<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Çand &amp; Huner</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/peyam/cand-huner/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 19:15:46 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Aşağıdan Çalışan Giyotin &#8211; Gün Zileli</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 10:18:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1591</guid>
		<description><![CDATA[Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. Aramızdaki ideolojik tartışmalarda Mao hepimizin ortak ve vazgeçilmez referans noktasıydı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-1592" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli/attachment/maozedong"><img class="alignleft size-medium wp-image-1592" title="MaoZedong" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/MaoZedong-187x250.jpg" alt="" width="187" height="250" /></a>Philip Short, <em>Mao Zedong-Bir Yaşam</em>, çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2007, 719 sayfa (orijinal baskı: 1999)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. Aramızdaki ideolojik tartışmalarda Mao hepimizin ortak ve vazgeçilmez referans noktasıydı. Bu referans noktası, özetle “devrimci şiddet” sözcüklerinde özünü bulurdu. O zaman neredeyse herkesin ağzında bir “devrimci şiddet” lafı dolaşır durur ve bu laf en çok Mao’ya dayandırılırdı. “İktidar namlunun ucundadır” diyerek devrimci şiddeti veciz bir şekilde ifade eden oydu çünkü. Hepimiz bu sözü, üzerinde çok da düşünmeden, tekerleme gibi tekrar eder dururduk. O zamanki devrimci gençlerin silahlı serüvenlere girişmelerinde Che Guevara kadar Mao’nun da büyük payı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitap incelemesinde ben, Mao’nun gelişim çizgisini, elbette başka önemli noktaları ele almakla birlikte, esas olarak bu “devrimci şiddet” sarmalı açısından inceleyeceğim. Neydi “devrimci şiddet” ve nelere yol açtı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mao ve Anarşizm</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun devrimci yaşamı, o sırada, tüm dünya çapında ana devrimci-radikal akım konumundaki anarşizme eğilim duymasıyla başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“O sırada Paris ve Tokyo’daki Çinli mülteci gruplarının kuvvetle savundukları anarşizme yaklaşıyordu. Anarşizmin cazibesi otoriteyi reddetmesinde ve yeni bir uyum ve barış çağını başlatacak toplumsal değişim vizyonunda yatıyordu. Bu yaklaşım genç Çin’in, Konfüsyüsçü aile sisteminin boğucu göreneklerinden kurtulma girişimleriyle uyum içindeydi. Mao’nun ve onun Yeni Halkın Araştırma Derneği’nin katıldığı, genç Çinlileri eğitim için Fransa’ya gönderme programı Çinli anarşistler tarafından hazırlanmıştı. Eğitimli Çinliler ‘toplumsal devrim’den söz ettiklerinde kastettikleri, genellikle Marksizm değil anarşizmdi. Li Daçao’nun Bolşevizm’i ‘özgürlüğün şafağını başlatan karşı konulmaz bir dalga’ olarak betimlemesi bile anarşist terimlerle ifade ediliyordu.” (s. 94)</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao için anarşizm gökten inmiş ilahi bir fikir gibiydi. Yıllar sonra, ‘onun pek çok önermesini bir zamanlar uygun bulduğu’nu ve anarşizmin Çin’e nasıl uygulanabileceğine ilişkin saatlerce tartıştığını kabul etti.” (s. 95)</p>
<p style="text-align: justify;">“Anarşizm, eğitime, bireysel iradeye ve benliğin geliştirilmesine yaptığı vurguyla… tek dünya ütopyacılığına ve Çinli bilginlerin erdem ve örneğin gücüne olan geleneksel inançlarına Marksizmden daha uygundu. Mao, Pekin’den ayrıldığında tam bir anarşist haline gelmiş olmayabilir, ancak sonraki on iki ay boyunca, o sırada Çin’de geçerli olan geniş özgürlükçülük anlamında anarşizm bütün siyasal eyleminin referans çerçevesini oluşturdu.” (s.94-95)</p>
<p style="text-align: justify;">“Fakat Mao’nun bir doktrin olarak Marksizm’i benimsemesi için hâlâ uzun bir yol kat etmesi gerekiyordu. Çen [Dusiu] bir Sosyalist Gençlik Birliği kolu oluşturma ve Şanghay’da bir ‘komünist grup’ kurma noktasındayken, Mao hâlâ sınıfsız, anarşist bir toplumun barışçı yöntemlerle kurulmasına yönelik bir ilk adım olarak, Kropotkin tarzında karşılıklı yardımlaşmayı, kaynakların ortaklaşa kullanımını, birlikte çalışma ve araştırmayı temel alan komünlerin kurulmasını tasarlayan Japon “Yeni Köy” hareketini coşkuyla savunuyordu.” (s. 109)</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, Ekim devrimi dolayısıyla artık cereyan Marksizm-Leninizm’den yana esmekteydi. Artık ana radikal akım, dünya çapında, anarşizm değil, Marksizm-Leninizm olmuştu. Dolayısıyla, barış özlemlerinin yerini savaşçı bir ruhun alması kaçınılmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Komintern – ÇKP İlişkileri</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1921 yılında Çin Komünist Partisi kuruldu. Bu andan itibaren, bütün diğer ülkelerde olduğu gibi ve hatta daha fazlasıyla Komintern’le ÇKP ilişkileri gerilimli bir seyir izledi. SBKP’nin aleti Komintern’in emir ve talimatları, Çinli komünistler için her zaman bir handikap oluşturmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">1921 yılında yapılan, Mao’nun da katıldığı ÇKP kuruluş kongresinde, Komintern temsilcisi, Hollandalı Sneevliet ve yardımcısı Nikolski de hazır bulundular. Kuruluş kongresi, en temel Leninist ilkeleri program olarak kabul etti. Ne var ki, artık temel ilkelerdense çok ince günlük politika ve taktiklerle daha fazla ilgilenmeye başlamış bulunan Moskova bu kararları yetersiz buldu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Örnek vermek gerekirse, diğer siyasal partilere yönelik ‘bağımsız, saldırgan ve dışlayıcı bir tutum’ almaya, Komünist Partisi üyelerinin komünist olmayan siyasal örgütlerle her türlü bağı kesmeleri gerektiğine karar vermişlerdi. Bu sekter tutum sadece Sneevliet’in haklı olarak o sırada Çin’de en güçlü devrimci örgüt olarak gördüğü Sun Yat-sen’in Guomintang’ı ile taktik ittifak umutlarına ters düşmekle kalmıyor, Lenin’in bir yıl önce Moskova’da toplanan İkinci Komintern Kongresi’nde onaylanan, ‘geri ülkeler’deki komünist partilerin, kendi ülkelerindeki ulusal devrimci burjuva demokratik hareketlerle yakın işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair teziyle de çelişiyordu.” (s.126)</p>
<p style="text-align: justify;">“Hollandalı’nın açısından daha da kötüsü, delegeler Moskova’nın üstünlüğünü tanımayı da reddetmişlerdi. Parti programında “Komintern ile birleşmek’ten söz edilmesine rağmen, bunun bir bağımlılık ilişkisi değil, eşit bir ilişki olduğu açıkça ifade ediliyordu.” (s.128)</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, ÇKP artık reel bir dünyada, reel bir politik ortamda yol almaya başlamıştı. Bu reelliklerin en başında da para yardımı geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Eylül ayında Çen Dusiu geçici Merkez Yürütme Komitesi Sekreteri olarak sorumluluk üstlendiğinde, Sneevliet’in, yetkili Komintern temsilcisi olarak parti üyelerine emirler vermekle kalmadığını, kendisine haftalık faaliyet raporları verilmesini istediğini de gördü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çen birkaç hafta boyunca Hollandalı’yla çalışmayı reddetti. Şanghay grubu üyelerine Çin Partisi’nin henüz bebeklik aşamasında olduğunu söylüyordu. Çin devriminin kendi özellikleri vardı ve Komintern’in yardımına ihtiyacı yoktu. Sonunda geçici bir anlaşmaya varıldı, zira, her ne kadar Çen yalanlasa da, <strong>Komintern yılda 5.000 ABD <em>dolar</em>ını bulan bir parasal yardım yapıyordu </strong>(abç. GZ). Partinin ayakta kalmak için bu paraya ihtiyacı vardı… Sneevliet… kültürel ve ırksal farklılığı yansıtarak Çinlilerin duyarlıklarını önemsemeyen pek çok Sovyet danışmanının ilkiydi.” (s.128)</p>
<p style="text-align: justify;">Komintern, Çin burjuvazisinin ve toprak ağalarının partisi Guomintang’la ittifak yapılmasını, hatta ÇKP’nin bu partiye dahil olmasını dayatıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çinli yoldaşlar buna kesinlikle karşı çıktılar. Onlara göre, Guomintang, ataerkil, modernizm öncesi bir partiydi; gizli derneklerden, Mançulara karşı verilen hanedan mücadelelerinden, kültürlü seçkinlerin seferber ettiği dağınık ve karanlık edebi ve entelektüel klikler dünyasından kökleniyordu. Sadece ‘Lider’ olarak anılan Sun, hareketi kişisel derebeyliği gibi yönetiyor, taraftarlarına sadakat yemini ettiriyordu. Örgüt derin bir yozlaşma içindeydi. Esas desteği Guandong ve diğer güney eyaletleriyle sınırlıydı. Çin’in işçi ve köylülerini, tüccarlarını ve sanayicilerini, savaş ağalarına ve emperyalistlere karşı mücadele için seferber edebilecek bir kitle partisi değildi ve böyle bir özlemi de yoktu. Sun’un kafasındaki sıralamada savaş ağaları düşman olarak değil gelecekte işbirliği yapabileceği potansiyel ortaklar olarak yer alıyordu.” (s. 139)</p>
<p style="text-align: justify;">Çin devrimini değil, Sovyetler Birliği’nin ulusal çıkarlarını esas alan Komintern, 1920’li yıllarda Guomintang’la ittifakı zorladı ve ÇKP üyelerini Guomintang’la ortak çalışmaya ve Guomindang’da fiilen görev almaya sevk etti. Bu sırada, ölen Sun Yat-sen’in yerine Guomintang’ın başına Çan Kay-şek geçmişti. Çan Kay-şek, Sovyet yardımı dolayısıyla komünistleri ezme hareketine hemen girişemiyordu ama onları adım adım geriletme siyaseti izliyordu. Komintern, Çinli komünistlerin sırtından Guomintang’la uzlaşma ve taviz siyasetlerini sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ruslardan tam bir kopuşma imkânını elinde tutan Çan ile onun ihtiyaç duyduğu Rus silahlarının  akışını denetleyen [o sıradaki Komintern temsilcisi] Borodin arasında şiddetli pazarlıklarla geçen bir ayın ardından uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma kesinlikle Çan’ın lehineydi. Guomintang Merkez Yürütme Komitesi [nin aldığı kararlara göre] komünistler GMD bölümlerinin başından uzaklaştırılacak, yüksek düzeydeki GMD komitelerinde görev yapan komünistlerin oranı üçte birden fazla olmayacak, GMD üyelerinin gelecekte Komünist Parti’ye katılmaları yasaklanacak ve ÇKP’den çift partili GMD üyelerinin tam listesi istenecekti… Ruslar da [Çan Kay-şek’in Çin’de bütün iktidarı eline geçirmek üzere başlatacağı] Kuzey  Seferi’ne tam destek vermeyi üstlenmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP, Komintern’in kendi sırtından yaptığı ve Çan Kay-şek’in, 1927 yılında, Çinli komünistleri kanlı bir şekilde tasfiyesini ve darbesini kolaylaştıran bu uzlaşmaya karşı çıktı. Ancak;</p>
<p style="text-align: justify;">“Stalin, Çan’la ilişkilerin sürdürülmesini istiyordu. O andan itibaren, Borodin’in alaycı sözleriyle, ÇKP ‘Çin devriminde kuli rolüne yazgılı’ hale geldi. O sırada pek görülmüyordu ama milliyetçi darbe Çinli komünistlerin Moskova’yla ilişkilerinde de bir dönüm noktasını belirlemişti… Darbeden sonra Moskova’nın Çin siyaseti Kremlin siyasetlerinin oyuncağı, Stalin’in, Troçki ve öteki rakibi, Sovyet Partisi’nin ılımlı kanadının temsilcisi Nikolay Buharin’le çatışmalarının bir uzantısı haline geldi.” (s.161-162)</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda Şanghay’da darbe indi ve Çan Kay-şek komünistlere karşı büyük bir katliama girişti. Çan’ın darbesinin ineceği konusunda Çinli komünistler de büyük bir aymazlık göstermiş ve gafil avlanmışlardı. Öte yandan, Stalin’in politikası iflas etmişti ama zaten Stalin’in derdi Çin devrimi değil, Sovyet çıkarlarıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">“ÇKP ve Sol Guomintang’ın Çan’ın bir darbe yapacağını nasıl olup da tahmin edemediklerini anlamak neredeyse imkânsızdır. Bunun sebebi, kısmen Stalin’in ne pahasına olursa olsun birleşik cephenin muhafaza edilmesindeki ısrarı idi. Stalin, Guomintang’ın Çin’i birleştirme ve Moskova’nın düşmanları olan büyük güçleri zayıflatma konusunda komünistlerden daha şanslı olduğuna ve bu nedenle Sovyet-GMD ittifakının muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyordu. Çin için belirlediği strateji, devrimden çok <em>realpolitik</em> idi.” (s.176)</p>
<p style="text-align: justify;">O kadar ki, Komintern temsilcisi Borodin (tabii ki aslında ona yön veren Stalin), “burjuvaziyle ittifak” adına, Guomindang’ın bile sağına geçerek, bu partiyi grevleri yasaklamaya zorluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Borodin’in ısrarıyla GMD Siyasal Konseyi uyarısız ve kuralsız grevleri yasakladı ve işçi hareketine ‘devrimci disiplin’ getirmek, paraya istikrar kazandırmak, fiyatları düzenlemek ve işsizliği azaltmak için önlemler aldı.” (s. 180)</p>
