<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Cîhan</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/peyam/cihan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Jan 2012 16:40:56 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Samsun’dan Srebrenitsa’ya &#8211; Vlasis Ağcidis (*)</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/samsun%e2%80%99dan-srebrenitsa%e2%80%99ya-vlasis-agcidis</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/samsun%e2%80%99dan-srebrenitsa%e2%80%99ya-vlasis-agcidis#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 23:03:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2246</guid>
		<description><![CDATA[İnsan neslinin tarihinde aralarında bakımdan bu kadar birbirine benzeyen ama ideolojik bakımdan bu kadar çok farklı olan, Türk ve Yunan halkarı gibi iki halka çok ender rastlanır. Bunun sebebi iki halkın ayrı görüşleri sebebinden olmayıp, milliyetçiliğin gerçeği deforme etmesi ve onu efsane ve ideolojilerle  değiştirmesidir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" src="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/samsun_mezar4.jpg" alt="" width="343" height="257" />İnsan neslinin tarihinde aralarında bakımdan bu kadar birbirine benzeyen ama ideolojik bakımdan bu kadar çok farklı olan, Türk ve Yunan halkarı gibi iki halka çok ender rastlanır. Bunun sebebi iki halkın ayrı görüşleri sebebinden olmayıp, milliyetçiliğin gerçeği deforme etmesi ve onu efsane ve ideolojilerle  değiştirmesidir. Buna paralel olarak, iki halk arasında irtibat köprüleri gelişmemesi sebebiyle aralarında geçen ve onları ayıran şiddetli dinsel çatışmalar,  milli kapsam ile bürünmüş  savaşlar, soykırımlar, işgaller, mübadeleler gibi olaylara sakin bir yaklaşım yapılamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk-Yunan tarihi, özellikle çok uluslu premodern İslami Osmanlı İmparatorluğundan çağdaş etnik devletlere geçiş çok az derecede araştırılmıştır.  İki tarafın, hakim milliyetçi ideolojik doğmaları, tarihsel araştırmaları karartarak önyargısız tarihçiler arasında irtibatı engelleyip onların tarihte vuku bulan olayları anlaşılmasını ve bu trajik geçişimde uygulanan yöntemlerinin incelenip ortaya konulmasından alıkoymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalenin yazılmasın sebebi geçenlerde Serbenitza’de katledilen  7.000 sivil Boşnakların anısına yapılan anma töreni ve kimlikleri tespit olunan  naaşların defnedilmesidir. Mağdurların bu anma töreninde, kalabalık katılımcılar arasında Avrupa Birliği başkanı ve Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.  Erdoğan, Sırplar tarafından bu katliamın tanınması için arabuluculuk yapmıştı. Buna ek olarak Erdoğan Hükümeti Balkan Müslümanlarına verdiği “koruma” ve “Osmanlı mirası” politikaları kapsamında, Bosna-Hersek de yatırımları yürüterek ekonomik destek vermekte ve Sırp, Boşnak ve Hırvatlar arasında görüşmelerin ilerlemesine arabuluculuk yapmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halbuki iki yıl evvel, Samsun’da eski bir Rum köyü olan Yazılar’da bir toplu mezar bulunduğu zaman bütün Rum muhacir cemiyetlerinin çağrılarına rağmen, resmi Türkiye sağır kalmıştı. Batı Karadeniz’de 1914-1922 yıllarına ait toplu mezar konusu  varolan,  ama pek konuşulmayan bir konudur.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/samsun_mezar4.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Höşgörü ve çeşitlilikten, tek kültür ve dışlamaya</span></p>
<p style="text-align: justify;">O devirde olanların sebebi, Selanik’te 1911 yılında  İttihat ve Terakki Cemiyetinin  Selanik kongresinde Anadolu’nun homojelendirilemesi için tasarlanan, İmparatorluğun Hristiyan halklarının fiziksel varlıklarının yok edilmesi veya asimile edilmesi  programı idi<a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_edn1">[i]</a>. O zamana kadar Anadolulu Rumlar Osmanlı reformlarını desteklemiş ve İmparatorluğun bütün halklarının ortak Osmanlı düşüne destek vermişlerdi. Demokratik olan bu düş, yurttaşların insan haklarını merkezine alarak, halklara karşı olan dinsel ve etnik ayrım baskılarına son veriyordu. Fakat Tanzimat ile başlayan bu düş,  bir Osmanlı perestroykası olarak, milliyetçilik tarafından dışlanarak çok kültürlü ve etnik yapılı Osmanlı toplumunun mahvı kararlaştırıldığı zaman söndü.  Celal Bayar’ın yazdığı “<em>Ben de yazdım. Milli mücadeleye giriş» adlı kitabında söylediği gibi Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu Rumlarını Eşref Kuşçubaşı’nın atıfı ‘vücuttaki tümörler’ veya ‘dahili tümörler’</em>olarak görüyorladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yeni milliyetçi politikası Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp tarafından tasarlanarak “Müslüman ve Hıristiyanların eşitlilik yanılgısının” son bulmasını istiyordu. Ziya Gökalp’ın hayali yeni bir tarih geliştirerek Anadolu Müslümanlarını doğrudan 11nci ve 12nci asırlarda Orta Asya’dan göç etmiş Türkmen ve Oğuzlarla dönüştürmeyi amaçlıyordu. Gökalp’ın amacı Anadolu’da yaşayan halkların pekişmiş tek bir Türk halkına dönüşmesi idi (compact body). Gökalp 1911 yıllında<em>“Yeni Hayat”</em> dergisinde şunları yazıyordu: bu oluşturmak istediği yeni insanlar Alman Filizofu Nitze’nin umduğu “… üstün insanlar olup… Türklükten yeni bir hayat doğacaktı”<em>.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşının 1914 de başlaması ile sivil halka baskılarla, Celal Bayar’ın dediği gibi “Stratejık alanlarda kümeleşmiş Türk olmayan halkların tasfiyesi” ile başladı (Celal Bayar, “Bende Yazdım”). Bu proje Jön Türklerin yakın müttefiki Almanların desteğini alıp birçok düzlemde beraber uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı Karadeniz bölgesinde 1916’da sistematik olarak sahillerden Anadolu’nun  iç bölglelerine trajik şartlar altında sürgünler  başladı.  Berlin’e gönderilmek üzere hazırlanmış bir metinde Avusturya Dışişleri Bakanlığı Sürgünlere ilişkin şunları ifade etmektedir: <em>Türklerin politikası devlete karşı tehlike olarak gördükleri Rumları genelleşmiş bir kovulma hareketi ile bütünüyle ortadan kaldırmak ki daha önce Ermenilere karşı da aynı politikayı uygulamıştı. Türkler nüfusun hiç bir ayırıma bakmaksızın ve hayatta kalmalarına hiç bir olanak vermeksizin başka alanlara göçertme taktiği altında, yani sahillerden iç alanlara doğru, onları insanlık dışı ve sefil koşullar altında açlığa terk ederek ölüme terk ediyorlar. Boşaltılan evler ise çeteciler tarafından el geçirildikten sonra yağmalanıp yakılıp yıkılıyor. Ermenilerin kovulmaları sırasında alınan bütün tedbirler Pontos Rumlarına karşı da aynen uygulanmaktadır</em><em><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_edn2"><strong>[ii]</strong></a></em><em>.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu dönemden sonra milliyetçiler tarafından önceden tasarlanmış olan Hıristiyan toplumların fiziki imha planı yürülüğe konuldu. Rum çetelerinin etkinleri bir vesile kullanılarak silahsız sivil halkın toptan sürgüne gönderilmesi uygulandı. Olayların şiddeti ve yaygınlığı  o derecedeydi ki  Jön Türklerin müttefikleri bile itirazlarını açıkça  yazdılar. Markiz Pallavicini Ocak 1918 şunları yazıyordu: <em>“Açıkça belidir ki Rum tehcirleri askeri nedenler ile hiç bir ilişkisi yoktur ve bunların amacı kotü anlamda politik sebeplerdir”. </em>Hemen aynı zamanda Samsun’da Avusturya Konsolosu  Kwiatkowski resmi yazışmasında Rum halkının tehciri ile Jön Türk programının Karadeniz sahilini Hıristiyan unsurundan arındırılama planının çerçevesinde yapıldığını ifade ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" src="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/toplu-mezara-inceleme__.jpg" alt="" width="478" height="453" /></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/toplu-mezara-inceleme__.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Yazılar Mezarlığı</span></p>
<p style="text-align: justify;">Samsun yakınlarında Karadenizli Rumlara ait olan toplu mezarlığının bulunması ile az hatırlanan bölgedeki sivil  Rum halkının milliyetçiler tarafından 1916’dan sonra yapılan katliamını yüzeye çıkardı.<a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_edn3">[iii]</a> Mezarlık Yazılar köyünde bir okulun inşası sırasında bulunduğu ve bulunan kemiklerin işçiler tarafından orada bir dereye atıldığı Türk Haberler  Ajansı tarafından bildirildi. Mezarlığın bulunduğu köyün sakinleri yörede dört Rum kilisenin kalıntılarının varlığını söylemişlerdi. Bu kiliselerden birinin inşa edilen okulun yanında olduğu bildirilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Samsun yakınlarında bulunan bu toplu mezarlık anlaşıldığı kadar Topal Osman tarafından yapılan marifetlerin listesine aittir. Giresun’lu Topal Osman kana susamış bir çete reisi olup sonunda 1 Nisan Ankara hükümetinin silahlı kuvveteri tarafından öldürüldü. Bu toplu mezarlık için Batı Karadeniz tarih araştırmacısı Yiorgos Antoniadis şunları yazmaktadır : “Yazılar mahallesi, Dereköy köyüne ait olup sahil yolunun üstünde bulunmaktadır. Haziran 1921 ayında, Dereköylü çocuk ve kadınları toplanıp iplerle boğulup bir çukura atılıp toprakla örtülmüştür …”</p>
<p style="text-align: justify;">Konu bir kere daha aşağılanarak, mesul Yunan makamları tarafından alışa gelen travmatik Anadolulu  Rumlara karşı olan önyargılar ve Türk Yunan ilişkilerin etkilenmemesi yüzünden, temel uygar, insani prensiplerin uygulanmaması (ölülerin anısına  ve onurlarına saygı) ile, yakın zamanda unutulmaya bırakılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdiye kadar birçok toplu mezarlıklar bulunmuş ve kayıtlara geçmiştir. Bu konu iki tarafın, Türkiye ve konuya gözünü kapayarak eski muhacir Anadolu Rumlarını aşağılayıcı politikasını devam eden Yunan hükümetleri tarafından sakinlikle ele alınmalıdır. Amaç bütün kemiklerin, Yazılar köyünde bulunanlarla başlayıp, bir ortak mezarlığa toplanmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Sonuç</span></p>
<p style="text-align: justify;">Muhtemelen, iki tarafın sıradan insanları, düşünürler, sanatçılar ve etnografları bütün bu ortak kültür zenginlikleri paylaşan insanlar ve milliyetçiliğe kapılmamış tarihçilerle beraber ortak bir çabaya girerek halklar arasında gerçek dostluk, dayanışma ve işbirliği köprülerini inşa etmelidir. Ege ve Karadeniz sahillerinde yaşayan ve yaşayacak nesillere örnek olunmasının zamanı gelmiştir. Karşı “tarafın”, “ötekinin” ve “başkasının”  nasıl düşündüğünü anlayarak ortak nesnelerinin bulunarak geçmişte yaşanan o karanlık anları – ne kadar da acılarla dolu olsa  bile  – konuşsunlar. Bu karanlık anlar Steiner söylediği gibi insanların canavarlaşarak “şiddete susayarak” kutsal mabetlerini, kiliselerini ve camilerini bile  mezarlara çevirmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu irtibat çabası bir kurtuluş anlamı taşıyarak çok yüksek bir öneme sahiptir. Bu tarihsel araştırma ile milliyetçiliğin ve devletlerin suçluluğu ortaya çıkıp, halkların bu cani iktidarlarla eşitlenmenin ağırlığından  kurtulup aralarında güdümsüz irtibat kodlarını geliştirebilirler..</p>
<p style="text-align: justify;">————-</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">BATI KARADENIZ BÖLGESİNDE TOPTAN MEZARLARIN LİSTESİ</span></p>
<p style="text-align: justify;">(Veriler hayata olan tanıklarından  Y. Antoniadisin derlediği bilgilere ve kısmen yerel özlenimlere  dayanmaktadır)</p>
<p style="text-align: justify;">BÖLGE -TOPLU                 MAĞDURLARIN SAYISI – RUM KÖY SAYISI  MEZAR SAYISI</p>
<p style="text-align: justify;">1) Bafra                        18                                9.800                           75</p>
<p style="text-align: justify;">2) Samsun                      9                                2.380                           67</p>
<p style="text-align: justify;">3) Havza                        1                                3.500                             9</p>
<p style="text-align: justify;">4) Erbaa                         6                                1.080                           13</p>
<p style="text-align: justify;">5) Kavak                        2                                   550</p>
<p style="text-align: justify;">————                      ——                           ———-                        ——-</p>
<p style="text-align: justify;">TOPLAM                     36                              17.310                          164</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignnone" src="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/newroz-3-11-2010.jpg" alt="" width="640" height="755" /></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.files.wordpress.com/2010/11/newroz-3-11-2010.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Kaynaklar</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_ednref1">[i]</a> Londra<em> Times</em> Gazetesinin 3 Kasım 1911 nüshasında “<em>Jön Türkler ve  Programlar</em>ı” başlığı altında  bu Kongresinin yer aldığı bildirilmekte ve bütün halkların Osmanlılaştırılması (ottomanization) zorla da olsa kesin olarak kararlaştırıldığı bildirilmektedir. Bunun gerçekleşmesi Müslümanların silahlanması ile olacaktı. Gazetenin yayınında Kongrede söylenenler arasında şunlar belirtilmektedir: “…<em>Türkiye ilk evvela bir Müslüman ülkesidir… Hristiyanlara güven olmadığından, herhangi başka bir dinsel propaganda bastırılmalıdır … Bunlar her zaman yeni [jön-Türk] rejimin çökmesi için çabalamışlardır… azınlıkların teşkilatlanması, otonom olmaları ve polise katılmaları mümkün değildir ve bunlar dinlerini muhafaza edebilir  ancak dillerini değiştirmelidirler. Türk dilinin hakimiyet kazanması Müslüman hakimiyetinin temel öğelerindendir.</em>..”.</p>
<p style="text-align: justify;">Selanik’te Rumca yayınlanan<em> “Nea Alitheia”</em> gazetesinin 10 Temmuz 1910 nüshasında şunlar yazılmaktadır: <em>“Bizim Rumlar için ne diyelim. </em><em>Bu kadar şiddet dolu  her günkü baskıları anlatmak için kelimelerin manası kalmamıştır. Bizi yok ediyorsunuz Son iki yılda başımıza gelen felaketleri anlatmak sözler bulamıyoruz. Hangi sebeple bütün bu  baskılara uğruyoruz. Bize hiç kimsenin haksızlığa maruz kalmayacağı sözü verişmişti. Buna rağmen kiliselerimizi ,okullarımızı  ve mezarlıklarımız kapatan kanunlar oylandı. Bize ait olanları alıp başkalarına veriyorsunuz. Papazlarımızı ve öğretmenlerimizi hapislere  tıkıyorsunuz. Yurttaşları dövüyorsunuz ve her yerden feryatlar ve ağıtlar işitiliyor..”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_ednref2">[ii]</a> Avusturya Konsolosluğunun 13 Ocak 1917 “Rumların Toplu Tevkif Edilmesi” başlığı altında  kaleme aldığı yazıda şunları okuyoruz : <em>“Yerli Rumlara karşı uzun zamandan beri hazırlanan darbe bu ayın 9′ nda gerçekleşti [İsa Peygamberin doğum yortusu günü]…. aynı gün Samsuna yakın Aylazköy ve Kadıköy askeri işgal altına alındı. Üç veya dört bin kadar olan yerli halkı Mutasarrıf size konuşacak diye gece toplayarak şiddet kullanarak herhangi bir giyecek veya yiyecek almalarına müsade etmeyerek iç bölgelere sürdüler. Çok yoğun süren kış şartları altında, barınacak yerler olmadığından ve gıda eksikliğinden bu talihsizleri ölüm beklemektedir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Samsun Avusturya Konsolosu Kwatofski 1918 yılında bir yazısında şunları söylemektedir:  <em>“Geçmişte bir çok kere söylediğim gibi. </em><em>Karadeniz sahilindeki  Rumlarının tehciri Jön Türklerin Hristiyan unsurlarının arındırılması programı planı altında yapılmaktadır ve bu müthiş bir yok  etme eylemi olup Avrupa’da Ermenilere karşı yapılan zulümlerden daha fazla tepki yaratacaktır”.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bunun gibi Avusturya arşivlerinden çıkan evraklar çok yüksek sayda olup bunları ilk kere Viyana Üniversitesi Profesörü (bugün Emertıus) Polihronis Enepekidis 1962 yılında Argonotlar-Kominos’lar Cemiyetini dergisinde yayınlamıştır. – P. Enepekidis<em>, “Yayınlanmamış Avusturya-Macaristan Arşivlerine dayanarak Pontos Rumlarına karşı yapılan Züllümler (1908-1918)”,</em> Atina, Argonot-Komınoı, 1962  ve P.Enepekidis, «Pontosta  Jenosid. Viyana Diplomatik Evrakları (1909-1918), Selanik, Efksinos Leshi,1995.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://kars1918.wordpress.com/2010/11/23/samsunda-srebrenitsaya/#_ednref3">[iii]</a> Yorgo Antoniadis’in Araştırmaları: Toplu mezarlar hakkında verilen bilgiler öğretmen Yorgo Antoniadis’in henüz yayınlanmamış araştırmasından. Bu araştırma hayata olan tanıklardan ve yerel incelmelere dayanmaktadır. Kendisi Samsunun Karapınar kasabasında doğmuştur. Kendi kasabasının Rum nüfusun  macerasını şöyle anlatmaktadır : <em>«Karapınar kasabası (18-6-1921):  Topal Osman’ın çeteleri kasabanın iki mahallesini çember altına alarak önlerinde buldukları herkesi öldürmeye başladılar. Yakaladıkları sakinleri Ayios Haralambos kilisenin önünde topladılar. Orada 70-80 kadar genç kızı ayırıp tecavüz etikten sonra yarı ölü kilisenin içine sokarak öbür sakinlerle beraber yaktılar. Daha sonra kiliseyi yıkarak kalıntıları toprakla örtüp cinayeti gizlemeye çalıştılar. Genç kızların arasında kız kardeşim vardı. Karapınar’da bu toptan mezarlığı bir çok kere ziyaret etim..</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu veriler ve toptan mezarların haritaları yayını aşağıdaki gazetede yayınlanmıştır:  – Yorgos Kiousis, “Samsunda bulunanlar neyi ortaya çıkarıyor. Bizim Holokostumuz, <em>Elefterotipia,</em> 26 Temmuz 2010, sayfa. 15.</p>
<p style="text-align: justify;">—————————</p>
<p style="text-align: justify;">(*) Vlasis Ağcidis tarih doktoru olup ailesi baba tarafından Karslı (Gümüşhaneden göçmenler) anne tarafından Manisanın Muradiye köyündendir.</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/samsun%e2%80%99dan-srebrenitsa%e2%80%99ya-vlasis-agcidis/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suriye ve TC  ile Barzani ve PKK, Neler Oluyor</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/suriye-ve-tc-ile-barzani-ve-pkk-neler-oluyor</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/suriye-ve-tc-ile-barzani-ve-pkk-neler-oluyor#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Nov 2011 23:47:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2217</guid>
		<description><![CDATA[ABD Irak’ı işgale girişeceğini başta kıymetli müttefiki Türk devleti olmak üzere tüm dünyaya ilan etmişken, Türkler devlet yönetimindeki iki başlılıktan tutalım, hükümetin tecrübesizliği ve kurumlar üzerindeki hâkimiyetini henüz tesis edemeyişinden ötürü, hayati bir hata yapmışlardı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><a rel="attachment wp-att-2218" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/suriye-ve-tc-ile-barzani-ve-pkk-neler-oluyor/attachment/davutoglu-barzani"><img class="alignleft size-medium wp-image-2218" title="davutoglu-barzani" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/davutoglu-barzani-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a><strong>Kadir Canbek</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türk devleti, sansasyonel biçimde sosyal-ekonomik ve hatta buram buram siyaset yüklü toptan bir paket esliğinde Suriye&#8217;ye çıkartma yapmıştı; vizeler kalktı, aniden iki ülke arasındaki ticaret hacmi milyar dolarlarla telaffuza başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Anteb, Maraş, Hatay ile hatta Nusaybin bile bu acilim politikasından ekonomik pay almaya başlamışken, umulmadan zuhur eden Tunus, müteakiben Mısır, Yemen, Bahreyn de şişmeye başlayan özgürlük talepleri, toplumları yapay ve cebri kalıplarda tutan dikişleri patlatmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Akabinde huzursuzluk dalgası Suriye sınırlarını da içine alan bir fenomeni tetikledi. Rejim, mutad koruma refleksi olan olum makinesini gösteriler düzenleyen halka karşı her zamanki fütursuzluğuyla sergilemeye başlayınca, aniden Türk hükümeti Suriye rejimine öyle bir negatif tepki geliştirdi ki, bırakalım Başar Esad ile rejiminin önde gelenlerini, tüm Türkiye kamuoyu da şaşkınlığa uğradı.</p>
<p style="text-align: justify;">Buraya kadar olanı zaten izlemeyen yoktur. Suriye ile başlatılan karşılıklı açılım politikası, yakin bir gelecekte her iki tarafa, ama özellikle Türkiye yakasına devasa ekonomik çıkarlar sağlayabilecek potansiyeli barındırdığını kısa surede belli etmişti hâlbuki.</p>
<p style="text-align: justify;">Neden birden bire Türk devleti, Suriye&#8217;de özgürlük şarkıları söyleyen Arap halkına, Arap ülkelerinden daha yüksek frekansta destek çıkıp, rejime eleştirel tonda ses yükseltmeye başladı ve sürdürüyor?</p>
<p style="text-align: justify;">İlginçtir; Türk devleti öyle pekte insanların hakkına, hukukuna saygı madalyası alan bir rejim olmadı hiç ! Böylesine yüksek bir ekonomik potansiyel, çıkar varken; Başar Esad Tayyip Erdoğan&#8217;ın PKK ve Kürd bölücülüğüne ilişkin tüm söylem ve tavsiyelerini kuzu kuzu dinleyip, azami işbirliğine katkıyı her polisiye ve tepeleme alanında vereceğini alenen beyan etmişken, ne oldu da birden Türk devleti, ilişkileri askıya alıverdi?</p>
<p style="text-align: justify;">Sebebi gayet basit&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yine Kürdler !</p>
<p style="text-align: justify;">Hızlı ve kalıcı bir tavra girmelerinin cevabıysa, 2003 sendromunda yatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD Irak’ı işgale girişeceğini başta kıymetli müttefiki Türk devleti olmak üzere tüm dünyaya ilan etmişken, Türkler devlet yönetimindeki iki başlılıktan tutalım, hükümetin tecrübesizliği ve kurumlar üzerindeki hâkimiyetini henüz tesis edemeyişinden ötürü, hayati bir hata yapmışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Irak işgal edilmiş, ve Türk devleti zamanın bölgeye yönelik tezgahlanan siyasi-askeri kompozisyonunu düzgün okuyamamıştı. Sonuç ise Türkler açısından tam bir felakete dönüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Saddam sonrası oluşturulan zafer ve paylaşım şölenine Türkler dahil edilmedi!</p>
