<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Cîhan</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/peyam/cihan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 19:15:46 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 23:17:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Werziş & Tenduristî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1568</guid>
		<description><![CDATA[11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera... Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası... Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [Time of Africa] olduğu söyleniyor... ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da <em>‘insanüstülük’</em> izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera&#8230; Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası&#8230; Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [<em>Time of Africa</em>] olduğu söyleniyor&#8230; Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir <em>gerçeklik </em>gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir<em> Afrika zamanımıdır? </em>Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla,  dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1569" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/attachment/fifa-world-cup-2010"><img class="alignright size-medium wp-image-1569" title="fifa-world-cup-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/fifa-world-cup-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer <em>spor etkinliği</em> saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur&#8230; Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor&#8230; Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir&#8230; Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır&#8230; Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir&#8230; Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır&#8230; 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri  ‘kaybetmekle’ meşguldü&#8230; Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi&#8230; Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir <em>Apertheid </em>rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi]  zaferiyle <em>Apretheid</em> son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda <em>Apertheid </em>rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu? Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış&#8230;  1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı&#8230; Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir&#8230; Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır&#8230; Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı&#8230; Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi&#8230; Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor.  Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le  % 50 arasında değişiyor&#8230; Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda&#8230; Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya&#8230; Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun&#8230; Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor&#8230; Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere <em>kara elmaslar </em>deniyor.  Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz&#8230;; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar <em>Banthustan </em>denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve orakiler <em>township </em>denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir&#8230; Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, <em>townshipler</em>&#8230; Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü&#8230; Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18, 1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor&#8230; Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar&#8230; Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kültüralizmle buraya kadar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl <em>sınıfsal mahiyettedir. </em>1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan <em>Beyazlar </em>el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan <em>Siyahlara </em>kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun <em>Beyazlara</em>, %90’ının da <em>Siyahlara </em>ait olmasını&#8230; Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar&#8230; eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? <em>Appertheid </em>sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, <em>ekonomik apartheid </em>da kaçınılmaz olarak derinleşiyor. Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu <em>kültüralizm </em>dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftn1"><sup>1</sup></a> Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir&#8230; Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir&#8230; Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip &#8211; sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi <em>kültüralizm </em>kozunu oynuyor ve oynayabiliyor&#8230; O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor&#8230; Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftnref1"><sup>1</sup></a> Bkz: Sibel Özbudun, <em>Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?</em>, <strong>Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] </strong>15 Haziren 2010.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="640" height="115" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Solidarity with the Victims of All Genocides</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2010 10:54:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1510</guid>
		<description><![CDATA[Having already tackled, for many decades now, those horrendous issues with consummate objectivity, and having produced many related books and articles, Desmond has written his latest book in a new ‘mode’, delving himself in the labyrinth of the concepts of Modernity and Modernisation in relation with the reality of genocide of the indigenous peoples of Turkey, namely Armenians, Kurds, Assyrians, Greeks, Greek Cypriots, and others.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1511" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides/attachment/khatchatur"><img class="alignright size-medium wp-image-1511" title="Khatchatur" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/Khatchatur-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>I have just perused through Desmond Fernandes’ manuscript of his latest book. In 253 pages, assembled in eleven chapters, Desmond has documented the macabre story of the last 100years or so, of state terrorism in the land once an empire of the Ottomans, then called the Republic of Turkey since 1923.</p>
<p style="text-align: justify;">Having already tackled, for many decades now, those horrendous issues with consummate objectivity, and having produced many related books and articles, Desmond has written his latest book in a new ‘mode’, delving himself in the labyrinth of the concepts of Modernity and Modernisation in relation with the reality of genocide of the indigenous peoples of Turkey, namely Armenians, Kurds, Assyrians, Greeks, Greek Cypriots, and others.</p>
<p style="text-align: justify;">Assembling, assessing and scrutinizing massive data and notes, Desmond has also drawn parallels with other lands and peoples where oppressive, state terror politics were and are carried out in the name of that same modality, that of Modernity and Modernisation, not forgetting to mention, of course, Civilisation and Democracy.</p>
<p style="text-align: justify;">At this point of my reflections, I must point out that for me the real merit of a book is not only what it says and conveys, but also what it makes me to think about, to say what I think and to act upon it. In the few minutes I have for this presentation, allow me then to say the following.</p>
<p>A couple of years back, in a public meeting discussing the legal controversy of the war in Iraq, an Iraqi intellectual raged against the mere utterance of the word democracy, calling it an ‘ugly’ and ‘dirty’ word. He was raging, and rightly so, against the latter-day imperialism’s camouflaged, nay deranged version of democracy that reflects the sterile ethics of bygone colonialism.</p>
<p>Activated with such deformed mantras, the most powerful military power on earth was decimating the heritage of a country and its culture, eventually annihilating over a million of its population, leaving behind nearly a million displaced children and close to five million Iraqi refugees roaming around both in neighboring countries and in their own homeland too. No surprise then that a banal refutation of a warmonger against the Iraqi intellectual’s rage sounded what the formidable John Milton had once warned against such ambivalent refutations, saying: “They who have put out the people’s eyes, reproach them of their blindness.” (Apology, 1648)</p>
<p style="text-align: justify;">It is true that the Turkish Parliament did not grant the vote of consent for the Turkish government to indulge with the so-called coalition forces led by Uncle Sam to invade Iraq. Yet it is also true what the Canadian Action on the Kurdish Conflict in Turkey writes just recently: “Since 1993, over four thousand Kurdish villages have been destroyed and more than seventeen thousand killings of innocent Kurds have been carried out by The Turkish Special Forces. Following the March 29, 2010 municipal elections, fifteen hundred politicians, intellectuals, elected representatives, mayors and human rights activists have been jailed to date. As unacceptable as it is, hundreds of Kurdish children have been killed by The Turkish Security Forces since 1993 and today, about three thousand Kurdish children (aged 6 to 17) are in jail.” It is obvious that the Turkish government relentlessly continues its undeclared war against its own citizens, but failing, nevertheless, to “put out the people’s eyes”, particularly in this case, the Kurdish people’s eyes, or, for that matter, the Turkish people’s eyes too, I tend to believe.</p>
<p style="text-align: justify;">To keep the sanity of our political vision and not loose the focus of our historical perspective, we should also not forget that there was a country, in the Far East, where exactly 35 years ago, the same awesome military power that the world had ever witnessed failed and abysmally so to take the land and its people of millennial cultural heritage “back to the Stone Age”, as vowed then by its megalomaniac military commander. The arrogance of the invading oppressor had wiped out from their own memories the fact that the Vietnamese people were fighting for at least two thousand years to free their land and themselves from successive foreign rules. No wonder then that the United Vietnam and the Vietnamese people prevailed.</p>
<p style="text-align: justify;">Paradoxically, but tellingly so, the Vietnamese people and their internationalist leaders were not hesitating to guide their struggle with the millennial tools of what genuine democracy in essence meant, knowing quite well that once the 16th supreme commander of the country of the invading military force, President Abraham Lincoln had so eloquently envisaged democracy as “The rule of the people, by the people, for the people.” Therein laid the modernity of the liberation struggle of the Vietnamese people.</p>
<p style="text-align: justify;">In fact, the truth of the matter is, somehow not forgotten by the oppressed peoples of the world, that all the battle cries of freedom in the last twenty six centuries or so have been raised in the name of Democracy, whether in Turkey, in the Middle East, in Latin America and in the Far East, not to mention in the advanced capitalist countries where the mantra of profit-at-any-cost, namely globalisation leads the collateral damage inflicted upon language itself. Through their post-modernist, neo-con and neo-liberal abuse the concepts of Democracy, Socialism, Freedom, Modernisation, Human Rights, and what not, are made to lose their essential meanings and made to ‘act’ as their antinomies in real life.</p>
<p style="text-align: justify;">Authorities of all kinds and hues often luxuriate in their prerogative to censor, expurgate, remove or cancel. The above-mentioned Canadian Action, the one referring On the Armenian Issue, writes: “Canada, along with another twenty five countries and over forty U.S. states, have recognized the Armenian Genocide. Turkey, however […] continues to deny and ignore the Armenian Genocide committed by its former regime even to this day.” Censorship has thus become an act of bureaucratic vandalism. It is activated mainly to deny the existence of a phenomenon, especially when the latter reflects and manifests the truthfulness of a painfully culpable historical reality.</p>