<p style="text-align: justify;">Borodin, Sovyetler Birliği’ndeki örneği Çin’e de taşımıştı anlaşılan. Orada da grevler yasak değil miydi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>M. N. Roy</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında bu konuda en doğru yaklaşımı, bir ara Çin’de Komintern temsilcisi olarak da bulunan, Lenin’le Komintern’de “ulusal burjuvazi”yle ittifak konusunda tartışan ve çatışan Hintli komünist Roy ortaya koymuştu. Roy, daha Çan Kay-Şek’in darbesi inmeden, onun Kuzey seferini desteklemeyi öneren Borodin’e karşı çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Moskova’dan henüz gelen yeni Komintern delegesi Mahendranat (M.N.) Roy tarım devrimine Borodin’den daha büyük sempatiyle yaklaşıyordu… Çin devrimi, diyordu, ‘ya bir tarım devrimi olarak kazanılacak ya da asla kazanılmayacak. Kuzeye gitmek ‘her adımda devrime ihanet etmekte olan en gerici güçlerle işbirliği yapmak’ anlamına gelecekti. Sonuç olarak Roy, Borodin’in tavsiyesinin ‘çok tehlikeli’ olduğunu ve partinin bunu reddetmesi gerektiğini söyledi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu anlaşmazlık Stalin’in Çin siyasetinin temel çelişkisini iyice açığa çıkardı. İşçiler ve köylüler mi öncelik taşımalıydı? Yoksa burjuvaziyle ittifak mı?” (s. 178-179)</p>
<p style="text-align: justify;">Roy;  “Kesin bir tutumla liderlere, ‘Guomintang’la işbirliği fikri,’ dedi, ‘her şeyin uğruna feda edilmesini gerektiren gerçek bir fetişe dönüştürülmektedir.’ Uyarı göz ardı edildi. 30 Haziran günü, politbüro nihai bir çöküşü önlemek için son bir umutsuz çabayla, Guomintang’ın ‘ulusal devrimdeki öncü konumunu’ onaylayan işçi ve köylü örgütlerini, köylü özsavunma güçleri de dahil olmak üzere GMD gözetimine teslim eden, grev gözcüsü işçilerin rolünü kısıtlayan ve grev taleplerini sınırlayan korkakça bir karar tasarısını onayladı.” (s.186)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Toprak Devrimi Başlıyor</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çan Kay-Şek’in darbesinin ardından kırsal alanlara çekilen, Mao’nun da içlerinde yer aldığı Çinli komünistler, Guomintang’a, savaş ağalarına ve toprak ağalarına karşı bir silahlı mücadele başlattılar. Merkezi bir iktidardan yoksun devasa bir ülke olan Çin’in olağanüstü koşullarında yaşaması mümkün olan Kızıl üs bölgeleri ve bir kızıl ordu kurdular. Toprak ağalarını tasfiye edip yoksul köylülerin desteğini alarak bir toprak devrimi yürüttüler. Mao bu süreç içinde, daha sonraları tekrar tekrar kanıtlanacağı üzere, deha düzeyinde bir askeri komutan olarak temayüz etti ve yaklaşık on yıllık bir süreç içinde adım adım ÇKP’nin lideri ve Çin Kızıl Ordusu’nun tartışılmaz başkomutanı ve stratejisti oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Stalin, başta ÇKP’nin yürüttüğü toprak devrimini ve silahlı mücadeleyi onaylasa da, bu devrim, Çan Kay-şek’le uzun erimli ittifak politikasına zarar verdiği noktada devrimi önlemeye çalıştı ve 1930’lu ve 1940’lı yıllarda ÇKP’yi Çan Kay-şek’le ittifaka, hatta ona tabi olmaya zorladı.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP, toprak devrimi politikalarıyla köylülerin desteğini kazandı ama bu politikayı yürütürken, öyle sanıyorum ki, yine Sovyetler Birliği’nden devraldığı şiddet politikaları yüzünden, bir daha asla içinden çıkamayacağı bir şiddet sarmalının içine düştü. Toprak ağalarına ve zengin köylülere karşı başlatılan şiddet politikası kaçınılmaz olarak parti içi şiddeti de doğurdu bir süre sonra (aynı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi). Öte yandan, “geri dönen öğrenciler”in (Moskova’da eğitim görmüş dogmatik Sovyet yanlısı ÇKP yöneticileri) tutumlarında da görüleceği gibi<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Mao%20zedong-1.rtf#_ftn1">[1]</a>, 1930’lu yıllara uzanan bu şiddet politikasında, Sovyetler Birliği’nde 1930 yılında başlatılan zorla kolektifleştirme sırasında “kulak”ları sürme ve öldürme siyasetini taklit etme güdüsünün payı küçümsenemez. Şimdi bu gereksiz şiddet politikasının ne olduğunu ve nelere yol açtığını görelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Mao şöyle diyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">“[Köylülerin] bütün aşırı eylemleri kesinlikle zorunludur. Açıkça ifade etmek gerekirse, bütün kırsal bölgelerde bir süre kadar terör estirmek gerekir&#8230; Yöredeki önemli bir toprak sahibinin… ya da büyük bir yerel zorbanın idam edilmesi, bütün ilçede yankılar uyandırır ve feodalizmin geri kalan kötülüklerinin yok edilmesi bakımından gayet etkili olur… Gericileri ezmenin tek etkin yolu her ilçede en az birini ya da ikisini yok etmektir… [Onlar] güçlerinin zirvesinde oldukları zaman, köylüleri gözlerini kırpmadan öldürdüler… [Bu durumda] kim çıkıp da köylüler ayaklanmasın ve içlerinden birini ya da ikisini kurşuna dizmesin diyebilir?” (s.170)</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak, terörü başlatmak belki kolaydır ama durdurmak çok zordur.</p>
<p style="text-align: justify;">“Öldürme olaylarının, Mao’nun iddia ettiği gibi, münferit ve örnek niteliğinde olmadığı da kısa süre içinde anlaşıldı. O sırada ÇKP MYK üyesi olan Li Lisan’ın yaşlı bir toprak ağası olan babası, yanında oğlunun yerel köylü birliğine hitaben yazdığı bir mektupla kendi köyüne döndüğünde, kimse mektubu umursamamış ve yaşlı adam derhal idam edilmişti.” (s.172)</p>
<p style="text-align: justify;">Terör, köylü fırsatçılığını da kolayca harekete geçirebiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu koşullar altında ihtiyat, istisna oluşturuyordu. Yargıç yerinde oturan yoksul köylüler, ne kadar çok ‘toprak ağası’ ve ‘zengin köylü’ tasfiye edilirse ‘dağıtılacak’ toprağın o kadar çoğalacağını gayet iyi biliyorlardı. Pek çok bölgede orta köylüler, şiddet olayları karşısında dağlara kaçtılar. Zengin köylü olarak sınıflandırılmaktan ve bütün varlıklarını kaybetmekten korkuyorlardı.” (s.284)</p>
<p style="text-align: justify;">Terör, halk içinde ihbarcılığı körüklemekle el ele gidiyordu. Bu da devrimci ruhu öldürüyor, halk içindeki en kötü unsurlara inisiyatif kazandırıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“’Toprak ağaları, yerel zorbalar ve zengin toprak sahiplerin’nden oluşan kuşkulu sınıfsal unsurlar listesi, yeni soruşturmalar için elden ele dolaşıyordu. Kasabalara ve köylere ‘ihbar kutuları’ yerleştirildi. Bu kutulara insanlar, kendi komşuları hakkında bilgi veren imzasız notlar atıyorlardı. Her türlü yasal güvence askıya alındı. Mao’nun sözleriyle, insanlar ‘açıkça suçlu’ olduklarında önce idam edilmeliydiler, rapor daha sonra yazılmalıydı.” (s.285)</p>
<p style="text-align: justify;">Terör, Kızıl üs bölgelerinde yaşayan halkın devrimci bilincini bulandırıp insanları birbirine düşürdüğü ve moral bozduğu gibi, düşmanın güç kazanmasına da hizmet ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“…binlerce toprak ağası ve zengin köylünün katledildiği bir kızıl pogrom başlatıldı. On binlerce kişi mülteci olarak Beyaz bölgelere kaçtı. Nisan 1934’te Kızıl Ordu, Ruykin’in 112 km. kuzeyindeki Guangçang’da bir başka feci yenilgiye uğradı.” (s.289)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu şiddet, yedi yıl önce Marx ile Kropotkin arasında tercih yaparken, daha genç ve daha idealist olan Mao’nun reddetmiş olduğu şiddetin aynısıydı. Devrimci şiddet, savaşta kullanılan şiddetten niteliksel olarak farklıydı. İkincisinde şiddet, toprak ve iktidar için kullanılıyordu. Devrimci şiddet, <strong>yaptıklarından ötürü değil, kim olduklarına göre düşman sayılan insanları hedefliyordu </strong>(abç. GZ). Bu, Bolşeviklerin Rus burjuvazisini devirmek için harekete geçirdikleri ve benzer sonuçlar verecek olan aynı derin sınıf kininden kaynaklanıyordu.” (s.171)</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Short’un sözünü ettiği “sınıf kini”nin bilinci geliştiren değil körleştiren etkisi her ne kadar yabana atılamazsa da, bence burada esas olan, yine Sovyetler Birliği örneğini taklit etme güdüsüdür. Muhtemeldir ki, “ne yaptıklarına değil, ne olduklarına” göre muamele, Sovyetlerden kopya çekmenin sonucudur. Bu, sınıf kökenine göre davranma siyasetidir ki, baştan aşağı bir saçmalıktır. Şimdi, Philip Short’tan bu sınıf kökeni saçmalığına ilişkin birkaç alıntı yaptıktan sonra, bu sınıf kökeni mevzuu da dahil olmak üzere “kızıl terör” denen şeyin devrime nasıl zarar verdiğine ve neden yanlış olduğuna ilişkin argümanlarımı sıralamak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sınıfsal geçmişin ceza kararlarında belirleyici etken olması gerektiği açıkça kabul edildi. Bu yaklaşım Çin komünist hukuk sisteminde temel bir kusur olarak daha sonra da varlığını sürdürecekti. Toprak ağaları, zengin köylüler, ‘kapitalist köken’den gelenler ölüme mahkûm edileceklerdi.” (s. 259)</p>
<p style="text-align: justify;">“Toprak ağası ya da zengin köylü kökeninden gelen yüzlerce kadro birkaç ay içinde Güneybatı Kiangsi partisinden ihraç edildi.” (249)</p>
<p style="text-align: justify;">“1980’lere kadar pek çok bölgede bir toprak ağasının ya da zengin köylünün torunu, önünde açılacak ya da kesinlikle kapanacak fırsat kapılarının kendi yetenekleri, zekâları ya da çalışkanlıklarından çok ailenin statüsüne göre belirlendiğini gördü. Sınıfsal etkenler nihayet daha az önemli olduğunda bile eski kinlerin bıraktığı izler kolay kolay geçmedi.” (s.284)</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyet taklidi bu zırvalık oy verme hakkına da uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Oy verme hakkı ‘doğru’ sınıfsal kategorilerle –işçiler, yoksul ve orta köylüler ve askerler – sınırlı tutulurken; tüccarlar, toprak ağaları, zengin köylüler, rahipler, keşişler ve diğer <strong>hiçbir işe yaramayan kişiler </strong>(abç, yani “serseriler” denmek isteniyor. GZ) dışlanıyorlardı.” (s.285-286)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun demokrasi anlayışı da “sınıf kökeni”yle malüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sadece halkın kendi fikirlerini dile getirmesine izin verilir…Demokratik sistem halkın safları içinde gerçekleştirilecektir… Oy verme hakkı gericilere değil sadece halka tanınır.” (s.379)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani insan söylemeden duramıyor. Bu devletlerde oyun gerçek bir değeri olsa canım yanmayacak. Her şeyi Komünist partisi belirler, seçim, kapitalist ülkelerle bile kıyaslanmayacak ölçüde göstermeliktir; sanki böyle değilmiş gibi bir de “sınıf kökeni”ne göre ayrım yapıp onları oy hakkından yoksun bırakmak! Bana kalırsa bu da sadece göstermelik bir önlem. Bunun gerçek durumu değiştirmeyeceğini onlar da biliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, hani sömürücüler bir avuç azınlıktı? Bu bir avuç azınlık oy verince mi sosyalist düzen tehlikeye girecek? Hani, denebilir ki, evet siz bilmezsiniz, onlar ne kurnazdır, işçileri ve köylüleri baştan çıkarabilirler. Evet ama bunu oy hakkı olmadan da yapamazlar mı? Bu sistemi kuranlar, bunu da düşünerek oyla hiçbir şeyin değişmeyeceği bir durum yaratmış olmalılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki burjuva diktatörlüğünde işçilerin, emekçilerin oy hakkı yasaklanıyor mu? Burjuvazi böyle bir saçmalığa neden başvurmuyor, üstelik emekçiler nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları halde. Demek onlar kendilerine güveniyor. Kendine güvenmeyen, sosyalist iktidar sahipleri.</p>
<p style="text-align: justify;">Ya Mao Zedung bir “zengin köylü”nün çocuğu olsaydı? Onun da oy hakkı elinden alınacak ya da daha kötüsü sırf bu yüzden öldürülecek miydi? Gerçekten, bunu düşünelim. Ne olacaktı o zaman? “Mao toprak ağası çocuğu olsaydı Mao olmazdı” diyenlere gülerim sadece. Marx bir işçi miydi? Ya Engels, bir fabrikatörün oğlu değil miydi? Onlar nasıl Marx ve Engels olabildiler?</p>
<p style="text-align: justify;">Sınıf kökeninin devrim için hiçbir şekilde garanti olmadığı, yaşanan çok sayıda deneyle kanıtlanmıştır. Devrimi satan ya da yozlaştıranların neredeyse hepsi işçi ya da emekçi kökenli insanlardı. Zaten karşıdevrimi, doğrudan doğruya tasfiye edilen burjuvazi yapmadı, Çin de dahil bizzat komünist partiler gerçekleştirdi bunu. Mao yaşasaydı, bu sözlerime katılırdı bence.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelelim, şu “devrimci şiddet” meselesine. Bunun, devrimci saflarda morali bozmaktan, koyu bir kuşku ortamı yaratmaktan, emekçi insanların ahlâkını bozmaktan, onların içinden yeni kıyıcılar ve cellatlar ortaya çıkmasına yol açmaktan, devrime yararlı olacak çok sayıda insanı korkutup dışlamaktan, devrimci atmosferi zehirleyip insanların içlerine kapanmasına yol açmaktan, çok sayıda insanı ürkütüp karşıdevrimin kucağına itmekten, hele aile ve aşiret ilişkileri güçlü daha az atomize toplumlarda kan bağı nedeniyle birçok olumlu unsuru düşman haline getirmekten başka ne sonucu olmuştur Allah aşkına? Ha, bir de şu sonuç var: Dışa yönelik terörün eninde sonunda içe yönelik terörü davet etmesi. Şimdi bunu görelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İç Savaş ve İç Terör </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1930 yılında, çetin iç savaş koşullarında ve Kızıl üs bölgelerinin Çan kay-şek’in Guomintang güçlerince kuşatılıp sıkıştırıldığı atmosferde, Kızıl üs bölgelerinde, içe yönelik bir paranoya ve bununla bağlantılı olarak müthiş bir iç terör hareketi başladı. Bunun, geneldeki “devrimci şiddet” teorisiyle bağlantısı kuşkusuzdur ama Sovyetler Birliği’nin etkisini ve bu ülkenin Çin komünistlerince taklit edilme güdüsünü de yabana atmamak gerekir. Gerçi, Sovyetler Birliği’nde, SBKP’nin önemli şeflerinden Kirov’un 1 Aralık 1934’te büyük bir ihtimalle Stalin tarafından öldürtülmesiyle başlatılan büyük temizlik hareketine henüz dört yıl vardı ama 1930 yılının aynı zamanda Stalin’in Bolşevik Partisi içinde muhaliflere karşı kesin bir zafer kazanıp, bütün dünya komünist partilerinde bir “Bolşevikleştirme” ve aynı zamanda hızlı kolektifleştirme çerçevesinde köylülüğe karşı bir temizlik ve saldırı kampanyasını başlattığı yıl olduğu da unutulmamalıdır. Keza, ÇKP de bu “Bolşevikleştirme” kampanyasını taklit etmiş ve “geri dönen öğrenciler”in de etkisiyle kampanya hız kazanmıştır. Kampanyanın gerekçesi, Guomintang bölgelerinde örgütlenen “AB-<em>Tuan</em>” adlı bir örgüttür. A ve B harfleri “Anti-Bolşevik” anlamına gelmektedir. Bu örgütün, ÇKP’ye ve Kızıl bölgelere gizlice sızdığı paranoyası (ki her paranoya bazı gerçeklerden de hareket edebilir) Kızıl bölgelerde korkunç bir iç kıyıma yol açmış ve bu kıyımın sonucunda on binlerce komünist, gerek “sınıf kökenleri”, gerekse de işkenceyle verilen ifadeler sonucunda idam mangalarının önüne dizilerek katledilmiştir. Daha da ilginci, bu tür paranoyalar konusunda diğer yöneticilere göre biraz daha temkinli olan Mao’nun, parti liderliğine adım adım yükseldiği koşullarda bu iç teröre onay vermesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao terörün … komünist dava için vazgeçilmez olduğunu ve ‘toprak ağaları ile zalim toprak sahiplerini, bekçi köpekleriyle birlikte, en ufak bir vicdan azabı duymaksızın katletmek için’ Kızıl infaz müfrezelerinin kurulması gerektiğini savunuyordu. Fakat terör uygulaması sadece sınıf düşmanlarına yöneltilmeliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu türden uyarılara rağmen, dost-düşman ayrımı evreler halinde bulanıklaşmaya başladı. Er ya da geç, birine uygulanan yöntemler kaçınılmaz biçimde diğerine de uygulanacaktı.” (s.248)</p>