<p style="text-align: justify;">Türk generaller, silah ve mühimmat olarak çok zayıf ve eğitimsiz olan pesmergenin, Kerkuk-Musul hattında Irak ordusunca perişan edileceği öngörüsünde bulunup, Kuzey Kürdistan sınırlarına dayanması muhtemel Kürdlere mülteci çadırları hazırlayıp ABD&#8217;ye şantaj yapmayı hesaplarlarken, güvendikleri Irak ordusunun en başta subayları, bütün cephaneliği de arkalarında Kürdlere bırakıp, sırra kadem basıvermişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonrasi malum, Güney Kürdistanli liderler büyük bir hata ve öngörüsüzlük yaparak, ellerine hayatta bir defa gecen Kerkük’ü &#8220;yabancı&#8221; unsurlardan temizleyip, Kürdistan sınırları içine alma fırsatını yok yere heba ettiler. O şartlarda ABD Bağdat’ta çok meşguldü ve Kerkük’ün statüsü onları hiç ama hiç ilgilendirmiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Mamafih Kürdler, Türk devletinin ABD&#8217;ye kolaylik sağlayıp Guney&#8217;e gecis vizesi vermis olmalari halinde cokta rahat elde edebilecekleri gayet şüpheli haklari, rahat rahat, Araplarla catismadan almis oldular.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve bugün, sırf bu yüzden, yıllardır aşağılanan Barzani, Türk devletince resmi olarak, kırmızı halılar üzerinde, hem cumhurbaşkanı hem de başbakan ile basbasa, sırlar paylaşıp, muhabbet ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte Türk devletinin Suriye’deki potansiyel devasa ekonomik çıkarlarını gözünü kırpmadan feda edebilmesinin yegane sebebi, bu defa ikinci bir ülkede, Suriye&#8217;de, ikinci bir özerk ya da federal bir Kürdistan&#8217;in kurulmasını engellemektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk devleti, Irak&#8217;taki 2003 faciasının benzerini bir daha , bu defa Suriye özelinde, yaşamak istemiyor. Bu defa Esad sonrası Suriye&#8217;nin sosyal-politik-administratif kadastrosunun çizimindeki bas aktör olarak, paylaşım masasındaki yerini almak istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Üstelik bugün için Türkler, kendi finans krizlerinde dağılma tehlikesiyle boğuşan AB ile, hele hele bu berbat Irak ve Afganistan tecrübelerinden sonra, Libya&#8217;daki insani yönden kayıpsız ama etkili dönüşümün mimarlığını zevkle tecrübe edinen ABD&#8217;nin mutlak desteğiyle paçaları sıvamış durumdalar.</p>
<p style="text-align: justify;">Denilebilir ki Türk devleti, özellikle Arap birliğinin Esad rejimini boykotuyla ve bir o kadar da Ürdün kralı Abdullah&#8217;in Esad&#8217;i alenen tehdidiyle, coğrafyada ABD&#8217;nin en etkili &#8211; yetkili vekili ve bölge ombudsmanina dönüşmüş durumdadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk devleti, 2003 te ABD&#8217;nin organize ettiği Iraklı muhaliflerle dayanışma ve onları örgütleme, eğitme fonksiyonunun benzerini Suriyeliler için üstlenmiş durumda.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplantılar yapılıyor; muhaliflerin isimleri yayınlanıyor; sınırda cirit atan Suriyeli muhalif subaylarla gazete röportajları çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Suriye&#8217;de elbette tüm muhalefet, sadece Sünni Araplardan oluşmuyor; bir de malum Kürdler var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tabiatıyla Türk devleti, ister istemez, haklarında pek resmi bir söylem olmaksızın, organize ettiği ilk muhalif toplantıda, Kürd muhalefet liderine de yer vermek zorunda kalıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve birden, bu ilk muhalif toplantısına Kürdleri temsilen katılan Masel Tammo, Kamişlo&#8217;ya döndüğünde katlediliyor. PKK&#8217;nin da etkili olduğu bilinen Kamişlo&#8217;da Kürdler haklı olarak suikasttan rejimi sorumlu tutuyorlar. Kürdlerin de ayaklanma provalarını başlatmaları, Esad rejimi endişelendiriyor. Gösterici Kürdlere ateş açılıyor, ölümler meydana geliyor. Bu arada ilgili her kes nefesini tutmuş bicimde Suriye rejiminin günlerinin sayısını tartışmaya başlıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra, ortalık birden sakinleşiyor Kürd cephesinde. Önce Çukurca’ya PKK saldırısı oluyor. Hemen akabinde Barzani, Kürd kitlelere &#8220;itidal&#8221; telkin ediyor. PKK liderleri Türk devletinin Suriye’yi işgal etmesi halinde direneceklerini açıklıyorlar. Rejim yanlısı gösterilerde, Beyrut’ta bile Esad ile Abdullah Öcalan porteleri yan yana taşınabiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada bir gariplik yok mudur ?</p>
<p style="text-align: justify;">Üstelik nasıl olurda Barzani ile PKK, Barzani topluma frene basmayı telkin, PKK ise alenen Esad&#8217;i desteklediğini belirtse de, Kürdleri muhalefet cephesinden alıkoymada aynı noktaya düşebiliyorlar ?</p>
<p style="text-align: justify;">Ve daha da önemlisi, nasıl olurda tüm derdi adeta bir kabus olan, Suriye Kürdlerinin özerklik ya da federal bir statüye kavuşabilme ihtimalini ortadan kaldırmaya yönelik her tedbiri almaktan başkaca bir şey olmayan Türk devleti, Suriyeli rejim muhaliflerinin arasında güçlü bir Kürd sesi görmeyi ister ?</p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle düşünelim; Türk devleti Suriye muhalefetini güçlendirirken, ayni zamanda bu muhalefetin potansiyel en etkin ve militan unsuru olabilecek olan Kürdlerle, nasıl işbirliği yapacaktır ?</p>
<p style="text-align: justify;">Türklerin derdi zaten bu korkutucu ihtimali törpülemek değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">O zaman, Masel Tammo Türkler için neden ve niye bir müttefik olsun ki ?</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin Esad rejimine muhalif olmasından da ziyade, bu rejimi destekleyen bir konumda bulunması, Türklerin Esad sonrası Suriye&#8217;yi paylaşım masasındaki elini daha da güçlendirmez mi ?</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan hemen PKK&#8217;ya göz atalım, konuya geri döneceğim. PKK için, hava hoş zaten. Liderlerin geliştirdikleri politik adımlar, eylem kararları, söylemlere bakılırsa Kürd halkının menfaati haricinde her anlam çıkabilecek yorumlara açık fiilleri olduğu rahatlıkla söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama burada dikkat çekmesi gereken, Barzani&#8217;nin, özellikle Masel Tammo&#8217;nun katlinden sonra Kürd halkına yönelik itidal telkinleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu neden yapıyor Barzani ?</p>
<p style="text-align: justify;">Suna dikkat edelim; Barzani, ABD&#8217;nin Irak&#8217;ta ne yaptığını, yapacağını yüz yüze onlarla konuşan tartışan, birlikte bazen uyusan kararları alabilen bir pozisyondadır. Ve aynı zamanda da , benzeri konuları resmi olarak Türkler , Farslar ve Araplarla da konuşabilecek durumdadır. Barzani’den, bu şartlar altında beklenen, diplomatik bir dildir; onu yapmıştır zaten. Ama öte yandan da Esad&#8217;in resmi davetine icabet etmemekle de, ilgili güçlerin Esad rejimine ilişkin değişim projelerinin ciddiyetine de işaret etmiş olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve daha da önemlisi bir müddet sonra Irak’ı terk edecek olan ABD Barzani&#8217;ye, Türklere ilişkin, mesela Kuzey Kürdleri söz konusu olduğunda, onlarla yakin bir işbirliğini hararetle tavsiye etmiştir. Bu arada da Türkiye&#8217;ye Güney Kürdistan&#8217;i tahrip edici yaklaşımlardan uzak durmalarının kendileri açısından da gerekli olduğunu, 2003 den itibaren gelişen sureci hatırlatarak , tavsiye etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle Iraktaki Arap rejiminin, ABD sonrası her an zıvanadan çıkma eğilimi gösterebileceği göz önüne alındığında ABD&#8217;nin Türklere sağladığı muazzam desteğin, küçük bir ölçekte de olsa, bölgenin batı yanlısı rejimlerinin birbirlerine zarar vermemeleri şartına, Güney Kürdleri söz konusu olarak, tabi olabileceği de düşünülebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">O zaman tekrar su soruyu ortaya atalım?</p>
<p style="text-align: justify;">Masel Tammo&#8217;nun olumu kimlere yaramıştır ?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada, bölgenin yeni ve tam batı, çoğunluk Arap destekli yeni gücü Türk devleti, Suriye sınırında, rejimin zulmünden kaçanları barındırmak için bir tampon bölge-buffering zone kurabilir; bunun için, kanaatimce Suudiden çok talep ve destek var.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk devleti, Suriye hükümetinden izin almaksızın, onların topraklarının bir kısmını da içeren tampon bölge kurarsa, bu bölgeyi oluşturmak için elbette askeri gücünü kullanmak zorunda kalacaktır. Bunun adi ise işgal ve muhtemel sonucu ise, savaştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanaatimce Türk devleti, tüm klasik Kürd korkusuna rağmen, PKK&#8217;nin da Suriye Kürdlerini mahvetmesi, yanliş ata oynatması sonucu, ardındaki bu limitsiz Batı ve güçlü Arap desteğiyle tampon bölgeyi oluşturmak için yakin zamanda harekete geçmenin şartlarını oluşturmakla meşgul görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve tampon bölgenin kurulması halinde, Esad rejiminin öngörülenden daha çabuk çökeceğini tahmin edebiliyorum</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak, içim burkularak ifade edeyim; Kürd evlatlarının üzerinde, Çukurca vadilerinde denenen lazer güdümlü bombalar, yeni satın alınan (daha doğrusu ABD tarafından kullanılmasına izin verilen) predatorlar Türk devletinin Suriye’ye karşı girişebileceği bir kara harekatının bedava ve dünya da tepkisiz, bir ön provası canlı tatbikattan öte anlama gelmiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey&#8217;i , Leninci vs ci sol mugalatalar sayesinde mahveden PKK liderliği, şimdi de Suriye Kürdlerine hayatta ilk defa gülen şansı berhava ediyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kaç gün evvel, Marmara’da vapur kaçıran, kaçırmaya zorlanan, öldürtülen Kürd evladının ardından PKK liderleri şu mealde bir açıklama yapmışlar:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221; &#8230; &#8230; yoldaş&#8230; . başkan Apo&#8217;nun&#8230; .. önderliğin ışığında&#8230; . Apo&#8217;nun&#8230; . &#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, Allah Kürd&#8217;ü yaratırken, şarta bağlı yaratmış&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">17 Kasım 2011</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:kalpatin1@hotmail.com" target="_blank">kalpatin1@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/suriye-ve-tc-ile-barzani-ve-pkk-neler-oluyor/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu bir uygarlık krizidir&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Nov 2011 23:01:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2208</guid>
		<description><![CDATA[. Bu günün burjuva toplumlarının gerisinde, her ikisi de az-çok eşzamanlı olarak XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış iki devrim veya ‘kopuş’ bulunuyor:  İngiliz sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi. Bunlardan birincisi kapitalist ekonominin üzerinde yükseldiği teknolojik temeli oluştururken, ikincisi de  politikanın nasıl yapılacağının kurallarını vaz ediyordu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">1. Bu günün burjuva toplumlarının gerisinde, her ikisi de az-çok eşzamanlı olarak XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış iki devrim veya ‘kopuş’ bulunuyor:  İngiliz sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi. Bunlardan birincisi kapitalist ekonominin üzerinde yükseldiği teknolojik temeli oluştururken, ikincisi de  politikanın nasıl yapılacağının kurallarını vaz ediyordu. Elbette kapitalizmin tarih sahnesine çıkışı daha önceye rastlıyor. Genel bir çerçevede, yeni ve orijinal bir üretim tarzı veya uygarlık modeli olan kapitalizmin, Kristof Kolomb’un macerasıyla [1492] başladığını söylemek mümkündür. Başka türlü ifade edersek, kapitalizmin tarihi yaklaşık beş yüz yol kadar gerilere gidiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2209" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir/attachment/1492"><img class="alignright size-medium wp-image-2209" title="1492" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/1492-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İngiliz sanayi devrimi geleneksel üretim ve yaşam koşullarını tasfiye edip kapitalizmi dünyanın geri kalanına dayatırken, Fransız devrimi de geleneksel egemenlik biçimlerini ve politika yapma yöntem ve kurumlarını tasfiye etti. Artık egemenlik miras yoluyla devam etmeyecek, geleneğe ve dine dayalı sistem geçerli olmayacaktı. İnsan haklarına ve ‘genel iradeye’ dayalı bir yönetim tarzı geçerli olacaktı. Geride kalan iki yüzyılı aşkın dönemde, insan haklarını güvence altına almak üzere yürütülen özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle, mülk sahibi [sermaye sahibi] sınıfların burjuva egemenliğini dayatma ve sürdürme mücadelesi devam etti. Esasen kapitalizmle demokrasinin, özgürlüklerin ve insan haklarının uyuşması zaten mümkün değildir. Zira, sermayenin büyümesi, ancak geniş toplum kesimlerini mülksüzleştirerek, yoksullaştırarak, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksunlaştırarak, proleterleştirerek mümkündür. Dolayısıyla yaşam araçları küçük bir mülk sahibi [sermaye] sınıfının elinde toplandıkça ve aradaki uçurum da zorunlu olarak derinleşmeye devam ettikçe, Fransız Devriminin temel sloganları olan “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik [fraternité] içi boşluktan kurtulamazdı ve kurtulamadı. <em>Zaten eşitliğin olmadığı yerde özgürlük, mülk sahibi ve/veya güç ve iktidar sahibi sınıfların özgürlüğüdür</em>. Zira özgürlük, adâlet ve demokrasi, zorunlu olarak <em>eşitliği varsayar</em>. Eğer bir sistem eşitsizlik temeli üzerinde yükseliyor ve kendini ancak eşitsizlikleri daha çok derinleştirerek var edebiliyorsa, orada demokrasiden, özgürlükten, adâletten, insan haklarından söz etmek abestir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçi kapitalizmin “yaratıcı yıkıcılık” olduğu söylendi [J. Schumpeter ve başkaları] ama sistemin yıkıcılığı her dönemde yaratıcılığına baskındı. Her aşamada yaptığından daha çoğunu yıkarak yola devam edildi ama insanlara yıkılan, yok edilen değil, yapılan gösterildi. İnsanlar daha çok yapılanı görmeyi ‘yeğlediler&#8230;’ Velhasıl, burjuva egemenliğinin demokrasi, özgürlük ve insan hakları&#8230; söylemiyle meşrulaştırılması geride kalan yaklaşık iki yüzyılın rahatsız edici çelişkisiydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">2. Kapitalizm, temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin bir sonucu olarak, kriz üretmeye mahkûmdur. Başka türlü söylersek, kapitalizm krizsiz yol alamaz. Zira, kapitalizm koşullarında üretimle tüketim arasındaki doğrudan bağ kopmuş durumdadır. Üretim kararları anarşik bir ortamda binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insan [müteşebbis] tarafından veriliyor. Her bir kapitalis toplam artı-değerden daha çok pay almak zorunda. Rekabet onu her seferinde daha çok üretmeye, sermayesini büyütmeye zorluyor. Belirli bir eşik aşıldığında üretilen mal stoğu satılamıyor ve sistem krize giriyor. Aşırı sermaye birikimi oluşuyor. İşte kriz, bu sermaye fazlasını yok etme işlevi görüyor. Eğer kriz yeterli tasfiyeyi yapamaz ise, savaş devreye giriyor. Dolayısıyla krizler de, savaşlar da kapitalizmde içerilmiş [mündemiç] durumdadır. Bu yüzden kapitalizmin tarihi krizlerin ve savaşların, başka türlü ifade edersek, yıkımın tarihidir&#8230; Krizler de iki şekilde tezahür ediyor: Yaklaşık 3-5-7 yıllık aralıklarla ortaya çıkan <em>devrevi krizler</em> ve 20-25-30 yıla yayılan <em>yapısal krizler.</em> XIX. yüzyılda devrevi krizler daha sık ortaya çıkıyordu. Zira o dönemde işçi sınıfı tüketimi köylü üretimine ve aile içi üretime dayanıyordu. Bu durum sürekli bir talep yetersizliği durumu ortaya çıkarıyordu. XX. yüzyılda bir dizi yeni unsurun devreye girmesiyle- işçi sınıfının kapitalist işletmelerin mallarını daha çok tüketmesi, kamu personeli sayısının artmasıyla talebin görece istikrara kavuşması, pazarlama ve reklam endüstrisinin devreye sokulması, tüketici kredileri, vb. devrevi krizlerin hem sayısını azalttı hem de yoğunluğunu küçülttü. Elbette kriz üreten temel dinamik ve eğilimler var oldukca, bütün bunlar kapitalist krizleri ortadan kaldırmak için yeterli olmazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">3. II. Emperyalistler arası savaş sonrasında kapitalizm üç odak tarafından “uyumlanmaya” zorlandı. Emperyalist ülkelerde işçi sınıfının pazarlık gücü faşizmin yenilgiye uğratılmasıyla arttı. Reel ücretler yükseldi, sermayeden alınan vergiler dolayısıyla kamu hizmetleri ve sosyal amaçlı harcamalar büyüdü. Bunun anlamı sermayenin kâr oranlarının düşmesiydi. Mâlûm, ücret seviyesi yüksekse kâr oranı düşüktür&#8230; İkincisi, sömürge halkları kolonyalizme baş kaldırmışlardı ve bir aktör olarak tarih sahnesinde ilk defa boy gösteriyorlardı. Üçüncüsü de ‘planlı ekonomilerin’ veya Sovyet sisteminin varlığıydı. Bu üçünün yarattığı baskı, sermayeyi ödünler vermeye zorlamıştı. Savaşın ortaya çıkardığı yıkımın sonucu olan genişleme 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde sınırına ulaştı ve kapitalizm 1974-1975 de yeniden krize girdi ama söz konusu olan sadece bir ‘devrevî kriz‘ değildi. Artık kapitalist dünya sistemi <em>yapısal krize</em> girmişti. Neoliberal saldırı sonucu söz konusu üç odak etkisizleştirildi ve sermaye önceki dönemde kaybettiği mevzileri birer birer geri almayı başardı. Reel ücretler düştü, sosyal harcamalar kısıldı, hantal, çevre kirlenmesi yaratan, kapitalist işletmelerin çoğu ‘ucuz işçi cenneti‘ denilen <em>Çevre</em> ülkelere taşındı, <em> </em>borç faiz ödemeleri, kâr transferleri ve <em>eşit olmayan ticaret</em> sayesinde değer transferi, yani <em>Güneyin </em>yağması derinleştirildi, bizde bir zamanlar KİT denilen Kamuya ait ekonomik işletmeler özelleştirildi, daha sonra özelleştirme tam bir tsünami gibi tüm kamu ve sosyal hizmet alanlarını da [eğitim, sağlık, iletişim, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb.] kapsar hale geldi&#8230; Artık sermayenin bir kâr alanı ve aracına dönüştürmediği hiçbir şey kalmamıştı&#8230; Dünyanın her yerinde işçi örgütleri etkisizleştirildi, tabii kâr oranları yükseldi&#8230; Gelir dağılımı mülk sahibi [sermaye] sınıflar lehine daha da bozuldu. Yukarda sözünü ettiğimiz tüm bu nedenlerin sonucunda kârlar yükseldi ama bir bütün olarak talep de daraldı. Kapitalist rasyonelliğe uygun olarak yatırılması [değerlenmesi] mümkün olmayan devasa bir “sermaye fazlası” ortaya çıktı. Bunun anlamı sermayenin değersizleşme riskiyle karşı karşıya gelmesidir&#8230; İşte <em>finanslaşma ve spekülasyon</em> bu duruma bir çözüm olarak peydahlandı. Bu, <em>parayla para kazanma </em>çılgınlığıydı ama ‘bilimsel’ söylem başka dili konuşuyordu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Krizin genelleştiği ve tüm ekonomileri etkisi altına aldığı 1974-75 sonrasında sermaye lehine yapılanlar, kâr oranlarını restore etmeyi başarsa da, bunu ekonominin temelini aşındırma pahasına gerçekleştirebildi. Peşi sıra gelen bir dizi finansal krizin ardından, 2007’de sistemin sürdürülebilir olmadığı  ABD’deki <em>subprime</em> kriziyle gözler önüne serildi. Kapitalist devletler sermayenin imdadına yetişti, kamu kaynakları oligopollere [büyük sermaye gruplarına] transfer edildi ve edilmeye devam ediyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Söz konusu olan sadece finansal-ekonomik kriz değil</strong></p>