<p style="text-align: justify;">No matter. All the censorship and negations notwithstanding, the essential and historical truth remains. Whether freedom from slavery, torture, foreign rule, poverty, from exploitation and child labour, discrimination, or freedom of speech, of conscience and of the human spirit etc., etc., even the screams for free markets, were all raised in the name of democracy, not to mention capitalism, which also came into being through that same tool. The same is true with all the humanist and Internationalist declarations and covenants, such as, just to mention a few, The Universal Declaration of Human Rights, 1948, The Universal Declaration of the Rights of the Peoples, 1976, and most tellingly, The Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 1948. Furthermore, when the exploitation of democracy by capitalism stretched to the limits of obscuring and hence impoverishing its potentialities, socialism became in its turn the battle cry of all those for whom genuine democracy is the only guarantee for a real and radical change, for a more equitable, tolerant and caring civil society. Therein lays, I believe, the modernisation of the struggle of the oppressed people of our world, particularly when considered the root meaning of the word, which simply means ‘of the present time.’</p>
<p style="text-align: justify;">The oppressor has failed to totally bamboozle the oppressed by its camouflaged modernisation mantras ‘a la mode’. That’s why Bertold Brecht’s theatrical aphorism still continues to pinch our alter ego: “If sharks ruled the world, they would teach the little fish that it is a great honour to swim into the mouth of a shark.”</p>
<p style="text-align: justify;">The real message that Desmond’s recent book conveyed to me is this: Sharks of the world beware. The little fish have no more an appetite for the great honour to serve your voracious appetites at your own banquets of total wastes in an ocean of hunger and debt.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Professor Khatchaturian&#8217;s speech was delivered at Portcullis House, Westminster, London on the occasion of the Launch of Desmund Fernandes&#8217; book</em> <strong>Modernity, &#8220;Modernisation and the Genocide of Kurds and &#8220;Others&#8221; in Turkey: &#8221;1915&#8243; within it Pre-and-Post Historical Periods</strong><br />
<em>The event was sponsored by Nia Griffith MP for Llanelli</em></p>
<p style="text-align: justify;">8<sup>th</sup> of June, 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/solidarity-with-the-victims-of-all-genocides/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vera B. Saeedpour, Scholar and Archivist of the Kurdish Culture, Dies at 80</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/vera-b-saeedpour-scholar-and-archivist-of-the-kurdish-culture-dies-at-80</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/vera-b-saeedpour-scholar-and-archivist-of-the-kurdish-culture-dies-at-80#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Jun 2010 01:23:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1506</guid>
		<description><![CDATA[Vera Beaudin was newly divorced and a recent arrival in Harlem when a stranger knocked on her door one night carrying flowers and coffee cake. She fell in love, married and learned about the plight of his oppressed people]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1507" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/vera-b-saeedpour-scholar-and-archivist-of-the-kurdish-culture-dies-at-80/attachment/saeedpourimg"><img class="alignright size-full wp-image-1507" title="saeedpourimg" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/saeedpourimg.jpg" alt="" width="267" height="400" /></a>We have recently learned the sad news of the death of Vera B.  Saeedpour!</p>
<p style="text-align: justify;">An article in the New York Times entitled, “Vera B. Saeedpour, Scholar and Archivist of the Kurdish Culture, dies at 80,” reported that Vera died on May 30<sup>th</sup>.  Vera dedicated her life to promoting awareness of the Kurdish problem here in the U.S.A.   She was an activist, a diplomat, a curator of Kurdish cultural artifacts, and an early organizer of Newroz celebrations here in the U.S.  She was a pioneer in working to promote Kurdish culture and issues.  Her death is a great loss to Kurdish freedom.  We are indebted to her for what she did for us! She will live in our memory!</p>
<p style="text-align: justify;">On behalf of the Kurdish American Society,</p>
<p style="text-align: justify;">Yuksel Serindag</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Vera Beaudin was newly divorced and a recent arrival in Harlem when a stranger knocked on her door one night carrying flowers and coffee cake. She fell in love, married and learned about the plight of his oppressed people.</p>
<p>When he died five years later, Ms. Beaudin, who had taken her new husband’s name, Saeedpour, responded by starting the first library and museum in the United States dedicated to Kurds, an ancient, stateless people straddling three nations in southwest Asia.</p>
<p>She did this in a Brooklyn brownstone where five or six cats and a dog or two prowled and where people rented rooms on the upper floors. Soon, scholars, journalists, government officials, homesick Kurds and the just plain curious were beating a path to her door.</p>
<p>“I’m dealing with the whole world from this brownstone,” Ms. Saeedpour said in an interview with The Associated Press in 1988. “I’m like an old lady holding fast to a balloon that’s going up in the sky.”</p>
<p>please click <a href="http://www.nytimes.com/2010/06/08/nyregion/08saeedpour.html?scp=1&amp;sq=saeedpo">here</a> to see the whole article on <a href="http://www.nytimes.com/2010/06/08/nyregion/08saeedpour.html?scp=1&amp;sq=saeedpo">The New York Times</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/vera-b-saeedpour-scholar-and-archivist-of-the-kurdish-culture-dies-at-80/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Mechanisms of  Terrorizing  Minorities:  The Work Battalions and the Capital Tax-Varlik Vergisi- in Turkey during the WWII</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Jun 2010 00:41:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1502</guid>
		<description><![CDATA[The Capital Tax known as Varlik Vergisi, constitutes a black page in the history of modern Turkey.  It was implemented by the Turkish Government under the pretext to control the prices of the goods and suppose to prevent the accumulation of capital, without taking care of the increase of the black market and the illegal profits.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><a rel="attachment wp-att-1503" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii/attachment/cetinoglu-uk"><img class="alignleft size-medium wp-image-1503" title="cetinoglu-UK" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/cetinoglu-UK-250x142.jpg" alt="" width="250" height="142" /></a>Sait Cetinoglu</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Historian, Free University- Ankara-Turkey.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>What is the Capital Tax-Varlik Vergisi?</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">The Capital Tax known as Varlik Vergisi, constitutes a black page in the history of modern Turkey.  It was implemented by the Turkish Government under the pretext to control the prices of the goods and suppose to prevent the accumulation of capital, without taking care of the increase of the black market and the illegal profits.  Then, in order to respond to the reaction of the people and suppose to tax the excessive profits and with this “innocent” reason implemented a heavy taxing of the non-Muslim minorities with the purpose to exterminate their economic and cultural existence, loot their properties and living means  and in parallel to Turkify the economy of the Country. This tax is a continuation of the tradition of the Committee Union and Progress (CUP) and has the structure of an ethnic cleansing whip. The law of Capital Tax-Varlik Vergisi is entirely political and represents a pre-capitalist implementation of a social transformation.</p>
<p style="text-align: justify;">The Government of that time, with a very devious way succeeded to divert the critics against her towards the non-Muslim citizens and through this law achieved to destroy the minorities economically and culturally in order to promote the ethnic homogenization. There was also the reason that ethnic homogenization was achieved in the other parts of the country and only in Istanbul Greeks, Armenians and Jews were not “diluted” yet.</p>
<p style="text-align: justify;">By implementing the Law with an extremely unequal way between Muslims and non-Muslims the minorities were “targeted” to a such degree that when the President Ismet Inonu himself paid the tax was get upset, while Fevzi Cakmak (The Chief of the Armed Forces) asked himself “Am I a Giavour-infidel?” not being able to hide his rage and anger.  According to the narration by Faik Okte, one of the architects conceiving  and applying the Capital Tax,  shows that for whose  the Tax was designed. Fevzi Cakmak during the collection of the Tax said: “One of my aide came to my office and expressed his disapproval to the fact that he is obliged to pay tax together with the minority people who are black marketers and merchants”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ferit Melen, one of the ex prime ministers, who has been an undisputable factor of the non-ordinary periods, said that “through Varlik Vergisi  all the anti-minority goals were  aimed to be realized simultaneously“. Varlik Vergisi, as a tradition of the Union and Progress, has been one of the most serious practices after the anti-Jewish pogroms of Thrace in 1934, the campaign “citizen speak Turkish” and the mobilization to work battalions during 1941-42 of the minorities. These political practices were aimed to show the minorities that they don’t have a place to live in this land. Those they didn’t understand this act the  6-7 September was applied,  with a much more strength in order  to “understand” it clearly. The only choice minorities had was to leave the country by abandoning their properties.   Those Jews wanted to immigrate to the new established State of Israel, in getting permit of leave had to abandon all their properties.  The Greek citizens which were “etablis” according to Lausanne Treaty, when were deported in 1964 had to abandon all their movable and real estate properties. The Greek citizens whose staying in Turkey were under the guarantee of the Lausanne Treaty, when were deported couldn’t receive anything from their properties with them. They were thanking God passing the border alive.</p>
<p style="text-align: justify;">We can read the terrible writings of Fazil Ahmet Aykac, in the semi official state journal Ulus in the context of that times atmosphere: “We should know that this Tax more than a punishment to those have not understood their limits, it was a colossal warning for those who dare  to forget”. The events of the night of 6 &#8211; 7/9/1955 can be understood as an expression of this mentality. Akcaz notices that the Capital Tax it is the point of the path stared in 1915.</p>
<p style="text-align: justify;">Sergati was not able to afford the exile conditions in Askale and tried to commit suicide and in the letter left to her wife expresses clearly the conditions of the minorities in Turkey: “I don’t know if we will return to our homes, all the time death above of us, please take care of our children and go to a free country, here they will nothing more than slaves”.</p>
<p style="text-align: justify;">The signs of Capital Tax-Varlik Vergisi even today are deep. After so many years the victims don’t want to speak about this tax. Still they haven’t escaped of the fear of it. Because of this no research work can describe the level of barbaric act of this Tax. Not any statistics and analysis can reflect the pain of the victims totally. As a result of my research I arrived to the conclusion that any analysis is insufficient. This work is more concentrated on the political aspects of the Tax rather than the statistical analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Capital Tax is the final point of 1915 genocide. As the 1915 genocide, it was implemented with the help of the opportunities presented by the war time conditions.</p>
<p style="text-align: justify;">The other important factor that we need to point out is the fact that the 1915 genocide remained unpunished. If Malta could be a Nurenberg in 1920, there could be neither Jewish Holocaust nor the Capital Tax . Unfortunately, the facts that the state which implemented the Capital Tax was rewarded and remained unpunished due to real politics encouraged and promoted the pogrom of 6/7 September. The UK archival documents which have been recently found out indicate that UK consulate officials provoked 6/7 September events.</p>