<p style="text-align: justify;">“Önceki ÇKP önderlerine kıyasla Stalinist uygulamalardan çok daha fazla etkilenen Şanghay’daki Geri Dönen Öğrenciler, partinin Bolşevikleştirilmesi’ni öncelikli mesele olarak görüyorlardı. Bununla kastettikleri, her şeyden önce, Li Lisan taraftarlarının sökülüp atılması, yerelciliğin ve muhalefetin ezilmesi, kısaca belirtmek gerekirse, partinin sadık ve itaatkâr bir Leninist araca dönüştürülmesiydi. Akla gelebilecek bütün muhalefet biçimlerinin AB-<em>tuan </em>etiketi altında toplanması bu görevi daha da kolaylaştırdı.” (s. 257)</p>
<p style="text-align: justify;">“Sonuç nisandan itibaren tasfiyelerin her zamankinden daha yırtıcı biçimde geri dönmesi oldu. Siyasi Güvenlik Şubeleri aracılığıyla soruşturmaları merkezileştirmek için gösterilen sürekli çabalara rağmen, köy ve kasabalardaki tasfiye komitelerinin eğitimsiz, çoğu kez okuma yazma bile bilmeyen görevlileri muazzam bir güç edindiler. Ölüm çok küçük bir bahaneyle ya da hiçbir neden olmaksızın tamamen insanların kaprislerine bağlı olarak gerçekleşiyordu.” (s.257)</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Short, bu tasfiye hareketinin Sovyetler Birliği’nin etkisinden azade olmadığını belirtmekle birlikte, daha çok iç savaş ortamının etkisine ağırlık vermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“ÇKP önderlerinin, yaklaşık üç yıl kadar önce Guomintang’dan sürülmeleriyle birlikte dağılan idealist, etkisiz, iyi niyetli bir entelektüeller topluluğundan, olağanüstü zamanlarda sadakatleri zamanla kanıtlanacak olan erkeklerin ve kadınların olağanüstü biçimde katledilmelerini emreden katılaşmış bir Bolşevik çekirdek gruba dönüşme tarzı, Çin’in iç durumuyla çok daha yakından ilişkiliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“En önemli etken iç savaştı. Çoğu savaşta kaçaklar vurulur; bilgi almak için tutsaklara kötü davranılır; temel haklar askıya alınır. Komünistler ile milliyetçiler arasındaki savaşta hiçbir kural yoktu.” (s.260-261)</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim Guomindang’ın, kelle ve kulak kesme, savaşçıların ailelerini öldürme, kızıllara destek veren köyleri yakarak halkı göçe zorlama gibi yöntemleri, bizim de hiç yabancısı olmadığımız, yaşadığımız örneklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar bildiğimiz şeylerdir de, Beyazlarınkine benzer yöntemlerin devrimciler tarafından da, hem de kendi yoldaşlarına uygulandığını okumak insanı irkiltmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“1930’da partinin belirlediği siyasetleri hangi gerekçeyle olursa olsun engelleyen komünistlerin ‘düşman’ın bir parçası olarak görülmesini ve buna göre davranılmasını haklı çıkaran bir anlayış oluştu. Bu kişilerin suçları siyasal olduğu için, yargılama süreci kitleleri eğitmek amacıyla genellikle sorunun kendisiyle pek ilgisi olmayan bir gösteri biçiminde düzenleniyordu. Böyle durumlarda, Mao dahil parti önderleri, sanığın ‘açıkça yargılanması ve ölüm cezasına çarptırılması’ gerektiğini ilan edeceklerdi (başka bir hüküm mümkün değildi, çünkü karar önceden verilmiş oluyordu).</p>
<p style="text-align: justify;">“Yargı bağımsızlığı Çin’de asla güçlü bir tez olarak savunulmamış, ancak var olduğu kadarıyla da Bolşevizm tarafından geçersiz kılınmıştı.” (s.249)</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de bilançoyu görelim, bütünüyle olmasa da.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ekim ayında, Mao’ya bağlı güçler Kian’ı aldıkları sırada binden fazla Güneybatı Kiangsi partisi üyesi –toplamın otuzda biri – AB-<em>tuan</em> üyesi oldukları gerekçesiyle idam edilmişlerdi.” (s.250)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu yeni önderliğin ilk eylemlerinden biri, AB-<em>tuan </em>üyelerini arayıp bulmak için ‘amansız biçimde işkence yapma’ emri vermek oldu. ‘Çok olumlu ve sadık, çok solcu ve açık sözlü görünen insanlar’dan bile kuşkulanmak ve onları sorgulamak gerektiği söyleniyordu. Öldürülenlerin sayısı hızla arttı; her itiraf yeni kurbanlara ve her kurban yeni itiraflara yol açıyordu.” (s.250)</p>
<p style="text-align: justify;">“Güneybatı Kiangsi’de bütün partiyi kaplayan alevler ayırım yapmaksızın subayları ve askerleri, bir alaydan diğerine sıçrayıp tam bir özyıkıma dönüşerek tüketmeye başladı. Her birlikte, bölük düzeyinde bir ‘karşıdevrimcileri tasfiye komitesi’ kuruldu.” (s.251)</p>
<p style="text-align: justify;">“Uykularında sayıklarken partiden şikayet edenler, yük taşımayı reddedenler, kitlesel yürüyüşlerden uzak duranlar, parti toplantılarına katılmayı reddedenler … AB-<em>tuan</em> üyeleri olarak tutuklandılar… Kiangsi Siyasal Güvenlik Şubesi, [üs bölgelerindeki] her zengin köylünün AB-<em>tuan</em> üyesi olabileceği gerekçesiyle tutuklanmasını önerdi. <strong>Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmenin daha iyi olduğunu açıkça söylüyorlardı </strong>(abç.GZ)… Hakim olan ruh hali, devrime sadakatinizi kanıtlamak için AB-<em>tuan</em> avlamaktı.” (s.257-258)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir başka yerde, komutanı tasfiye gereğini sorguladığı için bütün bir bölük katledildi. Bir haftadan daha kısa bir süre içinde 4.400 subay ve Birinci Cephe Ordusu’nun adamları AB-<em>tuan</em>’la bağlantılı olduklarını itiraf ettiler. Sonunda 2.000’den fazla kişi kurşuna dizildi.” (s.252)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bütün diğerleri gibi Duan da sonunda itiraf etti, fakat sadece suç ortağı olarak kendisiyle birlikte tutuklanan yedi adamın ismini verdiği için vicdanı rahattı. Görsel belleği güçlü olan Li Bofang tam tersi bir yöntem izleyerek neredeyse bin kişinin ismini verdi ve böylece işkencecilerini şaşırttı.” (s.254)</p>
<p style="text-align: justify;">“Kiangsi parti bölgesinde yirmiden fazla ilçenin sadece üçünde 3.400 insan öldürüldü. Eylül ayının başlarında bir ÇKP Merkez Müfettişi güneybatı Kiangsi partisi ve Gençlik Birliği’ndeki entelektüellerin %95’inin AB-<em>tuan</em> bağlantılarını itiraf ettiklerini bildirdi. Günümüzde en bilgili Çin tarihçileri sadece ‘on binlerce’ kişinin öldüğünü söylemektedirler.” (s.258-259)</p>
<p style="text-align: justify;">“Batı Fukian’da 6.000’den fazla parti üyesi ve görevlisi gizli Sosyal Demokrat oldukları kuşkusuyla idam edildi. Peng Deuhay’ın Hunan Kiangsi sınırındaki eski üssünde 10.000 kişi öldürüldü. Vuhan’ın yaklaşık yirmi mil kuzey doğusundaki Dabie Dağları’nda bulunan E-Yu-Van’da, şimdi bir Politbüro Daimi Komite üyesi ve Mao gibi parti kurucularından biri olan, Pekin Üniversitesi mezunu Çang Guotao 2.000 kadar ‘hain, AB-<em>tuan </em>üyesi ve Üçüncü Parti unsuru’nun hayatlarını kaybettikleri bir temizlik hareketine nezaret etti.” (s.259-260)<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">“Tasfiye mantığının zehri yavaş yavaş bütün komünist bölgelerine yayıldı. 1937’ye, siyasal durumun ulusal olarak değişmesine kadar, büyük zorluklarla çoğu kez hayal bile edilemeyecek yoksunluk ve sıkıntı koşulları altında savaşan kuşatılmış Kızıl Ordu grupları, bazı durumlarda kendi yoldaşlarını milliyetçi düşmandan daha fazla katlettikleri periyodik kan dökme nöbetleriyle karşılaşmak zorunda kaldılar.” (s.260)</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlardan sonra (ki, fazla alıntı olmasın diye buraya sadece yarısını aldım elimdeki notların) çok fazla söylenecek söz kalmıyor, işkence edilen ve öldürülen devrimciler için üzüntülerimi bildirmekten başka. Bundan sonra gelin de böyle kanlı bir çarktan geleceğin eşitlikçi ve özgür toplumu için bir şeyler bekleyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ha, unutmamam gereken bir şey daha var, bu bölümü noktalarken. Yukarıda siyaha boyadığım bir cümlesi var ölüm bekçilerinin: Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tersi çok daha doğru değil mi, gerçek bir devrim ancak şu diyeceğimi gerçekleştirirse yaşamaz mı: <strong>Tek bir masum insanı öldürmektense, yüz “gerçek suçlu”nun yaşaması çok daha iyidir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Neden mi? Devrim, polisiye paranoyalarla değil, ruhları canlandıran bir yüce gönüllülükle yaşar da ondan. Biz 1960’ların gençleri, Mao’nun esir aldığı Guomintang askerlerini, yol paralarını da ceplerine koyarak köylerine yolladığına ilişkin anlatılarla (ki, gerçektir bu) Mao Zedung’u sevmiş, onu devrimci bir önder olarak bağrımıza basmıştık; yoksa yukardaki türden paranoyakça pisliklerle değil. Zaten o zaman bilmiyorduk bunları ve eğer duymuş ya da okumuş olsaydık, o zamanki cehaletimizle ya “burjuva propagandası” der geçerdik ya da eğer gerçek olduklarına inanırsak Mao’yu kesinlikle elimizin tersiyle bir kenara iterdik. Ne var ki, o zamanlar, bütün dindarlar gibi, sadece hoş masallara inanma eğiliminde olduğumuz da kesindir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Stalin ile Çan Kay-şek İttifakı</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Akışın burasında, Çin devriminin seyrini daha iyi anlayabilmek için, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Stalin’in, Sovyet çıkarları için Çin devrimini feda ederek Çan-Kay-Şek ile sürdürdüğü ittifaka ve bunun Çinli komünistlerde nasıl bir travmaya yol açtığına ilişkin anlatımlara yer vermem gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Stalin, Kızıl Orduyla Guomindang arasındaki çetin iç savaş koşullarında bile Çan Kay-şek ile irtibatını kesmemiş, hatta ittifakını sürdürmüştü. Bu ittifak, 1930’lu yıllarda ve Japonya’nın Çin’i işgale giriştiği koşullarda, devletler arası diplomatik ilişkiyle daha da pekişmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">“Rusya 1933’te Milliyetçi Çin ile yeniden diplomatik ilişki kurmuştu. Komintern karşıtı Mihver güçlendikçe, Rusların çıkarları müttefik ÇKP’nin çıkarlarından ayrıldıkça, Rus ulusal çıkarları Çan’ı potansiyel bir ortak haline getirdi. Çan’ın orduları, gelecekteki bir savaşta göz ardı edilemezdi.” (s.315)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu teslimiyetçi politikanın ÇKP içindeki sözcüsü, Sovyetler Birliği’ne sıkı sıkıya bağlı “Geri Dönen Öğrenciler”in temsilcisi Vang Ming’di.</p>
<p style="text-align: justify;">“Moskova’dan ayağının tozuyla gelen Vang Ming çok farklı bir çizgiyi savunuyordu. Stalin GMD’yi Japonları meşgul edecek (ve onların dikkatlerini Sibirya’ya yöneltmelerini önleyecek) vazgeçilmez bir ortak olarak görüyordu. Çin Partisi, Komintern’in sadık bir üyesi olarak Sovyet-GMD ittifakını güçlendirmek için elinden geleni yapmalıydı. Vang’a göre en önemli sorun ‘karşılıklı rekabet’ değil, ‘karşılıklı saygı, güven, yardımlaşma ve gözetim’ temelinde ‘GMD ile ÇKP arasındaki birliği güçlendirmek ve geliştirmek’ti. ‘İnisiyatifi elde tutmak’ ve partinin öncü rol oynaması gibi meseleler, ikincildi. Yol gösterici ilke şu olmalıydı: ‘Japonya’ya karşı direniş her şeyden önce gelir ve her şey Japonlara karşı direnişe tâbi kılınmalıdır. Her şey birleşik cepheye tâbi kılınmalıdır ve her şey birleşik cephe aracılığıyla yönlendirilmelidir.’”</p>
