara rağmen, özü Türk olmayan insanlara “Türküm” dedirtmek başkadır,  onlara çok da güvenmemek, kritik mevkilerde görev vermemek başkadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Antropolog Timuçin Binder’in görüşü dikkate değer bir görüş. Onuncu yüzyıldan itibaren Orta Asya’dan, Batıya doğru  Oğuz Türklerini akınları oldu. Horasan’a, İran’a, Mezopotamya’ya, Irak’a Anadolu’ya akınlar oldu. Dört asır boyunca bu akınlar devam etti. Yani, onbirinci, onikinci, onüçüncü yüzyıllarda da akınlar oldu. Bütün bu süre içinde gelen Oğuzların sayısı toplam olarak 400-500 bin civarındadır. Gelenler aile olarak gelmiyordu. Genel olarak atlı ve silahlı  erkekler geliyordu. O zamanlar, Anadolu’da ve Anadolu’nun doğusunda yaşayan nüfusun 13 milyon civarında olduğu söylenmektedir.  Bu halklar, Gürcüler,  Ermeniler ve Rumlardı.  Van Gölü ve Urmiye Gölü çevresindeyse Kürtler, daha Güney’de de Asuriler ve Araplar oturuyordu. Demek ki, Oğuzlar, yerli kadınlarla evlenerek bir nüfus çoğalması oldu. 13 milyon yerli nüfusa karşı 400-500 bin civarındaki akıncıların, fetihçilerin sayısının çok az olduğu söylenebilir. 13 milyon yerli nüfusa karşı 400-500 bin civarındaki akıncıların baskın gen oluşturamaması doğaldır. Akıncılar veya fetihçiler baskın gen oluşturamadığı için, Anadolu’da yaşayan Türklerle, Orta Asya’da yaşayan Türkler, örneğin Kırgızlar, Kazaklar, Hakas Türkleri arasında, Tatarlar fizik bakımında benzerlik bulunmuyor. Bu toplulukların genel olarak çekik gözlü olduğu biliniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Resmi görüş “Bu topraklar üzerinde yaşayan ve kendini Türk hisseden Türk’tür” diyor. Bu hükmün insanları, örneğin Kürtleri Türk yapamayacağı açıktır. Kürtler artık kendilerini Türk hissetmiyorlar. Bunu açıkça dile getiriyorlar. Bu süreci idari ve cezai yaptırımlarla engellemek de artık mümkün değildir. Kürtler artık, Türklerle, Kürt olarak ve eşit koşullar içinde yaşamak istiyorlar. Kürtler, artık, Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını talep ediyorlar, savunuyorlar. Doğal olan, doğru olan budur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn:</strong> Türklerde “Vatan” imgesi aşırı derecede kullanılıyor. Bu, Türk siyasal, sosyal, sanatsal ve kültürel yaşamına genel olarak yön veren bir imge. Örneğin, dağa taşa, her yere “Önce Vatan” sloganı yazılmış. Tabi ki beyinlere, duyguların derinliklerine de kazınmış. Asker ocağında, polis ve askeri kışlalarda, okullarda vs. daha birçok yerde “Her şey vatan için”, “Vatan sana canım feda” gibi sloganlar habire beyinlere yerleştiriliyor. Öyle ki bu uygulamaya muhatap olan kişilerde “vatan” artık haşarı bir refleks, bir saplantıya dönüşüyor. Bu, İttihat ve Terakki’nin Selanik Kongresi’nden bu yana süregelen bir çabadır. Örneğin, İttihat ve Terakki kadrolarının 1911’de İstanbul’da kurdukları Türk Yurdu Ocağı’nın yayın organı “Türk Yurdu”dur. Bu dergide sürekli “Vatan” imgesi işleniyor. Mustafa Kemal’in 1918’de Şam’da “Vatan” adında gizli bir örgüt kurduğundan söz ediliyor. Bugün, Türk aydınlarının, siyasilerinin, yöneticilerin en çok korktuğu şey “Vatan bölünüyor, vatan elden gidiyor!” ibaresidir. “Vatan elden gider” korkusundan dolayı sürekli gergin durumdalar, sürekli hareket halindeler, hep hazır kıta, eller tetikte teyakkuzdalar… Örneğin, şöyle diyorlar: Söz konusu vatan ise, gerisi teferruattır!