<p style="text-align: justify;">Discrimination and ethnic cleansing policies against non-Turkish subjects in the Ottoman Empire and its successor, the Republic of Turkey were implemented with the encouragement of the West for the sake of real politics. For this reason, the West and the United Kingdom which was the hegemonic power of the period owe an apology because of these policies against Armenians, Greeks and other people. The West should not forget that it welcomed these people who were expelled from their territories as cheap and insecure labor force, and it created capital accumulation by exploiting these people who were forced to leave their destinies. The West and UK have not paid this debt yet.</p>
<p style="text-align: justify;">The pains and miseries of these people expelled from their historic territories were forgotten for a long time but they have been opened for discussions since 1965. The genocide which was made forgotten in Turkey would be started to be discussed beginning with 1980’s.  In these discussions, I want to emphasize that the contribution of Belge International Publication, in which I took part as an editor despite the law suits that have been claimed and continue, has been very important.</p>
<p style="text-align: justify;">“What happened in 1915: Denial and Confrontation” conference which we organized in Ankara under the leadership of <em>Ankara Freedom to Thought Initiative </em>and with the support of socialist circles showed how difficult and dangerous discussing this topic is. Despite the fact that we faced with tremendous obstacles, we as the socialists of Turkey discussed this <em>question </em>for two days with oppressed, socialists and poor people of Turkey and scholars from Turkey and abroad.</p>
<p style="text-align: justify;">Thank you so much for giving me the opportunity to express these and for listening to me,</p>
<p style="text-align: justify;">With respect,</p>
<p style="text-align: justify;">Speech held by Sait Cetinoglu on 8<sup>th</sup> of June, 2010 at UK Parliament</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/the-mechanisms-of-terrorizing-minorities-the-work-battalions-and-the-capital-tax-varlik-vergisi-in-turkey-during-the-wwii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara Conference Looks beyond Genocide, Debates Reparations</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/ankara-conference-looks-beyond-genocide-debates-reparations</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/ankara-conference-looks-beyond-genocide-debates-reparations#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 08:19:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1374</guid>
		<description><![CDATA[ANKARA, Turkey (A.W.)—On April 24, as genocide commemoration events were being held one after another in different locations in Istanbul, a groundbreaking two-day conference on the Armenian Genocide began at the Princess Hotel in Ankara.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">By: <a href="http://www.armenianweekly.com/author/khatchig-mouradian/" target="_blank">Khatchig Mouradian</a></p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1375" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/ankara-conference-looks-beyond-genocide-debates-reparations/attachment/ankara1"><img class="alignleft size-full wp-image-1375" title="ankara1" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/ankara1.jpg" alt="" width="460" height="270" /></a>ANKARA, Turkey (A.W.)—On April 24, as genocide commemoration events were being held one after another in different locations in Istanbul, a groundbreaking two-day conference on the Armenian Genocide began at the Princess Hotel in Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">L to R: Nishanian, Theriault, moderator Eugene Shouglin, Mouradian, and Demirer.</p>
<p style="text-align: justify;">The conference, organized by the Ankara Freedom of Thought Initiative, was held under tight security measures. The hall where the conference was held was thoroughly searched in the mornings by policemen and security dogs, metal detectors were installed at the entrance of the hotel, and all members of the audience had to be cleared by the organizers before entering. Unlike the commemoration events in Istanbul, however, no counter-demonstrations were allowed to materialize.</p>
<p style="text-align: justify;">The conference attracted around 200 attendees, mostly activists and intellectuals who support genocide recognition. Among the prominent names from Turkey at the conference were Ismail Besikci, Baskin Oran, Sevan Nishanian, Ragip Zarakolu, Temel Demirer and Sait Cetinoglu.</p>
<p style="text-align: justify;">Besikci is the first in Turkey to write books about the Kurds “at a time when others did not even dare to use the ‘K’ word,” as one Turkish scholar put it. Besikci has spend years in Turkish prison for his writings. Oran is a professor of political science. He was one of the initiators of the apology campaign launched by Turkish intellectuals. Nishanian is a Turkish Armenian scholar who has authored several books and also writes for Agos. Zarakolu is a publisher who has been at the forefront of the struggle for Armenian Genocide recognition in Turkey with the books he has published over the years. Demirer is an author who has been prosecuted for his daring writings and speeches. Cetinoglu is a scholar and activist and one of the key organizers of the conference.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.armenianweekly.com/wp-content/uploads/2010/04/ankara-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" />The poster of the conference</p>
<p style="text-align: justify;">The foreign scholars and activists who were scheduled to speak were David Gaunt (genocide scholar, author of <em>Massacres, Resistance, Protectors: Muslim-Christian Relations in Eastern Anatolia During World War I</em>), Henry Theriault (professor of philosophy, Worcester State University), Khatchig Mouradian (doctoral student in Holocaust and genocide studies, Clark University; editor, the Armenian Weekly), Harry Parsekian (President of Friends of Hrant Dink in Boston), and Eilian Williams (writer and activist from Wales). They all (except for Gaunt) spoke on the panel dealing with “The Armenian Issue: What is to be done and how?” That panel, which proved to be the most controversial, also featured Nishanian, Zarakolu, and Demirer.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Reparations: Unjust or Indispensable?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">The panel on what is to be done turned out into a debate on reparations for the Armenian Genocide with panelists Mouradian, Theriault, Nishanian, Demirer and Williams, as well as Oran and others from the audience pitching in.</p>
<p style="text-align: justify;">Mouradian spoke about the importance of reframing the discourse in Turkey and dealing with the Armenian Genocide issue not only from the perspective of democracy and freedom of speech, but also that of justice. He dealt with the concepts of apology and restitution.</p>
<p style="text-align: justify;">Theriault, in turn, said, “Turkey must return or compensate for all expropriated property.  It should return land and other wealth, including Armenian Church properties, when that wealth has been preserved.” He noted that Turkey should also compensate for (1) all destroyed property and wealth that is otherwise no longer accessible, (2) the interest that can be calculated on the original material losses, (3) slave labor, (4) the pain and suffering of those who died and all who survived, (5) the loss of 1.5 million people in general and as specific family and community members, and (6) the loss of cultural, religious, and educational institutions and opportunities.</p>
<p style="text-align: justify;">Nishanian categorically dismissed Theriault’s demands for reparations, considering them a dead-end, and noting that such an approach is unjust, unacceptable, and would open the door for further conflict. Demirer, in a brilliant intervention, provided a scathing response to Nishanian, arguing powerfully for reparations. Williams too spoke in support of reparations.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Armenian Property and historical context</strong></p>
<p style="text-align: justify;">The panel on Armenian “abandoned” properties also generated a lot of interest. It featured scholars and writers Asli Comu, Nevzat Onaran, Mehmet Palatel (whose MA dissertation is on the confiscation of Armenian property), and Cemil Ertem.</p>
<p style="text-align: justify;">The panel on “Official ideological denial and extirpation from the Committee of Union and Progress to Kemalism” featured scholars Osman Ozarslan, Tuma Celik, as well as Cetinoglu and Besikci.</p>
<p style="text-align: justify;">The panel on the Armenian genocide from a historical perspective featured Adil Okay, Nahir Sayin, and Oran. Gaunt was scheduled to speak on this panel but could not attend.</p>
<p style="text-align: justify;">The representatives of the organizations supporting the conference spoke at the last session.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Significance of the Conference</strong></p>
<p style="text-align: justify;">It was the first time that a conference on the Armenian Genocide that did not host any genocide deniers was held in Ankara. Moreover, the conference did not simple deal with the historical aspect of 1915. For the first time in Turkey, a substancial part of the proceedings of a conference was dedicated to topics such as confiscated Armenian property, reparations, and the challenges of moving forward and confronting the past in Turkey.</p>
<p style="text-align: justify;">Source: <a href="http://www.armenianweekly.com/2010/04/28/ankara-conference/" target="_blank">http://www.armenianweekly.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/ankara-conference-looks-beyond-genocide-debates-reparations/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir daha asla !!!</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/bir-daha-asla</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/bir-daha-asla#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2010 20:53:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1358</guid>
		<description><![CDATA[İki günlük yoğun, yorucu ancak verimli toplantılardan sonra kapanışa gelmiş bulunuyoruz. Başta Sait Çetinoğlu ve Mahmut Konuk ile birlikte emeği geçen tüm kişi, kurum ve çevrelere teşekkür edip; 2010 yılı 24 Nisan’ında soykırım mağdurları için Ankara’daki saygı duruşunda duyduğumuz buruk heyecanı vurgulayarak başlamak isterim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><a rel="attachment wp-att-1359" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/bir-daha-asla/attachment/armenian-genocide"><img class="alignleft size-medium wp-image-1359" title="Armenian Genocide" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/Armenian-Genocide-250x182.jpg" alt="" width="250" height="182" /></a>(24-25 Nisan 2010 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen “Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkâr ve Yüzleşme” başlıklı sempozyumun  Yücel Demirer tarafından hazırlanan ve toplantı kapanışında okunan <span style="font-style: normal;"><em>sonuç bildirisidir.)</em></span></em></p>