<p style="text-align: justify;">Askeri başarılarından sonra artık ÇKP’nin ve Kızıl Ordu’nun tartışılmaz liderliğine yükselmiş bulunan Mao da Japon işgaline karşı milliyetçilerle bir ortak cephe siyaseti yürütmekten yanaydı. Ne var ki, Mao’nun ittifak siyasetiyle, Stalin’in kayıtsız şartsız milliyetçilerin denetimi altına girmeyi vazeden teslimiyetçi siyaseti arasında çok büyük fark vardı. Mao, cephe kurulsa da Kızıl üs bölgelerinin bağımsızlığını korumaktan yanaydı. Onun Çan kay-şek’e yaptığı yurtsever direnme çağrıları, aslında böyle bir direniş göstermeyeceğinden ve komünistlere karşı düşmanlığını bir kenara bırakmayacağından emin olduğu Çan Kay-şek’i köşeye sıkıştırmayı ve Guomintang içindeki gerçekten direnişçi unsurların Çan Kay-şek’le çatışmasını sağlamayı amaçlıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Mao bu siyasetinde de başarılı oldu. Sonunda, Japonlara karşı direnmekten ve ÇKP ile samimi bir ittifaktan yana olan GMD subayları bir darbe yaparak Çan Kay-şek’i tutukladılar. Bu, ÇKP ve Mao için büyük bir başarıydı. Ne var ki, bu nokta devreye yine Stalin girdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Kasım ayında Mao’nun bilmediği bir gelişme olmuş ve Stalin milliyetçi hükümetle ittifak kurmak için yeni bir girişimde bulunmaya karar vermişti. Amacı Japonya ve Almanya tarafından kurulmuş bulunan Komintern karşıtı pakta karşı bir hamle yapmaktı. Moskova’da bir Çin-Sovyet güvenlik antlaşması için gizli görüşmeler yapılıyordu. Çan’ın tutuklanması bu gelişmeleri zora sokmuştu. ÇKP’nin kaygıları Stalin için önem taşımıyordu: Dünyanın öncü sosyalist gücünün ulusal çıkarlarına ters düşecek hiçbir gelişmeye izin verilemezdi.” (s.320)</p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP ve Mao bu siyasete mecburen boyun eğmek zorunda kaldı ve Çan Kay-şek’in serbest bırakılmasına razı oldu. Çan Kay-şek yeniden GMD’ın başına geçti ve bu arada birbirlerine hiçbir şekilde güvenmeyen ÇKP ile GMD arasında Japonlara karşı görünürde bir cephe kuruldu. Bu cephe görünürdeydi, çünkü Kızıl Ordu bir yandan Japonlara karşı savaşırken, bir yandan da anti-komünist saldırılarını sürdüren milliyetçilerle savaşmak zorundaydı. Çan Kay-şek ise, lafta Japonlara karşı savaşır gibi yaparken, esas olarak Kızıl üs bölgelerini yok etme seferlerini sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">1940’lı yıllarda müttefiki Almanların yenilmesiyle birlikte Japonya’nın Çin’deki işgali de zayıfladı ve ülke içindeki direnişin de etkisiyle Japonlar teslim oldu. Şimdi ezeli rakipler ÇKP ve GMD yine karşı karşıya kalmışlardı. Bu iki büyük güç arasında bir iç savaşın başlaması kaçınılmazdı ve Mao güçlerini buna göre mevzilendiriyordu. Ne var ki, Stalin ve Sovyetler Birliği etkeni ortadan kalkmış değildi, tam tersine, Naziler karşısındaki galibiyetinin kendisine kazandırdığı zafer havası içinde Stalin siyasetlerini dayatmakta daha da fütursuz bir tutuma girmişti. Stalin, ÇKP’yi, GMD’la teslimiyetçi bir anlaşmaya sevk etmek üzere baskılarını arttırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çin’de bir Amerikan himayesinin oluşmasından endişelenen Stalin gelecekte çıkabilecek bir Büyük Güçler mücadelesinde Çin’in tarafsızlığını güvence altına alacak şekilde milliyetçi hükümetle anlaşmaya varılmasını ve Rusya’nın Mançurya’daki ‘özel çıkarları’nın, özellikle de demiryolu ve liman imtiyazlarının kabul edilmesini istiyordu. GMD ile komünistler arasında da bir antlaşmadan yanaydı.” (s.361)</p>
<p style="text-align: justify;">“Japonların teslim olmasından sadece birkaç saat önce, Çan Kay-şek’in Dışişleri Bakanı Vang Şikie ve Vyaceslav Molotov bir ittifak anlaşması imzaladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao için bu, Stalin’in 1936’da, Sian olayı sırasında Çan’ın serbest bırakılmasını talep ederek yaptığı vefasızlığın bir tekrarıydı. Sovyet lideri gene ÇKP’yi Rusya’nın ulusal çıkarlarına feda etmişti. Mao, Ruslar ile GMD arasında görüşmeler yapıldığını biliyordu. Ancak Yalta’da varılan anlaşma konusunda karanlıkta bırakılmıştı. Şimdi her şey ortaya çıkmıştı: İç savaşın başlaması halinde ÇKP tek başına kalacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Komünist siyaset bir gece içinde değişti. Guomintang’a ve ABD’ye yönelik bütün eleştiriler kesildi. Kent ayaklanmaları için yapılan planlar durduruldu. Kızıl Ordu birliklerine Japon grupların silahsızlandırılmasında ABD birlikleriyle işbirliği yapmaları söylendi. 28 Ağustos günü Mao bir ABD uçağında General Hurley’le birlikte milliyetçilerle barış görüşmeleri yapmak için Çongçing’e gidiyordu.” (s.364)</p>
<p style="text-align: justify;">“Roosevelt ve Stalin, Çan Kay-şek rejiminin, ABD’nin hakim olduğu Pasifik bölgesini Sovyetler’in hakim olduğu Kuzey Doğu Asya’dan ayıran bir tampon olarak görülmesi konusunda anlaştılar. Mao’yu hiç tanımayan Stalin, anlaşmanın bir parçası olarak, milliyetçi hükümete karşı ÇKP’yi desteklememe vaadinde bulundu. Dolayısıyla, hem ABD hem de Rusya kendilerine yakın olan güçlere bir koalisyon hükümeti kurmaları için baskı yapmaya başladılar.” (s. 363)</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere daha Çan Kay-şek’le görünürde bir anlaşma yapmış ve Stalin’e boyun eğmiş gibi yapsa da Mao, GMD’ı yenerek iktidarı bütünüyle ele geçirme siyasetini sürdürdü. Sovyetler Birliği’nin GMD ile koalisyon hükümeti kurma önerisini doğrudan reddetmedi ama fiiliyatta bunun tersi bir yol izledi. Elbette Çan Kay-şek’in anti-komünist saldırı siyaseti de buna yardımcı oldu. Stalin, komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinin önündeki başlıca engel olmaya devam ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Stalin bir kez daha komünistlerin ayaklarının altındaki zemini ansızın çekiverdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu seferki kaygısı Sovyetler Birliği ile ABD arasında son iki aydır küresel olarak gelişmekte olan gerilimleri azaltmaktı. ÇKP pahasına Washington’a bir iyi niyet gösterisi yapma zamanının geldiğine karar vermişti. Sovyet komutanlarına, Çinli yoldaşlarına bir hafta içinde bütün kentlerden ve ulaşım hatlarından çekilmeleri gerektiğini bildirme talimatı verildi. Bir Sovyet generali, kuzey Çin önderi Peng Çen’e, ‘Çekilmezseniz sizi tanklarla çıkarırız’ uyarısında bulundu. Milliyetçilerin ilerleyişini yavaşlatmak için demiryolu hatlarına sabotaj düzenleyen komünist birliklere görevi bırakmaları, aksi halde zorla silahsızlandırılacakları söylendi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çinli parti önderleri Sovyet ihanetine artık alışmışlardı. Gene de bu ağır bir darbe oldu. Her zaman duygularına hakim olabilen Peng bile sonunda patladı: ‘Bir Komünist Partisi ordusunu sürüp çıkarmak için tank kullanan bir başka Komünist Partisi ordusu! Böyle bir şey görülmemiştir!’” (s.366)</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün engellemelere rağmen Kızıl Ordu, GMD birliklerini yenerek 1949 yılı Ekim’inde iktidarı ele geçirdi ve Çin Halk Cumhuriyeti bizzat Mao Zedung tarafından ilan edildi. Daha sonradan, Stalin, kendi reel güç anlayışını ifade eden şu sözleri söylemiştir Çinli komünistlere:</p>
<p style="text-align: justify;">“Şu anda kazanan sizsiniz ve kazananlar daima haklıdırlar. Kural budur.” (s.384)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani güçlü olan haklıdır! Öyle midir acaba? Sakın tam tersi doğru olmasın…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mao’nun Kampanyaları </strong><strong>ve Aydınlara Yönelik Şiddet</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP tarihi boyunca bir başka güçlülük ve haklılık ilişkisi de ÇKP ile Çin aydınları arasında yaşanmıştır. Özellikle Mao’nun ortaya attığı ve başını çektiği çeşitli “düzeltme” kampanyaları Çin aydınlarının başını yiyen bir şiddet sarmalına dönüşmüştür sonunda.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kampanyalardan en belirgin ilki Yenan Kızıl üs bölgesinde yürütülen “düzeltme” kampanyası olmuştur. Mao’nun yöntemi, önce özgürlük verip aydınları teşvik etmek ve sonradan da “aşırıya” giden eleştirilerin sahibi aydınları yeniden “biçimlendirmek” üzere baskı altına almak, hatta boyun eğmeyenleri temizlemekti. 1942 yılında Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyası da büyük bir özgürce konuşma ve serbest eleştiri vaadiyle başlatıldı. Her tarafı duvar gazeteleri kapladı. Aydınlar en sert eleştirilerini serbestçe yapmaya başladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ancak o zamana kadar yazılan en ağır yazı, Vang Şivey’in “Yabani Zambak” başlıklı hiziv denemesiydi. Yazı, mart ayında parti gazetesi <em>Kiefang ribao</em>’da (Kurtuluş Günlüğü) yayımlandı. ‘Yenan’ın karanlık yanı’nı kınıyordu. Kıdemli görevlilere ‘üç takım elbise ve beş çeşit yemek’ tahsis edilirken, ‘hasta, bir kâse erişte bile alamıyor ve genç bir insana günde sadece iki kâse pirinç lapası’ veriliyordu. Siyasal iktidar sahiplerinin genç kadınlara ulaşma ayrıcalığı vardı ve kadrolar hareketin saflarında yer alan insanlara karşı seçkin ve soğuk bir tavır takınıyorlardı.” (s.351)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, bir süre sonra karşı saldırısını başlattı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao hiciv ve eleştirinin zorunlu olduğunu, fakat yazarların ve sanatçıların devrimci bölünmenin hangi safına mensup olduklarını bilmeleri gerektiğini söyledi. Enerjilerini ‘proletaryanın sözde ‘karanlığı’nı açığa çıkarmak için kullananlar’ (Vang Şivey gibi) ‘küçük burjuva bireycileri’ydi. Ve ‘devrimci saflardaki ‘zararlılar’ı oluşturuyorlardı.” (s.351-352)</p>
<p style="text-align: justify;">Dört yıl sonra Vang mahkemeye çıkarıldı. Yazarlar Birliği’nden de atılan Vang mahkeme sırasında Troçkist” olmakla ve karşıdevrimcilikle suçlandı. Sonunda siyasal bakımdan güvenilmez olduğu düşünülen iki yüz kişiyle birlikte Partinin Güvenlik Polisi Sosyal Şube’nin görevlileri tarafından tutuklandı ve Zaoyuan’daki gizli ÇKP cezaevine kondu. Mao;</p>
<p style="text-align: justify;">“En genelde partiye önderliğin hoşgörü sınırlarının fazla geniş olmadığını gösteriyor, sınırı geçenlerin Konfüçyüsçü kadife eldivenin bir yargıç baltasıyla yer değiştireceğini görmelerini sağlıyordu. Sınırı geçenlerin durumu, Mao’nun daha sonra belirttiği gibi, ‘halk arasındaki çelişkiler’ olmaktan çıkarak ‘düşman ile bizim aramızdaki çelişkiler’e dönüşüyordu.” (s.353)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu nedenle aralık ayı içinde Mao’nun onayıyla ‘gözetim hareketi’, zanlıların ‘kurtulabilmek’ için işkenceyle itirafa zorlandıkları bir ‘kurtarma hareketi’ haline geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Temmuz 1943’te binden fazla ‘düşman ajanı’ gözetim altına alınmış, yaklaşık yarısı suçunu itiraf etmişti. Kang [Şeng], hazırladığı raporda, yeni üye olan parti kadrolarının %70’inin siyasal bakımdan güvenilmez olduğunu bildirdi. Bir ordu muhabere okulundaki 200 öğrencinin 170’i ‘özel ajan’ olmakla suçlandı. Mao’nun iktidar aygıtının merkezi olan Parti Sekreterliği’nde bile 60 görevliden 10’unun ‘siyasal sorunları’ olduğu saptandı. Onlarca kişi intihar etti ve yaklaşık 40.000 kişi (toplam üye sayısının %5’i) parti üyeliğinden ihraç edildi.” (s.353)</p>
<p style="text-align: justify;">Yazar Vang Vişey ise, başı baltayla kesilerek idam edildi. “Mao bunu işittiğinde dudaklarını ısırdı ama bir şey söylemedi.” (s.354)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1950’lerdeki </strong><strong>Yüz Çiçek Açsın Kampanyası</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nde başlatılan Stalin aleyhtarı kampanyayı aslında başlangıçta olumlu karşılamıştı. Ne var ki, 1956 Ekim’indeki Macar Devrimi’nin “Varşova Paktı’ından çıkma” talebi Mao’yu korkuttu ve Macaristan’ın işgalini teşvik edip destekledi. Mao’nun korkusunu anlamak zor değildi, böyle aşağıdan bir gerçek ayaklanmanın kendi başına da gelebileceğini düşünmüş olmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Polonya’da yaz aylarında yaşanan isyanların ardından Varşova’daki, Kruşçev’in daha altı ay önce bizzat yerleştirdiği Sovyet destekli liderlik, Rusların güçlü itirazlarına rağmen, Stalin’in kurbanlarından biri olan Vladislav Gomulka başkanlığında yine bir ‘liberal’ grupla yer değiştirdi. Kısa süre sonra Moskova’nın hakimiyetine bu kez Macaristan’dan gelen daha vahim bir meydan okuma üzerine, Stalinist Birinci Sekreter Matyas Rakosi, imre Nagy’nin önderliğindeki reformistler tarafından görevden alındı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Polonya olayında Mao, sorunun kökünde, Çin’in çok uzun süre katlanmak zorunda kaldığı ‘Rus büyük şovenizmi’nin yer aldığı gerekçesiyle Gomulka’yı destekledi. Liu Şaoçi, ekim ayı içinde Moskova’ya gönderilerek silahlı müdahalede bulunmaması için Kruşçev’i ikna etti. Ancak Macaristan Sovyet bloğunun askeri ittifak örgütü olan Varşova Paktı’ndan ayrılacağını ilan ettiği zaman, Mao tamamen farklı bir görüşü benimsedi. Kardeş bir partinin sosyalizme giden yolu seçmesini desteklemek bir şeydi; karşıdevrim karşısında kollarını kavuşturup oturmak ise başka bir şeydi: Liu bir kez daha Kruşçev’e baskı yaptı; bu kez, isyanı güç kullanarak bastırmak için askeri birlik gönderilmesini istiyordu.” (s.409)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, Macar Devrimi’nin nedenleri üzerinde derin derin düşündü ve bir sonuca vardı. Neden, halka yeterli özgürlük sağlanmamış, insanların kendilerini ifade etmelerine ve partiyi eleştirmelerine yeterince izin verilmemiş ve dolayısıyla partinin halktan kopup bürokratikleşmiş olmasıydı. O halde, Çin’de de aynı rejim aleyhtarı olaylara sebebiyet vermemek için bir miktar özgürlük verilmeliydi halka ve partinin bürokratlaşmaması için aşağıdan eleştiri teşvik edilmeliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Doğu Avrupa’daki fırtınalara neyin sebep olduğunu sorarak devam etti. Merkez komitesi’ne verdiği kısmî yanıta göre, Polonya ve Macaristan’daki Komünist Partiler karşıdevrimcileri tasfiye etme görevini tam olarak başaramamışlardı. Çin bu hatayı yapmamıştı. Ancak bir diğer etken de bürokratikleşmeydi. Bürokratikleşme her iki ülkedeki kadroların kitlelerden kopmalarına yol açmıştı. Bu sorun Çin’de henüz çözülmemişti.” (s.414)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, Macar Devrimi’nden çıkarttığı dersler sonucunda, Çin’de özgürlüğün kapılarını açmayı, grev yasağını iptal etmeyi öneriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çan Kay-şek’in eserleri gibi Marksizme düşman yazılar Çin’de alenen yayımlanmalıydı, çünkü ‘[onun] yazdığı hiçbir şeyi okumamışsanız, ona karşı çıkma görevini gereğince yerine getiremezsiniz.’ Sadece üst düzey görevlilere sınırlı sayıda dağıtılan <em>Cankao siosi</em>’nin baskı sayısı ‘emperyalist ve burjuva [düşüncesini] halka tanıtmak’ için yüz kat artırılmalıydı. Liang Şuming gibi adamlar bile kendi fikirlerini yaymakta serbest olmalıydılar.” (s.415)</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao, Macaristan’daki sorunun, buradaki partinin yönetenler ile yönetilenler arasındaki çelişkileri zamanında ele almamalarından kaynaklandığını, sonuç olarak bu çelişkilerin iyice azdığını ve uzlaşmaz hale geldiğini söylüyordu… Ardından Çin’de işçilerin grev yapmalarına izin verilmesi gerektiğini söyledi. ‘Bu, devlet, fabrika yönetimleri ve kitleler arasındaki çelişkilerin çözülmesine yardımcı olacaktır’ diyordu Mao.” (s.414)</p>