<p style="text-align: justify;">4. Artık kapitalizmin derinleşen krizi, bildik ekonomik krizden ibaret değil, sadece sermayenin dar anlamda kendini <em>yeniden üretmekte zorlanmasıyla </em>ilgili bir durum da söz konusu değil. Kriz sadece ekonomik veçheyle sınırlı olsaydı, kapitalizmin öncekiler gibi bu son krizin de üstesinden gelebileceği söylenebilirdi. Lâkin kriz toplumsal yaşamın tüm veçhelerini kapsar hâle gelmiş durumda&#8230; Sadece finansal-ekonomik kriz değil, aynı zamanda ekolojik kriz, iklim krizi, enerji krizi, gıda maddeleri [beslenme] krizi, insan ilişkileri krizi, politik kriz, kent krizi, eğitim krizi, aile krizi, vb&#8230; Velhasıl “krizler”, insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerini kapsar duruma gelmiş bulunuyor&#8230; Netice itibariyle bir <em>uygarlık krizi</em> ki, uygarlık krizi söz konusu olduğunda, geçerli durumu tanımlamak, adlandırmak için uygun kavram veya kelime de artık <em>kriz </em>değil, <em>dekadans</em> olabilir. Bilindiği gibi latince <em>cadere</em>’den türetilmiş bir kavram olan décadence,<strong><em> çöküş başlangıcı </em></strong>anlamındadır. Ekseri Roma İmparatorluğunun uzun zamana yayılmış çöküşüne gönderme yapılıyor. Eğer hastalık bünyenin tamamını sarmışsa, o durumu anlatmak için <em>kriz </em>kelimesi artık yeterli değildir. Zira kriz, genellikle normal durumdan bir sapma, arizî, ekseri geçici ve beklenmedik bir durumu ifade eder. Geçerli denge durumundan bir sapmayı ifade eder ve krizin sonunda eski duruma dönüş imkân dahilindedir. Ortaya çıkan yeni durum <em>décadence </em>kelimesiyle ifade edildiğindeyse, artık onu eski haline [ normal hale] döndürmenin mümkün olmadığı bir durumdan söz ediliyor demektir&#8230; Biyolojiden bir metafor yapmak istersek, bunama haline gönderme yapabiliriz. Bunama bir çöküş başlangıcıdır ve geri dönüşü yoktur. Süreç hafifletilebilir, belki belirli sınırlar içinde yavaşlatılabilir ama asla geri döndürülemez&#8230; Zira söz konusu olan <em>zamana yayılmış bir çöküştür&#8230; </em>Şimdilerde burjuva uygarlığının içine sürüklendiği durumdan çıkış artık mümkün değil. Zira burjuva uygarlığının kendi çelişkilerini aşma yeteneği yok, üstelik insanlığa teklif edeceği bir şey de yok&#8230; Zaten uygarlıkların kendi iç çelişkileri sonucu tarih sahnesinden silindikleri bilinen bir gerçektir [Arnold J. Toynbee].</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bunu söylemek ölümün <em>an meselesi </em>olduğunu söylemek değildir. Toplum yaşamı insan yaşamından daha uzundur. Söylemek isteğimiz şu: artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir ve bir belirsizlik durumu söz konusudur. Kesin olan çöküş olmakla birlikte, sürecin nasıl seyredeceği, egemenler cephesiyle, egemenlik altındakilerin, <em>yeryüzünün efendileriyle yeryüzünün lânetlilerinin </em>bu durum karşısında alacakları tavra bağlı olacaktır. Bu süreçten zarar görenler, yaşamı savunmakta ve kurtarmakta çıkarı olanlar, durumun bilincinde olsalar, bilinçli ve örgütlü olsalar, alternatif bir toplum perspektifine sahip olsalardı, <em>dekadans </em>durumu  aşılabilir, araç ve rotası vakitlice değiştirilebilirdi. Zaten <em>dekadans </em>tam da bu durumun yokluğunu ifade ediyor. Yeryüzünün efendilerinin, burjuva aristokrasilerinin dayattığı çürümekte olan düzeni aşma iradesinin yokluğu veya yetersizliği,  dekadansın varlık nedenini oluşturuyor. Ne yazık ki, <em>gönüllü kölelik durumu </em>şimdilik aşılmış değil. İnsanlar hâlâ çürüyen ve çürüten burjuva uyarlığı dahilinde durumlarının iyileşeceğini sanıyor. Hiç değilse öyle düşünenler çoğunlukta&#8230; Oysa, acele etmeyi gerektiren bir durum söz konusu&#8230; Eğer geç kalınırsa, ekolojik dengenin daha da bozulması kaçınılmaz ki, bunun anlamı canlı yaşamın temelinin hızla aşınmasıdır. Zaten kritik eşiğin aşılıp-aşılmadığı tartışmalı ama henüz aşılmamış bile olsa, bu yolun sonunda aşılması mukadder&#8230; Bu kadarını yapan neden sonunu getirmesin?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İki seçenekten biri&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">5. İnsanlığın ve uygarlığın ulaştığı ‘kritik eşik’ ortadayken, ufukta sadece iki seçenek görünüyor: Birincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin devam etmesidir ki, maalesef şimdilik hakim eğilim bu yönde. Bunun sonucu, başta ekolojik yıkım ve sosyal kötülükler olmak üzere, her türden krizin derinleşmesi, müzminleşmesi olabilir. Zira sistemin kendi yarattığı sorunları çözme, krizleri aşma yeteneği yok. Üretimin yönü, tüketim alışkanlığı, yaşama tarzı,  doğaya ve insana bakışın radikal olarak değişmediği koşullarda, aracın beklenmedik, tehlikeli bir rotaya girmesi kaçınılmazdır. Bu da bu gün tahayyül etmekte bile zorlanacağımız XXI. yüzyıl faşizmleri, her türden otoriter rejimler, sıkı yönetimin sıradanlaşması, emekçi sınıflara yönelik katliamların, kıyımların ve şiddetin derinleşmesiyle sonuçlanabilir. Elbette daha kötüsü de ihtimal dışı değildir. Zira, kitle imha silahları çoktan insanlığı ve uygarlığı yok edecek büyüklüğe ulaşmış bulunuyor. Velhasıl, insanlık ve uygarlık kitle imha silahlarının [nükleer kazalar, nükleer savaş riski başta olmak üzere], son dönemde sayıları ve yoğunluğu artan ekolojik felâketlerin, sorun çözme yeteneğinden yoksun rejimlerin girdabında koyu bir barbarlığa sürüklenebilir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci seçenek, sistemin krizini bir şansa ve olanağa dönüştürmekte çıkarı olan geniş emekçi kitlelerin, <em>yeryüzünün lânetlilerinin </em>sürecin yönünü değiştirmek üzere sahneye çıkmasıdır.  Başka türlü söylersek, sosyal-politik-ideolojik mücadelelerin iflas etmiş geçerli paradigmanın dışında alternatif bir uygarlık projesi ortaya koymasıdır&#8230; Eğer bu başarılırsa &#8211; ki, imkân dahilindedir- kapitalist olmayan, eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği, dayanışmayı, doğaya saygıyı, bölüşme ve paylaşma bilincini esas alan, kavramın jenerik anlamında komünist bir toplum düzenine giden yol aralanabilir. Elbette bu, bugünden yarına gerçekleşecek bir şey değildir. Ancak uzun bir geçiş döneminden söz edilebilir. Uygarlık krizi derinleştikçe, bu süreçten zarar görenlerin duruma müdahale şansı ve yeteneği de artabilir ama müdahalenin vakitlice yapılması da büyük öneme sahip olmak kaydıyla&#8230; Solun şimdilik bir alternatif toplum ve uygarlık projesi olmasa da, dünyanın her yerindeki sisteme yönelik tepkiler, itirazlar, isyanlar, ayaklanmalar, devrimler&#8230; alternatifin oluşması yönündeki arayışlara bir temel oluşturuyor diyebiliriz. Geçiş döneminin başlangıcında özgürlükler alanını genişletmek ve özgürlüğü bir retorik olmaktan çıkarmak, bu amaçla yeni yöntemler ve araçlar keşfetmek, sosyal eşitlik ilkesini bir <em>olmazsa olmaz </em>durumuna getirmek, dayanışmayı ete-kemiğe büründürmek, insan-merkezli [ antropocentrist] olmayan bir bilinç oluşturmak, hiyerarşik olmayan, demokratik işleyişi esas alan yatay örgütlenme modelleri geliştirmek, demokrasiyi içselleştirmek, burjuva uygarlığının unutturduğu doğada yaşadığımızı hatırlamak ve gereğini yapmak, <em>uzun geçiş </em>için iyi bir başlangıç olabilir&#8230; Tabii inandırıcı, uygulanabilir, güven veren projelerle insanların karşısına çıkmak gerekiyor. Aksi halde solun ekseri yaptığı gibi “<em>biz gelirsek işler yoluna girer” </em>aymazlığının bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Dönüştürücü kapasitenin sürekli yenilenmesi gerekir. Bu da ancak pratik mücadele sayesinde kazanılabilir. Tabii politika yapmanın yeni araç ve yöntemlerinin de keşfedilmesi şartıyla&#8230; İtibar edilmemesi gereken bir şey de, geleneksel solun tüm sorunların çözümünü iktidarın ele geçirilmesi <em>anına erteleme aymazlığıdır. </em>Değiştirme ve dönüştürme, yeniyi yaratma, belirli sınırlar içinde kapitalist düzen dahilinde de pekâlâ mümkündür. <em>Eskinin </em>içinde <em>yeniyi </em>yaratmaya gerçekten bir engel var mı? Bu da, kapitalizmen çıkışın bu günden başlatılmasının mümkün ve gerekli olması demektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İşte size bir örnek&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">6. Şimdilerde insanlık, sürekli olarak derinleşen, çeşitlenen ve birbirlerini azdıran bir krizler sarmalına hapsolmuş durumda. Gıda krizi bunların özel bir öneme sahip olanı, zira insan yaşamını doğrudan angaje ediyor. Neoliberal küreselleşme çağında insan haklarından çok söz ediliyor. Beslenme, karnını doyurma hakkı insan haklarına dahil değil mi? Görünen o ki, bu bir temel hak sayılmıyor&#8230; Aksi halde her beş saniyede on yaşın altında bir çocuk açlıktan ölmezdi&#8230; Bir milyar insan da açıkça açlık sınırında yaşamazdı&#8230; Öyleyse neden insanlar açlıktan ölüyor? Yeteri kadar yiyecek maddesi üretilemediği için mi? Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü [ FAO], dünya tarımının 12 milyar insanı besleyebileceğini ileri sürüyor. Ve dünyada her 7 kişiden biri açlıkla cebelleşiyor! Neden? Nedeni çok açık, emperyalist ülkeler <em>tarımsal dumping </em>uygulayarak, dünyanın geri kalanındaki [<em>Güneydeki] </em>tarımsal temeli çökertiyorlar. Bu ülkeler geçtiğimiz yıl kendi tarımlarına [ üretim ve ihracat aşamasında] tam 345 milyar dolar sübvansiyon yaptılar. Bu sübvansiyonlu tarım ürünleri [besin maddeleri] Afrika’da ya da başka bir <em>Güney </em>ülkesinde nasıl bir manzara ortaya çıkarıyor? Bu Avrupa-Amerika kökenli besin maddelerinin yerli üretim maliyetlerinin üçtü biri fiyattan satılması demektir. Yerli tarım bu saldırı karşısında varlığını sürdürebilir mi? Afrika’daki açlığın birinci nedeni bu. İkincisi, sanki doğrudan kolonyalizm dönemine geri dönülmüş gibi, Afrika toprakları çokuluslu tekeller, oligopoller ve Güney Kore gibi devletler tarafından ya satın alınıyor ya da 99 yıllığına kiralanıyor ve insanlar topraklarından kovuluyor&#8230; Geçen yıl 41 milyon hektar verimli toprağın satıldığı veya kiralandığı söyleniyor&#8230; Aç ve çaresiz insanlar can havliyle <em>Kuzey’</em>e geçmeye tevessül ettiklerinde karşılarında silahlı güçleri, askerleri, polisleri buluyorlar&#8230; Topraklarından kovulan bu insanların “barınabileceği” yegane yer kentlerin gecekondu bölgeleri. Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin borçları 2009 yılı sonunda 2100 milyar dolardı ve ihracattan sağladıkları gelirin nerdeyse tamamı faiz ödemelerine gitti&#8230; Tunus’ta devrim öncesinde ekmek fiyatı üç kat artmıştı&#8230; Gıda maddeleri fiyatlarının yükselmesinin gerisinde sadece büyük hububat üreticisi ülkelerde [ Rusya, Avusturalya] meydana gelen kuraklık yoktu. Bu nedenlerden biriydi sadece ve asıl neden de değildi. Asıl iki neden, gıda maddeleri üzerinde sürdürülen spekülasyon ve biyo-yakıt [ agrocarburants] üretimiydi. Spekülatörler finansal kriz günlerinde gıda fiyatlarını %37 oranında yükselttiler. Geçen yıl sadece Amerikalılar 144 milyon ton mısırdan ve bir kaç yüz milyon ton buğdaydan biyo-dizel ve biyo- etanol ürettiler. 2010 yılında ABD’de hububat üretiminin %35’i biyo-yakıt üretmek için kullanıldı ki, dünya hububat üretiminin %14’üne eşit&#8230; Bu, gıda maddesini yakmaktan başka nedir? Eğer bunlar her 5 saniyede bir çocukun açlıktan öldüğü, her 7 kişiden biri açlığa mahkûm edildiği bir dünyada yapılıyorsa, hangi insan haklarından söz ediliyordur?</p>
<p style="text-align: justify;">Gıda maddeleri mülk sahibi sınıfların elinde bir meta, bir kâr ve spekülasyon aracı olmaya devam ettikçe, sermayenin çıkarı  insanların temel ihtiyaçlarının tatmin edilmesinden ve yaşamdan daha önemli sayıldıkça, açların sayısının artmasıyla, egemen sınıfların sürdürülebilir kalkınma ve demokrasi söylemi birlikte varolmaya devam edecektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">7. Kapitalizm, iki eğilime göre işliyor: Birincisi, mülk sahibi sınıflarla mülksüzleştirilmiş sınıflar arasındaki farkı her seferinde daha çok büyütüyor, derinleştiriyor; İkincisi, sermaye sınıfı içinde de rantiye sermayesinin, finans sermayesinin el koyduğu kaynağı büyütüyor. Bunun anlamı, sistemin ‘denge durumundan’ uzaklaşması, başka türlü ifade edersek, krizin kaçınılmaz olmasıdır. Mülkiyet sorun edilmeden, öyle bir sorun yokmuş gibi yapılarak, üzerinden atlayarak olup-bitenleri kavramak mümkün değildir. Geçerli düşünce sisteminde mülkiyet bir tabudur, dolayısıyla ‘yasaklanmış, korunmuş’ alandaki bir şeydir. Bu da mülkiyet kavramının bulanıklaştırılmasıyla sağlanıyor. Sırtımdaki ceket, üzerinde oturduğum sandalye, cebinizdeki çakı, bir çiftçinin küçük toprağı, bir çift öküzü veya traktörü, kap-kacakla&#8230; bir çok devletin sahip olduğundan daha çok servete sahip olan bir kapitalistin sahip olduğu üretim araçları sanki aynı şeymiş gibi bir <em>algı </em>yaratılmış durumda&#8230; Oysa, yaşam için gerekli olan şeyler mülkiyet tanımına dahil edilemez.  Mülkiyet <em>başkasının emeğinin ürününe el koymaya, sömürüye imkân veren araçlara sahip olmaktır&#8230;</em> Mülkiyetin kutsandığı, üstelik bir tabu mertebesine yükseltildiği bir dünyada, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten söz etmek insanlarla alay etmek değil midir? Sosyal eşitliğin olmadığı yerde adaletten söz etmek tam bir ikiyüzlülük değil midir? Deniyor ki, senin özgürlüğün, benim özgürlüğümün bittiği yerde başlar! Üçyüz bin dönüm verimli toprağa sahip olanın özgürlüğü nerede başlar nerede biter, üçyüz metre kare toprağı olanın özgürlüğü nerede başlar nerede biter? Dünyanın en zengin ‘işbitirici’ kapitalisti Meksikalı Carlos Slim Helu’nun 74 milyar dolarlık serveti var. İyi de sadece 74 doları olanın özgürlüğü nerede başlayıp nerede bitiyor dersiniz? Zenginlik demek aynı zamanda güç ve iktidar demektir ve mülkiyetin sorun edilmediği yerde, bir dizi insânî ilkeyi dillendirmek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir, dolayısıyla bir kıymet-i harbiyesi de yoktur&#8230; Demek ki, işe, şeyleri adlarıyla çağırarak ve şeylere dair gerçeği söyleyerek başlamamız gerekiyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bu-bir-uygarlik-krizidir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kuzey Kürdistan ve Belfast Anlaşması</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/kuzey-kurdistan-ve-belfast-anlasmasi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/kuzey-kurdistan-ve-belfast-anlasmasi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2011 23:40:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2204</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz yaz ‘Demokratik Gelişim Enstitüsi’nin Avrupa’da düzenlediği ‘çatışmaların çözümü’ adlı geziye BDP, AKP ve CHP’den bazı milletvekilleri katılmıştı. Üç partinin milletvekilleri de; “IRA modeli Türkiye’ye uymaz” demişlerdi. Çünkü Kuzey İrlanda sorununu çözen Belfast Anlaşması’nı yerinde incelediklerinde dut yemiş bülbüle döndüler. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><a rel="attachment wp-att-2205" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/kuzey-kurdistan-ve-belfast-anlasmasi/attachment/belfast_kurdistan"><img class="alignleft size-medium wp-image-2205" title="Belfast_Kurdistan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/Belfast_Kurdistan-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Rodi Ro Perwari</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Geçtiğimiz yaz ‘Demokratik Gelişim Enstitüsi’nin Avrupa’da düzenlediği ‘çatışmaların çözümü’ adlı geziye BDP, AKP ve CHP’den bazı milletvekilleri katılmıştı. Üç partinin milletvekilleri de; “IRA modeli Türkiye’ye uymaz” demişlerdi. Çünkü Kuzey İrlanda sorununu çözen Belfast Anlaşması’nı yerinde incelediklerinde dut yemiş bülbüle döndüler. AKP ve CHP milletvekillerinin, Belfast Anlaşması’nın Kürdistan’a uyarlanması üzerine sahtekarlığı ve suskunluğu normal. Çünkü AKP ve CHP işgalci TC’nin politikacılarıdır. Ama Kürd ve Kürdistan’a dayanarak siyaset yaptığını iddia eden BDP’lilerin, AKP ve CHP’nin sahtekarlığına katılması normal değil.</p>
<p style="text-align: justify;">K. İrlanda sorununu çözen Belfast (Good Friday/Stormont) Anlaşması’na kısaca değinirsek;  65 sayfalık anlaşma, Ulster Birlik lideri David Trimble ile Birleşik Krallık (The UK) Başbakanı Tony Blair arasında 10 Nisan 1998’de  Belfast<strong>’</strong>ta<strong> </strong>imzalanmış. Tony Blair, ilkin anlaşmaya varacak politikacıların silahlı gruplarla ilişkisinden endişe duymuş ama; sonuçta, Ulster Birlik, SDLP ve Sinn Fein liderliği ile anlaşmaya sıcak bakmış. Sadece Demokratik Birlik Partisi (DUP) anlaşmaya karşı çıkmış. Burda göreceğimiz gibi anlaşma ilkin K. İrlanda’daki küçük büyük yasal bütün siyasi partilerin kendi aralarında bir görüş birliğine varmaları ile başlamış ve bizzat bütün K. İrlanda siyasi partileri anlaşmaya imzalarını atmış. Bunu Kuzey Kürdistan’a uyarlarsak; BDP, HAK-PAR, KADEP gibi K. Kürdistan’lı  tüm yasal partilerin ilkin kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları gerekiyor, sonra olacak anlaşmada fikirleri  ve imzaları alınması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">K. İrlanda sorununu çözen Belfast Anlaşması’nın ikinci bölümü ise uluslararası bir özellik taşıyan Britanya ile İrlanda hükümetleri arasındaki görüşmelere dayanıyor. Bunu da Kürdistan’a uyarlarsak; TC Hükümeti ile Federe Güney Kürdistan Hükümeti arasında bir görüş birliğine gidilmesi gerekiyor. PKK/KCK’ye fikirsel yakınlığı olan BDP’nin, Federe Güney Kürdistan Yönetimi için; “TC’nin uluslararası muhatabı Güney Kürdistan Federe Devleti’dir” demesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Belfast Anlaşması, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti’nde bütün evlere posta ile gönderilmiş ve referanduma gidilmiş. Aynı şekilde K. Kürdistan sorununu çözecek bir anlaşma da K. Kürdistan ve G. Kürdistan’da bütün evlere posta ile gönderilmesi ve referanduma gidilmesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a title="This article is move-protected due to vandalism." href="http://en.wikipedia.org/wiki/Wikipedia:Protection_policy#move"></a></p>
<p style="text-align: justify;">Belfast Anlaşması’ndaki ana konulara gelince: Kuzey İrlanda’nın geleceği ve hükümet sistemi; Kuzey İrlanda, İrlanda Cumhuriyeti ve  Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler; insan hakları; Kuzey İrlanda toplumlarının sosyal yapısına ve geleneklerine saygı; mevcut değişik silahlı grupların feshedilmesi; silahlı paramiliter grupların hapishaneden serbest bırakılması ve Britanya güvenlik güçlerinin Kuzey İrlanda’da normale dönmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması. Bu şartları Kürdistan’a uyarlarsak: Kuzey Kürdistan’ın geleceği ve hükümet sistemi; Kuzey Kürdistan, Federe Güney Kürdistan ve TC arasındaki ilişkilerin ele alınması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Belfast Anlaşması’nın genel şartlarından; “Kuzey İrlanda, İrlanda Cumhuriyeti ve Britanya arasında ‘ortaklık, eşitlik ve karşılıklı saygı’ ilkesine bağlılık”. Buna göre Kuzey Kürdistan, Federe Güney Kürdistan ve TC arasında “ortaklık, eşitlik ve karşılıklı saygı” ilkesine bağlılık olmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Belfast Anlaşması’nın Anayasal konuları üzerine;<strong> “</strong>Kuzey İrlanda halkının ezici çoğunluğu, ‘İrlanda ada halkının’ Birleşik İrlanda hakkına sahip olma isteği”. Buna göre, Kuzey Kürdistan halkının ezici çoğunluğunun, <strong>Birleşik Kürdistan</strong>’ın özgürlüğü hakkına sahip olma isteğinin göz önünde bulundurulması gerekiyor. <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">-“Özgür istek doğrultusunda self determinasyon/otonomi” ile Birleşik İrlanda’ya doğru gidiş hakkı. Buna göre determinasyon/otonomi ile <strong>Birleşik Kürdistan</strong>’a doğru gidiş hakkı tanınmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">-Kuzey İrlanda’nın geleceği, Birleşik Krallığ’ın bir parçası mı yoksa Birleşik İrlanda’nın bir parçası olma durumu: Tarafsızlık ilkesine göre, halkın doğuştan gelen hakları; kimliği, gelenekleri, sivil, sosyal ve kültürel yapısı temelinde eşitlik ve etik değerleri gözönünde bulundurma. Buna göre, Kuzey Kürdistan’ın geleceği TC’nin bir parçası mı yoksa <strong>Birleşik Kürdistan</strong>’ın bir parçası olma durumu ele alınmalı ve Kürdistan Halkı’nın doğuştan gelen haklarının göz önünde bulundurulması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">-Kuzey İrlanda halkının, hem İrlanda hem İngiliz vatandaşlığına sahip olması ve Kuzey İrlanda’nın Birleşik İrlanda’nın bir parçası olduğunu kabul etme. Buna göre, Kuzey Kürdistan halkının, hem Güney Kürdistan hem TC vatandaşlığına sahip olması ve Kuzey Kürdistan’ın <strong>Birleşik Kürdistan</strong>’ın bir parçası olduğunun kabul edilmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">-Britanya Hükümeti’nin, 1920 İrlanda Yasası’nı yürürlükten kaldırması. Buna paralel olarak TC’nin 1924 anayasasındaki Kürd ve Kürdistan’ı inkar eden maddeleri kaldırması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">-Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınır geçişinde, Kuzey İrlanda’daki kurumlara da yetki hakının verilmesi. Buna göre Kuzey Kürdistan ile Federe Kürdistan Devleti arasındaki sınır geçişlerinde Kuzey Kürdistan’daki kurumlara yetki hakının tanınması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>- “</strong>Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki ortak konularda “danışmanlık ve işbirliğini geliştirmek” için “Kuzey-Güney Bakanlar Konseyi” ile belirlenmiş Kuzey-Güney ilişkileri için “uygulama organları”nın devreye girmesi” şartına göre; Kuzey Kürdistan ile Federe Kürdistan Devleti arasındaki ortak konularda, danışmanlık ve işbirliğini geliştirmek icin; <strong>Kuzey-Güney Kürdistan Bakanlar Konseyi</strong> gibi uygulama organlarının devreye girmesi gerekiyor.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsan Hakları Alanında</p>
<p style="text-align: justify;">-İngiliz Hükümeti, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) göre Kuzey İrlanda’da; Kuzey İrlanda İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kurmayı kabul etmesi ve buna göre; cinsiyet, ırk, özürlülük, yaş, medeni durum, cinsel eğilim, dini inanç ve siyasi görüş alanlarında herkesin eşit olanaklara sahip olması. Buna göre, TC Hükümeti’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) göre Kuzey Kürdistan’da <strong>Kürdistan İnsan Hakları Sözleşmesi</strong>’ni kurmayı kabul etmesi ve buna göre; cinsiyet, ırk, özürlülük, yaş, medeni durum, cinsel eğilim, dini inanç ve siyasi görüş alanlarında herkesin eşit olanaklara sahip olması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">-İrlanda Hükümeti’nin, temel insan haklarının korunması için; insan hakları komisyonunun kurulmasını kabul etmesi ve buna göre; İrlanda dilini, Ulster İskoç dil farklılığını ve diğer etnik dilleri bir bütün olarak İrlanda adasının geleneksel halk kültürünü koruyup yaşatmak. Buna göre, Federe Güney Kürdistan Hükümeti’nin, temel insan haklarının korunması için; insan hakları komisyonunun kurulmasını kabul etmesi; Kürd dilini ve diğer etnik dilleri bir bütün olarak <strong>Kürdistan Ülkesi</strong>’nin geleneksel halk kültürünü koruyup yaşatması gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Güvenlik ve Tutuklular Hakkında</p>
<p style="text-align: justify;">-İngiliz Hükümeti’ne ait Kuzey İrlanda’daki mevcut silahlı güçlerin sayısını ve rolünü azaltma. Buna göre, TC Hükümeti’ne ait Kuzey Kürdistan’daki mevcut silahlı güçlerin (asker ve polis) sayısının ve rolünün azaltılması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">-İngiliz ve İrlanda hükümetlerinin aldığı karar doğrultusunda, “Tam ve koşulsuz ateşkes”in korunması için; paramiliter gruplarla bağlantısı olan mahkumları hapishaneden erken serbest bırakmak. Buna göre, TC ve Federe Güney Kürdistan hükümetlerinin alacakları karar doğrultusunda, tam ve koşulsuz bir ateşkesin korunması için; silahlı gruplarla bağlantısı olan mahkumların hapishaneden erken serbest bırakılması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Politika ve Adalet Alanında</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>-</strong>Kuzey İrlanda’da, polis düzenlemelerini gözden geçirmek için; geniş halk desteğine sahip, bağımsız bir komisyonun kurulması. Buna göre, Kuzey Kürdistan’da, polis düzenlemelerini yeniden gözden geçirmek için; geniş halk desteğine sahip, bağımsız bir komisyonun kurulması gerekiyor.<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>-</strong>İngiliz Hükümeti’nin Kuzey İrlanda’da ceza ve adalet sistemine yönelik “geniş çaplı bir inceleme”yi kabul etmesi. Buna göre  TC Hükümeti’nin Kuzey Kürdistan’da ceza ve adalet sistemine yönelik “geniş çaplı bir inceleme”yi kabul etmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Belfast Anlaşması’nın, <strong>Kürdistan</strong>’a uyarlanmasında; BDP, AKP ve CHP milletvekillerinin “Avrupa’daki barış süreçleri Türkiye’ye uymaz” demeleri açık ve net anlaşılıyor. Tuhaf ve garip olan, BDP’nin işgalci/sömürgeci TC’nin partileri gibi Belfast Anlaşması’na karşı tavır alması ve işgalci partilerin safında politik söz birliği etmişçesine suskun olması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="mailto:rodiro.perwari@gmail.com">rodiro.perwari@gmail.com</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/kuzey-kurdistan-ve-belfast-anlasmasi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm neden sürdürülebilir değildir?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Oct 2011 22:50:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2200</guid>