<p style="text-align: justify;">İki günlük yoğun, yorucu ancak verimli toplantılardan sonra kapanışa gelmiş bulunuyoruz. Başta Sait Çetinoğlu ve Mahmut Konuk ile birlikte emeği geçen tüm kişi, kurum ve çevrelere teşekkür edip; 2010 yılı 24 Nisan’ında soykırım mağdurları için Ankara’daki saygı duruşunda duyduğumuz buruk heyecanı vurgulayarak başlamak isterim.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplantıya hazırlık döneminde düzenleyici arkadaşlarımızın karşı karşıya kaldıkları duruma ilişkin birkaç cümle etmek, süreci doğru okumak açısından önemlidir. İmece usulü ve dayanışma ile düzenlenen toplantımız için, 2009 Kasım’ında rezervasyon yaptırılması ve Aralık ayında bedelinin ödenmesine rağmen İMO’nun, bir hafta kala “tamirat” gerekçesiyle salonunu bize vermeyeceğini bildirmesi, mekânda adı yaşayan Teoman Öztürk’ün kemiklerini sızlatmıştır. Benzeri bir sıkıntıyı şu anda toplandığımız salon için de yaşadık. Önce toplantıyı iptal ettiğimizi duyurmamız gerekti. Sonra tekrar başlattık ve toparlayabildiğimiz katılımcılar ile dün karşınızdaydık.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunları bir yakınma olmaktan çok devlet politikalarındaki sürekliliğe işaret etmek için bahsetmek zorunluluğu hissettim.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplantımız Fikret Başkaya’nın işaret ettiği gibi konuyu gerçek sahiplerine, biz sıradan insanlar katına getirdiği için önemliydi. Misyonu karartmak ve parlatmak olan resmî tarihçiye karşı, halkların onurlu ortak tarihine katkı sağlama yolunda mütevazi ve önemli bir adım oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Baskın Oran’ın tebliğinde ifade ettiği gibi konunun karmaşık ve fakat birbiriyle ilintili boyutları mevcuttur. Baskın Hoca’nın “Anadolu’da her çarpılan Ermenileri çarpmıştır” sözleriyle belirttiği gibi neredeyse domino etkisiyle ilerleyen kırım ve baskının gelişimine yönelik anlama ve anlamlandırma sürecinin henüz daha başında olsak da, Ankara sempozyumu önemli akademik ve toplumsal boyutlu imkânlara işaret etmesiyle de önemliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">İki günlük toplantıda ifade edildiği üzere sürecin anlaşılmasında iç ve dış nedenlerin ayrı ayrı ve soğukkanlılıkla irdelenmesi gerekiyor. Adil Okay’ın “tek gidişli pasaport” utancıyla örneklendirdiği sürecin Mahir Sayın’ın sözleriyle salt dünün sorunu olarak görülmemesi ve kolektif psikolojimizi tahrip eden boyutlarıyla ilgilenilmesi gerekiyor. Bu gerekliliğin altında ise dün Ermenilerin karşı karşıya kaldığı durumu bugün Kürt kardeşlerimizden uzak tutulması gerekliliği yatmakta…</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci oturumda İsmail Beşikçi hocamız arşiv fetişizmine dikkat çekerek 1990’larda yapılan iki mahpus kıyımının 2080 yılında emir belgesinin bulunamayacağı çıkarsaması üzerinden çok önemli bir metodolojik yanılsamayı vurguladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sait Çetinoğlu Osmanlı ve Türkiye cumhuriyeti arasındaki bitmez süreklilik ve kopuş tartışmalarında, genellikle yalnızca soyut düzlemde sürdürülen zihniyet sürekliliği tartışmasını, verdiği örneklerle kadrolarda süreklilik boyutuna taşımış oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Süryaniler Birliği’nden Tuma Çelik, Ermeniler dışında yanıbaşımızda yaşanmış ve yaşanan yakın mağduriyetlere değinirken, lisede ismini Tuna olarak verişini anlatışı yüreklerimizi burktu.</p>
<p style="text-align: justify;">Resmî tarih yazımının arşiv kavramını işine geldiği gibi kullanması ve böylece iğdiş etmesi konusunda Beşikçi’nin notuna yanıt öğleden sonraki üçüncü oturumda genç araştırmacılar Mehmet Polatel ve Aslı Comu’dan geldi. Mehmet Polatel emval-i metrukenin (terk edilmiş mallar) nasıl talan edildiği, kimlere dağıtıldığını, sermayenin Türkleştirilmesi sürecini tartıştı. Aslı Comu, arşiv materyali üzerinden Adana, Tarsus ve Mersin örneğinde Ermeni mallarının kimlere nasıl verildiğini tartıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci gün “Ermeni Meselesi: Ne ve Nasıl Yapmalı?” başlıklı panelde Khatchig Mouradian tekçi bir Türk halkı gerçekliği ve tanımlaması yapmanın olanaklı olmadığını belirterek başladığı konuşmasında, son yıllarda 1915 soykırımının bir demokrasi meselesinden çok bir adalet meselesi olarak tartışılması gerektiğini vurguladı. Alışılanın aksine, özür dileme ve tazminat tavırlarının halkları bölen bir durum olmaktansa, sağlıklı bir ilişkilenmenin başlangıcı olacağını belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ragıp Zarakolu Sao Paulo’da karşılaştığı Maraş ve Diyarbakırlılardan bahsederek başladığı konuşmasında Türkiye’de hep bir problem kaynağı olarak suçlanan diaspora Ermenilerinin aslında ne kadar Türkiye’yi yansıttığı ve negatif genellemeleri yanlışladığını belirtti. Türkiye’de Ermeni meselesi ile ilgilenen kurum ve komitelerin gizli tutulduklarından yakınan Zarakolu, bunların faaliyetlerinin gün ışığına çıkarılması gerektiğini belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">Henry Theriault dünya düzlemindeki çok sayıda yüzleşme ve özür örneğine değinerek, soykırımı reddin geniş toplumsal kesimler üzerindeki negatif etkisine değindi. Uluslararası politik ağırlıkları olan Ermenistan ve Türkiye Cumhuriyetlerinin eş muhataplar olarak alınmasını sakıncalı bulan Theriault, soykırım kurbanlarına verilecek tazminatın gerçek bir politik açılım için tek şans olduğunu belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">Eilian Williams’ın Avrupa’nın küçük ülkelerindeki kamuoyu tavrının oluşum sürecini tartışırken kültürel ve folklorik değerlere sinen ve buradan takip edilebilecek ön yargılara yaptığı vurgu ileriki araştırmalar için önemli bir anımsatmaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Henry Theriault’nun tazminata ilişkin görüşüne karşı çıkan Sevan Nişanyan, vergi veren bir vatandaş olarak torun çocuklarına verilecek bir tazminatın çözüm olamayacağını ifade etti. Suçun şahsiliği ilkesine dikkat çeken Nişanyan, bu tip taleplerin süreci geliştirmeyeceğini, aksine bu ülkede birlikte yaşama imkânını daraltacağını belirtti. Nişanyan, bunun yerine Halaskargazi Caddesinin adının Hrant Dink caddesine dönüştürülmesi örneğinde olduğu gibi sembolik ve ahlaki çabalarda bulunulmasını önerdi. Asıl anlama faaliyetinin sürecin sosyo-ekonomik okunmasından geçtiğini belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">Arat Dink’in “yüz yıl önce avdık, şimdi yem olduk” sözleriyle konuşmasına başlayan Temel Demirer, kırım gerçekliğinin devlet tarihinde bir yerleşik tercih olduğunu ve bununla ancak resmî ideolojiyle hesaplaşılarak mücadele edilebileceğini belirtti. Cumhuriyeti Malta sürgünlerinin kurduğunu, sermaye birikiminin temelinde soykırım talanı yattığını belirten Demirer, inkârın Türkiye Cumhuriyeti’nde devam eden İttihatçılık olarak niteledi ve çözümün radikal bir yüzleşme ve halkların birliğinden geleceğini belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">1911’de ABD’ye göçen bir babanın oğlu olan Harry Parsekian Türkiye insanını suçlamadığını, karşılıklı anlayışın gerekli olduğunu ancak resmî bir özür dileme olmaksızın sürecin ilerleyemeyeceğine inandığını belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ermenistan’da tutuklu bulunan Sarkis Hatspanian bildirisinde soykırımı bir imha ve inkâr temelinde değerlendirmenin doğru olduğunu, soykırımın Türkçü genişlemenin önünde engel görülen Ermenistan fikrinin yok edilmesi demek olduğunun gerekli olduğunu vurguladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Recep Maraşlı poster bildirisinde, Ermeni soykırımında Kürtlerin rolünü irdelerken, Kürtlerin bu süreçte planlayıcı ve karar alıcı olmamakla birlikte, basit bir işbirlikçi değil, soykırımcıların tarihsel arka planı olan bir stratejik ortağı olduğunu vurguladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Garbis Altınoğlu’nun bildirisinde ise, Türk-Ermeni sorununun son derece karışık ve derin köklere sahip olduğunu vurgulanırken, ulusal zulmün ve toplumsal adaletsizliğin belirtilerine karşı çıkmadan ve savaşmadan soykırımı gerçekleştirenlerle hesaplaşılamayacağı belirtildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapanış oturumunda Tayfun İşçi, Kızılbaş Dergisi’nden Ali Ülger, Kaldıraç Dergisi’nden Zeynel Sabaz, Sosyalist Demokrasi Partisi’nden Barışta Erdost, Partizan temsilcisi Kenan Özyürek, Demokratik Haklar Federasyonu’ndan Cemal Doğan, Sosyalist Parti’den Mustafa Kahya, Alınteri Dergisi’nden Nur Yılmaz, Yaşar Batman, Huriye Şahin ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nden Mahmut Konuk’un söz aldıkları sempozyumda, iki gün boyunca Ermenilerin uğradıkları kıyımı soykırım kavramı dışında değerlendirenler olduysa da, sempozyum organizatörleri ve konuşmacıların çoğunluğu süreci soykırım olarak niteleyip, soykırım nitelemesinin suç olmaktan çıkarılması, devletin bu gerçeklikle yüzleşmesi ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekliliği ile tekçi anlayışlara son veren ve tüm farklılıkların eşitlikçilik temelinde son bulmasını sağlayan demokratik bir anayasa gereğini öne çıkardılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplantının katılımcıları, “1915’de ne oldu?” sorusuyla sınırlanması mümkün olmayan Ermeni meselesinin tarihsel bir arka planı olduğunu, çözümünün de toplumsal tarihin gelişim dinamikleri ekseninde, AB, ABD ve benzeri müdahalelerle değil, bizatihi halklar tarafından, halkların kardeşliği ilkesi temelinde gerçekleşebileceğini, bu ülkede bir daha soykırımların yaşanmaması için dile getirdiler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/bir-daha-asla/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Êvara Helbestên Zaravayên Kurdî</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/evara-helbesten-zaravayen-kurdi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/evara-helbesten-zaravayen-kurdi#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Apr 2010 22:42:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1344</guid>
		<description><![CDATA[Înstîtuya Kurdî li Stockholmê bi beşdariya helbestvanên kurd ên ji zaravayên cuda êvara helbestên kurdî li dardixe. Di Êvara Helbeta kurdî de her helbestvanek ê bi dewlemendiya zaravayê xwe bi deng û awaza xwe helbestên xwe pêşkêş bike. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Înstîtuya Kurdî li Stockholmê bi beşdariya helbestvanên kurd ên ji zaravayên cuda êvara helbestên kurdî li dardixe. Di Êvara Helbeta kurdî de her helbestvanek ê bi dewlemendiya zaravayê xwe bi deng û awaza xwe helbestên xwe pêşkêş bike.</p>
<p style="text-align: justify;">Werin em bi hev re li deng û awazên helbestvanên xwe guhdar bikin.</p>
<p>Helbestvanên Êvarê:<a rel="attachment wp-att-1345" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/evara-helbesten-zaravayen-kurdi/attachment/helbestenkurdi"><img class="size-full wp-image-1345 alignnone" title="HelbestenKurdi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/HelbestenKurdi.jpg" alt="" width="590" height="770" /></a></p>
<p>Turec Esparî</p>
<p>Fatma Savci</p>
<p>Ronbîr Mohammed</p>
<p>Sîrwa Gulî</p>
<p>Kamran Simo Hedilî</p>
<p>Ali Mehrabi</p>
<p><strong>Navnîşan</strong><strong> </strong></p>
<p>ABF, VÅRBY CENTRUM</p>
<p>QAT-2 ( T.VÅRBYGÅRD)</p>
<p>Dem 25 Nîsan 2010. Seat 14.00</p>
<p>Rêveberiya Înstîtuya Kurdî</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/evara-helbesten-zaravayen-kurdi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Turkish, Armenian intellectuals to meet for closer dialogue</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/turkish-armenian-intellectuals-to-meet-for-closer-dialogue</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/turkish-armenian-intellectuals-to-meet-for-closer-dialogue#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 21:21:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1279</guid>
		<description><![CDATA[Intellectuals from Turkey and Armenia are set to gather in the Turkish capital on the anniversary of the 1915 killings of Armenians during the last days of the Ottoman Empire.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1280" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/turkish-armenian-intellectuals-to-meet-for-closer-dialogue/attachment/zarakolu"><img class="alignleft size-medium wp-image-1280" title="zarakolu" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/zarakolu-250x166.jpg" alt="" width="250" height="166" /></a></p>
<p style="text-align: right;">VERCİHAN ZİFLİOĞLU</p>
<p style="text-align: justify;">Intellectuals from Turkey and Armenia are set to gather in the Turkish capital on the anniversary of the 1915 killings of Armenians during the last days of the Ottoman  Empire.</p>
<p style="text-align: justify;">The meeting is set to occur at a time when the historic normalization process between the two countries has stalled.</p>
<p style="text-align: justify;">Turkish and Armenian intellectuals will meet in Ankara on April 24 and 25 to discuss the events of 1915 and attempt to improve dialogue between the two nations in an event organized by the Ankara Freedom of Thought Initiative.</p>
<p style="text-align: justify;">“We believe the problem between the two nations will be solved only by dialogue,” Sait Çetin, a writer, human-rights activists and one of the organizers of the forum, told the Hürriyet Daily News &amp; Economic Review.</p>
<p style="text-align: justify;">“Matters that concern us in the first degree are being discussed in the capitals of the world because we cannot manage to talk [about them] ourselves. The sincerity of the West is arguable, and Turkey has an attitude of denial,” Çetin added in a March 22 e-mail interview.</p>
<p style="text-align: justify;">Participants in the forum will talk about the events leading up to the 1915 killings, which Armenians refer to as “genocide,” as well as their political implications. Topics of discussion are set to include “The Armenian issue from a historical perspective,” “From [the Committee of] Union and Progress to Kemalism &#8211; official ideological denial and termination of the issue,” “The Turkification of the capital” and “The Armenian issue: How to handle it?”</p>