<p style="text-align: justify;">“İnsanların sahte, çirkin ve uzlaşmaz şeylerle karşılaşmalarını yasaklamak tehlikeli bir siyasettir… Böyle bir siyaset… insanların dış dünya ile yüz yüze gelmelerine ve bir rakibin meydan okumasına karşı duramamalarına yol açacaktır.” (s.416)</p>
<p style="text-align: justify;">“Komünist Parti bir süre için azarlanmasına izin vermelidir.” (s.419)</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bu “bir süre” kaydı önemliydi. Bu, hemen akla, 1940’larda, Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyasını akla getiriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu koşullarda, nisan 1956’da Mao’nun ‘Yüz çiçek açsın yüz fikir yarışsın’ sloganıyla yaptığı yeni bir entelektüel tartışma çağrısının tam bir sessizlikle karşılanmasında şaşılacak bir şey olmasa gerek. Geçen altı yıl boyunca yedikleri dayaklar karşısında, Çinli entelektüellerin istedikleri en son şey, ortaya çıkıp akıllarından geçenleri söylemekti.” (s.412)</p>
<p style="text-align: justify;">“Tarihçi Kian sözünü sakınmadı. Entelektüeller Mao’ya güvenip güvenemeyeceklerini bilemiyorlar, dedi. ‘Çağrı [sının] samimi mi yoksa sadece bir jest mi olduğunu tahmin etmek durumundalar. Çağrı samimiyse, çiçeklerin açmasına ne ölçüde izin verileceğini ve çiçekler bir kez açtığında [siyasetin tersine dönüp dönmeyeceğini] tahmin etmek zorundalar. Bunun bir amaç mı, yoksa sadece [gizli] düşünceleri açığa çıkarmak ve kişileri tasfiye etmek için bir araç mı olduğunu tahmin etmek zorundalar. Hangi sorunların tartışılabileceğini ve hangilerinin tartışılamayacağını tahmin etmek zorundalar.’ Sonuçta, pek çok kişinin sessiz kalmaya karar verdiğini ekledi.” (s.418)</p>
<p style="text-align: justify;">Buna rağmen eleştiri başladı ve insanlar yavaş yavaş konuşmaya, yazmaya giriştiler.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir gazeteci, eğer partinin size ihtiyacı varsa, katil bile olsanız fark etmez, diye yazıyordu. Ama eğer size ihtiyacı yoksa, yaptığınız işe sadakatle bağlı olsanız bile sizi bir kenara atacaktır. Bir mühendis, entelektüellerin Japon işgali altında bile bu kadar baskı görmediklerinden şikayet ediyordu. Parti üyeleri casus gibi davranıyorlar, komünist olmayan meslektaşlarının davranışlarını personel şubelerine ihbar ediyorlardı. Bu nedenle, ‘hiç kimse yakın arkadaşlarıyla birlikteyken bile içini dökmeye cesaret’ edemiyordu… ‘Herkes ikili konuşma tekniğini öğrenmiştir; bir şey söylerken başka bir şey düşünür’” (s.422)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir profesör, parti üyelerinin ‘ayrı bir ırk’ gibi davrandığını yazdı. Ayrıcalıklı davranış görüyorlar ve halkın geri kalan kısmını ‘itaatkâr bir tebaa, daha sert bir sözcük kullanmak gerekirse, köle’ olarak görüyorlardı. Bir iktisat okutmanı şöyle şikayet ediyordu: ‘Eskiden yırtık ayakkabıyla dolaşan parti üyeleri ve kadroları şimdi üstü kapalı arabalarla geziyor ve yün üniformalar giyiyorlar… Günümüzde sıradan insanlar partiden veba gibi sakınıyorlar… Komünist Parti’nin düşüşü Çin’in düşüşü anlamına gelmeyecektir.” (s.421-422)</p>
<p style="text-align: justify;">“Başlıca eleştiri konusu, entelijensiyanın Guomindang’ın kötü yönetiminden ülkeyi kurtardıkları için 1949’da gelişlerini sevinçle karşıladığı komünistlerin, sekiz yıldan az bir süre görevde kaldıktan sonra, iktidar ve ayrıcalıkları tekelleştiren ve kitlelere yabancılaşan yeni bir bürokratik sınıfa dönüşmüş olmalarıydı. Mao ise Macaristan ayaklanmasından çıkardığı derslerde yanılmamıştı: Komünist olmayanların gözünde parti görevlileri, aslında ‘halktan kopmuşlar ve aristokratlaşmışlar’dı.” (s.414)</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan sonra doğrudan rejimi hedef alanları da dahil sahici eleştirileri ifade eden kitlesel dışavurumlar başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hareket daha sonra Pekin Üniversitesi yerleşkesine yayıldı ve kantinin dışına kat kat afişlerle kaplı bir ‘Demokrasi Duvarı’ kuruldu. Öğrenci konuşmacılar binlerce kişiden oluşan kalabalıklara çok partili seçimlerden sosyalizmin ve kapitalizmin erdemlerine kadar değişen çeşitli konularda tumturaklı söylevler vermeye başladılar… ‘Acı İlaç’, ‘En Alttakilerin Sesi’, ‘Yabani Ot’ ve ‘Bahar Fırtınası’ gibi isimler taşıyan öğrenci dernekleri kuruldu. Öğrenciler teksir makinesiyle çoğaltılmış gazeteler çıkarmaya ve öteki okullara ‘deneyim alışverişi’ için eylemci göndermeye başladılar.” (s. 423)</p>
<p style="text-align: justify;">“Öğrenci önderleri Komünist Parti’nin yönetimine son verilmesi için açık bir çağrı yaptılar. Öğrencilerden etkilenen öğretmenler alevleri biraz daha körüklediler. Bir Şanyang profesörü, Mao’nun yönetiminin ‘keyfi ve pervasız’ olduğunu söyledi. Çin’de demokrasinin olmaması Parti Merkezi’nin hatasıydı. Bazıları ‘faşist Aushwitz yöntemleri’ni kullanan ‘kötü niyetli bir zulüm yönetimi’nden söz ettiler. Vuhan’da lise öğrencileri sokaklara döküldülaer ve hükümet binalarına saldırdılar.” (s.423)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, bu noktadan sonra frene bastı ve özgürlük hareketini durdurmak üzere ilk işareti verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“15 Mayıs günü Merkez Komitesi üyelerine ve görevlilerine ulaştırılacak şekilde sınırlı sayıda çıkarılan ‘Şeyler kendi zıtlarına dönüşüyorlar’ başlıklı bir genelgede, tutumunun değişmekte olduğunu gösteren işaretler verdi. Mao, bu genelgede ilk kez, ülke içindeki olaylardan söz ederken ‘revizyonizm’ terimini kullandı. Revizyonistlerin basının sınıfsal niteliğini inkâr ettiklerini söylüyordu. Onlar, burjuva liberalizmine ve burjuva demokrasisine hayranlık duyuyorlar ve parti önderliğini reddediyorlardı. Bu türden insanlar, Parti içindeki esas tehlikeyi oluşturuyorlardı ve artık sağcı entelektüeller ile el ele çalışıyorlardı.” (s.422)</p>
<p style="text-align: justify;">“Süreç az sayıda değil çok sayıda kişi için, partinin sözüne inanan yüz binlerce sadık yurttaş için bir tuzak haline geldi.” (s.425)</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan sonra fiili bastırma hareketi geldi. Hakem düdüğü öttürmüş ve geçici olarak tanınan, herhangi bir güvenceden yoksun özgürlükler rafa kaldırılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“İngilizce profesörü Vu Ningkun (Batı’da eğitim görmüştü) tutuklandı ve önce Mançurya’da, daha sonra Tiankin’de olmak üzere üç yıl esir kamplarında tutuldu. Çangşa’daki kadın polis kadrosu (şube şefini eleştirmişti) emek reformu kapsamında varoşlara gönderildi; kocası kendisinin ve çocuklarının ‘sağcı’ olarak damgalanmasını önlemek için ondan boşandıysa da damgayı yemekten kurtulamadı. Vangfuking’deki tüccarların önderi (bir kapitalist) hayatının yirmi yılını ceza kurumlarının içinde ve dışında geçirdi. Onlar ve aynı durumda olan yarım milyon kişi aileleriyle birlikte hayatlarının acımasızca mahvedildiğini gördüler. Toprak ağalarının ve karşıdevrimcilerin aksine onlar, geçmişteki ya da o sıradaki gerçek ya da hayali eylemlerinden ötürü değil, sadece fikirlerinden ötürü cezalandırıldılar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao bu konudaki suçlamalara çok duyarlıydı. ‘Bu insanlar sadece konuşmadılar, eylem de yaptılar,’ diyordu. ‘Onlar suç işlediler. Konuşanlar suçlanmayacak sözü onlar için geçerli değildir.’ Zayıf bir savunmaydı bu.” (s.426)</p>
<p style="text-align: justify;">“Sağcılığa karşı kampanya entelektüelleri öylesine incitmişti ki, Mao’ya bir daha asla inanmayacaklardı.” (s.426)</p>
<p style="text-align: justify;">Doğrusu ben de olsam inanmazdım! (Gerçi bütün bunlardan haberimiz olmadığı için biz 1960 gençliği ona inanmak gafletinde bulunmuştuk!)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İngiltere’yi yakalayarak ve </strong><strong>Maymun Beyni Yiyerek İlerleme…</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao, her türlü dogmatizmden uzak, gerçekten deha düzeyinde bir askeri komutan ve askeri taktisyendi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, onun büyük savaş öngörüleri olmasaydı Kızıl Ordu’nun uzun süreli savaşın bir aşamasında imha edilmesi kaçınılmaz olurdu. Bu böyle olmakla birlikte, Mao’nun, “sosyalizmin inşası” konusunda Sovyetler Birliği’nin o yenip yutulması epey zor örneklerini taklitten öte çok fazla yaratıcı bir şeyler ortaya koyabildiğini söylemek oldukça zordur. Bir kere, özellikle iktidara geldiği 1950’li yıllarda, o da Stalin ve diğer Sovyet önderleri gibi, üstelik ilerlemeyi çelik üretim rakamlarıyla ölçen, aptal denecek ölçüde bir ilerleme hayranıydı. Diğer Sovyet liderleri gibi onun da gözü ABD ya da İngiltere gibi sanayileşmiş ülkelerdeydi. Çin’in ilerlemesini onlara yetişmekle ölçüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Gelecek birkaç on yıl içinde Çin’in, kültürel, bilimsel, teknolojik ve endüstriyel gelişmede Birleşik Devletler’i geçerek, ‘dünyanın bir numaralı ülkesi’ haline gelmesi gerektiğini söyledi. ‘[Amerikan kazanımlarının] o kadar müthiş olduğunu düşünmüyorum’ diye devam etti umursamaz bir tavırla. Amerika yılda 100 milyon ton çelik üretiyorsa, ‘Çin birkaç yüz milyon üretmeli’ydi.” (s.431)</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao’nun… Moskova seyahati sırasında, Sovyet lideri [Kruşçev], demir, çelik, kömür, elektrik, petrol ve pek çok tüketim malında, on beş yıllık süre içinde ABD’yi geçmeyi planladıklarını ilan etti. Kimse bu iddiaya meydan okumaya kalkışmadı. Sadece Mao, dünya komünizminin liderlerine, Çin’in on beş yıl içinde İngiltere’yi geçeceğini bildirdi.” (s.432)</p>
<p style="text-align: justify;">“İngiltere’yi geçmeyi vaat eden Mao, Çin’i 1970’lerin başında 40 milyon ton çelik üretme, yanı sıra çimento, kömür, kimyasal gübre ve makine aksamında İngiliz üretimini geçme hedefine bağladı. Hedef olarak belirlediği çelik üretim miktarı MK plenumunun iki aydan kısa bir süre önce rakamın iki katıydı. Tek soru şuydu: Nasıl?” (s.433)</p>
<p style="text-align: justify;">Tabii, Philip Short’un “nasıl?” sorusu önemli de, ben daha önemli bir sorunun da sorulması gerektiğini düşünüyorum: Niçin? Belki de aşağıdaki alıntıda görüleceği gibi “ulusal onur”un tatmin olması içindir. Evet ama bunun sosyalizmle ya da toplumsal devrimle ilgisi ne?</p>