		<description><![CDATA[Şimdilerde kapitalizm genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sistemin bundan böyle  insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütmeden, insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmadan yol alması artık mümkün görünmüyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>“Umudun iki güzel kızı vardır. İsimleri öfke ve cesarettir: Öfke şeylerin oldukları gibi kalmasını, cesaret öyle kalmamasını ister&#8230;”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn1"><em>*</em></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em>St. Augustine</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizm hakkında biraz bilgi sahibi olanın, onun neden absürt bir sistem olduğunu farketmesi zor değildir. Türkçe’ye de geçmiş Fransızca <em>absurde</em>, saçma olarak çevriliyor ama anlamı yeterince karşıladığını söylemek mümkün değildir. Kapitalizm absürt bir sistemdir demekle, kapitalizm saçma bir sistemdir demek aynı şey değil. Zira saçma, absürdün yanında mâsum kalıyor. İlerleyen sayfalarda kapitalizmin mantığına, dinamiklerine ve temel eğilimlerine dair söyleceklerimiz, ne demek istediğimize açıklık getirecektir. Gerçi kapitalizm absürt bir sistem ama her halde onun <em>insanlığın normal hâli </em>sayılması daha da absürttür.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde kapitalizm genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sistemin bundan böyle  insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütmeden, insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmadan yol alması artık mümkün görünmüyor. Gerçek durum böyle olsa da, egemen söylem başka şeyler söylemeye, başka dili konuşmaya devam ediyor. Bu yazı iki soru çerçevesinde bir tartışma yürütmeyi amaçlıyor: 1. Neden bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıktı; 2. Bu durumdan nasıl çıkılabililir. Elbette böyle bir niyet taşıyor olmamız, bu iki soruya yetkin ve nihai cevap veriliyor demek değildir. Burada yapmak istediğimiz, sadece şeylerin, süreçlerin, olguların, velhasıl olup-bitenlerin <em>kimin için ne anlama geldiğine açıklık getirmek  ve şu lânet olası  sistemden muhtemel çıkışın imkânlarını tartışma gündemine getirmektir. </em>Zira, rahatsız edici bir anlamama durumu ve/veya anlaşılmayı engelleme çabası söz konusu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-2201" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir/attachment/money-tree"><img class="alignright size-medium wp-image-2201" title="money-tree" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/10/money-tree-247x250.jpg" alt="" width="247" height="250" /></a>I. </strong><strong>Sürdürülemezliğin gerisindeki eğilimler, dimamikler ve sapmalar.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Ekonomik kertenin belirleyiciliği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her toplumsal formasyon ekonomik, politik, kültürel-ideolojik, etik/estetik ve sembolik kertelerin [ sphères] veya belirleyiciliklerin bir bütünü olarak var oluyor ve bu kerteler veya belirleyicilikler arasındaki ilişki <em>diyalektik bir belirleyicilik ilişkisidir</em>. Kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarında politika belirleyiciydi. Kapitalizmle birlikte belirleyicilik hiyerarşisi ekonomik kerte lehine değişti. Ekonomi sadece <em>belirleyici </em>duruma gelmekle de kalmadı, diğerlerini kendine tâbî hale getirdi ve onları kolonize etti. Başka türlü söylersek, kapitalizmle birlikte ekonomik kerte [sphère] <em>asıl belirleyici</em> durumuna geldi. Bu bakımdan kapitalizm kendini önceleyen tüm sosyal formasyonlardan bir <em>kopuş </em>demeye geliyordu. Grek filozofu Aristotales, ideal toplumun ekonominin [oikos] en alt seviyede, politikanın da  [polis] en üst seviyede yer aldığı bir hiyerarşiye dayanması gerektiğini ileri sürmüştü. Politikanın     servetin ve gelirin bölüştürülmesinden ve sosyal yaşamın düzenlenmesinden sorumlu olması gerektiğini ileri sürmüştü. Aristotales sadece ekonominin politikaya tâbî olması gereğine işaret etmekle de kalmamıştı, politikanın da bir dizi değerlere, fikirlere ve ideallere dayanması gerektiğini ileri sürmüştü. Ona göre, politika <em>iyi yaşamın </em>[eudamonia] veya ‘ortak iyiliğin’ hizmetinde olmalıydı. Elbette Aristotales’in içinde yaşadığı toplum onun arzuladığı ve tasvir ettiği <em>ideal topluma </em>pek benzemiyordu. Köleci bir üretim tarzı geçerliydi ve orada ‘yurttaş’ statüsüne sahip olmak, köle sahibi olmak demekti. Gerçi geçmişi yüceltmek gereksizdir ama Aristotales’in önerdiği “ iyi yaşam” [ eudamonia] kavramı bu gün de büyük önem ve değer taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal yapıyı oluşturan kerteler [ sphères] arasındaki hiyerarşinin bu şekilde alt-üst olmasının, şimdilerde yaşanan sayısız sorunlara, insânî, toplumsal ve ekolojik kötüleşmeye kaynaklık ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Başlarda küçük aile işletmeleri söz konusuyken, şimdilerde dev oligopoller, transnasyonaller de denilen çokuluslu şirketler politika dahil, her şeyi belirler durumda. Ekonominin hizmetinde ve onun tarafından kolonize edilmiş bir politika söz konusuyken, artık politikanın bir varlık nedeni de kalmamış demektir&#8230; Artık ekonomik olan dışında hiçbir şeyin bir varlık nedeni de yok. Etik değerlerin, ideallerin esamesi bile okunmuyor. Her şey ekonominin, ekonomik çıkarların hizmetinde. Elbette ekonominin de kimin hizmetinde olduğu bir sır değil&#8230; Çoktandır burjuva toplumunun sloganı: “Daha çok üret, daha çok tüket, daha fazlasına sahip ol”a indirgenmiş durumda. Her kim ki, bu sefil sürece karşı çıkar, daha iyi bir dünya için mücadele etmeye kalkarsa, hayalperestlikle ve beceriksizlikle suçlanmaktan kurtulamaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Kapitalist toplumun temel çelişkisi: Değişim değerinin kullanım değerinin önüne geçmesi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aklın, mantığın ve sağduyunun bir gereği olarak, her bir malın belirli bir insan ihtiyacını veya insanın her hangi bir ihtiyacını karşılamak amacıyla üretilmesi gerekir. Veya üretimle tüketim arasında dolayımsız bir tâbiyet ilişkisi olması gerekirdi. Oysa kapitalizmde böyle bir <em>dolayımsız </em>ilişki<em> </em>söz konusu değildir. Eğer bir mal veya hizmet, bir insan ihtiyacını tatmin etmeye yarıyorsa, bir kullanım değerinden söz edililir. Eğer bir mal veya hizmet ticaret konusu, alım-satım konusu oluyorsa, bir değişim değerinden söz edilecektir. Gerçi her malın kaçınılmaz olarak bir <em>kullanım </em>ve bir de <em>değişim değeri </em>vardır ama kapitalizmde belirleyici olan değişim değeridir. Bunun anlamı kapitalist üretim tarzının <em>kullanım değeri </em>üzerinde değil, <em>değişim değeri </em>üzerinde yükseldiğidir. Zira kâr, değişim değerinden neşet eder. Artı değer üretmenin, artı-değere el koymanın yolu, <em>değeri değişim değerine indirgemekten </em>geçer. Her seferinde daha çok artı-değere el koymak, artı-değer kütlesini [kârı] büyütmek, kâr maksimizasyonunu gerçekleştirmek, daha çok <em>değişim değeri </em>üretmeyi zorunlu kılıyor. Fakat her seferinde daha çok, daha büyük ölçekte üretme, her bir tekil kapitalistin tercihi olmaktan çok, rekabetin <em>çelik yasasının</em> bir sonucudur. Kapitalistin bir mal üretip-satmaktaki asıl ve birincil amacı, her hangi bir insan ihtiyacını tatmin etmek değil, kâr etmektir. Kâr etmek için de bir <em>değişim değeri </em>üretmektir. Dolayısıyla kapitalizm geçerliyken üretme amacı, ihtiyaçların karşılanması gereğine yabancılaşıyor. İşte şimdilerde insan ihtiyaçlarını karşılamakla doğurdan ilgili olmayan onca şeyin ortalığı kaplaması bu <em>sapmanın </em>veya <em>çelişkinin </em>bir sonucudur. Meta ekonomisinde aslolan değişim değerinin ön plana çıkması, ayrıcalıklı bir pozisyona sahip olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bir mal veya hizmet, metaya dönüşmüyorsa, meta niteliği kazanmıyorsa, bir değeri de yoktur, zira kâr elde etmeye, dolayısıyla sermaye birikimine hizmet etmez&#8230; Oysa, kapitalist üretimin biricik ve nihai amacı sermayeyi büyütmek, her seferinde daha çok büyütmektir. Başka türlü söylersek, kapitalist üretim sürecinde kullanım değeri, eğer değişim değerinin <em>ihtiyacına cevap veriyorsa </em>varlık kazanır. Kullanım değerinin değil, değişim değerinin öncelikli veya muteber sayıldığı bir sosyal sistemde, işlerin sarpa sarması, insan aklını zorlayan bir dizi saçmalığın ve sosyal kötülüğün ortaya çıkması şaşırtıcı değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. Doymak bilmez sınırsız üretim dinamiği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalist üretim üssel [eksponansiyel] büyüme dinamiğine sahiptir. Bu dimamik tarihte görülmemiş bir üretim ve tüketim tablosu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sermaye tuhaf bir tsünami gibi her şeyi akıl almaz bir hızla kapsıyor, meta kategorisine indirgiyor, dönüştürüyor ve <em>kendi sûretinde bir dünya yaratıyor. </em>Sadece tüm insan faaliyetlerini değil, doğayı da metalaştırıyor. Canlı olan ne varsa ölü metalara, sermayeye dönüştürüyor. Her şeyi alınır-satılar nesneler haline getiriyor, her şeyi kendine tâbi kılıyor. Fakat sadece metalaştırmak, paralılaştırmak, ne var ne yoksa ticaret nesnesi durumuna getirmekle de kalmıyor, tüm fikirleri ve sosyal ilişkileri, bir bütün olarak gezegeni sermayenin ihtiyacıyla <em>uyumlandırıyor </em> biçimlendiriyor ve dejenere ediyor&#8230; Bu kör dimamik etkisizleştirilmeden, sistemin ortaya çıkardığı kısır döngüden çıkmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekseri gözden kaçan bir şey de, insan davranışlarının “daha çoğa”, “daha büyüğe” kurgulanmış olması, artık <em>sahip olma </em>isteğinin <em>insan olma </em>isteğinin önüne geçmesidir. Giderek, ‘daha çoğa’, ‘daha büyüğe’ odaklanmak, <em>normal insan davranışı</em> haline geliyor. Her kapitalist işletme ‘vahşi rekabet’ ortamında varolabilmek için toplam artı-değerden daha çok pay kapmak zorundadır. Bunun da yolu sermayesini büyütmekten geçiyor. Sermayeyi büyütmenin de iki yolu var: işçiyi ve doğayı daha çok sömürmek ve daha ileri üretim tekniklerine sahip olmak. Böyle bir zorunluluk,  her üretim çevrimi sonunda el konulan artı değerin [ kârın] en büyük bölümünü yeniden yatırıma aktarmak, sermayeye dönüştürmek  demektir. Dikkat edilirse, her bir tekil kapitalist veya kapitalist işletme <em>varlığını büyümeye borçlu&#8230; </em>Bu da kapitalistin bir ‘dış dayatmanın”, kendi iradesi dışında bir <em>zorunluluğun esiri olması </em>demektir. Hiç bir etik değerin, mantığın, sağduyunun söz konusu olmadığı durumda gerçekleşen ekonomik büyümenin [ doğrusu sermayenin büyümesi] toplumun ihtiyaçlarına yabancılaşması neden şaşırtıcı olsun? Böyle sefil bir sürecin insana ve yaşamın temeli ve kaynağı olan doğaya zarar vermeden yol alması mümkün olabilir mi? Şimdilerde devasa bir üretim düzeyine rağmen her yedi insandan birinin [yaklaşık 1 milyar insan] açlık belasıyla cebelleşmesi doğrudan sistemin bu irrasyonelliğinin, akıl-dışılığının, etik değerelere ve insânî kaygılara yabancılaşmanın sonucudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Üretilen her şeyin daha çok üretilme <em>zorunluluğu </em>[zira, kapitalizm koşullarında başka türlü yapmak mümkün değildir], kapitalist krizleri sistemin vazgeçilmez bir işleyiş unsuru durumuna getiriyor. Bu yüzden kapitalizm koşullarında ortaya çıkan krizler <em>arizî </em>veya <em>istisnai</em> bir şey değildir. İşçinin daha çok sömürülmesi durumu kural iken, üretilenin satılması, yani <em>realizasyonu </em>sorunlu hale geliyor. Sürecin her ileri aşamasında üretilen mal ve hizmet miktarı, üretici sınıfların satın alma gücünü aşıyor. Kapitalist sınıfın kendi eseri olan bu çelişkiyi aşmak üzere üretimin lüks mal ve hizmetlere ve silahlanmaya yönlendirilmesi, pazarlamanın ve reklamların devreye sokulması da yeterli olmuyor ve sistem krize giriyor. Tabii her krizin faturası da yine emekçi sınıflara ödetilmek kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. Eşitsiz güç dengesi ve kutuplaştırıcı dinamik</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ücretli emek sömürüsüne dayalı kapitalist üretim süreci, tarihte görülmemiş iki şeyi başarmış görünüyor: devasa mal ve hizmet üretimi ve akıllara durgunluk veren sosyal eşitsizlik, açlık, yoksulluk ve sefalet. Tabii doğal çevre tahribatı&#8230; Artı-değerin [kârın] ve sermayenin büyüyebilmesi için, ücretlerin küçülmesi gerekiyor. Zira ücretler ne kadar düşükse, kâr o kadar büyüktür. Bu, sistemin eşitsizlik, dolayısıyla kutuplaşma yaratma dinamiğine sahip olması demektir. Başka türlü ifade edersek, eşitsizlik ve kutuplaştırıcı dinamik, kapitalizme içkindir, onda mündemiçtir. Bir şey daha, bir ülke kapitalist üretim sürecinde ne kadar ileriyse, gelir eşitsizliği de o kadar büyüktür. Nitekim ABD’de nüfusun en zengin %1’i zenginliğin %30’una el koyuyor. Türkiye’de nüfusun %10’u ülke zenginliğinin % 34.1’ine sahip. Demek ki, 1950’lerin başından beri “Küçük Amerika” olmak için didinip duran Türkiye’nin, ABD’yi [ muasır medeniyet denilenin timsâli] yakalaması için hayli zaman gerekecek&#8230; Velhasıl bir tarafta zenginliğin birikebilmesi için, öteki tarafta yoksulluğun ve sefeletin birikmesi kaçınılmaz ama hepsi bu kadar da değil. Zenginlik biriken tarafta bir de güç ve iktidar birikiyor. Parayla ünün birbirini karşılıklı olarak sürekli büyütmesi gibi, zenginlikle iktidar arasında da benzer bir ilişki var. Servete ve zenginliğe sahip olanlar, <em>asıl iktidarın</em> da sahibi oluyorlar&#8230; Bunun anlamı kapitalist bir ülkede iktidarın mülk sahibi küçük bir azınlığın elinde olmasıdır. Gerçek durum böyledir ama insanlar seçimlerde oy kullandıklarında bir şeyleri değiştireceklerini sanıyorlar&#8230; Yapılan son araştırmalar, az sayıdaki oligopolün [ transnasyonaller denilen çok uluslu şirketin] küresel ekonomiyi ve finansı, medyayı, politikanın ve politikacıların ‘hareket alanını’ belirlediğini ortaya koyuyor. Nitekim, en büyük 737 oligopol [transnasyonal şirket], dünyadaki tüm şirketlerin %80’ini denetler durumda. Bunların 147’si de dünyadaki tüm çokuluslu şirketlerin ekonomik ve finansal değerinin %40’ını denetliyor. <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn2">[1]</a> 950 mültimilyonerin [milyoner ve milyarder] geliri dünya nüfusunun %40’ının gelirinden daha büyük. Başka türlü ifade etmek gerekirse, 950 kişi 2.8 milyar insandan daha fazla gelire sahip&#8230; <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn3">[2]</a> Böyle bir tablo geçerliyken, dünya nüfusunun sadece %4.6’sına sahip ABD’nin bir başına dünya silah harcamalarının %43’ünü gerçekleştirmesi<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn4">[3]</a> de anlaşılır bir şeydir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizm geçerliyken, işçiyle kapitalist, işçi sınıfıyla sermaye sınıfı, bir bütün olarak mülk sahibi sınıfla mülksüzleştirilmiş, proleterleşmiş kitle, bir bölgeyle diğeri, bir ülkeyle başkası, Çevreyle-Merkez, [Güneyle-Kuzey], vb. arasındaki gelir eşitsizliği de sürekli büyümek ve derinleşmek durumundadır. Böyle bir tablonun gerisinde de sömürü, eşit olmayan ticaret ve zengin ülkeler [merkez] lehine işleyen uluslararası iş bölümü bulunuyor. Bu bakımdan Çevreyle Merkez, gelişmiş kapitalist ülkelerle şimdilerde <em>Güney </em>denilen çevre ülkeler arasındaki zenginlik farkı, söz konusu kutuplaştırcı dinamiğin doğal sonucudur ve kapitalizm geçerli olmaya devam ettikçe,  aradaki farkın açılması kaçanılmazdır. Bu yüzden Samir Amin’in ısrarla vurguladığı gibi, Kuzey- Güney [ Çevre-Merkez] çelişkisi ve çatışması kapitalizmin tarihini belirleyen temel bir dinamiktir.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn5">[4]</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6. Hükümetler neye yarar?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Eğer söz konusu olan kapitalist sistemse, hükümetlerin “birinci vazifesi” sermayenin hareketine uygun koşullar yaratmaktır ve slogan da az-çok şöyledir: <em>Sermaye için iyi olan herkes için iyidir&#8230; </em>Başka türlü söylersek, devletlerin ve hükümetlerin varlık nedeni ve işlevi, sermayenin büyümesinin koşullarını yaratmaktır: Düşük ücret, uygun alt-yapı, ucuz hammadde ve enerji, ‘yetişkin iş-gücü, düşük vergi, yüksek teşvikler, vb. Bunların gerçekleşmesi, “yatırım ikliminin” kıvamında olması demektir ve emperyalist kredi derecelendirme kuruluşları bu “başarıyı” karşılıksız bırakmaz, yatırım iklimi yaratmayı başaran hükümetin kredi notunu yükseltir&#8230; Elbette devlet sadece sermayenin sömürüsüne uygun “yatırım iklimi” yaratmakla yetinmez. Bir de mülk sahibi sınıfları <em>zararlı sınıflardan </em>korur&#8230; Ve koruma işi sadece asker, polis, savcı-yargıç dörtlüsüyle sağlanmaz bir de rızanın [gönüllü kabullenme veya gönüllü kölelik]  imâl edilmesi gerekir. Bunun da yolu insanların bilincinin kolonize edilmesinden [sömürgeleştirilmesinden] geçer. Bilincin kolonizasyonu ve rızanın imâli için medya endüstri kompleksi devreye sokuluyor ve “kamuoyu” denilen biçimlendiriliyor&#8230; Kamuoyu oluşturma sürecinde medya tarafından ustalıkla araçlaştırılıp-kullanılan “konunun uzmanlarının” rolünü de unutmamak gerekir. Eğer medyanın [ televizyon, radyo, gazete, dergi, vb.] tamamına yakını büyük sermayenin elindeyse –ki, öyle- imal edilen kamuoyu nasıl bir şeydir ve kimin kamuoyudur? Mesela Fransa’da gazete ve dergilerin  %70’i, silah üreticisi bir sermaye grubunun elinde olduğu biliniyor mu? <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn6">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette imâl edilen sadece rıza değildir, ‘kimliğin’, ‘beğeninin’ ‘zevklerin’ ve ‘tatların’, ‘tavırların’, ‘üslûbun’ da imâl edilmesi söz konusu. Aslında ekonominin insanların ihtiyacı olan, onlar tarafından arzulanan şeyleri üretmesi gerekmez mi? Kapitalizm bu ilişkinin yönünü ters-yüz ettti. Üretim insan ihtiyaçlarını karşılamanın değil, kârı maksimize etmenin hizmetine koşuldu. Böyle bir <em>sapmanın</em> ortaya çıktığı koşullarda, gereksiz ve kalitesiz bir yığın şeyin üretilmesi olağan hale geliyor. Moda denilen kepazelik akıl almaz bir ‘kullan at’ külütürü yaratıyor ve sadece insanı insanlıktan çıkarmakla kalmıyor, doğa tahribatını da derinleştiriyor. Tahribat ve saçmalık sadece ‘beğeninin’, ‘zevklerin’&#8230; imalatıyla da sınırlı değil,  insan kimliği de değişime uğruyor ve kapitalizm <em>kendi suretinde </em>tuhaf bir insan, bir kadın, bir erkek<em> </em> yaratıyor.  <em>Tüketiyorum öyleyse varım </em>da somutlanan bir insan ki, artık neyi neden tükettiğini bilmiyor&#8230;<em> </em>Bu amaçla tam bir aldatma ve alıklaştırma  demek olan pazarlama ve reklam endüstrisi devreye sokuluyor. Bilinç altıyla oynanıyor, irrasyonel arzular azdırılıyor. Dünya ölçeğinde askeri harcalamalardan daha çok <em>marketing </em>[pazarlama] harcaması yapıldığı biliniyor mu? Sadece bu kadarı bile kapitalizmin absürd bir sistem olduğunu göstermiyor mu?<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn7">[6]</a> Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı [ UNDP] 1998 yılında, reklamalara dünya GSYH’sinin %3’ünün harcandığını bildiriyordu. Şimdilerde bu oranın ikiye katlandığını söylemek her halde abartma sayılmaz ve bu rakamsal olarak 1.800 milyar dolara denk geliyor&#8230; Bir şey daha, sanatçılar reklamlarda büyük bir hevesle rol aldıklarında, neyin ve kimin hizmetinde olduklarını biliyorlar mı? Hem reklamlarda rol almak, insanı ve toplumu kirleten, doğa tahribatını derinleştiren sefil bir sürecin ‘aktörü, aktristi’ olmak, hem de hâlâ sanatçı olduğunu sanmak ne demektir? Bu sefil durumun sanat ve sanatçı tanımıyla bir ilgisi olduğu düşünülüyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde devlet aygıtları artık tipik bir kapitalist işletme gibi işliyor. Büyük sermaye gruplarının ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendiriliyor. Büyük şirketlerin CEOları politikanın ve devlet aygıtının yükseklerinde rol alıyor veya yüksek sorumluluk düzeyindeki bürokratlar sermayeye transfer ediliyor. Velhasıl <em>yatay geçişler </em>sıradan ve olağan bir şey haline gelmiş durumda&#8230; Büyük sermayenin imparatorluğundan başka bir şey olmayan AB’nin asıl iktidar organı olan  Avrupa Komisyonu’nun üyeleri, çokuluslu şirketlerden gelip, çok uluslu şirketlere gidiyorlar&#8230; Ve tüm kritik kararlar Avrupa Komisyonu tarafından alnıyor, rotayı Komisyon belirliyor ama insanlar Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullandıklarında bir şeyleri etkiledikleri, etkileyebilecekleri yanılsaması içindeler&#8230;<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn8">[7]</a> Türkiye’de son 20-30 yılda olup-bitenlere kaba bir bakış bile, ne demek istediğimizi anlatmaya yeter&#8230; Devletlerin yegane varlık nedeninin sermayenin tek yanlı çıkarını gerçekleştirmekle sınırlı olduğu koşullarda, devletle ilgili bildik tevatürün hâlâ bir anlamı var mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6. Kapitalizm ve ekoloji antinomik iki kavramdır&#8230; </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde her kelimenin veya kavramın önüne <em>“sürdürülebilir” </em>niteleme sıfatını eklemek moda. En çok da kalkınma kavramının önüne getiriliyor. Eğer bir sürdürülemezlik durumu olmasaydı, kalkınma kavramının ve başkalarının önüne <em>sürdürülebilir </em>sıfatı eklemeye gerek olur muydu? Eğer kapitalist üretim süreci insana ve doğaya zarar vermeden yol alamıyorsa, belirli bir sınıra ulaşıldığında genel bir <em>sürdürülebilemezlik </em>halinin ortaya çıkması neden şaşırtıcı olsun? Burjuva uygarlığı insanlara doğada yaşadıklarını, varlıklarını sürdürebilmeleri için doğaya muhtaç olduklarını unutturdu. Doğa sınırsız sömürülebilir, yağmalanabilir bir nesne olarak görüldü. Bilim ve teknoloji fetişizmi böyle sefil bir anlayışın oluşmasını kolaylaştırdı. Doğanın, toprağın, suyun, vb. bir meta kategorisine indirgenip, özel mülkiyet ve/veya ‘sahiplenme konusu’ yapıldığı ve sınırsız üretimin geçerli olduğu bir dünyada, sürdürülemezlik durumunun ortaya çıkması neden şaşırtıcı olsundu? Kapitalizm koşullarında ekolojik dengenin bozulmasının başlıca iki nedeninden söz edilebilir: Birincisi, her kapitalist özne daha çok üretmek zorunda, her ne üretiliyorsa her seferinde daha fazlasını üretmek zorunda. Kapitalist ürettiğine değil üreteceğine [bir sonraki üretim çevrimine] bakar, gözü her zaman bir sonra üreteceğindedir&#8230; Tabii bunu istiyerek yapmaz. Başka türlü yapması mümkün değildir de ondan&#8230; Zira, durmak diye bir şey mümkün değil&#8230; Bunun anlamı her seferinde doğadan daha çok kaynak çekmek ve her seferinde doğaya daha çok ‘zararlı’ atık bırakmak demektir. Velhasıl, doğanın kendini yenileme kapasitesini aşan bir ‘kullanım’ düzeyi demektir. Nitekim şimdilerde doğadan bir yılda çekilen/atılan kaynak miktarını yenilemek için bir buçuk yıl gerektiği söyleniyor. İkincisi, kapitalistin üretim sürecinde doğaya verdiği zarar dikkate alınmıyor. Bir kapitalist herhangi bir yere bir işletme kurduğunda, toprağa, suya, havaya verdiği zararları hesaba dahil etmiyor. Bu tür zararlar doğaya çıkıyor ve burjuva iktisatçıları buna, <em>dışsal ekonomiler </em>diyorlar&#8230; Toprağa, suya, havaya, bir bütün olarak doğaya verilen zararlar üretim için gerekli ama <em>zorunlu </em>sayılıyor. Kapitalistin ‘maliyet hesaplarına’ dahil edilmiyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Söylediklerimize açıklık getirmek için iklimle ilgili durumu ele alabiliriz. Doğanın sermaye tarafından sınırsız kullanılabilir ve sömürülebilir bir nesne olarak görülüp içerilmesi [subsumption], iklim üzerinde son derecede tehlikeli sonuçlar doğruruyor. Lâkin, kapitalist mantık ve dinamik dahilinde küresel ısınmanın üstesinden gelmek ve tehlikeyi bertaraf etmek mümkün değildir. Eğer öylese –ki, öyle- iki şeyden biri: Ya iklimi kurtarabilirsiniz, ya da kapitalizmi&#8230; Bu konuda küresel egemen elit [<em>yeryüzünün efendileri</em>], tercihini kapitalizmi kurtarmaktan yana yapmış görünüyor. Nitekim, küresel kapitalist elitin en etkili yayın organlarından biri ve vazgeçilmez <em>dili </em>olan The Economist’ de şöyle deniyor: “ <em>Küresel eylem iklim değişikliğini durdurmayacak. Küresel ısınmayı kolaylıkla kabul edilebilir, tolere edilebilir düzeylerde tutma sınırı aşılmış durumda. Küresel ısınmayı durdurmaya çalışmamalıyız, dünyanın daha öteye bakmaya ihtiyacı var. Deniz seviyeleri mumtemelen bir, belki iki metre yükselecek. Bunu kabullenmek ve duvarlar inşa etmek, on milyonlarca insanı yüksek yerlere taşımak, tropikal hastalıkları tedavi edecek uygun sağlık bakımı sağlamak, vb. gerekiyor. Bu Güney halkları için talihsiz bir durum: çok büyük zarar görecekler ama “uyum sağlayacak” imkânlardan yoksunlar. Ziyanı yok, iklim değişikliği iş dünyasına yeni imkânlar sunuyor. İnşaat şirketleri duvarlar inşa edebilir, sigorta şirketleri de  işlerinin açıldığını göreceklerdir. Karbon emisyonu hakkı ticareti de bir başka kâr kaynağı. Ve şüphesiz, yeşil teknoloji ve yeşil enerji alanlarında altın fırsatlar doğacaktır”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn9"><em><strong>[8]</strong></em></a><em> </em>Avrupa Burliği iklim sorumlusu Connie Hedegaard de <em>The Economist’</em>den geri kalmıyor, aynı telden çalıyor: ‘Ahlâki [ moral] sorumluluğun’ ve ‘<em> </em>insanlığın geleceğinin’ öncelikli bir sorun olmadığını söylüyor. Cancun İklim Zirvesi vesilesiyle yaptığı konuşmada şöyle diyor: “<em>Netice itibariyle kim enerji etkinliği sağlar ve o alanda buluşlar yaparsa para kazanacaktır. Bunu yapamayanlarsa, Çinli rakipler tarafından altedileceklerdir.”