&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Nedir Türklerdeki bu “Vatan” hassasiyeti? Türklerin “vatan”ı neden elden gitmeye hep hazır bir durumdadır? Gerçekten vatanları elden öyle kolay gider mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi: </strong>Türk düşüncesinde, resmi ideolojide, geçmişe özlem de vardır. Osmanlının büyüklüğü, çeşitli halkları yönetiyor, terbiye ediyor olması, geçmişe duyulan özlemin boyutlarıdır.  Toprak genişliği olarak büyük bir coğrafya vardır. O coğrafyayı yeniden kontrol etmek artık mümkün değildir. Ama elde olanın üzerinde, elde kalanın üzerinde, kontrolü sağlayabilmek için her önlem alınmalıdır. “Vatan”, “Önce vatan” gibi söylemler, sloganlar bu anlayışa hizmet etmektedir. Kürtlerde milliyetçilik duygusunun gelişmesi, devlette bazı korkular ve endişeler yaratmaktadır. Vatan söyleminin, sloganının yoğunlaşması, yoğunlaştırılması bu korkuyu, bu endişeyi bir parça bastırmak olarak da değerlendirilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn:</strong> Kürt-Fars, Kürt-Arap gerginliği ile Kürt-Türk gerginliği arasında ilginç özellikler, farklılıklar göze çarpıyor. Örneğin, Kürt-Fars gerginliğinde, çekişmesinde Kürtlerin varlığı inkar edilmemiş, aksine, Kürtlerin yaşadığı topraklara hep “Kordestan” veya “Ostani Kordestan” denilmiş. Kürt-Arap gerginliğinde, çekişmesinde de, tıpkı Arap aşiretleri arasında çıkan kavgalar misali vahşi öldürmeler olduğu halde, Kürtlerin varlığı, dili, kültürü ve vatanı inkar edilmemiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonraları, Suriye, Irak ve İran’ın Kürtlere yönelik davranışlarında Türkiye tarafından telkin edilmiş önermelerin, dayatmaların payı çok büyüktür tabi. Öte yandan, Farslar ve Arapların Türkiye’ye, Türklere, gelin Kürt politikanızı şöyle oluşturun, Kürtler konusunda şunu şöyle bunu böyle yapın, dedikleri pek görülmüş, duyulmuş değildir sanırım.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, Türkler, ABD ile ilişkilerinde, Avrupa ülkeleri ile ilişkilerinde, Rusya Federasyonu vs. devletlerle ilişkilerinde, her türlü nazı/kozu kullanarak sürekli bu devletlerin Kürtlere yönelik davranışlarını olumsuzlaştırmaya çalıştığı da görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İlginç bir örnek anlatacağım:</p>
<p style="text-align: justify;">Kazakistan’da 100 bin civarında Kürt nüfusu yaşamaktadır. 1937 yılında Stalin’in despotik iktidarı döneminde oraya sürüldüler. Sovyetler dağılıp diğer 15 ülke gibi bağımsızlığına kavuşan Kazakistan’ın 17 milyon olan nüfusunun yarısından fazlası çeşitli etnik gruplardan oluşmaktadır. Nur Sultan Nazarbayef yönetimindeki Kazakistan’da etnik gruplar üzerinde herhangi bir ırki veya milli dayatma söz konusu değildir. Hatta 14 Ekim 2006 tarihinde, başkent Alma-Ata’da gerçekleştirilen ve çeşitli ülkelerden Kürt aydınlarının iştirak ettiği “<strong>Günümüz ve Gelecekte Kürt Ulusu</strong>” başlıklı konferansa Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayef’in yardımcılarından üst düzey bir devlet yetkilisi bizzat devlet başkanı adına katıldı. Nazarabayef’in Kürtlere olan sevgisini sempatisini samimi bir şekilde dile getirdi. Kürt grupların anadilde eğitim hakkını tanındı. Hazırlanan ders kitapları Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından tasdik edildi…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda haberler basında yayınlanmaya başladığından sonra, hemen Türkiye’de, çeşitli yayınlarda Kazakistan’daki Kürtleri konu alan olumsuz teoriler, kışkırtmalar yayınlanmaya başladı. Örneğin, <em>Türksolu</em> dergisinde yayınlanmış