<p style="text-align: justify;">Writer Temel Demirer underscored the importance of such dialogue in order to ensure a more peaceful future, saying that the official ideology in Turkey has tried to cover history up. “We, as Turkish intellectuals, want to face the truth,” he told the Daily News in a phone interview.</p>
<p style="text-align: justify;">When asked about possible reactions, Demirer added: “I do not blame people who say the genocide did not happen. If there is such a thing called freedom of speech, everybody should show respect to each others’ freedom of expression.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çetin said the event had originally been planned to take place Jan. 19, the anniversary of the assassination of Turkish-Armenian journalist Hrant Dink, but the group had difficulty finding a suitable location in Ankara for that date.</p>
<p style="text-align: justify;">“Actually, it is good that [the meeting] coincided on this date,” he said, referring to April 24, the date on which Armenians commemorate the “genocide.”</p>
<p style="text-align: justify;">“We are going to present a perspective as different as we can for Ankara and Yerevan on the solution of the historical problems,” Çetin added.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Genocide’ resolution</strong></p>
<p style="text-align: justify;">The normalization process between Turkey and Armenia hit a new obstacle after a U.S. House of Representatives committee endorsed a resolution calling on U.S. President Barack Obama to label the 1915 killings of Armenians as “genocide.”</p>
<p style="text-align: justify;">Ragıp Zarakolu, a founding member of the Human Rights Association and the owner of Belge International Publishing, said that the voting in the House Foreign Affairs Committee on March 4 had the atmosphere of a football match.</p>
<p style="text-align: justify;">“Such a tragic event becomes a political issue because the Turks and Armenians cannot solve it among themselves,” he said.</p>
<p style="text-align: justify;">According to Zarakolu, many of the forums about the events of 1915 have only started to take place in Turkey since the year 2005, which he called “the year zero for Turkey. It is the year many taboo topics started to be discussed. It was impossible before that.”</p>
<p style="text-align: justify;">The forum will to take place in the hall of the Construction Engineers’ Chamber on Necatibey Street in Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">In addition to Çetin, Demirer and Zarakolu, the 20 scheduled attendees include Sevan Nişanyan, an academic, linguist and writer; Professor Baskın Oran, a political scientist; and Khatcig Mouradian from the U.S.-based Armenian Weekly.</p>
<p style="text-align: justify;">According to Çetin, the discussions at the forum will not be limited the events of 1915, but will also include what happened before and after, as well as contemporary reflections on the subject.</p>
<p style="text-align: justify;">Hürriyet Daily News</p>
<p style="text-align: justify;">*  *  *  * *  *  *  * *  *  *  * *  *  *  * *  *  *  *</p>
<h2 style="text-align: justify;">Conference on Genocide to Be Held in Ankara on April 24</h2>
<p style="text-align: justify;">By: <a title="View all articles by Weekly Staff" href="http://www.armenianweekly.com/author/weekly-staff/">Weekly Staff</a></p>
<p style="text-align: justify;">ANKARA, Turkey (A.W.)—On April 24-25, a symposium on the Armenian Genocide, titled “1915 within its pre- and post-historical periods: denial and confrontation,” will be held in Ankara. Organized by the Ankara Freedom to Thought Initiative (AFTI), the symposium will not only address the history, but explore issues like the confiscation of Armenian property and reparations.</p>
<p style="text-align: justify;">Confirmed participants include <strong>Ragip Zarakolu</strong> (publisher), <strong>Recep Marasli</strong> (author of The Armenian National Democratic Movement and 1915 Genocide), <strong>Sait Cetinoglu</strong> (activist and writer), <strong>David Gaunt</strong> (genocide scholar, author of Massacres, Resistance, Protectors: Muslim-Christian Relations in Eastern Anatolia During World War I), <strong> Henry Theriault</strong> (professor of Philosophy, Worcester State University), <strong>Baskin Oran</strong> (author, professor of Political Science at Ankara University; one of the initiators of the apology campaign of Turkish intellectuals), and <strong>Khatchig Mouradian</strong> (Doctoral student in Holocaust and Genocide Studies, Clark University; editor, the Armenian Weekly).</p>
<p style="text-align: justify;">Dedicated to the memory of Hrant Dink, the symposium will comprise of four sessions: a) the Armenian Genocide from a historical perspective, b) official ideological denial from the Committee of Union and Progress (CUP) to Kemalism, c) Turkification of the Economy and the issue of the confiscated Armenian Property, and d) what needs to be done and how?</p>
<p style="text-align: justify;">The Armenian Weekly will provide in depth coverage of the conference.</p>
<p style="text-align: justify;">http://www.armenianweekly.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cihan/turkish-armenian-intellectuals-to-meet-for-closer-dialogue/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri*</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 09:17:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1198</guid>
		<description><![CDATA[Sözlerime Yeşiller partisine teşekkür ederek başlamak istiyorum. Doğrusu bu panele beni de kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri ışığında yeni mülteci yasası ile ilgili bir konuşma yapmak üzere çağırdığınızda bireysel kimliğimle mi yoksa genel hatlarıyla kimlik sorunuyla mı bağlantılı olarak konuyu tartışmak konusunda biraz tereddüt içindeydim. Sonuçta bireysel kimliklerimiz ve tecrübelerimiz başkalarıyla örtüşmeyebilir ve bu risk her zaman vardır. Ayrıca da kişiselleştirilmiş anlatımlar eklektik anlatımlardır, belli bir sosyo-politik çerçeveye oturtulmazsa anlamlı da gelmeyebilir, o yüzden ikincisini seçtim. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sözlerime Yeşiller partisine teşekkür ederek başlamak istiyorum. Doğrusu bu panele beni de kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri ışığında yeni mülteci yasası ile ilgili bir konuşma yapmak üzere çağırdığınızda bireysel kimliğimle mi yoksa genel hatlarıyla kimlik sorunuyla mı bağlantılı olarak konuyu tartışmak konusunda biraz tereddüt içindeydim. Sonuçta bireysel kimliklerimiz ve tecrübelerimiz başkalarıyla örtüşmeyebilir ve bu risk her zaman vardır. Ayrıca da kişiselleştirilmiş anlatımlar eklektik anlatımlardır, belli bir sosyo-politik çerçeveye oturtulmazsa anlamlı da gelmeyebilir, o yüzden ikincisini seçtim.</p>
<p style="text-align: justify;">Isokratis’in bir sözüyle konuşmama başlamak istiyorum: Yunanlı, Yunan eğitim sistemine katılan, Yunan dilini konuşan, kendini yunanlı hisseden ve merkezine insanı alan yunan ruhuyla bezenmiş kişidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1200" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri/attachment/panel6-2"><img class="alignright size-full wp-image-1200" title="Panel6" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel61.jpg" alt="" width="299" height="238" /></a>Yunan ruhu hümanist düşüncenin tetikleyicisi, aynı zamanda da özgürlük ve farklılıklara dayalı medeniyetlerin ilham kaynağı olagelmiştir hep. “Bütün yerküredir bizim vatanımız” veya “büyük kişilikler için her yer mezardır” sözleri Periklis’in iktidarda olduğu Atina Demokrasisinin altın çağında demokratik düşüncenin temel oluşturucu öğeleri olarak tarihe geçmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan’ın jeofizik konumu arkaik dönemlerden beri halkların ve medeniyetlerin buluşma noktası gibi işlev görmesine yardım etti. Yunanlılar bu deneyi, bu avantajı örnek bir şekilde vurgulayarak “öteki”lerin kültürlerini, insanları birleştiren, kaynaştıran ve onları daha da şık ve güçlü kılan bir zenginlik olarak karşılayarak ve kendilerine özgü yöntemlerle işleyerek bütün insanlık için bir kültür mirasına cevirdiler. Yunanistan, kültürel düzeyde, bütün “yabancı”ları bir anne gibi koruyup kollayan ve onları insanlık için her biri tek başına yegâne bir değer olarak, canlı birer şahit olarak sahiplenip korudu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel4.jpg" alt="" width="299" height="224" />Bize yunanlı filozoflar, trajik şairler öğretti. Eschilos, Sofoklis ve Evripidis öğretti. Keza Yunan düşüncesinin modern fikir babalarından öğrendik. Savunmasız birine misafirperverlik yapmak ve sığınma hakkına sahip çıkmak, güçsüz durumdaki birine yardım etmek yunan kültürünün doğasıdır. İşte bu Yunanistan asla korkmamıştı ve işte bu Yunanistan ihtişama ulaşmıştı. Bugün Yunanistan bu büyüklüğünden neden korkar duruma gelmiş?</p>
<p style="text-align: justify;">Misafirperverliğin tersine yabancı korkusu (Xenophobia) yunanca kelimelerden oluşuyorsa da (Xsenos = Yabancı ve Phobia = Korku) esasen yunanca bir kavram değil. İlk olarak bir İngiliz gazeteci tarafından geçen yüzyılın başlarında tam da bugün karşı karşıya olduğumuz fenomeni yani bir milletin bir başka milletten korkusunu ifade etmek için kullanıldı. O halde modern bir olguyu ifade ediyor. Ancak kullanım ve anlam olarak yunanca değildir. O zamana kadar bilinmeyen bir kavramdı. Mesela Anglophobia ve sonu phobia ile biten onlarca kavram vardı ancak 1916 yılında bahsettiğim gazeteci Xenophobia kavramını icat ederek kullanıma soktu.</p>
<p style="text-align: justify;">Thermopilles<a href="#_ftn1">[1]</a> teki 300 Ispartalı savaşçının anıt mezarlarındaki yazıt kaç bin yıl sonra bile bilincimize çarpar durur. Bize ve tüm Avrupa’ya, son savaşçısı da ölene dek direnen Ispartalı savaşçıların bağımsızlık ve özgürlük bayrağını ölümleri pahasına yere düşürmediklerini döne döne hatırlatıyor: «Ω ξειν, αγγέλλειν Λακεδαιμονίοις, ότι τήδε κείμεθα, τοις κείνων ρήμασι πειθόμενοι»: modern Yunancaya serbest çevirirsek, “yabancı, git Ispartalılara ilan et ki, dünyanın bu yerinde biz bir avuç Yunanlı bize yüklenen görevi yerine getirirken, yani ülkemizi savunurken hepimiz şehit düştük”. Burada “yabancı” somut tarihi koşullarda kahramanca şehit düşen savaşçıların güvendikleri ve onlar adına gidip Ispartalılara haber vermesi istenen candan bir dost, en yakın akrabadır.  Ο ξειν, yani yabancı ilk başlarda arkadaş, dost, misafir anlamına geliyordu. Ve her yabancı, Yunanlıların 12 tanrısından en büyüğü olan Zeus’un koruması altındaydı. Sonradan kavram anlam değişikliğine uğradı ve zamanla yabancı, düşman anlamında kullanılmaya başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Keza biliyoruz ki Latincedeki hostis kelimesi de (ki İngilizcedeki hostility kelimesi oradan geliyor) ilk başlarda arkadaş anlamında kullanılıyordu. Günümüzdeki hostes kelimesi de misafirleri ağırlayan, karşılayan anlamındadır. Ancak Roma demokrasisi Roma imparatorluğuna dönüşürken kavram orada da anlam değişikliğine uğradı ve dost düşman olmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel5.jpg" alt="" width="299" height="224" />Zaman ve olaylar değişiyor, kuşkusuz. Bununla birlikte, yabacılarla ilgili yeni yasa taslağına bu kadar büyük bir direnç gelmesinin nedeni ne? Burada yıllardır yasal olarak yaşayan yabancıların Yunan vatandaşlığı almaları Yunanlılara ne tür zararlar verebilir?</p>
<p style="text-align: justify;">*  *  *  *</p>