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn10"><em><strong>[9]</strong></em></a><em> </em>İngiliz İklim Değişikliği Bakanı, Greg Barker, “<em>Cancun’u dikkate almak, iş dünyasına küresel yeşil ekonomiye milyarlarca yatırım için güven sinyali verecektir&#8230;”</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn11"><em><strong>[10]</strong></em></a><em> </em> diyerek aynı koroya<em> </em>katılıyor&#8230; <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki alıntılar, küresel kapitalist olgarşinin <em>sürdürülebilir kalkınma’</em>dan<em> </em>neyi murad ettiği anlaşılmıyor mu? Kapitalist mantık önce kâr etmek için suyu kirletmeyi, temiz kalanı satarak daha çok kâr etmeyi, daha sonra suyu temizlemek üzere bir işletme kurmayı ve kârı daha da artırmayı varsayar. Elbette bunu suyun bir özel mülkiyet/özel sahiplenme konusu ve kâr aracı haline geldiği durumda yapabilir&#8230; Suyun özel mülkiyet konusu yapılıp,  kâr aracına dönüştürülmesi bir <em>insanlık ayıbı </em>değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>7. “Piyasaya” dair retorik ve realite&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Burjuva iktisat teorisi, kapitalizmin sözcüleri, politikacılar, Nobel Ödülü sahibi olanlar da dahil, iktisatçı taifesi, sürekli olarak piyasayı yüceltiyorlar ve onu her derdin mutlak devası olarak sunmak için yoğun çaba harcıyorlar. Her şeye kâdir bir piyasa, her tuttuğunu altına çeviren kendinden menkûl bir <em>görünmez el </em>efsanesi sürüp gidiyor. Elbette piyasa her sorunu mutlaka çözme yeteneğine sahip, sihri kendinden menkûl bir şeyse, onun işleyişine müdahale etmek, işleyişini bozmak arzulanır bir şey sayılamaz&#8230; Kalkınma kavramının önüne <em>sürdürülebilir </em>niteleme sıfatını eklemeyi düşünenler neden piyasa kavramının önüne de kapitalist ismini koymayı akıl etmiyorlar? Zira kapitalist piyasa veya kapitalist pazar [ The market] dendiğinde her şey artık farklı görünecektir. Bu alanda yanılsama yaratan bir şey var: Piyasa [pazar] kapitalizmden önce de vardı. Dolayısıyla, piyasa kapitalizmin bir keşfi veya onunla birlikte tarih sahnesine çıkmış bir şey değil. Elbette kapitalizm öncesinde de malların ve hizmetlerin alanıp-satıldığı, ticaret konusu olduğu bir <em>pazar yeri </em>vardı ama o zamanlar üretilen mal ve hizmetlerin birincil, öncelikli ve asıl amacı kâr etmek değil, doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamaktı. Kâr amacıyla, kârı maksimize etmek amacıyla mal ve hizmet üretmek söz konusu değildi. O zamanlar bu günkü gibi bir çok devletten daha güçlü ve devletler tarafından denetlenemeyen dev şirketler yoktu. Sadece yerel düzeyde değil, uluslararası planda da ticaret geçerliyidi, dolayısıyla ‘uluslararası” bir piyasa [pazar] vardı ama kapitalizm çağındakiden çok farklı olmak kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçi kapitalizm pazarı ‘keşfetmedi’,  ama onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirdi ve araçlaştırdı. Onu piyasanın güçlü oyuncularının hizmetine sundu. Ne zaman piyasadan [pazardan] söz edilse, mutlaka “serbest piyasa” [free market] imâsı söz konusudur. Oysa, bu günün dünyasının <em>kapitalist piyasasının</em> serbest pazarla uzaktan yakından bir ilgisi yok&#8230; Geride kalan sayfalarda da kısaca değindiğimiz gibi, şimdilerde bir kaç yüz devasa oligopol ‘neoliberal devletin’ de yardımıyla dünyadaki her şeyi yönetip-yönlendiriyor&#8230; Artık malların ve hizmetlerin fiyatı şu bildiğiniz pazarda [piyasada] değil, çokulusluların [ Transnasyonallerin] yönetim bürolarında belirleniyor. Elbette iktisat profesörü aynı fikirde değildir. Aynı fikirde değildir, aksi halde varlık nedeni ortadan kalkar&#8230; Öyle bir sözüm ona ‘serbest piyasa’ ki, finansal türevler 600 000 milyar dolara ulaşmış durumda ve bu dünyadaki mal ve hizmetlerin değerinin 40 katı&#8230; Ya da 10 yıllık dünya mal ve hizmet üretiminin değerine eşit&#8230; Durum böyle olsa da, <em>yer yüzünün efendileri </em>ve ideolojik uşakları cephesinde onca kriz, onca sarsıntıya rağmen, ‘serbest piyasa” aşkı ve  inancı hâlâ sarsılmış değil. Kaldı ki, sarsılmasını beklemenin de âlemi yok. Uzağa gitmeye gerek yok, geçtiğimiz aylarda Güney Almanya’da, Linda Lake’de toplanan 17 Nobel ödülü sahibi iktisatçı, kapitalist krizde ‘sistemin bir sorumluluk payı olmadığını” tek istisna ile ilan ettiler. Tek istisna, Türkiye’deki ekonomik büyümeyi öve öve bitiremeyen Joseph Stiglist’ti&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II. Karşıt eğilimleri ve dinamikleri oluşturmuk: Üretimin yönünü, üretim ve tüketim modelini değiştirmek&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer geçerli dinamikler, eğilimler ve süreçler artık genel bir <em>sürdürürelemezlik </em>durumu ortaya çıkarmışsa, bu durumdan çıkmak için karşıtlarını yaratmaktan başka çare yoktur. Esasen, neden yürümediği sorusu, nasıl yürüyebilir sorusunu da içerir. Şimdilerde absürd bir tüketim modeli geçerli ve daha çok tüketmek mârifet sayılıyor. Daha çok tüketmeyi marifet sayanlar, tüketmenin aynı zamanda yok etmek ve kirletmek olduğunu nedense pek sorun etmiyorlar. Daha çok kirletmenin kendilerini de kapsadığından habersizler. Aslında bir başına bu kepazelik bile burjuva uygarlığının insanı ne hâle getirdiğini gösteriyor&#8230; Buna <em>kirletenin kirlenmesi </em>de diyebilirsiniz&#8230; Böyle sefil bir durumun varlığı bir vakıa olsa da, kapitalizm söz konusuyken asıl sorun tüketimden çok üretimden kaynaklanıyor. Dolayısıyla kapitalizmi ve kapitalist üretimi sorun etmeden, tüketimin günah keçisi sayılması, asıl sorunu kavramamak, sorunun kökenine inmekten kaçınmaktır. Zira sorun kent çöplüklerine atılandan, yânî çılgın tüketimden kaynaklanmıyor. Asıl kirletenler inşaat ve yıkım alanlarında faaliyet gösteren dev firmalar, madencilik, petrol ve metal  sekörlerinin devleri&#8230; Durum böyle ama insanların gözü sadece kent çöplüklerini görüyor&#8230; Lâkin bir şey daha var, küçük bir azınlığın aşırı ve absürd tüketimine devasa bir çoğunluğun tüketim yetersizliği [açlık, yoksulluk, sefalet,vb] eşlik ediyor. Ve kapitalizm geçerliyken başka türlü olması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Kullanım değerini ihya etmek.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Üretimin kâr maksimizasyonu amacıyla yapılmasına son vermek, yaşanabilir, sürdürülebilir bir toplumsal düzen için <em>olmazsa olmaz </em>koşuludur. Dolayısıyla, kullanım değerini değişim değerinin bir <em>türevi </em>olmaktan çıkarmadan perspektifi değiştirmek mümkün değildir. Bunun için de, öncelikle daha önce sözünü ettiğimiz kerteler arasındaki hiyerarşiyi değiştirmek, Aristotales’in önerdiği modele ekolojik boyutu ve duyarlılığı da dahil etmek gerekir. Başka türlü söylersek, ekonomik kertenin politik kerteye tâbi hale getirilmesi ama politikanın da kendi başına bir amaç, kendi başına buyruk bir şey olmak yerine, <em>etik değerlerin</em> hizmetine sunulması, <em>“iyi yaşamın” </em>gerekleriyle uyumlu hale getirilmesi gerekir. Politikanın ekonomik kerte tarafından kolonize edilmişlik durumuna son vermek ve onun <em>iyi bir toplumsal yaşamın </em>aracı haline getirilmesi gerekir. Ekonominin politikanın hizmetine sunulması veya politikaya tâbî olması demek, sermayenin hangi alanlara yatırılacağı, nelerin üretileceği, gelirin nasıl bölüşüleceği, ticaretin ve paranın nasıl yönetileceği, hangi toplumsal önceliklerin söz konusu olacağı, sadece bu günkü kuşakların değil, gelecek kuşakların yaşamını da güvence altına almanın vazgeçilmez koşuludur. Velhasıl temel sorunların politikanın etkinlik ve belirleyicilik alanına dahil edilmesi gerekir. Bunun için de politikanın sermayenin hizmetinde bir profesyoneller grubunun at oynattığı bir alan değil, tüm yurttaşlarının etkinlik ve faaliyet alanı olması gerekir. Ancak böylesi bir ortamda politik ve ekonomik alana ilişkin kararlar, “iyi bir yaşamın”, “arzulanır bir toplumsal düzenin” hizmetine sokulabilir ve ancak bu durumda <em>araç-amaç tersliği </em>aşılabilir. Eşitlik ve özgürlük, dayanışma, karşılıklı sevgi ve saygı, sorumluluk bilinci, diğergâmlık, erdem, vb. insanı insan yapan <em>değerler </em>bir varlığa kavuşabilir&#8230; Zira, burjuva uygarlığı, insanı üreten ve tüketen bir robota dönüştürmüş bulunuyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizme özgü politik ve ekonomik kerteler arasındaki  tersliği ilk aşma demenesi, Rusya’da  1917 Ekim Devrimi  ve 1949 Çin devrimiyle gündeme geldi. Söz konusu devrimler ekonomik kerteyi politik kerteye tâbi duruma getirdiler, tersliği aştılar. Fakat politika bürokratik bir kast tarafından gasbedilip, emekçi halk çoğunluğunun politik alandan dışlanması, demokrasinin savsaklanması, bürokratik yozlaşma yüzünden ekonomik etkinliğin sağlanamaması [bürokratik planlama] ve ekolojik duyarlılık zaafı, etik değerlerin ihmal edilmesi, vb. söz konusu devrimlerin sosyalist/komünist toplum perspektifine yabancılaşıp, hedeften şaştığı koşullarda çöküş kaçınımazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Değişim değeri karşısında kullanım değerine öncelik vermek gerekli ve zorunludur. Bunun için ve her şeyden önce insan emeğinin [çalışmanın] bir meta, alınıp-satılan bir nesne olmaktan çıkarılması gerekir. Zira, insan emeği [çalışma yeteneği] insandan ayırlamaz ve emeğin alınıp-satılması demek, aslında ve reel olarak insanın alınıp-satılması demektir. Boşuna kapitalist sisteme <em>ücretli kölelik rejimi </em>denmemiştir&#8230; Eğer insan emeği bir meta, bir <em>değişim değeri </em>olmaya devam ederse, emeğin emansipasyonu gerçekleşmezse, diğer alanlardaki değişimlerin ve ‘iyileşmelerin‘ bir  kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Emeğin emansipasyonun [gerçek anlamda özgürleşmesinin] yolu da, insanın üretim araçlarına yabancılaşmışlık durumunun aşılmasını ve sömürünün bertaraf edilmesini gerektirir. Bunun da yolu üretim araçlarının kamuya mâl edilmesinden veya aynı anlama gelmek üzere <em>sosyalizasyonundan, </em>toplum tarafından [socium] reel olarak sahiplenilmesinden geçer&#8230; Sosyalizasyon sadece millileştirmek değildir&#8230;Bir insanın emeği bir başkası için kâr aracı, bir sömürü nesnesi olmaya devam ettikçe, insanın kendi kaderinin efendisi olması mümkün olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Ekonomik büyüme kalkınma değildir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çoktandır bir büyüme fetişizmi ve çılgınlığı geçerli olmaya devam ediyor. Her türlü sorunun çözümünün ekonomik büyümeden geçtiğine dair de bir efsane üretilmiş durumda. İnsanlar büyüme meseliyle yatıp- büyüme meseliyle kalkıyorlar ve büyüme eşittir kalkınma özdeşliği fikri ya kafalara yerleşmiş, ya da ne pahasına olursa olsun, yerleştirilmeye çalışılıyor. Belki sadece büyüme veya ekonomik büyüme değil de <em>kapitalist ekonomik büyüme</em> denseydi, yalan üretmek ve üretilen yalanı yaymak bu kadar kolay olmayabilirdi. O zaman ekonomik büyümenin aslında sermayenin büyümesi, sermayenin daha büyük ölçekte <em>yeniden üretilmesi </em>demek olduğu imâ edilmiş olabilirdi. Eğer bir toplumda ihtiyaçlar ‘uygun bir tarzda’ karşılanamıyorsa, elbette orada büyüme sadece gerekli değil, aynı zamanda arzulanır bir şeydir de&#8230; Bir toplumda yeterli hububat üretilemiyorsa, besin maddeleri ihtiyacı yeterli düzeyde karşılanamıyorsa, bunların üretimini artırmak mutlaka gereklidir. Eğer ulaşım araçları [tren, otobüs, otomobil, bisiklet, gemi, vb.] yetersizse bunların üretimini artırmak gereklidir. Yeteri kadar ilaç üretilemiyorsa elbette ilaç üretiminin artırılması gerekir&#8230; Velhasıl mevcut üretim düzeyi ihtiyaçları karşılamada yetersizse, üretimin artırılması, [<em>büyüme</em>]<em> </em>tartışmasız bir gerekliliktir. Lâkin bir toplumda, şimdilerde olduğu gibi, <em>ihtiyaç </em>kavramı dejenere edilmişse, üretimin birincil amacı ihtiyaçları karşılamak değil, kârı maksimize etmekse, oradaki üretim artışının ‘iyi bir yaşamın’ gereğiyle uyuşması mümkün müdür? Otomobil üretmek gerekli ve yararlıdır ama dört milyonluk bir kentin sokaklarını, kaldırımlarını, yollarını, caddelerini iki milyon arabayla doldurmak sadece gereksiz değil aynı zamanda absürt ve zararlıdır. Oysa böyle bir saçmalık bir refah ve başarı unsuru, bir <em>kalkınmışlik göstergesi</em> olarak sunulabiliyor&#8230;İşte şimdilerde insanlığın yüz yüze geldiği sayısız sorunların, kötülüklerin, akılsızlıkların, absürdlüklerin geresinde böyle bir anlayış var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer öyleyse,  neoliberal kapitalist küreselleşme girdabına sokulmuş günümüz dünyasında durum nasıldır? Yaklaşık bir milyar insan [her yedi keşiden biri] üretim yetersizliğinden mi, yeterli yiyecek üretilememesinden mi, yeterli ilaç üretilebilir durumda olmamasından mı, yeterli temiz su eksikliğinden dolayı mı açlık belasıyla cebelleşiyor, sefalet ortamında ‘yaşıyor’? Dünyadaki su kaynakları insanların susuzluğunu gidermeye yetmediği için mi, insanlar susuzuluktan ölüyor, temiz su yetersizliğinden hastalanıyor? Neden suların kirletilmesi sorun edilmiyor? Suları kim ve neden kirletiyor? Suyun kirlenmesi insan iradadesini, insanın dahlini aşan nedenlere mi dayanıyor?  İnsanları aç ve susuz bırakanlarla, açlık ve susuzlukla ‘mücadele ettiğini’ söyleyenler aynı güç ve iktidar odakları [<em>yeryüzünün efendileri</em>] değil mi? Eğer öylese bu insanlarla alay etmek değil midir? Eğer bu gün dünyada üretilen gelir eşit dağtılmış olsaydı, kişi başına ayda 42 dolar düşecekti. Bir insan 42 dolar gelirle tüm ihtayaçlarını yeterli düzeyde karşılayamaz mı? Veya bu gün dünyada kaç kişi 42 dolar günlük gelire sahip? Dünyadaki her beş kişiden biri günde 1,25 dolar gelirle yaşama mücadelesi veriyor [...],<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn12">[11]</a> 3 milyardan fazla insan [dünya nüfusunun yarısı..!] günde 2,5 dolardan azla yaşıyor. İnsanlığın en az % 80’i de, günde 10 doların altında gelire sahip. Hepsi bu kadar da değil, dünya nüfusunun %80’inin yaşadığı bölgelerde gelir dağılımı dengesizliği giderek varlıklı sınıflar lehine daha da bozuluyor. Dünya nüfusunun en yoksul %40’ı toplam gelirin %5’ni alırken, en zengin %20 dörtte üçüne [%75] el koyuyor&#8230; UNICEF, her gün 22 000 çocuğun yoksulluk yüzünden öldüğünü bildiriyor. Üçüncü Dünya’da [şimdilerde <em>Güney </em>denilen] okul çağındaki 72 milyon çocuk okula gidemiyor. Büyüme rekorlarının kırılmaya devam ettiği bu günün dünyasında, yaklaşık 1 milyar insan okumayı/yazmayı bilmiyor, imzasını atamaz durumda&#8230; Modern tıp hârikalar yaratmaya devam ede dursun, sıradan hastalıklar öldürmeye devam ediyor. 40 milyon insan HIV/AIDS virüsünden muzdarip ve bunların her yıl yaklaşık 3 milyonu ölüyor. Her yıl 350-500 milyon  sıtma vakası ortaya çıkıyor. <em>Güney</em>’de 1,1 milyar insan sağlığa uygun [temiz] suya ulaşamıyor, 2.6 milyar insan da temel sağlık bakımından mahrum.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn13">[12]</a> Dünya ölçeğinde çalışanların %28’i veya 850 milyon ‘yoksul işçi’ sayılıyor,  gayri insânî koşullarda çalışıyor ve aldığı ücretle geçinmekte zorlanıyor. Kadın ve çoçuk emeği sömürüsü tam bir skandal halini almış durumda. <em>Güneyde </em>“kayıt dışı” çalışanlar  toplam istihdamın %52 ilâ %78’i kadar&#8230; <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn14">[13]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Rakamlar ortada, lâkin rakamlar hiç bir zaman gerçeğin tamamını ifade etmezler. Hangi rakam, hangi istatistik bir annenin açlıktan ölmekte olan çocuğunun durumundan duyduğu acıyı anlatabilir? Aylarca işsiz kalmış ve açlığa ve çaresizliğe mahkûm edilmiş bir babanın dramını ifade edebilir? Dünyanın ve insanlığın içinde bulunduğu sefil durum, tam da Nazım Hikmet’in şiirinde tasfir ettiği gibi: <em>bollukla ölüyor, kıtlıkla yaşıyor&#8230;</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn15"><em><strong>[14]</strong></em></a> Oysa gezegenimiz, tüm insanların ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilir potansiyel imkânlar ve olanaklar sunuyor. Her dünyalının yeterli besin maddesine, temiz içme suyuna, sağlık hizmetine, rahat yaşanabilir bir eve, vb. sahip olmaması için hiç bir neden yok&#8230; Öyleyse sorun nereden kaynaklanıyor? Tersliğin ve saçmalığın gerisindeki nedenler neler? Üstelik aşırı yoksulluğu ve sefaleti ortadan kaldırmak için daha çok ekonomik büyümeye de gerek yok. Kaldı ki, bu sorunları çözmek sanıldığından çok daha kolay. Açlığı, susuzluğu, yoksulluğu, okulsuzluğu, ortadan kaldırmak için gerekli kaynak, potansiyel imkânlar karşısında leblebi-çekirdek parası kadar bir şey&#8230; Bunun için de sadece iki şey yapmayı akıl etmek, cüret ve cesaret etmek yeterli: 1. Lüzumsuz ve zararlı üretimi durdurmak; 2. Tam bir saçmalık olan ve skandal kelimesiyle ifade edilebilir tüketime son vermek&#8230; <a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn16">[15]</a></p>