son derece iftira dolu, kışkırtıcı, komplocu bir yazının başlığı şöyle: “<strong>Kürt İstilası Kazakistan’a Sıçradı</strong>”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ardından, hemen Türkiye-Kazakistan arasında üst düzeyde diplomatik ziyaretler gelişti ve… İşte, Kazakistan’da Kürtlere yönelik tavırda büyük değişiklikler oldu. Ortam gerildi. Kürt gruplar ile Kazaklar arasında çatışmalar başladı. Kürtler, yerlerini terk etmek zorunda bırakıldılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Türklerin Kürtlere yönelik asıl emeli nedir, neden Kürtlere böyle davranıyorlar? Türkler Kürtlerden ne istiyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bugün Türkler Kürtlerin Kürtlükten kaynaklı her türlü haklarını tanısalar, gerçekten ABD, AB ülkeleri, Rusya Federasyonu, İran, Irak, Suriye veya vs. herhangi bir devlet, bir güç kalkıp Türklere bu konuda engel olur mu? Adlarını andığım bu güçlerin böylesi bir niyetleri var mıdır sizce? Hangi “dış güçler” ne gibi çıkarlarından dolayı, ne tür bir hesaptan kaynaklı olarak, Türk-Kürt anlaşmasını engellemeye çalışır?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Türk-Kürt ilişkileriyle, Kürt-Arap, Kürt-Fars ilişkileri değişiktir. Türkiye’de temel politika asimilasyondur. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonudur. Bu bakımdan inkarcı ve imhacı bir politika uygulanmaktadır. Arapların ve Farsların Kürtlere baskı uygulamaları, baskı politikaları vardır, ama bunu <strong>asimilasyon olarak adlandırmak, Türk politikalarına benzetmek</strong> kanımca doğru değildir.  Türkiye, gerek Irak’a, gerek Suriye’ye, gerek İran’a, “Kürtlere karşı şöyle şöyle politikalar uygulayalım” şeklindeki, başvuruları, önerileri her zaman yapmaktadır. Örneğin, “Irak’a komşu ülkeler toplantısı” Türkiye tarafından planlanan ve gündeme getirilen bir politikadır. Türkiye’nin bu başvurularının, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin politikalarını, uygulamalarını etkilemiş olduğu elbette söylenebilir.  Ama, bu devletlerin sık sık Türkiye’ye başvurup “Kürtlere karşı şunu yapalım, bunu yapalım, şöyle bir politika izleyelim” dediğini sanmıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtleri asimle etmek, asimle olmayanların şu veya bu şekilde etkinliğini azaltmak, imha etmek, sistematik bir politikadır.</p>
<p style="text-align: justify;">11 Mart 1970’de, Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı  Mustafa Barzani ile Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin arasında özerklik anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma Kürtler arasında, bu arada Kuzey Kürtleri arasında da moralleri yükseltmişti. O zaman Türk yetkililer, “bu anlaşmayı yaşama geçirmemek için her türlü önlemi alırız” diye konuşuyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD, Avrupa Birliği devletleri, Rusya Federasyonu,  Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının  tanınmasından memnun olurlar kanısındayım. Sorunun çözümsüz bırakılmasından, gerginlik, çelişme, çatışma doğmaktadır. Bu devletlerin bu çatışma ortamından yararlandıkları ise, bu devletlerin tutumunun farklı bir boyutudur. Kürtlere karşı uygulanan baskı politikalarının, Batılı devletlerin, uluslar arası kurumların yardımıyla yürütüldüğü bir gerçektir. Türkiye, Kürt sorununa bir çözüm geliştirse,  İran, Irak, Suriye gibi devletlerin, Türkiye’nin bu girişimine engel olacakları kanısında değilim. Ama, örneğin, Saddam Hüseyin döneminde, Irak’ın