<p style="text-align: justify;">“’İngiltere ve Amerika’yı yakaladığımız zaman Dulles bile [Amerikan Dışişleri Bakanı] bize saygı gösterecek ve bir ulus olarak varlığımızı kabul edecek.’” (s.435)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun yardımcıları, Mao’yu da geride bırakıp ulusal ve yerel zevklerle bezenmiş, daha “iştah açıcı” (daha doğrusu iştah kapayıcı) ilerleme manzaraları tasvir ediyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Tarım alanında sınırsız yetkilerle donatılmış olan Ten Çenlin, Kruşçev’in ‘gulaş komünizmi’ni gölgede bırakacak bir bolluk manzarası yaratıyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">‘En önemlisi, komünizm ne anlama gelmektedir? Önce, kişinin karnını doyurması değil, iyi yemekler yemesidir. Etin tadını çıkarması, her yemekte, tavuk, domuz, balık ve yumurta yemesidir. Maymun beyni, kırlangıç yuvası ve beyaz mantarın ‘istediği her zaman’ servis edilmesidir… İkincisi giyinmektir. Her insan elde edebileceği şeyi istemelidir. Sadece bir mavi giysiler yığını değil, çeşitli tasarım ve üslûplarda giyinmek… Saatlerce çalıştıktan sonra insanlar, ipekli saten… ve tilki kürkünden paltolar giyeceklerdir… Üçüncüsü, konuttur. Merkezi ısıtma kuzeyde, klima güneyde sağlanacaktır. Herkes yüksek binalarda yaşayacaktır… Dördüncüsü ulaşımdır… Hava yoluyla her yöne gidilebilecek ve her ilçede havaalanı olacaktır. Beşincisi herkese yüksek öğrenimdir… Bütün bunların toplamı komünizm anlamına gelir.” (s.435)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda, maymun beyni yerine ciğer soteyi, tilki kürkü yerine tavşan kürkünü koyarsak Türkiye’nin bile komünizme bir hayli yaklaşmış olduğunu söyleyebiliriz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Büyük İleri Atılım</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çin’de bütün bu ilerleme hayallerinin sonu, kaçınılmaz olarak kitlesel bir iradi seferberlikti. Çin’in böylesi bir kalkınma ve ilerleme hamlesi için dayanacağı tek güç, kalabalık nüfusuydu. Bu nüfus Mao’nun iradesiyle ileri doğru bir hamle yaparsa, Çin de devasa bir ilerlemeyi gerçekleştirebilirdi. Bu amaçla kolektif çiftlikler yoğunlaştırıldı; özel topraklar ve çiftlik hayvanları tazminat ödenmeksizin kamulaştırıldı; şehir ve tarım çalışan nüfusunun tek tek aile mutfaklarında “gereksiz” zaman harcamaması için devasa komünal mutfaklar kuruldu; islah için kırlara gönderilmiş mahkûm nüfusu, Stalin’den miras bir uygulamayla en ağır koşullarda üretime sürüldü; yine Stalin’den tevarüs edilen bir uygulama olarak Stakhanovist şok çalışma birimleri kuruldu; analar ve babalar, kolektifleştirilmiş, askerileştirilmiş bir hayat tarzı lehine “burjuva duygusal bağlılıklar”dan vazgeçmeye zorlandı. (s.438)</p>
<p style="text-align: justify;">“Köylüler uyurken tarlalardaki fenerleri yakıyorlar, bir kadronun gelmekte olduğunu bildiren alarmla hemen kalkıp işe koyuluyorlardı. Maddi özendiriciler sistem parasız işlediği için gereksiz görülüyor ve kınanıyordu.” (s.439)</p>
<p style="text-align: justify;">“’Herkes askerdir’ sloganı altında bir milis faaliyeti başlatıldı. Köylüler tarlalarda yanlarında antika tüfekler olduğu halde çalışıyorlardı.” (s.439)</p>
<p style="text-align: justify;">“Kadrolar rakip komünleri geçme konusunda sürekli bir baskı altındaydılar. Bu durum ürün miktarını sürekli olarak, 10 ya da 20 kat fazla göstermelerine yol açıyordu.” (s.445)</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük ileri Atılım, birkaç yıl içinde, doğanın azizliğinin de yardımıyla (kuraklık) büyük bir başarısızlıkla sona erdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Büyük Atılım kıyamet benzeri bir başarısızlıkla sona ermişti. Mao’nun genel bolluğa ilişkin muhteşem düşleri destansı bir dehşete dönüşmüştü. Çin’i büyük bir iktisadi güç haline getirme fikrini, 1960 yılının sonunda ebediyen terk etti ve bu konuyu bir daha asla ağzına almadı.” (s.446)</p>
<p style="text-align: justify;">“Ciddi bir yiyecek maddesi sıkıntısı başlamıştı. Önceleri kıtlık sadece kentlerle sınırlı kaldı. Pirinç tayınları azaltıldı… Daha sonra hükümet Atılım sırasında iyice çoğalan sanayi işgücünü beslemek için harekete geçince kırsal kesimde de kıtlık başladı.” (s.446)</p>
<p style="text-align: justify;">“Solcu eyalet sekreterlerinin Atılım’ı en güçlü biçimde gerçekleştirdikleri Henan ve Siçuan kesimlerinde nüfusun dörtte biri açlıktan öldü. Erkekler, alıcı çıktığında karılarını satıyorlardı. Kadınlar satılmaktan memnundular, çünkü satılmak hayatta kalmak anlamına geliyordu. Eşkiyalık yeniden başladı. Mao’nun gençlik yıllarında yaşanan kıtlıklarda olduğu gibi yamyamlık yaygındı. Köylüler kendi çocuklarını yememek için birbirlerinin çocuklarını yiyorlardı.” (s.455)</p>
<p style="text-align: justify;">“1959’da ve 1960’da yaklaşık 20 milyon köylü açlıktan öldü ve 15 milyondan az çocuk doğdu, çünkü kadınlar gebe kalamayacak kadar zayıflamışlardı. 1961’de beş milyondan fazla insan açlık yüzünden yok olup gitti.” (s.455)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumun doğal sonucu baskının yoğunlaştırılması oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Atılım’ı eleştirenlere karşı bir hareket olarak bilinen ‘Sağ oportünizm’e karşı kampanya, on kat daha fazla siyasal kan kaybını tetikledi: Çoğu parti üyesi ya da alt düzey görevli olan altı milyon insan eleştirildi ve bu insanlarla sözde Mao’nun siyasetlerine karşı çıktıkları için mücadele edildi. Siçuan’da tabanda yer alan kadroların %80’i azledildi. 1957’de olduğu gibi, yerel parti sekreterleri, astları için tasfiye kotaları oluşturdu. Bazı bölgelerde sadece bireyler değil gruplar da suçlandı. Gene pek çok kişi intihar etti. Bir eyaletin Birinci Sekreteri, ‘Herkes tehlikedeydi,’ diyordu o günleri hatırlarken. ‘Anneler, babalar, kocalar ve eşleri birbiriyle konuşmaya cesaret edemiyorlardı.’” (s.453)</p>
<p style="text-align: justify;">“HKO’ya, Siçuan’da ve diğer üç batı eyaletinde, yanı sıra Tibet’te açlık çeken köylülerin başlattıkları silahlı isyanları bastırma görevi verildi. Henan’da komünlerin özsavunması için kurulan milis ortalığı yakıp yıkmaya, silahlı soygun yapmaya, kadınlara tecavüz edip adam öldürmeye devam ediyordu. Köylüler milise ‘eşkıya krallar’ ‘kaplan sürüleri’ ve ‘adam döven çeteler’ diyordu… Liu Şaoçi uyarıda bulunarak, Çin’in, 1920’lerin başındaki Sovyetler Birliği’nin yaşadığı iç savaşı andıran bir anarşiyle yüz yüze gelmekte olduğunu söyledi.” (s.457)</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun sonucu, Sovyetler Birliği’ndeki iç savaş ve savaş komünizminden sonra gelen NEP politikasına benzer bir Çin NEP’i oldu. Zorlama komünler kısmen dağıtılarak köylülüğe taviz veren daha esnek politikalar benimsendi ve aşırı komünal uygulamalardan vazgeçildi. Halkın taleplerini dikkate almayan zorlamacı politikalar bir kez daha geri tepmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve Mao, ne kadar iyi bir komutansa, o kadar kötü bir “inşa”cı olduğunu kanıtlamıştı. Ama bunu söyleyecek cesaret kimde vardı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kültür Devrimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun putlaştırılması ta Yenan günlerine kadar uzanır. Bundan sonra süreç hep bu yönde olmuş, gittikçe güç kazanan komünist bürokrasi kendi varlığının ve iktidarının garantisini Mao’nun fetişleştirilmesinde görmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">“Temmuzda kuşkularından vazgeçmiş Liu Şaoçi dizginsiz bir övgü sürecini ateşledi. Mao’yu göklere çıkaran bir makalede, partinin gelecekte hata yapmamasının yegâne güvencesinin ‘Mao Zedung’un önderliğinin her yere nüfuz etmesi’ni sağlamak olduğunu iddia ediyordu. Makale, politbüro üyeleri Çu Enlay ve Çu De’nin diğerleri kadar çılgın bir onaylama korosuna katılmaları için işaret oldu. Birkaç ay sonra Yenan’ı ziyaret eden iki Amerikalı gazeteci… Mao’nun ‘hayranlığın zirvesinde’, ‘mide bulandırıcı, neredeyse kölece bir belâgatla düzülen muazzam övgüler’in nesnesi olduğunu bildirdiler.” (s.357)</p>
<p style="text-align: justify;">“On yıldan daha kısa bir süre önce Kinggangşan’da, hatta Ruykin’de, Mao’nun ve diğer önderlerin, köylülerin arasında yaşadıkları günler artık gerilerde kalmıştı.” (s.356)</p>
<p style="text-align: justify;">Putlaştırma, aynı zamanda putlaştırılan liderin mekanizma tarafından esir alınmasıyla el ele gidiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“İlk yıllarda Mao zaman zaman çevresindeki koruyucu kuşatmadan kurtulmayı denedi. Ancak bu denemeler doğal olarak başarısızlığa uğradı.” (s.427)</p>
<p style="text-align: justify;">“1958’de, Halk Cumhuriyeti’nde ise her hareketi günler ve haftalar öncesinde belirleniyordu. ‘Tabana gitmek’ artık eyalet birinci sekreterleriyle toplantı yapmak, dikkatle seçilmiş model çiftlikleri ziyaret etmek ve buralarda eyalet yetkililerinin ona sadece işitmek isteyeceği şeyleri anlattıkları kısa açıklamaları dinlemek anlamına geliyordu. Birinci elden doğru bilgilere ulaşamadı. Yeterince bilgilendirildiği izlenimine kapıldı. Bunun hiçbir şey bilmemekten çok daha tehlikeli olduğu anlaşılacaktı.” (s.433)</p>
<p style="text-align: justify;">“Gerekçe, Tang’ın 1961’de Mao’nun trenini gizlice dinletmesiydi. Ancak Mao, Tang’ın bu işi dört yıldır yaptığını biliyordu.” (s.476)</p>
<p style="text-align: justify;">Putlaştırma ile susuş kumkuması da el eleydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“’Yüz Çiçek’ sırasında Sağcılığa Karşı Kampanya aracılığıyla Çinli entelektüellerin susturulması gibi, Luşan konferansında da Peng Dehuay’ın tasfiye edilmesiyle Mao’nun Parti içindeki yakın çalışma arkadaşları susturuldu. Çu De, Daimi Komite’ye şunu sormuştu: ‘Bizi seven insanlar konuşmazlarsa, kim konuşmaya cesaret edecek?’ Başkan’ın bu soruya cevabı artık biliniyordu. Mao hayatta olduğu sürece bir politbüro üyesi bir daha asla onun siyasetlerine açıktan meydan okumadı.” (s.453)</p>
<p style="text-align: justify;">İşte böylesine putlaştırılan Mao Zedung, putlaştırmanın gücüne dayanarak 1966 yılında Kültür Devrimini başlatma işaretini verdi. Neydi amacı? Kanımca amacı, Büyük İleri Atılım’la iktisadi alanda uğranılan başarısızlığı, bu sefer üstyapıda bir yeni kitlesel atılımla başarıya dönüştürmekti. Mao korkuyordu. Aynı 1956 yılında Macar Devrimi’nden korktuğu gibi, rejimden hoşnutsuz kitlelerin, insanlara soluk alma fırsatı vermeyen bir tek parti diktatörlüğüne karşı ayaklanacaklarından korkuyordu. Mao’nun ikinci korkusu, sosyalizmin inşası için tek araç olarak gördüğü Parti’nin Sovyetler Birliği’nde ve diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi yozlaşmasıydı. O halde kitleler sosyalist rejime karşı henüz ayaklanmadan, onları kendi temsil ettiği “sosyalizmin doğru çizgi” için, yozlaşması çok muhtemel olan partiye karşı ayaklandırmaya cesaret etmekten başka çare kalmıyordu. Böylece ayaklanma potansiyeli taşıyan kitleleri önceden ayaklandırarak onların buhar basıncını rejimin selameti için kullanacak, yozlaşma ihtimali olan partiyi, yine kendi iradesini izleyen kitleler aracılığıyla temizleyip yeniden sosyalizmin kurucu aygıtı haline getirecekti. Hem kitleler sosyalizm yolunda seferber edilecek, hem de kendi “doğru çizgi”sinde yenilenmiş ve yozlaşmaktan kurtulmuş parti bu “doğru çizgi”yi izleyecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir anlamda, Stalin’in izlediği yukardancı çizginin tam tersi gibi görünen aşağıdancı bir çizgiydi bu. Stalin’in giyotini tek yönlü işliyordu. Sadece yukardan aşağıya. Yukardan aşağıya inerken, Stalin’in hemen altındaki yöneticileri de biçiyor, partiyi de biçiyor ve kitlelerin biçilmesine kadar aşağıya inmeye devam ediyordu. Ama bu giyotin hiçbir zaman aşağıdan yukarıya doğru işlemiyordu. Yani Stalin, bıçağı hiçbir zaman aşağıdaki kitlelerin eline vermiyordu. Bıçak, GPU ve NKVD’ydi ve sadece Stalin’in şahsi emirleriyle yukardan aşağıya doğru inerdi. Mao’nun giyotini ise iki bıçaklıydı. Yukardaki bıçak, parti, polis ve orduydu. Aşağıdaki bıçak ise, Mao tapıncıyla gözü dönmüş kitleler. Yukardaki bıçak kitleleri kesip biçerken (ve fazla kestiği için körelirken), aşağıdaki bıçak da Kültür devriminde, HKO’nu değil ama partiyi ve devlet görevlilerini kesip biçti. En sonunda Mao, aşağıdaki bıçağı durdurmak için, yukardaki bıçağın geriye kalmış tek sağlam mekanizması olan HKO’sunu harekete geçirdi. Kültür Devrimi, aşağıdan başladı ve yine bizzat Mao’nun emriyle, yukarıdan HKO tarafından bastırıldı. Burada, Philip Short’un kitabından, aşağıdaki bıçağın, bir yandan sıradan halkı, bir yandan da partiyi ve yöneticileri nasıl biçtiğine ilişkin birkaç örnek vereceğim sadece.</p>
<p style="text-align: justify;">“Pekin üniversitesi’ndeki radikaller, bir mücadele toplantısı düzenleyerek Lu Ping ve altmış ‘kara çete unsuru’na mankafa külahı giydirdiler ve diz çökmeye zorladılar, yüzlerine kara leke sürdüler, elbiselerini yırttılar, duvar afişlerini vücutlarına yapıştırdılar, ardından onları tekmeleyip yumruklayarak, saçlarını çekerek ve halatlarla döverek sokaklarda dolaştırdılar.” (s.484)</p>
<p style="text-align: justify;">“Pekin’de Kızıl Muhafızlar’ın en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev vardı. Ağustos ayının sonunda, dört gün içinde sadece küçük bir semtte, aralarında altı haftalık bir bebekten (‘gerici bir aile’nin çocuğuydu) seksenlerinde yaşlı bir adama kadar çeşiti yaşlardan insanların yer aldığı 325 kişi öldürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Barışçı, idealist genç öğrenciler kendilerinden daha yaşlı kişilere intikam duygularıyla saldıran çılgınlara dönüşmüşlerdi.” (s.489)</p>
<p style="text-align: justify;">“Kızıl muhafızlar kurbanlarına, bağışlanmak için Mao’ya dua etmelerini söylüyorlardı. Kent tren istasyonlarında yolcular trene binmeden önce ‘sadakat dansı’ yapmak zorundaydılar” (s.494)</p>
<p style="text-align: justify;">“Öldürme olayları kısa süre içinde, polisin ve askeriye içindeki sempatizanların desteği sayesinde sistematik bir hal aldı.” (s.490)</p>
<p style="text-align: justify;">“Doğu Hebey’de 84.000 kişi tutuklandı; bunların 2.955’i idam edildi, işkencede öldü ya da intihar etti. Guangdong’da 7.200 kişi sorguya çekildi ve aralarında eyalet vali yardımcısının da bulunduğu 85 kişi öldüresiye dövüldü. Şanghay’da 6.000 kişi gözetim altına alındı. Çoğu milliyetçiler hesabına çalışmakla (ÇKP ile Guomindang’ın birleşik cephe kurdukları bir dönem için kolay bir suçlama) ve yaklaşık yarısı ihanetle suçlandı.” (s.512)</p>