<p style="text-align: justify;">2008 yılında dünyada toplam silahlanma/savaş harcamaları 1473 milyar dolardı.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn17">[16]</a> Bunun 711 milyar dolarlık kısmı sadece ABD tarafından gerçekleştirildi. Oysa Birleşmiş Milletler Örgütü, dünyadaki açlığın üstesinde gelmek için yılda 80 milyar dolarlık bir harcamanın yeterli olacağını ileri sürüyor.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn18">[17]</a> Bir ‘uzaylı’ dünyaya teşrif etse ve olup-bitenlere şöyle kabaca bir göz atsa, acaba ne derdi? Her halde saçmalığın farkına varmakta geçikmezdi&#8230;  Retorikle realite arasındaki uyumsuzluk karşısında şaşkınlğını gizlemezdi. Tabii insanların dünyayı nasıl bu hâle getirmeyi “başardıklarını” da&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. İnsanların kaderi piyasaya bırakılabilir değildir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Az sayıda oligopolün [dev sermaye grubunun] küresel ölçekte üretimi denetleyip yölendirdiği, tüketim modelini biçimlendirdiği bir dünyada, ‘piyasa ekonomisi’ şarkıları söylemek, kendinden menkûl bir ‘serbest piyasa’ imâsında bulunmak, insanlarla alay etmekten başka bir şey değildir. Rahatsız edici olsa da, şimdilik alay etmeyi, <em>köpeksiz köyde değneksiz gezmeyi</em> ‘başarıyorlar’, ideolojik kölelik geçerli olmayı sürdürüyor&#8230; Bir kaç yüz sermaye grubu ve onlar tarafından denetlenen bir kaç yüz bin firmanın at oynattığı, insan yaşamını ilgilendiren her şeye baştan sona ve en ince ayrıntısına kadar yön verdiği, biçimlendirip-dikte ettirdiği, her malın her aşamadaki fiyatınının çokuluslu şirket bürokrasileri tarafından dikey olarak belirlendiği koşullarda, <em>piyasa ekonomisi bunun neresindedir </em>denmesi gerekmez miydi? Aslında piyasa ekonomisi söylemi veya onun idealize edilmiş, hayâlî versiyonu olan <em>serbest piyasa </em>sadece burjuva iktisatçılarının ve burjuva politikacılarının zihinlerinde, bir de iktisada giriş kitaplarında mevcuttur. Rekabet meselesine gelince, Marc Vandepitte’in zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, <em>“ Kapitalist piyasanın serbest piyasayla hiç bir ilgisi yok. Söz konusu olan oligopolcü ve düzenlenmiş bir piyasadır. Bu da demektir ki, her serkörde bir avuç çokuluslu şirket  –hizmetlerindeki devletin de yardımıyla- bütünü denetliyor, kulları dayatıyor: kendileri için zararlı olduğunu düşündüklerinde aralarındaki rekabeti ortadan kaldırıyorlar, gerekli olduğunu düşündüklerinde de empoze ediyorlar. Bizzat kapitalist şirketlerin kendisi planlı ekonomilerdir ve etkinlik alanları ekseri sınırları aşıyor“</em>.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn19">[18]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Malların ve hizmetlerin fiyatları yakınınızdaki semt pazarında değil, oligopollerin yönetim bürolarında, CEO’ların emir ve komutasında belirleniyor ve iktisat profesörü size başka masal anlatıyor, üstelik anlattığı masala inanmanızı istiyor&#8230; Sürdürülebilir bir yaşam için planlama vazgeçilmezdir. Her alanda ve her aşamada planlama vazgeçilmezdir. Sovyet ve Çin deneyleri bu alanda iyi bir başlangıç yaptılar ama sonunu getiremediler. Planlama bürokratik bir palnamaya dönüştü, refah artışı [kalkınma] sadece maddi, ölçülebilir, velhasıl niceliğe [quantity] indirgendi ve planlama amaca ve varlık nedenine yabancılaştı. Bu başarısızlık, plan düşüncesini itibarsızlaştırsa da, planlama fikrinden vazgeçmenin gerekçesi yapılamaz. Zira demokratik, katılımcı bir planlama sadece yerel, ulusal düzeyde değil dünya ölçeğinde de <em>olmazsa olmazdır, </em>vazgeçilemez<em> </em>bir zorunluluktur. Piyasanın kolaylıkla karşılanabilir, beslenme ve sağlık gibi temel ihtiyaçları bile karşılamakta başarısız olduğu ortada değil mi? Üretimin birincil amacının insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kârı maksimize etmek, sermayeyi büyütmek, bu amaçla da <em>değişim değeri üretmek </em>olduğu koşullarda, en temel ihtiyaçların karşılanamaması da dahil, insânî ve toplumsal sorunları uygun ve yetkin bir tarzda çözmek mümkün değildir. Başka bir ifade ile, bu dünyanın sorunları, kendinden menkûl bir <em>görünmez ele </em>emanet edilebilir değildir&#8230; O halde üç şey: Birincisi,  planlama gereklidir ve demokratik bir planlama olmadan kapitalizmin neden olduğu olumsuzlukları/kötülükleri aşmak, yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmak mümkün değildir; İkincisi, demokratik bir planlama emeğin emansipasyonunu varsayar; Ve üçüncüsü de, temel üretim araçları kamuya, <em>asıl sahibine </em>iade edilmeden [gasbedilen gaspçıların elinden alınmadan densin], yapılacak bir planlamanın bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. Daha az ve gerekli olanı üretip, daha az tüketerek, gereksiz olanı tüketmeyerek daha yüksek bir yaşam standardı, keyifle yaşanabilir bir dünya mümkündür&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Büyüme, yüksek oranlı GSYH artışı sağlama saçma perspektifini bir yana bırakmak, gerçekten insan refahını doğrudan ilgilendiren şeyleri üretmek ve bunu yaparken doğanın dengelerini gözetmek hem mümkün hem de gereklidir. Eğer doğayı tahrip eden, üstelik insan refahı için, “iyi bir yaşam için“ gerekli olmayan üretim alanlarından çıkılır, saçmalığa son verilirse, değişim değerini değil, <em>kullanım değerini </em>esas alan bir rotaya girilirse, niceliği [kantitatif] değil, niteliği [kalitatif ] esas alan bir tercih yapılırsa, daha düşük maddi mal üretimi düzeyiyle daha yüksek bir yaşam standardını sağlamak mümkündür. Böylece daha az  emek, daha az enerji, daha az doğal kaynak kullanarak, doğaya verilen zararı olabildiğince küçültmek mümkündür.  Elimizde söylediğimi doğrulayan örnekler de mevcut. Küba’nın GSYH’si [kişi başına düşen milli geliri] OECD ülkelerinde 10 kat daha düşük olduğu halde ve Küba dünya sıralamasında, GSYH bakımından 75’inci olduğu halde, İnsâni kalkınma endeksi Belçika’dan daha yüksek. Çocuk ölümleri, yaşam uzunluğu, eğitim, vb. gibi alanlarda Küba OECD ülkeleri ortalaması düzeyinde.<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn20">[19]</a> Bu da, görece daha düşük ekonomik kaynak kullanarak daha yüksek yaşam strandardı yakalamanın mümkün olduğunu gösteriyor. Demek ki, yoksulluk da dahil, insanlığın yüzleşmek durumunda olduğu sorunları çözmek için, yüksek oranlı bir ekonomik büyüme gerekmiyor. Eğer, tam bir absürdlük timsâli olan, geçerli <em>üretmek için üretmek, tüketmek için tüketmek </em>sarmalından çıkılabilirse, hem “daha iyi bir yaşam”, hem de  doğal çevreyi korumak,  mümkün hale gelecektir. Yüksek insânî kalkınma endeksine sahip bir ülke, doğal olarak doğal çevreye daha az zarar veren ülkedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğayı ve insanı mahveden, geçerli enerji yutucu büyüme çılgınlığına son vermek, <em>başka bir</em> <em>büyüme </em>veya de-growht<em> </em>[décroissance] pekâlâ mümkün ve gereklidir. İnsanın kendisiyle ve doğal çevresiyle uyumlu bir şekilde yaşamasının koşulu, daha çok üretmek, daha çok tüketmek, daha çok kirletmek ve daha çok yok etmek değildir&#8230; Maddi olanın değil, manevi olanın yeğlenmesi, insana daha çok yakışan bir şeydir. Artık bu alanda duyarlılığın büyümekte olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Ekvator ‘kültürel varlıklar’ bakanı Fernando Espinosa, Nisan 2010’da, Cochabamba’da gerçekleştirilen, Ana Toprak Hakları ve İklim Değişikliği Konferansında: “ <em>Artık daha fazla büyüyüp, daha az biriktirmemeliyiz. Doğayla karşılıklı haraket ve uyum içinde yeni bir ekonomik işleyiş oluşturmalıyız. İklim değişikliğinin yapısal nedenleri de tüm diğer dünya sorunları gibi aynı nedenlerden kaynaklanıyor, dolayısıyla çözümü de aynı mâhiyette olmak durumundadır. Derin, yapısal ve devrimci çözümler gerekiyor</em>”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn21">[20]</a> diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette buraya kadar söylediklerimizden yanlış sonuçlar çıkarmak doğru olmaz. Mevcut ekonomik büyüme modelinden çıkmanın gereğine vurgu yaparken, artık hiç büyüme olmasın demek istemiyoruz. Kaldı ki, âcil çözüm bekleyen onca sorun varken büyüme artık hiç de gerekli değil demek büyük bir çelişki olurdu&#8230; Bir çok alanda hızlı büyüme gerekiyor ama kaptalist mantığın dışına çıkmak kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. Komünist toplum perspektifinin vazgeçilmezliği&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer geleceğin toplumunda daha çok özgürlük, daha çok sosyal/ekonomik/politik eşitlik, daha derin kardeşlik ve dayanışma, dışımızdaki canlı dünyaya daha çok saygı ve özen, yüksek düzeyde bir bölüşme/paylaşma kültürü, vb. geçerli olacaksa, insan ilişkileri kardeşlik [fraternité] temeli üzerine oturacaksa, bunun adı kavramın jenerik anlamında komünizmden başkası değildir. Eğer öyleyse, insanlığın ufkunda yıkıcı/yok edici absürt kaptalist barbarlık düzeniyle, komünist toplum perspektifi dışında bir üçünçü seçenek görünmüyor&#8230; O halde iki şey: Birincisi, kapitalizm artık gününü doldurmuş bulunuyor, dolayısıyla kapitalizmden çıkmak, artık bir tercih sorunu olmaktan çıkıp, bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor; İkincisi, İnsanlığı komününist topluma götürecek olan ‘uzun yolun’ adı da sosyalizmdir&#8230; Bunları söylemek bir illüzyon, kavramın olumsuz [pejoratif] anlamında ütopik olmak demek değildir. Zira ütopya, bu gün olmayan ama gelecekte olabilen anlamındadır&#8230; Bu yazıyı Eduerdo Galeano’nun  ütopyaya dair söylediğiyle bitirebiliriz: “<em>Ben iki adım ilerliyorum o iki adım uzaklaşıyor. Ben on adım ilerliyorum o on adım uzaklaşıyor. Hep ilerleyebilirim ve onu asla yakalayamam. Ütopya neye yarar? Tam da şuna: Yol almaya”&#8230;</em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftn22"><em><strong>[21]</strong></em></a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref1">*</a> http://wikiquote.org/wiki/Augustine_of_Hippo.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref2">[1]</a> Bkz: Stefania Vitali, James B. Glattfelder, Stefano Battiston, <em>The Network of Global Corporate Control, </em><a href="http://arxiv.org/abs/1107.5728">http://arxiv.org/abs/1107.5728</a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref3">[2]</a> The Economist, “<em>The world’s richest people” </em>March 17, 2007, p. 110 and UNDP, Human Developpement Report 2010, New York 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref4">[3]</a> SIPRI, <a href="http://milexdata.sipri.org/result.php4">http://milexdata.sipri.org/result.php4</a>; ve <a href="http://www/">http://www</a>. sipri.org/media/pressreleases/2010/100602yearbooklaunch.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref5">[4]</a> Bkz: Samir Amin, <strong>Kapitalizmden Uygarlığı. Sosyalist Perspektifi Yeniden İnşa Etmek, </strong>Özgür Üniversite kitaplığı, Ankara, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref6">[5]</a> The Economist, July 8, 2006, p. 32.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref7">[6]</a> M. Dawson, <strong>The Consumer Trap: Big Business Marketin in American Life, </strong>İllinois 2003.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref8">[7]</a> Bkz: Fikret Başkaya, <strong>Yeni paradigmayı Oluşturmak-<em>kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve âciliyeti üzerine bir deneme- </em></strong>Özgür Üniversite Kitaplığı, 2011, ss. 47-62.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref9">[8]</a> “<em>Facing the consequences</em>” The Economist, November 27, 2010, pp. 79-82.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref10">[9]</a> Financial Times, December 1, 2010, p. 4.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref11">[10]</a> Finacial Times, December 13, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref12">[11]</a> Amounts in $ PPP. World Bank, Measuring Global Poverty [2009], <a href="http://siteresources.worldbank.org/INTRES/Resources/469232-1127252519956/measuring_global.html">http://siteresources.worldbank.org/INTRES/Resources/469232-1127252519956/measuring_global.html</a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref13">[12]</a> Rakamlar için bkz: <strong>Poverty Facts and Stats</strong>,http://www.globalissues.org/article/26/poverty-facts-and-stats.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref14">[13]</a> WTO- ILO, Globalization and informal jobs in developing countries, Geneva 2009, p.27.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref15">[14]</a> Bkz: <em>Taranta Babu’ya 7. Mektup. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref16">[15]</a> Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 1998 yılına dair verdiği ramaklar söylemek istediğimize açıklık getirebilir: “ Japonyada eğelence endüstrisine 35 milyar dolar,</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref17">[16]</a> Military Spending Worldwide, http://www.visualeconomics.com/military-spending-worldwide/</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref18">[17]</a> Elbette dünyadaki yoksulluk sorunu sadece bir miktar para transferiyle çözülebilir mâhiyette bir şey değildir. Radikal yapısal değişiklikleri var sayar. Eşitsiz ilişkiler bütününün aşılması gerektirir&#8230; Böyle bir örnek vermekteki amacımız, istenirse sorunun çözümünün ne kalar mümkün ve kolay olduğunu virgulama amaçlıdır sadece&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref19">[18]</a> Marc Vandepitte, “<em>Remarks on ‘ Redirecting production for life’s necessities, prioritizing use value over exchange value‘ “</em>http://www.forumdesalternatives.org/EN/readarticle.php?article_id=9564</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref20">[19]</a> Bkz: Fikret Başkaya, <strong>Yeni paradigmayı oluşturmak&#8230; </strong>age, ss. 65-128.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref21">[20]</a> Espinosa.M., “ <em>Climate Crisis: A Symptom of Development Model of the World Capitalist System’, </em>Speech to the Panel on Structural Causes of Climate Change, World Peoples’ Conference on Climate Change and Rignhts of Mother Earth, Cochabamba, April, 20, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Kapitalizm%20neden%20s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BClebilir%20de%C4%9Fildir%20Son%20(1).rtf#_ftnref22">[21]</a> Maurice Lemoine, “<em>A quoi sert l’Utopie?”</em>, [ Recension d’Eduardo Galeano], Le Monde Diplomatique, janvier, 2011.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kapitalizm-neden-surdurulebilir-degildir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dilsiz Şeytanlar</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dilsiz-seytanlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dilsiz-seytanlar#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 22:04:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2181</guid>
		<description><![CDATA[Her fırsatta İsrail’i lanetlemeyi ve İsrail halkına bir bütün olarak hakaret etmeyi marifet sananların artık aynaya bakmalarında yarar var. Aynada İsrail’in yaptığı zulme rahmet okutan zulümlerin anasının babaları olduklarını net olarak göreceklerdir. İşledikleri insanlık suçları karşısında İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının devede kulak bile olamadığını görecekler]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Her fırsatta İsrail’i lanetlemeyi ve İsrail halkına bir bütün olarak hakaret etmeyi marifet sananların artık aynaya bakmalarında yarar var. Aynada İsrail’in yaptığı zulme rahmet okutan zulümlerin anasının babaları olduklarını net olarak göreceklerdir. İşledikleri insanlık suçları karşısında İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının devede kulak bile olamadığını görecekler. Eğer yaptıklarından utanç duymazlarsa, ikiyüzlü olduklarını görmezlerse, insanlığa çoktan veda etmiş insanımsı yaratıklar olduklarını açık seçik bir şekilde göreceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2182" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dilsiz-seytanlar/attachment/leaf"><img class="alignright size-medium wp-image-2182" title="leaf" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/09/leaf-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Siyahların güneşini karartıp köleleştirenler; kendilerini güzelim dansları, altınları ve paha biçilmez hediyeleriyle karşılayıp uğurlayan Kızılderilileri kızıl kanda boğanlar; nice yerli halkı yerinden etmekle kalmayıp soylarına kibrit suyu dökenler; Ermenileri, Süryanileri, Yezidileri, Alevileri, Kürtleri katledenler ve ettirenler; Nazi kamplarındaki insanlığın yüzkarası ırkçı soykırımcılar; Mançurya&#8217;da jenosit suçunu işleyenler; atom bombalarıyla, kimyasal ve nükleer silahlarıyla  insanlık âlemine ve tüm canlılara ölüm kusanlar; sürgün trenleriyle Müslüman Türkleri ve Kürtleri göç yollarında telef edenler, Gulag adalarını işkence ve insanlık dışı muamelenin adresi yapanlar, Sibirya&#8217;daki zindanlarda mahkumları envai türden zulmü reva görenler; Saygon, Evin, Diyarbakır ve daha nice cezaevlerinde insanlık onurunu ayaklar altına alan  işkenceciler; Enfal cinayeti ve Halepçe katliamının failleri; 300 bin Cezayirliyi katleden FIS canileri; Kamboçya&#8217;da komünizm adına 2.500 bin insanı katleden Kızıl Khmer örgütüne mensup sapıkları; sudan&#8217;da 1.750 bin insanı katleden, on binlerce on yaşın altındaki kız çocuğa tecavüz eden militer ve para-militer güçler; Cizre&#8217;nin Cindêbîr köyünde köylülere bok yediren güvenlik güçleri, insanları canlı canlı asit kuyularına atanlar, bunu profesyonel bulmayıp kalorifer kazanlarında yakanlar; şuursuz kalabalıkların tezahüratları eşliğinde kadınlarını taşlayarak recim eden, adalet adına her gün idam sehpalarında insanlarını asarak cinayet işleyen ayetullah parsekler; gözaltında insanları kaybedenler, kayıplarını arıyorlar diye plaza del mayo ve cumartesi annelerine saldıranlar; cuma günü cami çıkışlarında dindaşlarını katledenler, katlettiklerinin cenaze törenlerine katılanları dahi hedef tahtası yapanlar; örgüt liderinden farklı düşünüyor diye arkadaşlarına işkence yapmakla yetinmeyip örgüt içi  infazlarla hunharca  katleden özgürlük savaşçıları; hazreti Yusuf&#8217;un mezarını kazıp kemiklerini dağıtanlar; savaş adı altında masum insanlara karşı cinayet işlemede uzmanlaşanlar, çarşıda, pazarda, camide intihar komandolarıyla çoluk çocuk demeden sivil insanlara saldıranlar; araba bombalarıyla kentlerini cehenneme dönüştürenler; ilkokul yaşındaki çocukları dahi rehin alıp katledecek kadar alçalmada sınır tanımayanlar; kaçırdıkları yolcu uçaklarını yolcularıyla beraber emekçi insanların çalıştıkları mekanlara çarptırarak infilak ettirecek kadar insanlıktan nasibini almayanlar; otelleri ve yolları intihar saldırılarıyla insan mezbahanesine dönüştürenler; kandil&#8217;deki köylü çocuklarını anneleri, babaları ve etraflarındaki canlılarla beraber katledenler İsrailli değiller, Yahudi hiç değiller.</p>
<p style="text-align: justify;">Nedir bu antisemitizm? Nedir bu Yahudi düşmanlığı? Nedir bu ikiyüzlülük, hatta yüzsüzlük?  İsrail&#8217;de bir Filistinlinin eli kırıldı diye İsrail&#8217;e aslan kesilenler söz konusu cinayetler ve daha sayamadığımız onlarcası kendi militer va para-militer güvenlik güçleri tarafından işlendiğinde neden sessiz kalıyorlar? İnsan vicdanına sahip olanları dehşete düşürecek yukarıda bir kısmını dile getirdiğimiz uygulamalar karşısında yüzleri bile kızarmıyor. Kızaracak yüzleri kalmamış. Hazreti Muhammed &#8220;zulüm karşısında sessiz kalan dilsiz şeytandır&#8221; diyor. Dilsiz şeytanları tüm dinler ve tüm insani ideolojiler adına lanetlemeyenler ve lanetlemenin gereğini yapmayanlar da dilsiz şeytanların suç ortağıdırlar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">19 Eylül 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dilsiz-seytanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Somali’de açlık veya “gayri insânî” yardım</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/somali%e2%80%99de-aclik-veya-%e2%80%9cgayri-insani%e2%80%9d-yardim</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/somali%e2%80%99de-aclik-veya-%e2%80%9cgayri-insani%e2%80%9d-yardim#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Sep 2011 22:18:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2168</guid>
		<description><![CDATA[Somali’de insanlar açlıktan ölüyor, uydulardan rahatsız edici, utandırıcı görüntüler dünyanın dört bir bucağına yayılıyor, BM ve “insânî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü sözcüleri, Somali’de, Kenya’da ve bir bütün olarak ‘Doğu Afrika Boynuzu’nda’ 12 milyon insanın açlık ve ölüm riski altında olduğunu, acilen müdahale için 1,6 milyar dolar toplanması gerektiğini söylüyorlar...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Somali’de insanlar açlıktan ölüyor, uydulardan rahatsız edici, utandırıcı görüntüler dünyanın dört bir bucağına yayılıyor, BM ve “insânî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü sözcüleri, Somali’de, Kenya’da ve bir bütün olarak ‘Doğu Afrika Boynuzu’nda’ 12 milyon insanın açlık ve ölüm riski altında olduğunu, acilen müdahale için 1,6 milyar dolar toplanması gerektiğini söylüyorlar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2169" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/somali%e2%80%99de-aclik-veya-%e2%80%9cgayri-insani%e2%80%9d-yardim/attachment/somali"><img class="alignright size-medium wp-image-2169" title="Somali" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/09/Somali-250x187.jpg" alt="" width="250" height="187" /></a>Şimdilerde artık ‘neden” sorusu pek sorulmuyor, onun yerini “nasıl” sorusu almış durumda ve bu tesadüfen böyle değil&#8230; Zira, “neden” sorusuyla başlanırsa, problemin kaynağına inme yolu açılabilir. Böyle bir şey de ‘yeryüzünün egemenlerinin’ işine gelmez. O zaman olabildiğince “neden” sorusundan uzak durmak “tercih edilir” hale geliyor&#8230; Neden Somali’de açlık var sorusuna, geçerli egemen söylem dahilinde verilen cevap mâlûm: Kuraklık&#8230; Kuraklık yüzünden yeterli besin maddesi üretilemiyor ve bu yüzden insanlar açlıktan ölüyor&#8230; Eğer “Somali’de, Afrika Boynuzunda neden açlık var? Sorusu sorulabilse ve başka “neden” sorularıyla da devam edilebilseydi, ‘kuraklık gerekçesiyle’  yetinilir miydi? Neden kuraklık ABD ve Avusturalya’nın bazı bölgelerini vurduğunda oralardaki insanlar açlıktan ölmüyor? Kaldı ki, açlık kapitalizmin mantığında içkin [mündemiç] olan bir şeydir. Halen dünya’da yaklaşık 1 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yeterli beslenemiyor, bir kısmı da doğrudan veya dolaylı açlığa dayalı nedenlerle [hastalıklar, vb.] ölüyor. Bu, bu dünya’da yaşayan her 7 insandan birinin açlık belasıyla yüzleşmek durumunda olması demektir. Oysa, dünya’da besin maddesi [hububat] kıtlığı değil, bolluğu var&#8230; 1960’lı yıllardan bu yana dünya nüfusu 2 kat, gıda maddeleri üretimi de 3 kat arttı. Demek ki, bu günkü gıda [besin] maddeleri düzeyi, bırakın 1 milyar insanın açlık çekmesini, 12 milyar insanı doyurmak için yeterli&#8230; Hepsi bu kadar da değil, söylendiğine göre üretilen gıda [besin] maddelerinin yaklaşık üçte biri israf ediliyormuş&#8230; [İngiltere’de her yıl 7 milyon ton yiyecek maddesi, Türkiye’de her gün 4,5 milyon ekmek çöpe atılıyor] Afrika Boynuzu’ndaki kritik durumun üstesinden gelmek için 1.6 milyar dolar yetiyormuş ve dünyanın en zengin adamı, Meksika’lı Carlos Slim Helu 74 milyar dolarlık servete sahip&#8230; Üstelik son bir yılda servetini tam, 20,5 milyar dolar artırmayı da “başarmış”&#8230; Somali’de ve başka yerlerde insanların açlıktan ölmesiyle milyarderlerin servetindeki  hızlı artış arasındaki <em>belirleyicilik ilişkisi</em> biliniyor mu? Merak konusu yapılıyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir tarafta bolluk, öteki tarafta açlık, aşağılanma, utanç, ölüm&#8230; Peki neden? 1935 yılında faşist Musolini’ İtalyası tarafından Habeşistan’ın [ bu günkü Etyopya] işgal edilip-sömürgeleştirilmesi üzerine yazdığı, <em>Taranta Babu’ya Mektuplar’</em>da,<em> </em>bir şiir dehası olan Nazım Hikmet, sorunun cevabını çarpıcı ve etkileyici bir şekilde veriyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Fakat ne hikmettir ki TARANTA &#8211; BA</strong>BU<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>büsbütün tersine burda bu</strong>!.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir öyle şaşıla</strong>sı<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> dünya ki buras</strong>ı,<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>bollukla ölüyo</strong>r,<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>kıtlıkla yaşıyo</strong>r.