Kürt sorunu konusunda geliştirmeye çalıştığı ılımlı çözümler Türkiye tarafından her zaman engellenmeye çalışılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kazakistan için dile getirdiğiniz örnek dikkate değer kanısındayım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn: </strong>Kimi Türk büyükleri, sözleri dinlenen, sözlerine itibar edilen kimi Türk tarihçileri, örneğin, Türk tarihçisi Profesör Halil İnalcık, Türklerin başlıca üç düşmanından söz ederken, Yunanlılar, Ermeniler ve Kürtlerin adını anıyor. Bunlara fırsat verilmemesini tembihliyor…</p>
<p style="text-align: justify;">Türklerin kendilerine ettiği bunca kötülüğe rağmen, Kürtlerde, Türklere karşı, herhangi bir düşmanca duygunun var olduğunu gösteren bir gelişme görülmüş mü? Peki, bunlar, hangi saikten kaynaklı olarak bu yargıya varabiliyorlar? Neden kendi halkına bu tür telkinlerde bulunuyorlar? Böylesi bir düşüncenin temel referansları ve geleceğe yönelik amaçları nelerdir sizce? Ne tür bir hesaplamadan kaynaklı böyle bir yargıya varılıyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Kürtlere karşı izlenen temel politikanın asimilasyon olduğunu belirtmiştim. Asimilasyona direnen Kürtler, Kürt kalmak için çaba sarf eden, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını  savunan Kürtler, Türklüğe, devlete hakaret etmiş sayılmaktadır. İç düşman sayılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de, Kürtlere karşı bu olumsuz duyguların düşüncelerin değişmesi kolay değildir. Çünkü Kürtlere karşı izlenen politika konusunda, asker, üniversite ve yargı organı arasında yoğun bir işbirliği vardır.  Bu işbirliği basın tarafından, radyo, televizyon, gazeteler tarafından militan bir şekilde desteklenmektedir. Türk düşüncesinde zaman zaman Kürt jenosidi bile gündeme gelebilmektedir. Örneğin, derin devlet Ergenekon’a yakın olan bazı örgütler, <em>Türksolu</em> gibi çevreler, Saddam Hüseyin’i sadece bir Halepçe yarattığı için eleştirmektedirler. “Sekiz-on Halepçe olsaydı, bu gerici, işbirlikçi halkın kökü kazınırdı” demektedirler. Ama, artık soykırım da mümkün değildir. Kitle haberleşme araçlarının, örneğin, cep telefonlarının böylesine geliştiği bir yerde soykırımın yaşama geçme olasılığı yoktur. Bunun ötesinde milli bilinç de yükselmektedir. Kürtler, nüfus olarak da büyüktür ve belirli bir coğrafyada oturmaktadır. Kürt soykırımının gerçekleşmesini önleyen başka etkenler de vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtleri Türklere karşı düşmanca duygular beslemediği, çok açık bir gerçektir. Fakat Kürtlerin geçmişi çok çabuk unuttukları, belleksiz oldukları da açıktır. Bu da olumlu değil, olumsuz bir tutumdur. Bu konuyla ilgili olarak Kürtlerle Çerkezlerin tutumları arasında çok büyük farklar vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle bir anım var:</p>
<p style="text-align: justify;">1987 sonbaharında, Çerkezler, Rusya’dan sürgünlerinin 125. yılını anmak için bir hafta düzenlemişlerdi. Bir Çerkez arkadaş bu toplantıya beni de davet etmişti. Bir hafta süreyle akşamları gerçekleşen bu toplantılara ben de katıldım. Toplantılar, Ankara’da, Ulus’ta, Altındağ Belediyesi’ne ait Kültür Salonu’nda düzenleniyordu. İlk gece sunuş konuşması, açılış konuşmaları yapıldı. Sahnede hep Çerkezler vardı. Hep Çerkezler konuşuyordu. Oturum başkanı olan, açılış konuşmaları yapanlar hep Çerkezlerdi. Anma toplantısına katılan ve salonda olan ileri gelenler hep Çerkezlerdi. Onların varlığından, onları toplantıya şeref verdiğinden söz ediliyordu. “Ürdün’den falanca Çerkez, Çerkezler için şunu yaptı”,  “Almanya’dan falanca Çerkez, Çerkezler için şu fedakarlığı yaptı.” “ABD’den falan Çerkez, Çerkezler için şunları yaptı.” Toplantıya mesaj gönderenler de vardı. Mesaj gönderenler de Çerkez idi veya sadece Çerkezlerin mesajları okunuyordu.  