<p style="text-align: justify;">Ben kimim, biz kimiz ve hangi gruba bağlıyız, bizim dışımızdakiler bizi nasıl tanımlar, nasıl algılar gibi sorular modern toplumlarda yalnızca bireyleri ve kolektif özneleri değil aynı zamanda siyasal bilimcileri, sosyologları, psikologları hatta antropologları da yakından ilgilendiren bir konu. Sorun kimlikle ilintilidir, onunla bağlantılıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği üzere modernitenin ortaya çıkardığı ve yükselttiği merkezi değerdeki öğelerden biri de özne kavramıdır. Bütün modern toplumlar, aydınlanmanın ortaya çıkardığı, kendi aklıyla ve mantığıyla düşünüp kararlarını kendisi alan birey kavramı üzerine inşa edildiler. Unutmayalım ki liberalizm bireyi ve mülkiyet hakkını kutsayan bir ideoloji olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Ve sosyal teorinin bütün klasik fikir babaları, Marx, Durkheim, Weber ve Simmel kimlik ve onun formasyonu ile uğraşmışlardı. O halde akılda tutmamız gerek birinci öğe insanların verili bir kimlikle doğmadığı, gerçek ve doğal bir kimliğe sahip olmadıklarıdır. Tersine, her defasında toplumsal ve tarihsel olarak bazen de konjonktürel olarak biçimlenen bir kimliğin sunulması ve egemen hale gelmesi mücadelesinin içinde buluruz kendimizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimliklerimiz, diyalektik bir çerçevede benzerliklerimiz ile farklılıklarımızın sürekli bir etkileşimi içinde ortaya çıkıyor. Yani, benzerlikleri, birliği ve son tahlilde de kolektif kimliklerimizi oluşturan ortak paydalar mevcuttur. Bu ortak paydalar yada öğeler başka kolektif kimliklerin veya öğelerin farklılıkları ile sürekli bir etkileşim içindedirler. O halde benzerlikler (ortak değerler) ile farklılıklarımız ister bireysel olsun ister kolektif olsun kimliğin başlıca oluşturucu öğeleridirler. Sosyolojide genel kabul gören anlayışa göre ortak paydalar grup yada kolektif kimliklerin oluşumunda rol oynarken, farklılık bireysel kimliğin oluşturucu öğesi. Birçok sosyal bilimci, neredeyse bütün toplumlarda, farklılığı, kimliğin başlangıç ve oluşturucu etmeni olarak temel almaktalar. Bunlara göre kimliğin altyapısında bulunan bir yada birkaç farklılık, bir şekilde öne çıkıyor ve egemen öğe oluyor. Başka türlü söylersek, politik ve toplumsal açıdan önemli, farklı kimliklere dönüşüyor.  Açık ki insanlar birçok açıdan birbirlerinden farklılaşıyorlar, ancak sadece bazı farklılıklar özgün kimlerin oluşumuna yol açabilir. <strong>O halde yalnızca bazı kimlikler siyasal ve toplumsal açıdan önem kazanıyor ve politik – sosyal arenada belirli etkilere yol açıyor.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel2.jpg" alt="" width="299" height="224" />Bunlar, farklılığının tanınması için mücadele eden ve somut hedefler belirleyen kolektif bir grubun/kimliğin varlığına işaret eder. İşte kimliğin siyasal işleyişi tam da burada gerçekleşiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimliğimin temel öğeleri olan Kürtlüğüm ve Türk Devletinin işgali altındaki Kuzey Kürdistan’da evimizde konuştuğumuz ama resmi ve egemen kültür karşısında hayatın bütün diğer alanlarında yasaklı olan Kürtçeyi konuşan Kuzey Kürdistanlı bir Kürt olarak yaklaşık 15 yıl önce ülkemi terk edip buralara gelmek zorunda kaldım. Türkiye’de kalsaydım, kimliğim için mücadele etmeye devam edeceğimden arkadaşlarım gibi 12, 5 yıl ceza alıp bu süreyi cezaevinde geçirecektim.</p>
<p style="text-align: justify;">Şanslıydım ve yakalanmadan buralara geldim. Yunanistan benim için bilinçli bir tercihti çünkü insanlığın kültür mirasına olan katkısını biliyordum ve Atina’ya ulaşırken düşlerimde Atina demokrasisini canlandırırdım. Tarihsel olarak mültecilere kucak açan ve onlara ifade özgürlüğü tanımış olmasıyla ün yapmış bir şehre geldiğimi biliyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Buralara gelirken düşünsel ve bedensel özgürlüğümü güvenceye almanın dışında hiç bir beklentim yoktu. Hiç bir zaman diğer Avrupa ülkelerinde mültecilere sağlanan sosyal yardım benzeri şeylerin peşinde olmadım. Yunanlı yetkililer beni Türkiye’ye iade etme girişimde bulunmadılarsa da hala da anlayamadığım garip bir şekilde politik iltica talebime 5 yıl boyunca ret cevabı verdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak misafirperver yunan halkı bana ve daha birçok Kürde sahip çıktı. Sonrasında politik iltica aldım, Türkiye’de yarım bıraktığım üniversite öğrenimine burada yeniden başladım, bitirdim, çalıştım ve hala öğrenimime devam ediyorum. Yunan eğitim sistemine erişim benim için oldukça önemli olanaklar açtı, keza iltica hakkıyla birlikte bir dizi sosyal haklara da kavuştum. Bugün en az Kürt tarihi kadar yunan tarihini ve filozoflarını, belki de daha fazlasını biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">15 yıl aradan sonra bugün beni en çok üzen şeyin ne olduğunu sorarsanız, Kürdistan’dan sonra ikinci vatanım olarak kabul ettiğim Yunanistan’da siyasal haklarımı kullanamıyorum şeklinde cevap veririm size. Unutmayın ki burası tarihte “vatandaş”larına siyasal hak tanıyan ilk ülkedir. İnanıyorum ki aynı gerekçelerden dolayı başka mülteci grupları, başka dinlerden ve dillerden olan “öteki”ler de dini inançlarını yerine getiremedikleri için üzüntü içindeler. Siz başkalarının başka bir tanrıya inanma hakkını engelleyemezsiniz. Bu hak kutsaldır, temel, insani ve demokratik bir haktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Plüralist bir dünyada ve cokkültürlü bir dönemde yaşıyoruz. Yunanistan’da yaşayan biri egemen olan kültürel geleneklerin ve dini inanışın dışında farklı bir din ve kültürle de yaşayabilir. Bunun önemini batıdaki sosyal bilimciler yıllardır kavramış durumdalar. O yüzden vatan tanımı da artık değişiyor, kimileri için kişinin doğduğu topraklar değil, yönünü çevirdiği, yaşamak istediği topraklardır. Siz buradaki, bu salondakilerin de çok iyi bildiği gibi Alman Yeşiller partisinin başındaki Cem Özdemir Türk kökenli bir Almandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal bilimciler vatandaşlık meselesini artık salt hukuki anlamıyla ele almıyorlar, kültürel boyutlarına vurgu yapıyorlar ve insanların farklılıklarının tanınması ve saygı gösterilmesi durumunda birlikte yaşama isteklerinin çatışmacı ve rekabetçi yanlarına baskın geldiğini iddia etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir toplumun kültürü yerleşik, sabit ve değişmez değildir. Sürekli daha iyiye, mükemmele doğru ilerleyen canlı bir dinamiktir. Bu anlamda göçmen ve mülteciler kendileriyle birlikte valizlerine doldurup getirdikleri kendi kültürlerini kaldıkları ülkelerin kültürleriyle bir ressamın fırçası gibi renklendirip yeni boyutlar katmaktalar. Böylece göçmen ve mültecilere ev sahipliği yapan ülkenin kültürü yani egemen kültür başka kültürlerle temasa ve etkileşime geçtiğinde daha da zenginleşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumlar gibi insanlar da değişiyor, ister yerli olalım ister yabancı bu değişimden kaçmamız mümkün değildir. Mülteciler ve yerliler artık yeni düşünce ve tehlikelerle karşı karşıyadırlar ve yumuşak geçişlerle sürece adapte olup bizi bekleyen sorunlara cevap vermenin dışında da şansımız yok. Kimliklerimizin de bu yeniden kurulum süreci bizi hem birey olarak hem de kader birliği ile içinde yaşadığımız toplum olarak daha güçlü, daha zengin kılmaktadır. Bu armonik birlikte yaşamın hayat bulması ki bugünlerde insanlara çok anlaşılır gibi görünmüyor, sürekli çaba, büyük bir sabır ve anlayış gerektiriyor. İçinizden bazılarının sanki “kültürel çatışmalar ne olacak” diye fısıldadığını duyuyorum. Muhtemelen bu tür çatışmalar, mesela Turban, yada değişik dini sembollerin yol açabileceği çatışmalar gündeme gelebilir, ancak size hatırlatmak isterim, bunlar bugün gündeme gelmedi, eskiden de vardı ve yarın da var olmaya devam edecekler. Bunlar yeni ortaya çıkan problemler de değiller. 60 yıllık Avrupa Birliği süreci Fransızlarla Almanlar arasındaki problemleri ortadan kaldırmaya yeti mi sizce, aynı şekilde Yunanlılar ile Türkler arasında sürekli çatışmalı bir durum yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Her ülke, özellikle de batılı gelişmiş devletler mülteci ve göçmenlerle ilgili ne yapmak istediğine bağlı olarak değişik politikalara ve reçetelere sahip. Her zaman yanıtı aranan soru şu: mülteci ve göçmenleri politik ve sosyal sisteme dâhil mi edeceğiz yoksa onları asimile mi edeceğiz. Kuzey Amerika kıtasından iki modelle konuyu biraz daha açıklayalım, örneğin ABD de genel vatandaşlık söz konusu, yani sosyal ve siyasal hakları birlikte kapsayan bir paket mevcut, oysa Kanada da sosyal ve siyasal haklar farklı farklı paketler olarak sunulmaktadır. Flexible, substantive citizenship gibi bir sürü vatandaşlık kavramı vuku bulmuş. Artık batı dünyasında vatandaşlık kavramı önüne bir sıfat konularak tartışılıyor. Bu konuda muazzam bilimsel bir bibliyografi ve konunun siyasal ve kültürel boyutlarına ilişkin son derece doyurucu tartışmalar mevcut.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan’da mülteci ve göçmenlere siyasal hakların tanınmasının arkasındaki gerçek nedenleri bizlere zaman gösterecek. Adaletin yerini bulması ve temel insani ve siyasal hakların bundan mahrum olanlara iade edilmesinin dışında bütün bu değişikliklerden sadece iki büyük iktidar partisinin mi yoksa bütün bir politik yaşamın mı faydalanacağını hep birlikte göreceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak ben yeni yasa taslağından faydalanabilirsem Kürt kökenli bir yunan vatandaşı olacağım. Politik mülteci olarak deneyimlerim, keza Yunanistan’daki öğrencilik yıllarım beni özellikle mülteci, göçmen ve “öteki”ler konusunda daha da duyarlılaştırarak daha hümanist kildi. Yunan vatandaşlığını da alsam Yunanistan’da yaşayan biri olarak önümde çetin bir kavga var. Değişikliklere adapte olarak içinden geçtiğimiz ekonomik krizi daha etkili karşılamak, doğaya ve çevreye zarar vermeyen yaşam tarzım ve sahip olduğum değerlerle herkes gibi bende yeni koşullara uyarak yaşam mücadelesinin içinde olacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli dostlar, konuşmanın bu ikinci bölümünde ise daha somut olarak önerilen yasa taslağının ruhuna ilişkin görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu yasa taslağının felsefesi kuşkusuz bütün bu tartışma ve gösterilen dirençle ilgilidir. Öncelikle iktidardaki PASOK yasa taslağını gündeme getiren ve büyük ihtimalle meclisten geçirecek güç olarak bunun siyasal bedelini önümüzdeki sonbaharda yapılacak yerel seçimlerle tahsil etmenin hesaplarını yapıyor. Zaten iki sağ partinin bütün kaygısı siyasal haklarına kavuşacak olan ilgili kesimlerin seçim sonuçlarını köklü şekilde değişikliğe uğratacağı yönünde. Dolayısıyla kesin olan ve üzerinde hesap yapılan temel olgu siyasal haklarına kavuşacak olan bu kesimin seçimlerdeki oylarıdır. Hükümet tarafı bu avantajın bilincindedir ve yasa taslağını iktidara geldiği günden beri gündemine almıştır. Bu anlamda olup bitenlerin arkasındaki politik hesabın ne olduğunu anlamak önemlidir. Ve bunu en iyi pratikte hepimiz göreceğiz. Şimdilik görünen boyutlarıyla, vatandaşlık hakkının tanınmasıyla siyasal haklarına kavuşacak olanlarla siyasal öznenin genişletilmesi yani seçmen kitlesinin arttırılması hesaplarının yapıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak unutulmamalı ki bir dönem sonra yeni statülerine alışacak olan yeni seçmenler oy verirken başka faktörlerin de etkisiyle farklı tercihler de yapabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan zaman zaman iktidardaki PASOK tarafından da yapılan açıklamalarla siyasal haklarına kavuşacakların çok sınırlı olacağı (60 bin civarında, oysa 266 bin olması bekleniyor) kaydediliyor. Sanırım iki nedeni var bunun, ilki politik sistemdeki diğer güçleri korkutmak ve toplumsal gerilimi daha arttırmak istemiyor diğer yandan da bizzat PASOK tarafında bir geri çekilmeye işaret ediyor. Belki yasa taslağının maddelerinde bu görülmüyor, ancak yasanın ruhuna ilişkin bir geri çekilme sezinliyorum. Hukukçuların çok iyi anlayacağı üzere bu meselelerde önemli olan yasaların maddelerinden çok ruhudur, amacıdır, yani maddelerin arkasındaki ve onlara vücut veren temel felsefedir. Bildiğiniz üzere şimdiye kadar yürürlükteki yasanın arkasındaki ruh vatandaşlık vermeme yönündeydi. Bu yüzden başvuranlar 8, 10, 15 yıl beklemek durumundaydılar. Vatandaşlık alamadan yaşama gözlerini yuman dostlarımız oldu. Buradan şunu da tahmin etmek mümkün, bazı etnik gruplara sınırlı diğer bazılarına ise daha hafif şartlarda vatandaşlığın verilmesi gündeme gelebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan harç meselesine de gelmek istiyorum, kanımca buda çok önemlidir. 1500 euro, 700 veya 100 euro olması herhangi bir detay değil, kanımca taslağın diğer maddeleri kadar önemlidir. Özellikle eğer genel eğilim vatandaşlık vermeme yönünde olursa ve büyük bir ret oranı çıkarsa o zaman bir kombinasyona işaret ediyor! Kanımca bu konuda bir sorunumuz var ve gerçekten de harç şartının konulması ile ilgili özel nedeni anlamış değilim. Sonuçta bu insanlara vatandaşlık hakkı verilecek mi verilmeyecek mi, bence burada tartışmak gerekiyor. Eğer genel felsefe vatandaşlık verilmesi yönünde olsaydı, o zaman inanıyorum ki her kes elinde avucundakileri biriktirerek bu miktarı öder ve bu sorundan kurtulur. Eğer genel felsefe ret ise, (çünkü şimdiye kadarki genel felsefe bu idi ve size sadece politik iltica taleplerine verilen olumlu cevap oranlarının binde beş civarında olduğunu hatırlatayım, o zaman genel çerçevenin ret olduğunu görürsünüz) şu halde çok acımasız bir uygulama ile karşı karşıyayız. Hele taslak maddeleri içinde yer alan bir madde var ki “kamu ve ulusal güvenliği tehlikeye atacak nedenleri olmaması” işte burada bütün hikaye bitiyor. Eğer size biz falanca kişi hakkında sağlıklı biri olmadığı yönünde bilgi sahibiyiz şeklinde gerekçe ileri sürerlerse burada söz bitiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Son 30 yıllık süreç, Yunanistan’ın AB süreci ile birlikte modernleştiği, batı ile bütünleştiği bir süreç. Aynı zamanda da özellikle Doğu bloğu ülkelerinin yıkılmasından sonra cevre ülkelerden gelen yüz binlerce göçmen ve son 15 yılda Afrika’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir alandan gelen mülteciler ile birlikte Yunan toplumunun demografik yapısı hatta bazı şehirlerin, semtlerin fiziki görüntüleri bile değişime uğradı. Ama en önemlisi toplumunun yabancılara ilişkin genel duruşu değişti, yabancı düşmanlığı, yabancılara karşı güvensizlik ve şiddetli önyargılar da Yunanistan’ın batılılaşmasına eşlik eden değerler oldu. Sadece örnek olması açısından kamuoyu yoklamalarında çıkan bazı verileri size sunmak istiyorum. Bütün Avrupa çapında yapılan araştırmalarda yabancıların varlığından en fazla rahatsızlık duyan ülkelerin başında Yunanistan geliyor. Yabancıların kamu güvenliği açısında tehlike oluşturduklarına ilişkin verilen pozitif cevaplar da çok yüksek (bazen yüzde 80 e ulaşıyor), örneklemlerde yabancıların ülkedeki işsizliği arttırdığına ilişkin sorulan soruya evet diyenlerin oranı ise bir öncekinden de yüksek. Yabancıyla evlenir miydiniz yada kızını yabancıya verir miydin sorusunda ise “kesinlikle hayır” diyenler neredeyse yüzde 25.</p>