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Varoşlarda hasta, aç kurtlar gi</strong>bi<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> insanlar dolaşıy</strong>or<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ambarlar kilit</strong>li<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ambarlar buğdayla dolu</strong>..<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tezgâhl</strong>ar<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ipekli kumaşla dokuyabil</strong>ir<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> topraktan güneşe kadar giden yol</strong>u.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanlar yalnay</strong>ak<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> insanlar çıplak.</strong>..<strong> <a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/Somalide%20a%C3%A7l%C4%B1k%20veya.rtf#_ftn1">*</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">O halde sadede gelebiliriz. Kuraklık dalgalarına rağmen, 1970’li yıllarda Somali kendi kendini besler durumdaydı. Nitekim 1970’li yıllarda da bu günküne benzer kuraklık yaşanmış olmasına  rağmen, ciddi bir açlık sorunu yaşanmamıştı. Zira, o zaman duruma müdahale edebilecek bir hükümet vardı. Emperyalist müdahalelerle Somali ulusunun dokusu yırtıldı, ülke parçalandı ve tarım çökertildi. 2005 de 300 bin Somalili açlıktan öldü. Oysa, 1980’li yıllarda bile Somali ihtiyacı olan hububatın %85’ini üretebilir durumdaydı. Somali’nin bu gün içine sürüklendiği durum, emperyalist müdahalelerin sonucu olarak anlaşılabilir ancak&#8230; 1980’lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası, dış borç ödemelerini [yağmasını densin] güvence altına almak üzere, Somali’ye “yapısal uyum programları” dayattı. Bunun tarım sektöründeki karşılığı, tarımın dış rekabete açılması, “liberalizasyonuydu” . Tarımın “liberalizasyonu”, Somali tarımsal üretiminin emperyalist ülkelerin [ABD, AB] sübvansiyonlu ürünlerinin rekabetine açılması demeye geliyordu. Somali yerli üretiminin Avrupa ve Amerika tarım tekellerinin üretim maliyetlerinin altında satılan ürünleriyle rekabet etmesi mümkün değildi. Giderek ulusal üretim sürdürülemez duruma geldi ve çöktü. Köylü üreticiler tarım alanlarını terketti. [ Kaldı ki, bu sadece Afrika’ya özgü bir durum değildir, Asya ve Latin Amerika için de geçerlidir]. Afrika Boynuzu’nda açlığın başlıca nedenlerinden biri de, ana besin maddelerinin fiyatlarındaki aşırı artışlardır. Nitekim, Somali’de son yılda mısır ve kızıl süpürge darısının fiyatı % 106 arttı&#8230; Hububat fiyatlarının mayıs 2010 ve mayıs 2011 aralığında %240 oranında arttığı ileri sürülüyor. Somali parasının ard arda  devalüasyonları, petrol, gübre  ve diğer tarımsal girdi fiyatlarını yükseltti. Veterinerlik hizmetleri özelleştirildi ve ABD kökenli tohum ‘sağlayıcılar’ sahaya indi&#8230; Bu artışların gerisinde de gıda maddeleri üzerinde yürütülen spekülasyon var. Çokuluslu şirketler tarafından tarımsal alana yapılan ‘yatırımların’ yaklaşık %75’inin spekülatif olduğu ileri sürülüyor. Bu arada milyonlarca hektar verimli Afrika toprağının yabancı ülkeler [Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, vb. ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınıp, ihraç amaçlı üretime tahsis edilmesi de üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık gıda maddelerinin de, herhangi başka bir şey gibi kâr ve spükülasyon alanı ve aracı haline geldiği koşullarda, insanların açlıktan ölmesi neden şaşırtıcı olsun? Demek ki, açlık tamı tamına politik bir sorun, sadece kuraklıkla açıklanabilir bir şey değil...</p>
<p style="text-align: justify;">Dramın gerisindeki ikinci temel neden emperyalizmin Kara Afrika’ya dahlidir. 1992 Aralığında ABD, Birleşmiş Milletler Örgütü şemsiyesi altında Somali’ye askerî bir müdahelede bulundu. Elbette emperyalizmin hizmetinde Kore’ye asker gönderip “dünya barışına” katkı sunan TC’nin, bu operasyona dahil olmaması düşünülemezdi. Dönemin karizmatik generali, 27 şubat ‘post-modern’ darbesinin mimarlarından Korgeneral Çevik Bir de “insânî” askerî müdahalenin” komutanlarındandı. Bu emperyalist kuşatmaya her zaman olduğu gibi, şiirsel bir ad bulunmuştu: “ umudu yeniden yaratma operasyonu” [ Operation Restore Hope]&#8230; Ve  askerî işgal “insânî yardım” olarak sunuldu. İnsânî yardım topla, tüfekle, tankla, savaş uçağı ve savaş helikopteriyle mi götürülürdü? Yiyecek, içecek, giyecek, çadır, hekim, hemşire, ilaç, vb. götürülmesi gerekmez miydi? Önce Somali’de devleti çökerttiler, işlevsiz hale getirdiler ve sonra  ona “fail state” [kifayetsiz devlet] dediler&#8230; Emperyalist ABD’nin ve avânesinin gerçekten ‘insânî kaygıları’ olabilir miydi? Emperyalist herhangi bir rejimin insânî kaygılar taşıması mümkün müdür? ABD’nin  “insânîlik” ve “yardım” retoriğinin gerisine gizlenerek murad ettiği iki şey vardı: 1. Başta petrol olmak üzere, Somalinin enerji ve maden kaynaklarına el koymak; 2. Afrika Boynuzu’nun stratejik konumunu ABD’nin emperyal çıkarları için kullanmak. Bilindiği gibi, Afrika Boynuzu’nun, Süveyş Kanalı, Aden Körfezi ve Güney Asya ve Hint Okyanusunun militer denetimi için stratejik önemi büyüktür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“İnsânî” yardımı nasıl bilirsiniz? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kolonyalizmin doğrudan versiyonunun tasfiye edildiği ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında, politik planda bağımsızlaşan ülkelerin emperyalizmden kopmalarını engellemenin ‘yumuşak’ aracı <em>yardımlar</em> olacaktı. Aslında yardımların kelimenin bilinen anlamında yardımla bir ilgisi yoktu. Yardım denilen, oltaya takılan zokaydı. Yüksek faizle borç veriyorlar ve bir de ona ‘yardım’ diyorlardı. Yardımların bir tuzak olduğu anlaşılınca, önüne bir niteleme sıfatı getirdiler ve “insânî yardım” dediler. Aynı sürdürülebilir kalkınma gibi&#8230;  Zira, ortada kalkınma diye bir şey yoktu, sermayenin büyümesine kalkınma diyorlardı. Bu yardım retoriğini John Galbraith şöyle ifade etmişti: “ <em>aşıya sahip olduğumuza göre artık frengiyi keşfedebiliriz&#8230;”</em> Velhasıl ‘yardımların’  bir tek amacı vardı: Çok uluslu şirketlerin kârını artırmak. Fakat sadece yardım kelimesinin önüne ‘insânî” sıfatını getirmek yeterli olmazdı. Bir de bizde Sivil Toplum Örgütü [STK] denilenin Batıda’ki aslı olan Hükümet Dışı Örgütler [ NGO’lar] denilenler devreye sokuldu. Şimdilerde bu örgütler yardım endüstrisinin etkin araçları durumuna gelmiş durumdalar. Elbette gerçekten yardım amaçlı NGO’lar da var ama, bunlar istisna. NGO’ların çoğunluğu USAID [ Birleşik Devletler Uluslararası Yardım Ajansıyla] çalışıyor, USAID’ın da Pentagona çalıştığı biliniyorken devre tamamlanmış sayılır. Diğer emperyalist ülkelerin NGO’larının durumu da az-çok aynı. Varlık nedenleri ve misyonları, politik, ekonomik stratejik amaçlara hizmet etmek, çokuluslu şirketlerin kârını artırmak, bu amaçla da “seyirciyi oyalamak&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">NGO’ların devletten ve sermayeden bağımsız olmaları ancak istinai olarak mümkündür zira, ya devletlerden ya da sermayeden besleniyorlar. “Bağımsız” örgütlermiş, “insânî” amaçlar taşıyormuş yanılsaması yaratmadan pis misyonlarını sürdürmeleri mümkün değildir&#8230;Bir de “politika dışı” olmakla öğünüyorlar. “Biz politikaya bulaşmayız, biz yardım kuruluşuyuz” diyorlar. Böylece asıl soruyu, yani “neden sorusunu” sormaktan kurtuluyorlar&#8230; Aksi halde sorunun kökenine inmek gerekecektir, emperyalist oyunun ve iki yüzlülüğün teşhir edilmesi mümkün hâle gelecek, ayıp açığa çıkacaktır&#8230; Ben politaknın dışındayım demekle kimse ‘politika dışı’ olmaz, ama mevcut kepazeliğin meşrulaştırılmasına ve sürdürülmesine hizmet edebilir. Böylece sorunun kaynağına inmek isteyenleri devre dışı bırakmak kolaylaşıyor. Sanki bu dünyada politika dışında kalınabilirmiş gibi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">“İnsânî” yardım NGO’ları, daha çok yardım toplamak için durumu abartıyorlar, ölümler başlayıncaya kadar seslerini çıkarmıyorlar, daha çok yardım almak için bir  birleriyle rekabet ediyorlar. Toplanan yardımların önemli bir kısmı bu örgütler tarafından kendi bürokratik işleyişlerinin finansmanında kullanılıyor. O kadar ki, Birleşmiş Milletler Örgütü bile topladığı yardımların yaklaşık % 25’ini ihtiyaç sahiplerine ulaştırabiliyor, geri kalanı BM memurlarına yüksek maaş, büro kirası, pahalı cipler satın alma, lüks otellerde konaklama, vb.  kullanıyor. Toplanan yardımın bir kısmı yardımı veren ülkenin uzmanlarına maaş olarak geri gidiyor&#8230; Velhasıl insâni yardım ‘iyi kazandırıyor’&#8230; Hiç şu “yardımsever” Birleşmiş Milletler Örgütü personelinin ve “insânî“ NGO çalışanlarının aldıkları maaşı merak eden var mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette milyonlarca insanın samimi cabalarını küçümsemek haksızlık olur. Âcil müdahale gerektiren felaketlere âcil yardım vazgeçilmezdir ama açlık da dahil, insanlığın temel sorunlarını <em>‘iyilikçilikle’</em> çözmek mümkün değildir. Bu sorun sadakayla üstesinden gelinebilir mâhiyette bir şey değildir. Üstelik sorunun çözümünü, bu durumun asıl sorumluları olan emperyalist ülkelerden ve onların “insânî” yardım kuruluşlarından beklemek abesle iştigal etmektir. Kaldı ki, asıl yapılması gereken yardım değil, bölüşme/paylaşma kültürünü işlevselleştirmektir. Toplumsal eşitsizliğin kökenine inmektir ki, bunun da yolu sömürüye karşı çıkmaktan geçer&#8230; Üretim ve yaşam araçlarının özel mülkiyet konusu olmasını sorun etmekten geçer&#8230; Büyük hırsızlara karşı çıkmadan, sömürüyü, yağmayı ve talanı sorun etmeden, sorunları çözmek mümkün değildir ama, sözde insânî bir söylemle mevcut statükoyu sürdürmek şimdilik mümkün olabiliyor. Onun için “neden” sorusunu inat ve israrla sormak ve gereğini yapmak gerekiyor. Böylece egemenler cephesinin ikiyüzlülüğünü ve sahtekârlığını teşhir etmek mümkün olabilir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Duyduğuma göre başbakan R.Tayyip Erdoğan, BM oturumunda Somali’deki açlığı gündeme getirecekmiş. Eğer bu konuya değinmeye gerçekten niyetliyse, gıda maddelerinin bir metaya dönüştürülüp kâr ve spekülasyon aracı haline getirilmesini, ‘insânî yardım” denilenin aslında insânî değil, politik, ekonomik, ticari ve finansal çıkarların hizmetinde olduğunu, gıda maddeleri üzerindeki spekülasyonu, emperyalistler tarafından 30 yılı aşkın zamandır dayatılan “yapısal uyum programlarını” ve bunların neden olduğu insânî, sosyal ve ekolojik yıkımı, önüne ‘insânî’ sıfatı eklenen ABD ve NATO’nun askeri operasyonlarını, Afrika topraklarının emperyalistler ve onların güdümündeki devletler ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını, köylülerin topraklarından ve yurtlarından kovulmalarını, dış borç ödemelerinin tahribatını, depremzedelere “yardım” bahanesiyle ABD’nin Haiti’yi  işgal etmesini&#8230; velhasıl kapitalist-emperyalist sömürü, yağma ve talanı da gündeme getirebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir çift söz de şarkıcı, türkücü, sinema oyuncusu&#8230; şov endüstrisinin ünlülerine: Her “insânî yardım” kampanyasına “dahil” olduğunuzda asıl sorunların, tartışılmasını, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engellediğinizin ve birilerinin pis misyonunu meşrulaştırdığınızın farkında mısınız? Elbette aynı şey sorunun özüne inmekten özenle kaçınan gazeteciler için de geçerli. Neden felâket bölgelerine kendi imkânlarınızla değil de, politikacıların uçaklarına binip gidiyorsunuz? Neden emperyalizmin hizmetindeki NGO’ların verdiği bilgilerle yetinip, kendi gözünüzle şeylere bakmaya yanaşmıyor sunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/Somalide%20a%C3%A7l%C4%B1k%20veya.rtf#_ftnref1">*</a> Taranta Babu’ya 7. Mektuptan&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/somali%e2%80%99de-aclik-veya-%e2%80%9cgayri-insani%e2%80%9d-yardim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Afrika’daki Kıtlıkla ilgili Söylenmeyenler</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/afrika%e2%80%99daki-kitlikla-ilgili-soylenmeyenler</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/afrika%e2%80%99daki-kitlikla-ilgili-soylenmeyenler#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Aug 2011 14:24:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2157</guid>
		<description><![CDATA[Afrika kıtası kölelik, açlık, kıtlık, fakirlik, yamyamlık, bitmek tükenmek bilmeyen kabileler arası savaşlar, iç savaşlar, sınır savaşları ve korsanlarıyla belleğimizde yer edinmiştir. İnsanlarının rengi kadar bahtı kara bir kıtadır. Kolları ve bacakları çubuk gibi incelmiş, göğüs kemikleri adeta dışarı fırlamış, ağlayan, ya da yalvarırcasına bakan kara Afrika’nın kara yazgılı çocukları anneleriyle birlikte kendilerini tüm çıplaklıklarıyla, açlıklarıyla medyada dünya insanlığına göstermeye başladılar. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Afrika kıtası kölelik, açlık, kıtlık, fakirlik, yamyamlık, bitmek tükenmek bilmeyen kabileler arası savaşlar, iç savaşlar, sınır savaşları ve korsanlarıyla belleğimizde yer edinmiştir. İnsanlarının rengi kadar bahtı kara bir kıtadır. Kolları ve bacakları çubuk gibi incelmiş, göğüs kemikleri adeta dışarı fırlamış, ağlayan, ya da yalvarırcasına bakan kara Afrika’nın kara yazgılı çocukları anneleriyle birlikte kendilerini tüm çıplaklıklarıyla, açlıklarıyla medyada dünya insanlığına göstermeye başladılar. Belli aralıklarla tekrarlanan lanetli bir şovu andıran bu acı gerçeklik birilerinin yemesi, birilerinin bakması sonucu kopan kıyametlerden sadece biri olduğunu kimse dile getirmiyor. Medya yiyici tayfasının borazanı olduğu sürece de bu böyle devam edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Televizyonlar, gazeteler, facebook, twitter gibi sosyal paylaşım siteleri her gün aynı görüntülerle herkesi etkilemeye çalışıyorlar. Ne mi istiyorlar? Dilencilere verilen para kadar herkesten yardım istiyorlar. Önüne gelen devletin yardım kuruluşları ve ilgili bankaların hesap numaralarını yayınlıyor. Bu kıtanın belli başlı devletlerine devlet bazında dilencilik yaptırılıyor. Dilencilik kültürü insan hakları edebiyatıyla bir güzel süslenip, püslenerek iyi niyetli saf insanlara sunuluyor. Başarısız oldukları da söylenemez. Sorun orta yerde kalmaya devam ediyor. Çözümü imkânsızlaştırmanın bir yolu da kuşkusuz bir kıtanın onlarca halkına dayatılan bu dilencilik kültürünün sonuçlarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Açlıktan kırılan insanlar için yardım toplanması çağrısı yapanların çoğu iyi niyetli insanlar olabilir. Yardım toplama kurumlarının bağlı oldukları devletlerin ne kadar iyi niyetli oldukları, şimdiye kadarki pratiklerine bakıldığında yeterince kuşkulu. Hatta göründüklerinin tam tersi oldukları söylenebilir. Bu aç insanlara fabrikalarında ürettikleri son model silahları satanlar, müttefikleri ve işbirlikçileri olan devletlerin söz konusu insanlık dramı karşısında dürüst olmalarını beklemek mümkün değildir. Açlığı yaratan ve koskoca ülkelerin insanlarını nerdeyse bir bütün olarak dilenmeye alıştıranlar nihai olarak onların açlığından çıkar elde edenlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet bazında dilencilik kültürüne alıştırılmış olan batı ve doğu emperyalizminin mahsulü Afrika devletleri kendileri dışındaki insanların acıma duygularını sömürmede ustalaştırılmışlar. Dilencilik yapmaktan zerre kadar utanmıyorlar. Mevcut su kaynaklarını ve verimli topraklarını günümüz tekniğiyle işletip açlıktan, kıtlıktan ölümlerini durdurma, asgari yaşam koşullarını yaratmanın mücadelesini vermek yerine, ellerindeki son model piyade tüfekleri ve diğer ölüm kusan savaş araç gereçleriyle komşu kabilelerle kıyasıya savaşıyorlar. Neyin savaşını verdikleri, neyi paylaşamadıklarını kendileri de bilmiyorlar. Silah fabrikalarının sahiplerinin en iyi müşterileri olmayı bir marifet sanıyorlar. Halklarını içine düşürdükleri durumla her akşam televizyon önlerindeki milyarlarca insanın iştahını kaçırmaktan başka bir şeye yaramayan gerçekliklerinden memnun olmalılar ki yüzlerce yıldır bu lanet gerçeklerini değiştirmek için yeterli çabayı sarf etmiyorlar. Yapılan araştırmalarda açlığın etkin olduğu Afrika devletlerindeki su kaynakları ve toprakların mevcut lanetli gerçeği ortadan kaldırabilecek yeterlikte olduğu ispatlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorunun nedenleri bilinçli olarak insanlıktan gizleniyor. Silah tüccarlarının Afrika pazarında elde ettikleri kazancın o insanların açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmelerinde belirleyici faktörlerden biri olduğu bilinçli olarak saklanıyor. Afrikalıların bilinçlenmesini istemiyorlar. Bilimden, eğitimden, haktan hukuktan, uygar yaşamdan nasiplerini almamaları için oralardaki çıkar sahibi devletler ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü bilinçli insanları sömürmenin daha zor olduğunu biliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Afrika’daki aç devletlerin dışında yaşayan milyarlarca insan kurdun peşine takılmış sürü misali insanlıktan nasiplerini almamış siyasilerinin peşinde sürüklendiklerinin, hayati birçok konuda yalan yanlış bilgi bombardımanına tutulduklarının farkında değiller. Farkında olanları da komünist, anarşist, düzen bozucu diye halklarına takdim eden menfaat sahibi bir avuç azınlık dünyanın tüm halklarını ucuz iş gücü olarak, yeraltı yer üstü zenginlik kaynaklarını lüks ötesi yaşamlarının kaynağı haline getirebiliyorlar. Bütün bunların sonucu birileri çok yiyor, şişiyor, oralarından buralarından et sarkıyor, diyet menüleri, diyetisyenlik, estetik cerrahi, salt kilo verme amaçlı spor salonları ve yine salt bu amaçla düzenlenen turistik turlar menfaat sahiplerine yeni zenginleşme alanı yaratırken diğer yandan insanlar açlıkla pençeleşmeye devam ediyorlar. Açlıkla terbiye ettikleri insanlardan çaldıkları, çırptıkları zenginlik kaynakları ve ucuz iş gücünden elde ettiklerinin binde birinden daha az bir kısmını yardım adı altında vererek ne kadar “vicdanlı”, “iyiliksever”, “yufka yürekli” olduklarını, “komşuları açken tok uyuyanlardan olmadıkları” ve benzeri onlarca güzel insani vasıflarla saf, enayi insanlığı aldatabiliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıtlığın ve açlığın birden çok sebebi olduğu gerçektir. En önemli sebep oraları yıllarca sömürenlerin zihniyetinde aramak gerekir. Fas’taki muz bahçelerinin sahiplerinin Fransız olduklarının, Fransa’da herkesin ucuza yiyebildiği, Fas’ta ise pahalılıktan insanların muz yiyememelerinin hikmetini anlamak zor olmasa gerek. Afrika’daki maden ocaklarının çoğunun sırasıyla kapitalist, sosyalist, şeriatçı, totaliter, diktatör ve bazı kabile devletlerin elinde olduğu da biliniyor. Buralardaki zenginliklerin sömürülmesi göreceli de olsa sömüren devletlerin halklarının refahlarına yansıyor. Bu yansıma sus payı olarak da kullanılabiliyor. Batılı, doğulu, güneyli, kuzeyli; Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Budist; kapitalist, sosyalist, şeraitçi, liberal, totaliter, sömürgeci, emperyalist devletlerin medyalarındaki gözyaşlarının ne kadar sahte olduğunu anlamak için kâhin olmaya gerek kalmıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Son yarım yüzyılda yılda savaş adı altında soykırım ve katliam boyutlarında yaşanmış, bir kısmı halen devam eden insanlık suçlarına global güce sahip süper devletlerin nasıl baktıklarını ve menfaatleri gereği nasıl ikiyüzlü hareket ettikleri tüm çıplaklığıyla gözler önündedir. Menfaatleri gereği onlarca devleti kendi elleriyle kuranların kapital ve sosyal emperyalistler olduğu biliniyor. Emperyalistler ve onların envai siyasi statülerdeki müttefiklerinin onlarca soykırım ve insanlık suçunu engellemek yerine nasıl teşvik ettiklerin, hatta suç ortaklığı yaptıklarını bilmeyenlerin Afrika’daki açlığın sebebini anlamaları mümkün değildir. İnsanlar, menfaatler söz konusu olduğunda devletlerinin ne kadar ikiyüzlü davrandıklarını bilerek hareket ederlerse devletlerarası menfaat ilişkileri değil, insanlar arası insanca ilişkilerin gelişmesine katkı sunabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Çözüm Afrika insanına son model silahlar satarak onları birbirlerine kırdırtmakla para kazanan silah fabrikalarının sahibi olan devletler ve onların müttefiklerinin bu ölüm ticaretinden elde ettikleri kazançtan vazgeçip o insanların ülkelerine ölümü değil yaşamı destekleyen yatırımlar yapmaları ve bu temelde oralardaki anlamsız savaşların tümüne son vermeleriyle mümkündür. Eğer söz konusu global güçler, müttefikleri ve işbirlikçileri gerçekten isterlerse o insanlara birer balık vererek bir kez karınlarını doyurmak yerine, onlara balık tutmayı öğreterek açlığın pençesinden köklü bir şekilde kurtulmalarını sağlayabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2158" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/afrika%e2%80%99daki-kitlikla-ilgili-soylenmeyenler/attachment/african-starvation"><img class="alignright size-medium wp-image-2158" title="African-Starvation" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/08/African-Starvation-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Görünen o ki silah tüccarları ve onların ortakları insanların insanca yaşamalarını sağlayacak yatırımları ölüm sanayisine yapılan yatırımlar kadar kazançlı görmüyorlar. Bu ve benzeri menfaat temelli ilişkiler yüzünden dünya her gün biraz daha felakete sürükleniyor. Dünya nüfusuyla kıyaslandığında bir avuç kavramının dahi altında kalan, kendi mutluluklarını diğerlerinin mutsuzluklarına endeksleyen kan emici güruhlar devlet adlı organizasyonlarla yarattıkları ve yönettikleri ekonomi politikasından kaynaklanan sorunların çözümü için değil, devamlılığı için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunlardan insaf, vicdan, onur ve benzeri insani sıfatlara sahip olmalarını beklemek kenelerden kan yerine su içmelerini beklemekle eşdeğerdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/afrika%e2%80%99daki-kitlikla-ilgili-soylenmeyenler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tottenham’ın “Şanssız Çocukları”na Bin Selam!</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Aug 2011 13:56:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2151</guid>