Toplantıya devlet bürokrasisinde yer alan bazı bürokratlar da katılmıştı. O gece benzer bir toplantıyı Kürtler düzenleseydi nasıl olurdu diye düşündüm. Oturum başkanlığına muhakkak bir Türk’ü davet ederlerdi.  Konuşmacıların çoğu Türk olurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Son gece sahneye, 50 civarında, çok güzel kağıtlara sarılmış, kurdelelerle bağlanmış paketler konuldu. O paketler de hep birer birer Çerkezlere dağıtıldı. “Ürdün’den falan Çerkez’e, Çerkezler için şu eyleminden dolayı”, “Suriye’den falanca Çerkez, Çerkezler için şu faaliyetlerinden dolayı”, “Mısır’dan falanca Çerkez, Çerkezler için şu şu çabalarından dolayı”…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu paketler dağıtılırken de, “Eğer, benzer bir toplantıyı Kürtler düzenleseydi, armağanlar, ödüller dağıtılsaydı, bu paketleri kimlere verirlerdi?” diye düşündüm. Belki birkaç Kürd’e de bu paketlerden verirlerdi, fakat paketlerden çoğunu Türk misafirlerine dağıtırlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kişi olarak Çerkezlerin çok katı tutumlarını da, Kürtlerin gevşek-liberal tutumlarını da benimsemiyorum. Fakat Çerkezlerin tutumunun daha anlaşılır olduğunu düşünüyorum.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn: </strong>Türk entellejensiyasında -belki birkaç istisna olabilir- dikkatleri çeken çok garip bir özellik var: Müthiş kafa karıştırıcıdırlar, habire komplo teorilerini üretiyorlar. Örneğin, herhangi bir TV. programında Kürt Sorunu mu konuşulacak veya bir Kürt Konferansı mı düzenlenecek. İşte, özellikle böylesi bir konuda, konunun özü, esası, içeriği, özellikleri sade, anlaşılır, mantıklı bir çerçevede konuşulacağına, akla hayale gelmeyecek varsayımlardan hareketle komplo teorilerini üretiyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, sadece benim tespitim değil. Çok ilginçtir, aynı şeyi, ta geçen yüzyılın 10’lu &#8211; 20’li yıllarında uzun bir süre Diyarbakır, Hakkari, Van vs. gibi illerde kalmış, Türk, Kürt, Ermeni, Fars, Nasturi gibi toplumları gözlemlemiş, kardeş olan iki İngiliz misyoneri, W. A Wigram ile Edgar T. A. Wigram <em>İnsanlığın Beşiği Kürdistan’da Yaşam</em>, (Avesta 2005) adlı kitaplarında Türklerden, İttihat ve Terakki kadrolarından söz ederken, aynı özellikleri öne çıkarıyorlar. Türk milliyetçilerinin ürettikleri komplo teorilerinden yaka silkiyorlar. Bunu, farklı milletlerden olan başka insanlardan da duymak mümkün.</p>
<p style="text-align: justify;">Başkalarının kafasını karıştırmayı bunca kendilerine temel hedef seçmelerindeki asıl gaye ne olabilir? Yani, neyi gizlemek, nelerin üstünü örtmek için sürekli böylesi garip bir çabanın içerisindeler sizce?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Devletin temel politikası asimilasyondur.  