<p style="text-align: justify;">Yabancılarla ilgili bu algı yani kuşku, korku ve tedirginlik, yalnızca toplum katında egemen olan bir algı değil, devlet kurumları nezdinde de geçerli olan bir algıdır. Bu, şimdiye kadar kanun hükmünde bir algı olarak işliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bu iklim devlet katında bundan sonra da devam ederse şartları uyan ve vatandaşlık için başvurmaya niyetli insanları da başvuru yapmaktan vazgeçirecektir. Bugüne kadar yürürlükte olan yasa binlerce insanı başvuru yapmaktan vazgeçiren şartlar içeriyordu. Şahsen ben de bundan dolayı başvurmadım. Ya da ikinci başvuru yapmaktan alıkoyuyordu. Kendisine neden ret edildiği açıklanmayan biri neden ikinci kez başvuruda bulunsun. Neyse ki yeni yasa taslağında bu durum kısmen de olsa düzeltilmiş ve harç miktarları düşürüldüğü gibi ikinci kez harç ödemeden başvuru hakkı da getirilmiş. Üstelik kararın içeriği ne olursa olsun en geç 2 yıl içinde başvurulara cevap verileceği ve kararın gerekçeli olarak bildirileceği de güvenceye alınmış. Bu önemlidir çünkü cevabın ret olması halinde gerekçe önem kazanıyor. Herhangi bir sorunu çözdüğü için değil ama en azından bir güvenlik anahtarı gibi işlev görebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten de görünen kadarıyla mülteci ve göçmenler sorununu çözmek için politik bir iradenin oluştuğu söylenebilir. Bu sevindiricidir ve desteklenmesi lazım. Bunun ötesinde bu işin arkasında gizli ve şimdi bizim bilmediğimiz başka bir gündem var mı şimdilik bilemiyoruz. Ancak karara itiraz hakkının konulması, harçların düşürülmesi gibi başlıklarda önemli düzenlemeler yapılırken ulusal güvenlik ve kamu güvenliği konularında maddeten denetlenmesi zor maddelerin de araya serpiştirilmesi üzerinde durulması gereken bir konu.</p>
<p style="text-align: justify;">Acıdır ki sağdan tartışmaya katılanlar, tartışmayı tamamen mantık dışı bir alana sürüklemeye çalışıyorlar. Burada yıllardır legal olarak kalan ve nüfusun önemli bir kesimini oluşturan insanların durumlarının daha da iyileştirilmesini tartışırken maalesef sağdan katılanlar yabancıların yunan vatandaşlığına hakları olup olmadığına getirdiler. Son yüz yıllık yunan tarihini de mi bilmiyorlar bunlar! Zaten hâlihazırdaki yasa kimsenin sonradan yunanlı olamayacağını söylemiyor ki, sadece çok geç işliyordu, şimdi bu işler daha hızlı olacak. Bu sanki unutulmuş!</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bi 30 yıl daha yaşarsam, buralara ilk geldiğimdeki misafirperver, yabancıyla ve kendisiyle barışık, korkudan uzak bir toplum görmek istediğimi söyleyerek konuşmamı burada sonlandırıyorum</p>
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla</p>
<p style="text-align: justify;">4 Mart 2010</p>
<p style="text-align: justify;">* Yunanistan Yeşiller Partisi tarafından <strong>Yunanlılar ve Yabancılar El ele</strong> şiarıyla 4 Mart 2010 da Yunanistan’ın başkenti Atina’da düzenlenen <strong>Mülteciler için siyasal haklar öngören kanun taslağı </strong>konulu panel konuşması (Yunanca&#8217;dan Türkçeye çevrilmiştir)</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> Tarihi Thermopilles savaşı, Herodot tarafından ayrıntılı olarak anlatılıyor ve hikâyeye göre MO 480 yılında Ağustos ayında Yunan şehir devletleri ile Pers imparatorluğu arasında, Perslerin Yunanistan’a saldırması ile başlıyor. Savaş Yunanistan’ın ortalarında bulunan Thermopiles geçidinde cereyan eder, modern tarihçilere göre yunan ordusu 7.000 savaşçı ile 600.000 kişilik ordusuyla Pers kralı Kserksis’e karşı direnişe geçer ve 7 gün boyunca son savaşçı da ölene kadar Pers ordusunu durdurmayı başarırlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yunanlılar ve Yabancılar El ele</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 23:29:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1170</guid>
		<description><![CDATA[Atina sokakları yine devrim kokuyor bu aralar. Ardarda patlayan siyasal ve ekonomik skandallar ve en son Papandreou Hükümetinin ilan ettiği kemer sıkma politikasından bu yana sokaklar, yüzleri korku ve öfke ile karışık kitlelerin gösterilerine sahne oluyor. Bir tarih daha yazılır mı bilemem ancak önümüzdeki günlerde toplumsal çalkantılar yine tırmanışa geçeceğe benziyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Atina sokakları yine devrim kokuyor bu aralar. Ardarda patlayan siyasal ve ekonomik skandallar ve en son Papandreou Hükümetinin ilan ettiği kemer sıkma politikasından bu yana sokaklar, yüzleri korku ve öfke ile karışık kitlelerin gösterilerine sahne oluyor. Bir tarih daha yazılır mı bilemem ancak önümüzdeki günlerde toplumsal çalkantılar yine tırmanışa geçeceğe benziyor. Önceki hükümetin devletin kasasını tamamen bir kaç büyük aile ve şirketin lehine boşaltmasının faturasını yine emekçiler ödeyecek.  Hiç bir siyasal güç, parti yıllardır devletin kasasını boşaltanların yargılanmasını ve krizin bunlara fatura edilmesini de talep etmiyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1171" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel1"><img class="alignright size-medium wp-image-1171" title="Panel1" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Dolar – Euro savaşının arkasındaki dev finans sirkatlerinin birliğin ekonomik olarak en zayıf durumdaki ekonomilerine faturayı ödettireceği görülüyor. Bunlardan biri de Yunan ekonomisi.  GSMH’nin %12,5 uğuna denk düşen yaklaşık 300 milyar euroluk dış borçla Papandreou Hükümeti kelimenin gerçek anlamında bir enkaz devraldı. Sadece dibe çökmüş bir ekonomi değil aynı zamanda patlamaya hazır ve bugüne kadar çözülmemiş, çözülmesi de istenmemiş sorunlarla da karşı karşıya yeni hükümet. Örneğin çevre sorunu, yerel yönetimlerle ilgili sorunlar, sosyal sigortalar sorunu, mülteci ve yabancılar sorunu bunlardan bir kaçı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gecen yıl finansal krizi yaratanlar bugün de krizi yönetmeye devam ediyorlar. O yüzden de tünelin sonunda ışık görünmüyor şimdilik.  Son yüzyılda kapitalizm kaç kez krizlerle karşı karşıya geldi, buhranlar yaşadı. Her buhran beraberinde birtakım çözümler de getirmişti. 1929’daki büyük kriz ABD de Keynesci politikaları devreye sokmuştu. 2. Dünya savaşı ise kıta Avrupa’sında sosyal devletin doğumu ve komünistlerle sosyalistlerin ya tek başlarına yada iktidar ortakları olmalarıyla sonuçlanmıştı.  1974’teki petrol kriziyle sosyal devlet de çatırdamaya başlayınca 80’lerin başında neoliberal programlar devreye sokularak (ABD de Reagan, İngiltere’de Thatcher ile sembolleşmişlerdi) kriz atlatılmaya çalışılmıştı. Sovyetler ile Doğu bloğunun çöküşüyle varlık nedenlerini sorgulamaya başlayan kapitalizm bu kez ideolojik bir krizin esiğindeydi. Ancak refleks gecikmedi. <strong>Mülkiyet hakkı</strong> ile <strong>Pazar</strong> (ekonomisi) bir kez daha kutsanarak <strong>neoliberal adalet tezleri</strong> piyasada yok satmaya başladı. Görüldüğü gibi kapitalizm her buhranda bir takim çözümlerle tarih sahnesindeydi.  Ne ki geçen yıl finans sermayesine daha fazla nefes aldırmak için yaratılan kriz kendisiyle birlikte hiç bir çözüm getirmedi. Varsa yoksa kutsanan “Pazar”ın düzgün işlemesi lazımdı ve gerekirse piyasalara sıcak para akımını kolaylaştırmak için bankalara milyarlarca euro destek aktarıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen yıl, Avrupa’nın en sağ hükümetlerinin merkez solun 2. Dünya savasından sonra uygulaya geldiği sosyal devletin bazı politikalarına doğru çubuğu kırdığına tanık olduk. Bu, tabandan gelen tepkilerin sonucu değil, tersine yukarıdan yani siyasal ve ekonomik elitin, sistemin baskıları sonucu mecburen başvurmak zorunda kaldığı ve kendi ideolojileri ve siyasetleriyle zıt düşen tedbirlerdi.  Mesela Fransız cumhurbaşkanı Sarkozy, en uç düzeydeki müdahaleci politikalarıyla ve en son Londra da yapılan G20 toplantısında borsaların sıkı kontrole alınması önerileriyle bir neoliberalden çok (ki aslı odur) bir sosyal demokratı andırıyor.  Sarkozy sonuç itibariyle, kolektif örgütlenmelerin, isçi ve memur sendikalarının baskısı sonucu değil, sistemin bekası gereği siyasal çizgisinde ciddi değişikliklere gitti. Piyasalar canlanıp, <strong>Pazar</strong> kendi kurallarıyla normal islerliğine kavuştuğunda kuşku yok ki devlet yine ekonomi üzerindeki şimdiki ayarlayıcı rolünden çekilecek, küçülecek ve kamu güvenliği alanıyla sınırlandıracak (siz isterseniz buna mülk sahibi sınıfların mülklerini koruma da diyebilirsiniz), ancak açık olan başka bir şey var ki, artık neolibarel ideoloji son 30 yılda oynadığı rolü oynama fırsatı asla elde edemeyecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Globalleşen dünya ekonomisi devletlerarasında çok ciddi bağımlılık ilişkileri de ortaya çıkardı. Özellikle çevre ve yarı çevre ülkeler merkeze göbekten bağlı durumdalar. Ancak ekonomi dışı alanlar için de aynı şey geçerli, özellikle de çevre ve mültecilik gibi sorunlar artık dar ulusal politikalarla çözülemiyor. Küresel yada bölgesel işbirliklerini gerektiriyor. Özellikle mülteci politikası ve cevre sorunları artık bu konsept içinde tartışılıyor. Bu sevindiricidir. Yunanistan’da da soldan tartışmaya katılanların çıkış noktası aşağı yukarı bu. Gerçi sol yıllarda özellikle G8 ve G20 toplantıları vesilesiyle 3. Dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi talebi sürekli gündeme getiriyor. Özellikle doğal felaketler ile (her ne kadar özünde doğal felaket olsa da arkasında insanın doğa üzerindeki yıkıcı tahribatları sonucu tetiklenen doğal felaketlerdir aslında) oluşan tahribatları artık hiç bir ülke kendi olanaklarıyla karşılayamayacak şekilde gözler önünde. Çevre kirliliği ve mültecilik sorunları da öyle.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu anda en hızlı kalkınma potansiyelleriyle dikkatleri çeken Çin ve Hindistan’da sürdürülen geleneksel kalkınma modeli (kapitalist kalkınma modeli) batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın neredeyse 100 yıl önce terk ettikleri bir model. Artık gelişmiş ülkelerde şimdi çok rağbet edilen tabirlerle dönüşebilir enerji kaynaklarına, (su, güneş, rüzgar enerjisi vb) yönelinmiş durumda.  3. Dünya ülkelerinde ve gelişmekte olan ülkelerde ise çevreye ve doğal dengeye onarılması neredeyse imkansız zararlar veren bir kalkınma modeli yürürlükte. (Buradan gelişmiş ülkelerin çevreye hiç zarar vermediği sonucu çıkarılmasın) Sonuçları sadece bu ülkelerde yaşayanlar değil, bütün yerküre çekiyor. Belki sınır boylarına tel örgüler çekerek ve ileri teknoloji ile donatarak insan kaçakçılığını sınırlandırmak mümkün ama gökyüzüne sınır çekmek imkânsız. Bir ülkedeki çevreye zararlı ekonomik faaliyet bütün kıtalara yayılıyor. Dolayısıyla gelişmiş batının gerek deney ve tecrübelerini gerekse de teknoloji transferi ile çevreyi kirleten ülkelere yardım etmesi gerektiği tartışmaların en önemli halkalarından birini oluşturuyor. Mülteci politikası de aşağı yukarı benzer bir anlayışla karşılanıyor. Sorunun, kaynağında çözülmesi gerektiği, tartışmaların en önemli noktasını oluşturuyor. Yani dar ulusal politikalarla sorunun çözülemediği, bunun devleti daha ceberut yöntemlere ittiği, bir milyar insanin dünya çapında açlık sınırında yaşadığı ve bu gerçek karşısında gelişmiş batının “Dünyanın Lanetlileri”ni daha iyi bir gelecek kurma çabasında sadece sınırlar örerek karşılayamayacağını, sermayenin dünya çapındaki hareketinin mültecileri yerlerinde ve belli bir hayat standardında tutacak iş olanakları sunmadığı Dünya İş Örgütünün de raporlarına yansımış durumda.  Burada bati dünyası iki seçenekle karşı karşıya, ya demokratik özgürlükleri sınırlandırarak polis devletlerine dönüşecek, yada sorunun yerinde çözülmesi için 3. Dünya ülkelerine ekonomik yardim edecek ve işbirliğine gidecek.