		<description><![CDATA[Londra’nın Tottenham semti, benim yaşadığım semtti. Kuzey Londra’daki, ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı, çok yoksul bu semtte, Harengey’le Philip Lane’i birbirine bağlayan bir sokak bulunur. İsmi “Blackboy Street”tir. Bir gün bisikletle bu sokaktan geçerken, “Blackboy Street” levhasındaki “B” harfinin silinmiş olduğunu gördüm]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><a rel="attachment wp-att-2152" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam/attachment/english-riots"><img class="size-medium wp-image-2152 alignleft" title="english-riots" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/08/english-riots-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Gün Zileli</p>
<p style="text-align: justify;">Londra’nın Tottenham semti, benim yaşadığım semtti. Kuzey Londra’daki, ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı, çok yoksul bu semtte, Harengey’le Philip Lane’i birbirine bağlayan bir sokak bulunur. İsmi “Blackboy Street”tir. Bir gün bisikletle bu sokaktan geçerken, “Blackboy Street” levhasındaki “B” harfinin silinmiş olduğunu gördüm. O anda “parlak” bir fikir geldi aklıma. Yanımda ispirtolu kalem vardı (sağa sola slogan yazmak için genellikle bulundururdum). “B” harfinin yerine kalemle “un” ekini yaptım. “lack”taki “a” harfini “u” yaptım ve “lack”ın sonuna bir “y” harfi ekledim. Böylece “Blackboy Street”, oldu “Unlucky boy Street”. Yani “siyah çocuk” değil. “şanssız çocuk”. Buluşumla ve yaptığım değişiklikle mutlu bir şekilde eve dönüşümden bir iki hafta sonra <em>Observer </em>gazetesinin (<em>The Guardian</em>, pazar günleri bu adla çıkardı) manşetini gördüğümde şaşkınlıklar içinde kaldım. Manşette “unlucky boy” yazısı vardı ve birinci sayfadaki kocaman bir fotoğrafta benim değiştirdiğim levhanın fotoğrafı yer alıyordu. Dahası, levhanın arkasındaki parkta, silüet halinde bir “unlucky boy” yürümekteydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Wallerstein, beğendiğim, radikal bir düşünürdür, Bu sitede de yer alan “Liberalizm Sonrası” adlı yazımda, onun Metis Yayınları tarafından yayımlanan aynı adlı kitabının, <em>Birikim</em>’de de yayımlanmış (Sayı: 155, Mart, 2002) uzun bir tanıtması var. Bu yazıda, Wallerstein’ı esas olarak olumlamakla birlikte, “göçmen sorunu”nu tek yanlı ele aldığını şu satırlarla eleştiriyordum:</p>
<p style="text-align: justify;">“Güneyden kuzeye göç olgusunun sisteme zarar veren yanının da fazla abartıldığı kanısındayım. Wallerstein’in işaret ettiği noktalar önemli olmakla birlikte, bu göç olgusu, batılı ulus devletlerin tamamen kontrolü dışına çıkmadığı sürece (ki, bugün böyle bir durum yoktur), bu olayın, sisteme zarar veren etkileriyle birlikte, sisteme yararlı yanlarını da görmek gerekir. Birincisi, güneydeki insanların kuzeyde “kurtuluş” aramaları, güneydeki ulus devletleri rahatlatan bir sübap görevi görmektedir. Çeşitli sıkıntılar altında bunalan insanlar, bunalımlarını ve öfkelerini, ulus devletlerin yapılarına yönelik devrimci bir kalkışmaya yöneltmek yerine, kuzeye kaçma gibi sahte umutlara kanalize etmekte ve bu da devrimci bir potansiyeli köreltmektedir. Daha önemlisi, güneyden kuzeye gelen insanlar, kuzeyin ucuz işgücü gereksinmesini karşılamakta ve kuzeydeki işçilerin yapmak istemedikleri ağır işleri omuzlamaktadırlar. Kuzeyli yöneticiler elbette göç eden nüfusun belli bir seviyeyi aşmasını istememektedirler, ancak diğer yandan, çok önemli bir açığı kapattıkları için bu ucuz işgücü kaynağı nüfus akınına da göz yummaktadırlar. Bu göçün tamamen durduğunu farzedelim. Bu, kuzey için önemli bir ucuz işgücü eksikliğine yol açacak, kapitalist üretimdeki düşüş, kaçınılmaz olarak reel ücretlere yansıyacak ve kuzeydeki işçi sınıfının hoşnutsuzluğunu arttıracaktır. Öte yandan bu dinamik nüfus, demokrasi ilüzyonuyla, sistemin ideolojik hegemonyasına önemli bir destektir. Kuzeyli çalışan nüfus, demokrasiden gittikçe umudunu keserken, güneyli göçmenler, “demokrasiye katılmaya” son derece heveslidir. Bu yüzden kuzeyli yöneticilerin göçmen nüfusu demokratik haklardan yoksun bırakması söz konusu değildir. Tersine, kuzeyli yöneticiler, bu kitlenin sistem yanlısı potansiyelini çok iyi bildiklerinden onların demokrasiye katılımlarını ellerinden geldikçe teşvik etmektedirler. Bir başka gerçek de, kuzey ülkelerindeki en yoksul kesimi, bu göçmen işçilerin değil, doğrudan kuzeyli ülkelerin vatandaşlarının oluşturduğudur. İngiltere’yi örnek alacak olursak, sokaklarda dilenen ‘homeless’ler arasında tek bir göçmen işçi bile bulamazsınız. Bunların hemen hemen tamamı Britanya’da doğmuş gençlerdir. İstatistiklerde, göçmen nüfusunun önemli bir kesimi işsiz gözükmektedir, ama bu da gerçeği yansıtmıyor. Çünkü göçmenlerin çoğu kaçak işlerde çalışmakta, hatta ‘işsiz’ gözüktükleri halde, manav dükkânı vb açarak orta katmanlara doğru tırmanmaktadırlar. Gerçekten iş bulamayan ve işsizlik parasına gerçekten muhtaç olanların çoğu, yine Britanya kökenli işsizlerdir. Zaman zaman, dükkânlarının önündeki genç İngiliz dilencilerini kovalayan bizim “göçmen işçilerimizi” gözlemlediğimiz zaman, gerçeği çok daha çıplak bir şekilde görme olanağını elde ediyoruz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Son cümlede geçen “dilencileri kovalama” olayını, Haziran ayında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan <em>Sığınmacılar (1990-2000, Londra) </em>adlı kitabımda daha da açıyorum:</p>
<p style="text-align: justify;">“İngiltere toplumu atomize edilmiş bir toplumdu. Eğer kendini idare edecek bir işin ve gelirin yoksa uçurumun dibini boylardın. Sokaklarda dilenen bu İngilizlerin çoğu, belli bir yaştan sonra ailelerini terk ederek Londra dışından gelmiş orta sınıf gençlerdi. Türkiye’den ya da başka yerlerden gelen mülteci ya da işsizlerden, böyle sokakta kalanına hiç rastlamadım desem yeridir. Cemaat halinde yaşayan ilticacılar sokakta kalmazdı. Çünkü mutlaka daha önceden bu ülkeye gelmiş bir arkadaşları, akrabaları ya da hemşerileri olurdu. Onların adresini geçici olarak gösterip sosyal yardıma başvurabilirlerdi. İngiltere’de doğmuş bu gençler öyle mi ya! Onlar bir adres bile gösteremeyecek kadar atomize edilmişlerdi. Doğdukları bu ülkede ne arkadaşları, ne akrabaları, ne de hemşerileri vardı!</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün, Turnpike Lane’de, Türkiyelilerin işlettiği bir kebapçı dükkânında karşılaştığım bir manzara, bu trajedinin boyutlarını ortaya koymaya yeter. Bu işsiz, evsiz İngiliz gençleri, bir yandan esrar çekerken bir yandan da, otantik Anadolu figürleri işli yaldızlı ceketlerini giymiş personelin çalıştığı kebap (kebap sözcüğü oralarda bir değişim geçirmiş ve <em>kebab</em> olmuştur) dükkânının önünde dileniyordu. Yaldızlı personel (ki, bunların çoğu, bir yandan sosyal yardım alıp, diğer yandan da böyle yerlerde çalışarak para kazanan mültecilerdi) kapının önüne çıkıp bu ‘yüzsüz’ İngilizleri kovaladı. Hadi bakalım, hadi kalkın buradan, başka yerde dilenin! Bu garibanlar da, ‘dağdan geldin bağdakini kovuyorsun’ demediler, çullarını, battaniyelerini sürükleyerek, köpekleri arkalarında, başları önlerinde uzaklaştılar. Çok hazin ve düşündürücü bir manzaraydı.” (s.65-66</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı kitaptan şu satırları okumanızı da rica edeceğim:</p>
<p style="text-align: justify;">„Sokaktaki organize şiddetin en ‚beliğ‘ örneklerini ise İngiliz polisi verir. Bu tür şiddet gösterilerine o kadar çok tanık olmuşumdur ki, hangisini anlatacağımı bilemiyorum. Bu polis şiddetinin ilk kurbanları siyahlardır. Trafikte genç bir siyahın sürdüğü arabayı görmesin polis, hemen peşine takılır ve bir yerde kıstırıp aramaya girişir. Genç siyah direnmeye kalkışırsa, üç beş polis acımasızca üstüne çullanır, yere yatırır, dizleriyle kafasına bastırır, ellerini arkadan kelepçeler, kıpırdayamaz hale getirir. Bu tür o kadar çok manzarayla karşılaşırsınız ki, artık bir süre sonra alışır, mağdurun adına duyacağınız öfkeyi bile duymaz olursunuz. Şu an elimde, 31 <em>July</em> (Temmuz) 1998 tarihli <em>The Independent </em>gazetesinin, o zamandan beri yanımda taşıdığım bir kupürü var. Haberin başlığı şöyle: ‘<em>One death a week in polise custody</em>’ (Polis nezaretlerinde haftada bir ölüm). Haberde, Home Office’in, altı yıl içinde, polis nezaretlerinde 380 kişinin öldüğünü ve ölenlerin yüzde 47’sinin siyah olduğunu açıkladığı belirtiliyor. Elbette Home Office, bu ölümleri mazur gösteren gerekçeler de sıralamaktadır. Home Office’e göre, ölenlerin yüzde 29’u ‚kendi kendine zarar verme‘ sonucu, yüzde 19’u ise, alkolün etkisiyle ölmüşlerdi. Tabii hiç de inandırıcı değil. Acaba neden çoğunlukla siyahlar kendi kendilerine zarar vermeye meraklıydı?  Hele ölümlerin içinde biri vardı ki, son derece gaddarcaydı. Joy Gardner, Londra’da illegal yaşayan, Jamayika kökenli bir sığınmacıydı. 1993 yılının Temmuz ayında, bir sabah evini basan <em>immigration </em>bürosu polisleri, Joy Gardner’ı, özel sürükleme kayışlarıyla bağlayıp, ağzını kapatmış ve  nefes alamayan kadının ölümüne neden olmuşlardı.“ (s.189)</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak bir alıntı daha, bizim „yükselen“ sığınmacı ya da göçmenlerle ilgili:</p>
<p style="text-align: justify;">“Ortada kocaman bir fotoğraf. Ablak bir surat size bakar oradan. Ensesi önden bile görünecek kadar kalındır. ‘Başarıyı ette yakaladım’ diye koca bir başlık. İşadamımız neyi nasıl ‘yakaladığını’, başarısının sırlarını anlatmaktadır bu röportajda… Başarılı işadamımız, son olarak okuyuculara, başarı için uyulması gereken ‘altın kural’ları saymıştır. Bu ‘altın kuralları’ şöyle de okuyabilirsiniz: Kıyıcı olacaksınız, kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksınız; bu ülkeye gelmiş zavallı sığınmacıları asgari ücretin bile çok altında, saatte 2 <em>sterlin</em>e çalıştırarak birikim yapacaksınız; akrabayı, eşi dostu, iyilik yapıyormuş gibi kaçak yollardan ülkeye sokup ucuz emek olarak kullanacaksınız; dükkân açmak isteyen sığınmacılara, ‘babalık’ yapıyor pozlarına girip kredi verecek, böylece kendi döner tekelinizi güçlendirip yeni şubeler açacak, onları kendinize muhtaç ve bağımlı hale getireceksiniz; zavallı <em>auper</em> kızları himayenize alır gibi yapıp hem ucuz emek olarak değerlendireceksiniz, hem de onlara bir ev tutacak, metresiniz olarak kullanacaksınız; konsoloslukla iyi ilişkiler kuracak, devletle asla çatışmayacak, ülkeden ucuz et ithalini sağlayacaksınız; PKK ve sol örgütlerle de arayı açmayacak, onlara da göz kırpacak, onları da mecburen biraz göreceksiniz; mafiya ile iyi ilişkiler kuracak, onların talep ettiği vergileri zamanında ödeyecek, gerekirse rakiplerinizi mafiya aracılığıyla ezeceksiniz; geceleri barlarda arkadaş sohbetlerini eksik etmeyecek, ara sıra oralardan yeni ‘mallar’ kaldıracaksınız; İngiltere’de işçi hakları diye bir şey olmadığından işçilerinizi günde 12-14 saat çalıştırmaktan geri kalmayacaksınız&#8230; vb. vb.” (s. 280-281)</p>
<p style="text-align: justify;">Londra’daki son isyanda, altın ve kebap dükkânlarını korumak üzere sopalarla ve kebap bıçaklarıyla silahlanıp sokaklara dökülen Türkiyeli bazı göçmenlerle ilgili haberleri (özellikle <em>Taraf</em>’ın elde pala dünyayı fethe çıkmış Osmanlıyı öven haberini: “Türkler kebap bıçaklarıyla dizilmiş. Anlaşılan Osmanlı ruhları hala yaşıyor”; “Harika kebaplar, harika ülke ve isyancılara karşı mücadele eden tek Britanyalı onlar! Haydi Türkiye!”) okuduktan sonra, <strong>bu alçaklar ve onların teşvikçilerine </strong>karşı, olayın aslının astarının anlaşılması için bu satırları aktarmamın gerekli olduğunu düşündüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâlâ orada yaşıyor olsaydım, isyancılarla birlikte bu faşist bozuntularına, yardımcılığını ve yalakalığını yaptıkları İngiliz polisine karşı savaşıyor olacaktım elbette.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">11 Ağustos 2011</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dogmatik Sol ve Kürdistan &#8211; Rodi Ro Perwari</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/dogmatik-sol-ve-kurdistan-rodi-ro-perwari</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/dogmatik-sol-ve-kurdistan-rodi-ro-perwari#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jul 2011 22:36:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2119</guid>
		<description><![CDATA[Yüreği, Kürdistan’nın bağımsızlığı için atan Kürd Ulusu’na mensup bireylerin; sahte politik İslam’ı ve uluslararası dogmatik sol hastalığını sürekli deşifre etmesi gerekiyor. Büyük Kürdistan’ın kurtuluşu ve bağımsızlığı ancak böyle sağlanır. Çünkü Kürdistan’ın özgürlüğü; öncelilkle Kürd Ulusu’na mensup bireylerin, bilinçte, ulusal çizgide açık ve net olması ile mümkün, başka yolu yok!!!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2120" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/dogmatik-sol-ve-kurdistan-rodi-ro-perwari/attachment/pompidou"><img class="alignleft size-full wp-image-2120" title="Pompidou" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/07/Pompidou.jpg" alt="" width="460" height="345" /></a>Yüreği, <strong>Kürdistan</strong>’nın bağımsızlığı için atan <strong>Kürd Ulusu</strong>’na mensup bireylerin; sahte politik İslam’ı ve uluslararası dogmatik sol hastalığını sürekli deşifre etmesi gerekiyor. <strong>Büyük Kürdistan</strong>’ın kurtuluşu ve bağımsızlığı ancak böyle sağlanır. Çünkü <strong>Kürdistan</strong>’ın özgürlüğü; öncelilkle <strong>Kürd Ulusu</strong>’na mensup bireylerin, bilinçte, ulusal çizgide açık ve net olması ile mümkün, başka yolu yok!!!</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli <strong>Kürdistanlılar</strong>! Ülkemiz’in ve Ulusumuz’un kurtuluşu için, önümüze konulmuş iki tuzağı -sahte politik İslam ve uluslararası dogmatik sol- sürekli deşifre etmemiz gerekiyor</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine <strong>Kürdistan</strong>’da dogmatik sol/sosyalist/komünist ideolojinin tuzağına düşmüş hareket, örgüt ve partilerin (Komala: “Sosyalist bir dünya kuracağız” PKK/KCK: “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” PSK: “Gerçek Marksistler biziz” anlayışlarının ne kadar kof ve beyhude olduğunun bilincinde olalım) “uluslararası dostları”nın düzenlemiş olduğu bir toplantıdan izlenimlerim:</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen Mayıs ayında İngiltere Venezuela Büyükelçilği Küba’nın 50. ci yılı dolayısı ile Londra, Bolivar Hall’da tüm toplum kesimlerine açık bir kutlama düzenledi. Yapılan etkinliğe konuşmacı olarak; Küba Büyükelçisi Esther Armenteros, Venezuela elçiliğinden bir temsilci, Nottingham Üniversitesinden Küba Üzerine Araştırmalar Direktörü Tony Kapcia, Sheffield Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi ve öğretim görevlisi Steve Ludlam ve Rock Around the Blockade’den Helen Yaffa birer konuşma yaptılar. Salonda Dünya’nın değişik toplumlarına mensup yaklaşık 70 civarı dinleyici vardı. Toplantının dili, İngilizce ve İspanyolca idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hemen hemen tüm konuşmacıların ortak özelliği, sol dogmatizmin belirgin etkisinden kurtulamadıklarıydı. Şöyle ki Nottingham Üniversitesi’nden Küba Üzerine Araştırmalar Direktörü Tony Kapcia; “Fidel, Küba’yı 1960-61 yıllarında değiştirdi” Peki Küba 1960’lı yıllarda değişti ama hangi yönde ve nasıl değişti? Che Guevera, neden bakanlık görevini bırakıp Latin Amerika’nın dağlarında bir grup insanla tekrar silahlı mücadeleye karar verdi?</p>
<p style="text-align: justify;">Che’nin böylesi bir kararı almasındaki en büyük etken, Fidel Castro’nun tek birey yönetici anlayışına/diktatörlüğüne/faşizmine bir tepkiydi ama Tony Kapcia bu konuya hiç değinmeyip her şeyi F. Castro tek başına organize edip bir başarıdan söz ediyordu. Che’nin, Küba’nın değişimindeki çabasını ve anlayışını bilinçli olarak dile getirmedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Devam ediyordu konuşmasına T. Kapcia, Küba Devrimi’nin “anti emperyalist” olduğunu belirtiyordu. Yani ABD’ye karşı oldu mu, “anti emperyalist” oluyor; Rus milliyetçiliğinin/şovenizminin himayesinde yönlendirilmiş olan Sovyetler’le dost olunca “anti emperyalist” olmuyormuş. Sovyet Rusya’da emperyalist yayılmacı politika güdüyordu aynı yıllarda ama nedense hep ABD emperyalist oluyor, Rusya’nın devasa Kuzey Doğu Asya topraklarını hala askeri zorla sömürmesi emperyalizm olmuyormuş;</p>
<p style="text-align: justify;">Sanırım Küba, Soğuk Savaş yıllarında/İki Kutuplu Dünya döneminde; Sovyet Rusya ile ABD arasında tampon bir oyuncakmış; aynen Ortadoğu’daki Türkiye tampon oyuncağı gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Steve Ludlam da, Küba’da yaşayan insanların kendine olan güveni, diğer ülkelerde yaşayan insanlara göre daha fazla olduğunu belirtti. Bir kere Küba’ya tarafsızca gidip gelen insanlar şunu belirtiyor: “Küba’daki insanların yaratıcı düşünebilme yetilerinin gerilediğini, Küba insanlarının neredeyse düşüncesiz birer otomat haline geldiklerini” belirtirken, adı geçen konuşmacı başka bir telden çalıyordu. Çünkü akordu kendi perspektifine göre ayarlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Helen Yaffa da bir abartma dile getirdi: Dünya sağlıkçılarının en iyilerini Küba yetiştiriyormuş. Bu söylem düpe düz politik bir propagandadan öteye değil. Çünkü bir ülkenin en iyi sağlık elemanlarını yetiştirebilmesi için; en kaliteli bilimsel üniversite eğitimine sahip olması gerekiyor; bu da çok güçlü bir ekonomiye sahip olmayı gerektirir. Oysa Küba, ABD’nin çok çok gerisinde olan bilimsel bir üniversite eğitimine sahip. Çünkü Küba ekonomik zenginlik ve teknik olanak olarak ABD’nin, en geri üniversitesinin bile gerisinde bilimsel eğitime sahip.</p>
<p style="text-align: justify;">Küba’nın ekenomisi çok zayıf ve dolayısı ile bilimsel eğitimi maddi olanaklardan çok yoksun. Onun için Küba dünyanın en önde gelen sağlık elemanlarını yetiştiremez. Çünkü yeteri ekonomik güç ve teknolojik olanaklara sahip değil. Oysa Kapitalist ABD, Dünya’nın en güçlü ekonomik ve teknolojik olanaklarına sahip ve dolayısı ile ABD, her alanda olduğu gibi bilimsel araştırmaları ile de dünyaya yön verebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Başka bir vurgulama ise; Sovyetler, 1990’larda çökünce Küba’nın da ekonomisi çökmüş; demek ki Küba’nın ekonomik zenginliği Sovyetler adı altında Rus yayılmacı politikasına bağlıymış.</p>
<p style="text-align: justify;">Konuşmacılar, nedense Küba’nın güncel hiç bir problemine dokunmadılar, hep es geçildi. Örneğin F. Castro fiziksel olarak bitkisel hayata girince ve tüm yetkilerini halka danışmadan diktatöryel/faşist bir anlayışla kardeşi Raul’a devretmesi hiç konuşulmadı. Buna rağmen Küba Komünist Partisi konferansına 9 milyon Küba’lı katılmış denildi. Bu da düpe düz dolaylı bir abartmaydı. Çünkü resmi bir devletin, resmi partisini böyle tanıtması doğal bir politika gereği. Aynen Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi, denilir ki “29 Ekim Cumhuriyet kutlamalarında 70 milyonun kalbi hep beraber attı” Ne benzerlik değil mi!.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra ise Afro Karayip siyahi bir bayan olan Londra Küba Büyükelçisi Esther Armenteros, ortaokul ve lise yıllarında Küba Devrimi’nin kendisini nasıl etkilediğini dile getirerek konuşmasına devam etti. O yıllarda, Florida sahillerinden kendilerine doğru “Marksist Diktatörlük alaşağı edilsin” yazılı bildiriler dağıtıldığını vurguladı ve kendisine “sürekli devrimin milisliği” teklif edilmiş; bir süreliğine milislik yapmış ama sonra bırakmış ve şunları dile getirdi; Küba koskoca ABD’yi püskürtmüş, yenilgiye uğratmış . Yoksul bir Karayip Adası olan Küba, gezegenin askeri, ekonomik ve politik gücü olan ABD’yi bozguna uğratmış/püskürtmüş.</p>
<p style="text-align: justify;">Halbuki ABD, Küba üzerinden Latin Amerika’daki işlerini çok ustaca yaptığını yıllar sonra açığa vurdu ama Siyahi Büyükelçi Bayan Esther Armenteros bu gerçeği saptırıp kendi hanesine bir zafer diye dile getirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Venezuela elçiliği temsilcisi ise, Hugo Chavez’in belirlemelerine vurgu yaptı. Özellikle ilginç olan; H. Chavez: “İran, politik müttefikimiz ve dostumuz” demiş. Anlaşılan, gezegenin her “anti emperyalist”i kendi ulusal politik çıkarına göre bir yön belirlemiş. Halbuki İran, Ortadoğu’nun en başta gelen tirani/diktatör/faşist/zorba/baskıcı rejimi ve ifade/fikir/inanç özgürlüğünün olmadığı bir sistem iken; nasıl oluyor da İran, H. Chavez’in müttefiği oluyormuş ve Küba’nın da yakın müttefiği Venezuela imiş. Yani iş ABD karşıtlığı olunca diktatör/zalim/faşist rejimlerle dostluğu bir yöntem diye görüyor Küba ve Venezuela devlet yetkilileri.</p>
<p style="text-align: justify;">İlginç ve garip bir belirleme de panelin soru/cevap/öneri bölümünde, Pakistan kökenli bir dinleyici şu öneride bulundu. İngiltere, Fransa ve ABD askerlerinin Pakistan ve Ortadoğu’dan çekilmesini dile getirirken salondaki “enternasyonalist” Filistinliler alkışladı. Peki sözü edilen bu güçlerin askerleri Pakistan ve Ortadoğu’da işgalci oluyor da; Pakistan ordusuna ait askerler Bellucistan’da işgalci olmuyor mu?. Aynı şekilde Türkiye, İran, Irak ve Suriye ordusuna ait askerler, Kürdistan’da işgalci olmuyor mu duyarlı “enternasyonalist/anti emperyalist” Pakistan’lı ve Filistinli aktivistler.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi “sınırsız sömürüsüz bir dünya” ütopyasına karşı değilim ama bu anlayışı, egemen ulusun politik yayılmacılığına alet etmiş ve etmeye devam eden piyon “anti emperyalist”lere karşıyım. Çünkü “antiemperyalist” anlayışına sahip olanlar; Ortadoğu’da olduğu gibi, sol dogmatizmden kopamayıp sürekli güdük/papağan/şovenist/faşist ulusal yayılmacıların tuzağına düşüyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun için <strong>Kürdistanlılar</strong>’ın; Komala, PKK/KCK ve PSK’nin<strong> Kürd Ulusunu/Milletini</strong> sol/sosyalizm adına; Türk-Fars-Arap şovenizmine ve Rusya’nın/Çin’in emperyalist yayılmacı politikalarına angaje ettiklerinin bilincine net varmaları gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Temmuz 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/dogmatik-sol-ve-kurdistan-rodi-ro-perwari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