<p style="text-align: justify;">“Birkaç günde bir bazı öğretmenler herkesin gözü önünde spor sahasına götürülüp kurşuna diziliyorlardı… Bazı öğretmenler henüz ölmeden gömüldüler. Dört öğretmene oradaki binanın damına çıkarak bir patlayıcı paketinin üzerine oturmaları ve paketi ateşlemeleri emredildi. Müthiş bir ses duyuldu. Göz gözü görmüyordu. Neden sonra ağaçların dallarına takılmış ve dama saçılmış kollar ve bacaklar fark edildi. [Toplam] yüz kadar [okul görevlisi] öldürüldü.” (s.491)</p>
<p style="text-align: justify;">“Liu [Şaoçi] ve karısı iki saat boyunca öne eğilmiş vaziyette sessizce ayakta durarak, kendilerini suçlayanların uzun ve tumturaklı konuşmalarını dinlemek zorunda kaldılar. Mao’nun doktoru onların dövüldüklerini, tekmelendiklerini, Merkez Muhafiz Birliği askerlerinin öylece durup seyrettiklerini gördü. Liu’nun gömleği yırtılarak açılmıştı, insanlar onu saçlarından tutup savuruyorlardı. Bu işlem iki buçuk hafta sonra tekrarlandı. Bu kez çift, Kızıl Muhafızlar’ın arasında ‘jet uçağı’ biçiminde durmak zorunda bırakıldılar… Liu, bu vaziyette, sözde ‘ulusal ihanetler’i hakkında sorguya çekildi… Liu o sırada yetmiş yaşındaydı… daha sonra kurbağa yürüyüşüyle konutuna dönerken, yüzünün şiştiği, mavimsi, soluk bir renk aldığı görüldü.” (s.511)</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda Mao, hareketin partiyi toptan yıkmaya yöneldiğini görünce, rotayı değiştirdi ve Kültür Devrimi’nin belki de tek sahici ayaklanmacı unsurlarının HKO tarafından bastırılmasını emretti. Parti kurtulmuş, Kültür Devrimi bitmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonraki yıllarda Mao’nun Macar Devrimi korkusu gerçek olmadı. Kitleler, rejimin ve Parti’nin bürokratik baskılarına karşı herhangi bir şiddetli ayaklanmaya girişmediler. 1989 yılında demokrasi isteyen öğrencilerin kitlesel hareketi, Kültür Devrimi sırasında Liu Şaoçi gibi suçlanmış, “kapitalist yolcu” Deng Siao-ping’in emriyle bastırıldı. Bundan sonra da bir daha kitlesel bir direniş görülmedi. Bunda, rejimin, Mao’nun ölümünden sonra görece daha az baskıcı bir hale gelmesinin de rolü olmuş olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun, Partinin yozlaşacağı ve kapitalizme yöneleceği korkusu ise gerçek oldu. Çin bu gün ÇKP’nin tek parti diktatörlüğü altında kapitalist bir ülkedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarih bin kere yazılır ama sadece bir kere yaşanır.</p>
<p style="text-align: justify;">19 Temmuz 2010</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/images/banners/logoozgur.png" alt="" width="640" height="84" /></p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Mao%20zedong-1.rtf#_ftnref1">[1]</a> “O sıralarda Stalin, kulaklara karşı kampanya başlattı. Bu hareket 12 milyon Rus ‘zengin köylü’sünün fiziksel olarak yok edilmesine yol açacaktı. Dolayısıyla Geri Dönen Öğrenciler, zengin köylülere ait toprakların ve mülklerin (sadece fazlaların değil) müsadere edilmesine karar verdiler. Toprak dağıtımı gerçekleştiğinde toprak ağası ailelere hiçbir şey verilmeyecekti. Bunun anlamı, bu ailelerin açlığa mahkûm edilmesiydi” (s.287)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;5 NOLU CEZAEVİ: 1980-84&#8242; Temmuz boyunca SEYR-Î MESEL&#8217;de</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/5-nolu-cezaevi-1980-84-temmuz-boyunca-seyr-i-meselde</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/5-nolu-cezaevi-1980-84-temmuz-boyunca-seyr-i-meselde#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 08:14:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1553</guid>
		<description><![CDATA[Bu belgesel 12 Eylül askeri darbesinden sonra yakın tarihimizin en vahşi devlet terörünün  uygulandığı Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'nde yaşananları gözler önüne seriyor. Belgesel çoğunun Kürt olduğu bu cezaevinde tüm tutuklulara devlet tarafından ne tür akıl almaz sistematik işkencelerin yapıldığını ve nasıl  Türkleştirme politikalarının uygulandığını gösteriyor.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1554" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/5-nolu-cezaevi-1980-84-temmuz-boyunca-seyr-i-meselde/attachment/5nolu_cezaevi"><img class="alignleft size-full wp-image-1554" title="5Nolu_Cezaevi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/5Nolu_Cezaevi.jpg" alt="" width="340" height="234" /></a>YÖNETMEN ÇAYAN DEMİREL&#8217;İN &#8220;5 NO&#8217;LU CEZAEVİ&#8221; ADLI BELGESEL FİLMİ TEMMUZ AYI BOYUNCA SALI-ÇARŞAMBA-PERŞEMBE AKŞAMLARI SAAT 19.00&#8242;DA SEYR-Î MESEL SANAT ATÖLYESİ&#8217;NDE GÖSTERİLECEKTİR.</p>
<p style="text-align: justify;">Yönetmen / Director: ÇAYAN DEMİREL</p>
<p style="text-align: justify;">Yapımcı / Producer: AYŞE ÇETİNBAŞ</p>
<p style="text-align: justify;">Görüntü yönetmeni / Director of photography: KORAY KESİK</p>
<p style="text-align: justify;">Montaj / Editor: BURAK DAL</p>
<p style="text-align: justify;">Müzik / Music: AHMET TİRGİL</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">97&#8242;</p>
<p style="text-align: justify;">TÜRKİYE/ TURKEY, 2009</p>
<p style="text-align: justify;">TÜRKÇE/ TURKISH</p>
<p style="text-align: justify;">İNGİLİZCE ALTYAZILI</p>
<p style="text-align: justify;">ENGLISH SUBTITLED</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">yapım / production: SURELA FİLM YAPIM</p>
<p style="text-align: justify;">iletişim / contact: cayandemirel@yahoo.com</p>
<p style="text-align: justify;">Film Hakkında</p>
<p style="text-align: justify;">Bu belgesel 12 Eylül askeri darbesinden sonra yakın tarihimizin en vahşi devlet terörünün  uygulandığı Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi&#8217;nde yaşananları gözler önüne seriyor. Belgesel çoğunun Kürt olduğu bu cezaevinde tüm tutuklulara devlet tarafından ne tür akıl almaz sistematik işkencelerin yapıldığını ve nasıl  Türkleştirme politikalarının uygulandığını gösteriyor.  Dönemin askeri yetkilileri cezaevini bir &#8216;askeri okul&#8217; olarak nitelerken tutuklular o dönemi &#8216;vahşet yılları&#8217; olarak hatırlıyor. Onlara göre bu vahşetin zincirlerini kırabilmek için de tek bir yol vardı o da direnmek veya kendini feda etmek. Tutuklular zincirleri kırmak için mücadele ettiler ve &#8216;5 Nolu Cezaevi:1980-84&#8242; belgeseli neredeyse 30 yıl sonra yaşananları tanıkların ağzından bizlere aktarıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">About the film</p>
<p style="text-align: justify;">This is a documentary about Diyarbakir prison where some of the most horrific atrocities of state terror in recent history took place after the military coup of 12th september  1980. The documentary exposes how the use of systematic torture and turkification policies were imposed by the state upon all prisoners of which most of were Kurdish prisoners. While the Turkish military authorities describe the prison as a &#8220;military school&#8221;, the prisoners describe it as &#8220;years of indescribable brutality&#8221;. The only way to break the chain of atrocities was to resist and sacrifice yourself. The prisoners took up the challenge to break it and 3 decades later director Cayan Demirel takes up the challenge again to show us what happened.</p>
<p style="text-align: justify;">Festivaller ve Ödüller / festivals &amp; awards</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>28.İstanbul Film Festival / 28th İstanbul Film Festival</li>
<li>9. Diyarbakır Kültür Sanat Festivali / 10th Diyarbakir Culture and Art Festival</li>
<li>Documentarist Film Festival / 2nd Documentarist Film Festival</li>
<li>46. Antalya Altın Portakal Film Festivali &#8211; en iyi belgesel film ödülü / 46th Antalya Golden Orange Film Festival &#8211; best documentary award</li>
<li>12. Istanbul 1001 Belgesel Film Festivali / 12th Istanbul 1001 Documentary Film Festival</li>
<li>6.Londra Kürt Filmleri Festivali / 6th London Kurdish Film Festival</li>
<li>42. SIYAD &#8211; 2009 en iyi belgesel film / Film Criticers Assosiation / 2009 Best Documentary Award</li>
<li>21. Ankara Film Festivali- en iyi belgesel film ödülü / 21th Ankara  Film Festival &#8211; best documentary award</li>
<li>21. Münih Türk Film Günleri / 21th Munich Turkish Film Days</li>
<li>5. İşçi Filmleri Festivali / 5th International Labor Film Festival</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Yönetmen -  Director</p>
<p style="text-align: justify;">Çayan Demirel</p>
<p style="text-align: justify;">1977&#8242;de Istanbul&#8217;da doğdu. İlk çalışmasında &#8216;Bir Bilim Adamıyla Zaman Enleminde Yolculuk&#8217; filminin yapımcılığını üstlendi. &#8216;38&#8242; adlı belgeselinin ardından gelen &#8216;5 Nolu Cezaevi:1980-84&#8242; ikinci filmidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Born in 1977 in İstanbul. In his first work he produced the film &#8216;Journey on the Latitude of Time with a Scientist&#8217;. His first documentary film &#8216;38&#8242; was followed by Prison Nr. 5: 1980-84&#8242;.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmografi &#8211; Filmography</p>
<p style="text-align: justify;">&#8216;5 Nolu Cezaevi 1980-84&#8242; , 2009 &#8211; Prison Nr 5: 1980-84</p>
<p style="text-align: justify;">&#8216;38&#8242;, 2006</p>
<p style="text-align: justify;">&#8216;Bir Bilim Adamıyla Zaman Enleminde Yolculuk&#8217; , 2002 &#8211; &#8216;Journey on the Latitude of Time with a Scientist&#8217;</p>
<p style="text-align: justify;">İletişim: 0 (212) 244 97 89</p>
<p style="text-align: justify;">Gsm: 0 (542) 493 10 03</p>
<p style="text-align: justify;">meselinseyri@hotmail.com</p>
<p style="text-align: justify;">Hepinizi bekleriz&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;">Not: Salonumuz Klimalıdır</p>
<p style="text-align: justify;">Adres İçin Kroki:  <a href="http://www.yellowpages.com.tr/profile/MTUxMDU0OQ==/Seyr-i-Mesel-Playhouse.html%23MapDivAnchor">http://www.yellowpages.com.tr/profile/MTUxMDU0OQ==/Seyr-i-Mesel-Playhouse.html#MapDivAnchor</a></p>
<p style="text-align: justify;">Adres: Şehit Muhtar Mah. İmam Adnan &#8211; Nane Sk. No: 5 K: 4 Beyoğlu/İSTANBUL Tel: (212) 244 97 89</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.seyrimesel.org">www.seyrimesel.org</a> <a href="http://www.seyrimesel.com">www.seyrimesel.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">E-mail: <a href="mailto:meselinseyri@hotmail.com">meselinseyri@hotmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">6 Temmuz 2010 Salı 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">7 Temmuz 2010 Çarşamba 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">8 Temmuz 2010 Perşembe 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">13 Temmuz 2010 Salı 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">14 Temmuz 2010 Çarşamba 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">15 Temmuz 2010 Perşembe 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">20 Temmuz 2010 Salı 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">21 Temmuz 2010 Çarşamba 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">22 Temmuz 2010 Perşembe 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">27 Temmuz 2010 Salı 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">28 Temmuz 2010 Çarşamba 19:00</p>
<p style="text-align: justify;">29 Temmuz 2010 Perşembe 19:00</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/5-nolu-cezaevi-1980-84-temmuz-boyunca-seyr-i-meselde/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şîrîn Elemihoyî</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sirin-elemihoyi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sirin-elemihoyi#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 May 2010 12:45:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Simo Hedilî</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1478</guid>
		<description><![CDATA[pêlên xeyalan 
xoşewîst radimûsan 
dê û bavê dilşewitî tu pêşwaz dikirin
çiyayên vînê 
di hembêza te de rûdiniştin
teşiya ramanan 
bîranîn dirêstin Şîrîna min…
teqereqa deriyên hesinî]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-1479" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sirin-elemihoyi/attachment/sirinelemihoyi"><img class="alignright size-full wp-image-1479" title="SirinElemihoyi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/SirinElemihoyi.jpg" alt="" width="341" height="2899" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sirin-elemihoyi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/diyarbekir%e2%80%99de-kurt-ulusculugu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/diyarbekir%e2%80%99de-kurt-ulusculugu#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 09:08:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1464</guid>
		<description><![CDATA[Malmîssanîj’in “Yirminci Yüzyılın  Başında Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu”  (1900-1920) Vate Yayınevi, İstanbul, 2010, kitabı yayımlandı. 