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1187" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel4"><img class="alignright size-full wp-image-1187" title="Panel4" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel4.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>AB ülkeleri içinde henüz <strong>ortak</strong> bir mülteci politikası biçimlenmiş durumda değil. Genel olarak Avrupa sağı ve neoliberaller bildik muhafazakâr politikalarıyla polisiye tedbirler önerirlerken sol ve demokrat çevreler ile yeşiller daha radikal çözümlerde ısrarcılar. Yunanistan da 4 Ekim 2009 seçimlerinden sonra iktidara gelen PASOK hükümetinin gündemine aldığı konulardan biri de mülteci politikası. Meclisteki iki sağ parti ile meclis dışı aşırı sağcı irili ufaklı grupların yabancı karşıtı söylem ve çabalarına rağmen PASOK ve diğer iki sol parti ile Yeşiller partisi yukarıda açmaya tartıştığımız çerçevede sorunu tartışmaya ve toplumu bu şekilde hazırlama gayreti içindeler. Hemen hemen her gün televizyon programlarıyla, gazete ve dergilerde, panellerde yabancılar sorunu tartışılmakta ve en son geçtiğimiz günlerde meclise gönderilerek alt komisyondan gecen yabancıların politik yaşama katılmalarını öngören yasa tasarısı modern yunan tarihinde bir dönüme işaret ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1172" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel3"><img class="alignright size-full wp-image-1172" title="Panel3" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel3.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>Bu çerçevede 4 Mart 2010 da Yunanistan’ın başkenti Atina da Esperia Otelinde <strong>Mülteciler için siyasal haklar öngören kanun taslağı </strong>konulu bir panel düzenlendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan Yeşiller Partisi tarafından <strong>Yunanlılar ve Yabancılar El ele</strong> şiarıyla düzenlenen ve şu günlerde Yunan meclisinde tartışılan ve meclisin alt komisyonundan geçen ve uzun yıllardır Yunanistan’da legal olarak ikamet eden yabancılara vatandaşlık hakkı ve bununla beraber siyasal hakları öngören kanun taslağı Panel’in konusunu oluşturuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Panel 19 Şubatta kalp krizi sonucu yaşamını yitiren ve geçen yılki seçimlerde (Ekim 2009) Yeşiller Partisinin Atina Çevre listesinden milletvekili adayı olan Kürt kökenli Ürem Faruk ve son 10 yılda Ege, Akdeniz ve Trakya’dan Yunanistan’a geçmek isterken hayatını kaybeden 34 bin mültecinin anısına gerçekleştirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Paneli Yeşiller Partisinin İnsan Hakları komisyonu üyesi Nikos Milonas yönetti. Panelin açılış konuşmasını Yeşiller Partisinin basın sözcüsü ve yürütme kurulu üyesi Nikos Chrisogelos yaptı. Brüksel yerel hükümetinde Ecolo Belgium partisinden müsteşar olan yunan kökenli Christos Doulkeridis toplantıya bir mesaj göndererek desteğini sundu. Yeşiller Partisinin Avrupa Milletvekili Michalis Tremopoulos un da bir konuşma yaptığı Panel’in diğer konuşmacıları şöyle</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Eleonora Zotou, <em>Selanik Valiliği meclis üyesi, Yeşiller Partisi Kurucu üyesi</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Kanun taslağı ve bizim önerilerimiz</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1188" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel5"><img class="alignright size-full wp-image-1188" title="Panel5" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel5.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>Sayın Zotou konuşmasında kısaca, mültecileri ikinci sınıf ve tehdit olarak gören ve temiz ırk safsatasını işleyen değişik mitolojilerden uzak yeni bir mülteci politikasının zorunluluğuna vurgu yaptı.  Aksi halde yabancıların marjinalleştirilmesi ve soyutlanması gibi politikaların uzun vadede kolayca denetlenemeyecek yeni toplumsal patlamalarla sonuçlanacağını ifade etti. Yeşiller Partisi olarak mülteciler için eşit is şartlarını ve sosyal güvenceleri garantiye alan, keza göçmenlik konusunda her türlü engeli ortadan kaldıran düzenlemelerden yana olduklarını, mültecilerin geldikleri ülkeler için sürdürülebilir kalkınma, demokratik ve insan haklarının daha da genişletilmesi için daha fazla işbirliği ve hepimiz için daha iyi bir dünya temennileriyle sonuçlandırdı konuşmasını.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Dimitris Christopoulos, <em>Doç. Dr. ve Yunan Vatandaş ve İnsan Hakları Derneği başkanı</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Mültecilik ve vatandaşın niteliğine ilişkin algılamalar, dışlanmaya karşı hedefler</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa’daki mülteci politikalarının bir yanda entegre diğer yanda da dışlanma arasında ipe çekildiğini ifade eden Christopoulos, dışlama politikasının, halihazırda kırılmaya hazır toplumların güvenlik ve bütünlüğünü tehdit eden boyutlara ulaştığını belirtti. Dışlanma politikasında ısrar edenlerin son tahlilde tam da insanların korkularını güvenlik kaygısı olarak araçlaştıran çürük bir söylemin sahibi olduklarını dile getirdi. Konuşmasını bu eksende örneklerle zenginleştirerek sürdürdü sayın Christopoulos.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Kostis Papayoannou, <em>İnsan Hakları Ulusal Komisyonu başkanı</em><br />
Konu: Bir başka “biz” e doğru</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konuşmasına yeni yasa taslağının pozitif yanlarına ışık tutarak başlayan sayın Papayoannou, yeni taslağın bu anlamda önemine ve toplumsal bütünlüğe sunacağı katkıya değindi, keza eleştirilmesi gereken ve düzelmesi halinde daha iyi sonuçlar verecek maddelerine de ışık tuttu. Ayrıca mikropolitik kaygılarla öne sürülen korku ve güvenlik kaygılarına dikkat çeken Papayoannou, yeni bir siyasi özne olarak “biz” kavramının yeniden tanımlanması gerektiğini, bunun, yenilenmenin yegane dinamiği olduğunu ve ırkçılığa karşı mücadelenin ancak bu şekilde sürdürülebileceğini ifade etti.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Gazmet Kaplani, <em>Gazeteci – Yazar</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Kabile toplumu mu sivil toplum mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Konuşmasına birinci ve ikinci kuşak göçmenler arasındaki farkı belirterek başlayan Kaplani, mültecileri karşılama konusunun bir toplumun erdemlerini ve kusurlarını göstermesi bakımından ayna işlevi gördüğünü ifade etti. Bugünkü mülteci politikası konusundaki arayış ile ekonomik ve toplumsal kriz arasındaki ilişkilere dikkat çekti. Sonuç olarak krizden <strong>birlikte yaşamayı kabullenmiş bir toplum</strong> olarak yada <strong>biri diğerinin kurdu olan bir toplum</strong> olarak çıkmak gibi iki seçenekle karşı karşıya olduğumuzu, bu anlamda da krizin daha güçlü bir Avrupa birliği veya birliğin sonunun başlangıcı olabileceğini ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Loreta Makoli, <em>Afrikalı Kadınlar Derneği üyesi</em><br />
Konu: Beşikten beri ırkçılığa hayır!</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1173" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel2"><img class="alignright size-full wp-image-1173" title="Panel2" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel2.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>Bayan Bakoli ise göçmen çocukların maruz kaldıkları ayrımcılık konusuna vurgu yaptı. Keza Yunanistan’da doğan ve büyüyen, çoğu kez Yunancadan başka dil de bilmeyen, hatta Yunanistan dışında başka bir vatanları da olmayan göçmen çocukların vatansızlığına vurgu yaptı. Yunan devletinin bu çocukları yunan vatandaşı olarak kabul etmemesindeki zorluklara dikkat çekti. Yeni yasa taslağıyla sorunlarının son bulacağını umarken yeni zorluklarla yüz yüze geldiklerini ifade eden Bakoli, hâlihazırdaki yabacılar yasasının zorluklarına da dikkat çekti. Eş birleşimi yasasıyla Yunanistan’a gelen eşlerden biri boşanmak isterse yürürlükteki yasa ile kaçak duruma düştüğünü, bu durumda da en büyük zorluğun çocukların çektiğini ifade etti. Keza evlenmeden çocuk sahibi olan kadınların durumun hiç belli olmadığını, buraya kaçak olarak gelen ailelerin çocuklarının geleceğinin ise meçhul olduğuna vurgu yaptı. Buraya yaşı ilerlemiş olarak gelen ve Yunanca öğrenemeyen ama burada vatandaşlığa geçmek isteyenlerin de durumunun ciddi olduğunu, bunlar için de bir program oluşturulması gerektiğini ifade etti.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Petros Linardos Pilmon, <em>Ekonomist, Yunanistan Genel İşçi Sendikaları Enstitüsü Araştırmacısı</em><br />
Konu: Mültecilerin ekonomiye ve iş ilişkilerine katkısı</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Ekonomist Pilmon ise uluslararası ve yunan ekonomik krizi ile mülteci sorunu arasındaki bağlantıları ele aldı. Çalışma ortamında meydana gelen toplumsal çatışmaların ırkçı hezeyanlara kolaylıkla dönüşme potansiyeline dikkat çeken Pilmon, sürdürülebilir bir ekonominin ancak çevre dostu ve yabancıların toplumsal ve iş haklarına saygı gösterilen bir zihniyetle mümkün olduğunu ifade etti kısaca.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Melitta Gourtsoyanni, <em>Mimar, Yeşiller Partisi Kurucu üyesi</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Mültecilerin barınma koşulları ve Atina kent merkezi için bir öneri</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Gourtsoyanni Atina kent merkezinin yeniden canlanması için toplumsal, etnik ve değişik yaş gruplarının yaratıcı bir şekilde karışımını öngören bir önerisini dile getirerek konuşmasına başladı. Devamında, Atina merkezindeki boş ve terk edilmiş binaların, bir konut programı çerçevesinde kiralarının kamu kaynaklarından karşılanması karşılığında genç göçmen, öğrenci veya yunanlı çiftlere devredilmesini yada düşük taksitlerle konut olarak söz konusu kategorilere satılmasını önerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<ol style="text-align: justify;">
<li>Yannis Papatheodorou, <em>Yanena Üniv. Yunan Filolojisi ana bilim dalında Doç. Dr</em>.<br />
Konu: Yeni ırkçılığın retoriği (söylemi)ş</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Sayın Papatheodorou konuşmasına yeni ırkçı söylemin hedefine yalnızca yabancıları değil ayni zamanda onlara desteklerini sunan ilerici ve demokratları da aldığını belirterek başladı. Bu yeni ırkçı söylemin, geleneksel söylemin yanına (yabancı korkusu) daha nitel bir söylem de geliştirdiğini belirtti. Mesela Yabancılar ile ilgili Kanun tasarısı için Halkoyuna gidilmesi gerektiği gibi söylemler, kısaca en temel insan haklarını hak edip etmedikleri türden hukuk meselesine kadar söylemin sızdığını söyledi. Hatta mültecilerin sisteme entegre olup olmaması konusuna kadar bir dizi soruna etkide bulunduğunu ifade etti. Örneğin yunanca öğrenildiğine ilişkin belge istenmesi, mülkiyet beyannamesi, hatta tavsiye mektuplarının vatandaşlık için başvuruda gerekli belgeler arasına girmesi gibi. O yüzden sayın Papatheodorou yeni kanun taslağının modern yunan tarihinde bir çığır olduğunu ve mutlaka savunulması gerektiğini ve ırkçı söyleme karşı mücadeleye verilecek en iyi cevabın bu olduğunu ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Dara Cibran, Panteion Üniv. Sosyoloji bölümü doktora öğrencisi</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Kimlik ve bir mültecinin deneyimleri</p>
<p style="text-align: justify;">Ben ise konuşmam da (bir kaç gün içinde Türkçeye de çevirip bu sayfadan yayınlama olanağına kavuşmuş olacağım) öncelikle misafirperverlik ile yabancı düşmanlığı kavramlarını yunan tarihinden örnekler vererek, birinin (misafirperverliğin) yunan kültürünün bir parçası olduğunu, aksine yabancı düşmanlığının (xenophobia) ise her ne kadar kavram yunanca kökenli olsa da bir İngiliz gazetecinin icadı olduğunu belirterek sözlerime başladım. Ve ilk başlarda candan dost olarak algılanan “yabancı” nın zamanla nasıl korkulması gereken bir idole dönüştüğünün altını çizdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilim dünyasında, özellikle de sıyasal bilimcilerin vatandaşlık konusunu, dar hukuksal anlamının dışında kültürel boyutlarıyla çok ciddi tartıştıklarını ifade ettim. Bir toplumun kültürünün sabit, yerleşik ve ilelebet olmadığını, tersine dinamik olduğunu ve değişip dönüştüğünü, kimliklerin de ister bireysel olsun ister kolektif olsun, bu değişimin içinde olduklarının belirttim.</p>
<p style="text-align: justify;">İster yabancı olalım, ister yerleşik, hepimizin, aynı coğrafyada aynı kaderi paylasan insanlar olarak yeni düşünce ve tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu ve esnek geçişlerle yeni şartlara uyarak cevap vermenin dışında seçeneğimizin olmadığını ifade ettim. Bu anlamda kimliklerimizin de yeniden bir kurulumla karşı karşıya olduğunu ve bunu başarırsak sonuçta hem birey olarak hem de toplum olarak bizi daha zenginleştireceğinin altını çizerek konuşmayı sonlandırdım.</p>
<p style="text-align: justify;">7 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