Asimle olan bir Kürt’e, Kürtlükten, Kürt haklarından söz etmeyen bir Kürt’e “kardeş” nazarıyla bakılır. Kürtlükten vazgeçmeyen, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bir Kürt’e “iç düşman”, “dış düşmanların içteki maşaları” gözüyle bakılır. Radyoda, televizyonda, gazetelerde, Kürtleri aşağılayan, inciten programlara sık sık rastlanır. Filmler, paneller, tartışmalar vs. Böyle, incitici, yaralayıcı, aşağılayıcı bir çabanın geleceği yoktur. Siyaset biliminde ideolojinin olumsuz etkisi diye bir konu var. Burada da bu tür çabaların ters tepeceği, olumsuz etkiler yaratacağı açıktır. Devlet ideolojisi için olumsuz olanın Kürtler için olumlu sonuçlar ortaya koyacağı da anlaşılır bir durumdur.     <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn:</strong> Türkleri de Kürtleri de memnun edecek, her iki tarafı da rahatlatacak, her iki tarafın çıkarına olan gerçek, adil bir çözüm yok mudur acaba? Eğer varsa, bu, nasıl mümkün olabilir? Bunun için, asıl inisiyatif kimlerin elindedir sizce, asıl kimlerin, hangi yersiz/anlamsız kaygılarından vazgeçmesi gerekir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Çözüm için zihniyet değişikliği gerekir. Kısa vadede bunun gerçekleşeceği kanısında değilim. Fakat Kürtlerin kendi milli değerlerine, örneğin, dillerine sahip çıkmaları gerekir. Kürtçe konuşma, Kürtçe yazma, mecburi Kürtçe eğitim talep etme vazgeçilmez olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt Sorunu, çözümü gecikmiş bir sorundur. Zaman geçtikçe çözüm daha da zorlaşmaktadır. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Irak, Ürdün, Filistin, Suriye, Lübnan mandaları (sömürgeleri) yanında bir de Kürdistan mandası (sömürgesi) kurulmuş olsaydı, İngiltere’ye veya Fransa’ya bağlı sömürge bir Kürdistan kurulsaydı, çözüm çok kolay olurdu. Sorun 20. yüzyılın ortalarında çözülmüş olurdu. Bölünme, parçalanma ve paylaşılma çok ağır bir yaptırımdır. Bu, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağılması gibi bir sonuç yaratmıştır. Bu sonucun çözüm projelerin zorlaştırdığı açıktır.  Sorun, ancak, Kürtlerin milli değerlerini, dillerini fiilen yaşamalarıyla çözüm yoluna  girebilir</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roşan Lezgîn:</strong> Sizinle sohbet etmek benim için bir şerefti, büyük zevk aldım. Değerli görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkür ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi: </strong>Bu sohbet benim için de çok yararlı oldu. Dile getirdiğiniz konulara ilişkin bazı açıklamalar yapmaya çalıştım. Dile getirilen konular, sorular, bu sohbet, ufuk açıcıydı. Bu konularda, bana bazı açıklamalar yapma fırsatı verdiğiniz için ben de teşekkür ediyorum. <strong>(*)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">19. 05. 2008</p>
<p style="text-align: justify;">______________</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(*) </strong>Bu sohbet önce Zazaca Kürtçesine çevrilip Vate dergisinin 31. sayısında yayınlanmış. Böylece ilk kez Sayın İsmail Beşikçi’nin değerli düşünceleri Zazaca Kürtçesi’ne çevrilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurmancî Kürtçesi’ndeki çevirisi ise <a href="http://www.netkurd.com,%20http/www.pen-kurd.org/">www.netkurd.com, www.pen-kurd.org</a> ve <a href="http://www.peyamaazadi.org/">www.peyamaazadi.org</a>’da yayınlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Soranî Kürtçesine çevirisi ise <a href="http://www.rudaw.net/details.aspx?page=articles&amp;c=Hevpeyvyn&amp;id=1289" target="_blank">www.rudaw.net</a> sitesinde yayınlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">En son Türkçe orijinalini yayınlıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/hevpeyvin/ismail-besikci-ile-turk-milliyetciligi-uzerine-bir-sohbet/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