Mehmet Emin Bozarslan ve Malmîsanîj 1980’lerde ve sonrasında çok önemli çok değerli çalışmalar yaptılar.  Mehmet Emin Hoca 1918-1919 yıllarında yayımlanan JÎN Dergilerini yayımladı.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Malmîssanij’in “Yirminci Yüzyılın  Başında Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu”  (1900-1920) Vate Yayınevi, İstanbul, 2010, kitabı yayımlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Mehmet Emin Bozarslan ve Malmîsanij 1980’lerde ve sonrasında çok önemli çok değerli çalışmalar yaptılar.  Mehmet Emin Hoca 1918-1919 yıllarında yayımlanan JÎN Dergilerini yayımladı.  Jîn yeniden açıklamalı ve Latin harflerine çevrilerek yayımlandı.  Bu yayın 1985-1988 yılları arasında gerçekleşti. Beş cilt halende yayımlandı.  1898-1902 yılları arasında yayımlanan Kürdistan ise,  1991 yılında iki cilt halinde, yeniden yayımlandı.  1998 yılında, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti Gazetesi yayımlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Malmîsanij’in Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ve Gazetesi,  Avesta 1999 ve  Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti, İlk Kürt Öğrenci Derneği  1912-1922 Avesta, 2002, kitapları da  bu dönemde yayımlandı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1475" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/diyarbekir%e2%80%99de-kurt-ulusculugu/attachment/diyarbekirde-kurt-ulusculug-2"><img class="alignright size-medium wp-image-1475" title="Diyarbekirde-Kurt-Ulusculug" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/Diyarbekirde-Kurt-Ulusculug1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İsmail Göldaş’ın,  Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz, Kasım 1991, Takrir-i Sükun Görüşmeleri, 1923 Seçimleri, Atama Meclis ve Sonrası, Belge Yay. Temmuz 1997, Lozan, ‘Biz Türkler ve Kürtler’ Avesta 1999, kitapları da dikkatlerden uzak tutulmaması gereken çalışmalardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazıda, ‘Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu’ kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi ve duygularımı belirtmeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Osmanlı’nın Son Dönemleri, Kürtlerde Kültürel Gelişmeler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">19. yüzyılın sonundan itibaren, Diyarbakır’da ve diğer Kürt şehirlerinde Kürtler arasında  milli duygular gelişmeye başladı. 1898 yılında, Kahire’de Kürdistan gazetesini yayını gazetenin Kürt şehirlerin de ulaştırılması milli duyguları geliştirici bir etki yaratmıştır.  Bu yıllarda Kürtlerde okuma yazma bilenlerin oranı düşük olmasına rağmen böyle bir etkiden söz edebiliriz. 1900 yılında Diyarbakır’da Kürdistan’ın Azm-i Kavi  Cemiyeti isimli bir örgüt kurulmuştur. Bu örgütü kuranlar Diyarbakır ve çevresinden olan Kürtlerdir. Kürdizade Ahmet Ramiz Bey, Diyarbekirli Fikri Efendi, Mistefa ê Hacî Emer, Melayê Xasê, Liceli Mela Seid, Mela Yûsifê Hosînî, Gonipli Xelife Selim, Kürdistan’ın Azm-i Kavi Cemiyeti’nin kurucuları arasındadır (s.16). Ahmed Ramiz, Melayê Xasi, Xelife Selim Kırmanc veya Zaza Kürtlerindendir. (s.17).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kişilerin ortak özellikleri, medrese eğitimli olmalarıdır (s.20). Ahmet Ramiz Bey Kürtçe kitapların yayımlanmasına öncülük eden bir kişidir. 1909’da İstanbul’da Halil Hayali’nin Kurmançca alfabesini yayımlamıştır (s.18). Melayê Xasî, Mevlidê Kurdi’yi kaleme almıştır. 1899’da Diyarbakır’da, matbaada basılmış ilk Kürtçe kitaptır. Mela Selim 1914’te Seyid Ali ile birlikte Bitlis ayaklanmasına katılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">20. yüzyıl başlarına kadar Kürtler arasında aşiret kimliği, dinsel kimlik ön planda geliyordu. Kürdistan’ın Azm-i Kavi Cemiyeti’ni kuranların, bu cemiyet çevresinde çalışanların ise dinsel kimlik yanında etnik kimliğe de vurgu yaptıkları görülmektedir. 1900’lerde medrese eğitiminin bu yönü üzerinde de durmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu döneme ilişkin tutumların diğer bir özelliği de Ermenilerle ilişki arayışının söz konusu olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">1908’de İstanbul’da Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti kuruluyor. Aynı yıl cemiyetin Diyarbakır şubesi hemen açılıyor. Cemiyetin Diyarbakır Şube Başkanının Diyarbakır Müftüsü Suphi Efendi olduğu görülüyor (s.27). Cemiyetin gerek İstanbul’daki merkez yöneticileri gerek Diyarbakır’daki şube yöneticileri arasında Kürt şeyh ve bey ailelerinden nüfuzlu kişiler, askerler, bürokratlar vardı. Cemiyet aynı yıl Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi’ni yayımlamaya başladı. Cemiyet Diyarbakır dışında Bitlis, Van, Hakkari, Süleymaniye gibi yörelerde de kuruldu. İstanbul’da basılan Kürt Teavün ve Terakki gazetesi Kürt şehirlerine de ulaşıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir süre, Maden Müftülüğü de yapan Hani’li Salih Bey 1908’den önce, 1905-1906 yıllarında Ziya Gökalp’in “Lisanı ve edebiyatı olan bir milletin neden istiklali olmasın” dediğini vurguluyor. 1908’den sonra Ziya Gökalp’in Diyarbakır’dan ayrıldığını, İstanbul’a gittiğini, bu fikirleri de bıraktığını fakat kendisinin yola devam ettiğini anlatıyor (s.31-33). Bu dönemde Kürt Teavün ve Terakki Gazetesinde Kürt dilinin önemini, konuşulmasını, yazılmasını dile getiren pek çok yazı yayımlandığı görülüyor (s.233). Ahmedê Xani’nin Mem û Zîn’i de Türkçe’ye çevriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">1910’da Kürd Neşr-i Maarif Cemiyeti, 1912’de Kürt Talebe Hevi Cemiyeti kuruluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Memduh Selim (1893-1976), yine bu yıllarda kurulan Kürd Ta’mim-i Maarif ve Neşrıyat Cemiyet’inin, Kürd Millet Fırkası’nın, Kürd Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti’nin Kürd Talebe Hevi Cemiyeti’nin eseri olduğunu belirtmektedir (s.43).</p>
<p style="text-align: justify;">1913-1914 yıllarında Roj-i Kurd, Hetawi Kurd, Yekbun gibi gazeteler, dergiler yayımlanır. 1918’de Jîn, Kurdistan gazeteleri yayımlanır. 1918’de kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt şehirlerinde örgütlenir. Dergi ve gazetelerde Kürt diliyle, Kürt edebiyatıyla, Kürt tarihi ve Kürt kültürüyle, Kürt toplumunun sorunlarıyla ilgili yazılar yayımlanır. Kültürel milliyetçilik yanında, bağımsızlıkçı bir tutum da gelişir. 1918’de yayına başlayan Jîn, 1919’da yayımlanan Kürdistan bu bakımdan dikkate değer yayınlardır. 1920 seçimlerinde Mustafa kemal’in arkadaşlarından Mazhar Müfit (Kansu) Hakkari mebusu olarak tayin ediliyor. 33 sayılı ve 9 Mart 1920 tarihli Jîn’de bu tutum eleştiriliyor.  Neden Hakkari’ye mebus olarak bir Türk atanıyor. Türk, Kürdün duygularını, düşüncelerini anlayabilir mi? Hakkari’de mebusluğa layık Kürt yok mu şeklinde eleştiriler (s.135).</p>
<p style="text-align: justify;">Malmisanıj’ın kitabında Diyarbakır ve çevresinde gelişen Kürt milli hareketi olgulara dayanılarak inceleniyor. Bu olgularla ilgili belgeler de var. Bu belgelerin bir kısmı ilk defa bu kitapta yer alıyor. I. Dünya Savaşı sürecinde İttihat ve Terakki’nin, Kürtlerin asimilasyonu çerçevesinde Burdur’a ve Isparta’ya sürgün ettiği Kürtlerin listeleri de dikkate değer belgelerdir (s.133-134). Abdullah Cevdet’in oğlunun Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Harput şubesinin açılışına katılması ve yönetime seçilmesini gösteren belge yine önemlidir (s.100-101).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnkarcı ve İmhacı Uygulamaların Gelişmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1900-1920 arasında gerek İstanbul’da gerek Kürdistan’da dergiler, gazeteler, örgütler çevresinde Kürt milli duyguları gelişmeye başlıyor. Bu çok açık… Ancak çok önemli bir soru var. Böyle düşünsel ve ruhsal yapıya rağmen 1920’lerin ortalarından itibaren, yani Cumhuriyet’le birlikte Kürtlerin ve Kürtçe’nin inkarı nasıl ileri sürülebildi? Devlet bu inkarı yapma cesaretini nereden bulmuştur? Bu inkarcı, asimilasyoncu görüşler Kürtler tarafından nasıl benimsenebilmiştir veya Kürtler bu inkarcı ve imhacı düşünceye, uygulamalara neden razı olmuştur? Bu sorular üzerinde durmakta yarar var.</p>
<p style="text-align: justify;">Melayê Xasî tarafından yazılan Mevlidê Kurdî’nin  1899 da Diyarbakır’da basıldığını belirtmiştim. Bu, o yıllarda Diyarbakır’da matbaa olduğunu, gelişkin bir fikir hayatı olduğunu göstermektedir. Vilayette, valiliğe ait bir matbaa vardı. (Litografya matbaası) Mevlidê Kürdî de orada basılmıştı.  O yıllarda Diyarbakır’ın önemli bir ticari ve sınai merkez olduğu da bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Diyarbakır ticari ve sınai bakımlardan gelişmiş bir bölge olarak algılanmaktadır. 1950’lerde, 1960’larda ise Diyarbakır ve çevresi geri bırakılmış bir bölge olarak görülmektedir. Bu olgu bize, Ermeni ve Süryani soykırımını da hatırlatmaktadır. Ermeniler ve Süryaniler soykırıma uğrayınca veya tehcirle ülkeden kovulunca, ticaret ve sanayi büyük bir darbe yemiştir. Bu süreçte kültürel hayatın darbe yemesi de söz konusu edilebilir. Çünkü, Ermenilerin ve Süryanilerin soykırıma uğratılmasından, sürgün edilmelerinden sonra, bu makinaları işletecek elemanlar bulunamamış olabilir.  Zira bu makinelerı daha çok, bu kategorilerdeki uzmanlar çalıştırıyordu. Zanaat bu kesimlerdeki ustalar tarafından icra ediliyordu. Cumhuriyet’le birlikte gelişen Kürt ayaklanmaları sürecindeyse, bölgede yoğun bir yıkım yaşandığı açıktır. Bölgenin neden geri bırakılmış bir bölge olduğunun incelenmesi elbette önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Böyle temel sorular, ancak iç koşullardan oluşan nedenler ve dış koşullardan oluşan nedenlerle birlikte analiz edildiği zaman anlaşılabilir. İç koşullara baktığımız zaman, bu temel sorulara açıklama getirecek üç neden sayabiliriz. Bir defa bu örgütleri kuranların, bu örgütlerde çalışanların, gazeteler ve dergiler çevresinde faaliyet yürütenlerin büyük bir kısmı Koçgiri’de (1921), Beytüşşebap Ayaklanması’nda (1924), Büyük Kürt Ayaklanması’nda (1925), Ağrı’da (1928-1932), Dersim’de (1937-1938) savaş sırasında, çatışmalarda öldürülmüştür veya firar etmek durumunda kalmışlardır. Firar edenlerin ülke ile irtibatlarını kesmek için yoğun bir çaba harcandığı görülmektedir. Kürt aydınlarının bir kısmı da yakalanıp cezaevine konmuştur. İdamlar ağır cezalar, mahkumiyetler söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci neden Kürt okullarının, medreselerin kapatılmasıdır. Medreseleri sadece din, Kur’an öğreten kurumlar olarak değerlendirmemek gerekir. Kürt dilinin, Kürt edebiyatının, Kürt tarihinin öğretildiği kurumlar da medreselerdir. Her şeyden önce medreselerde eğitim dilinin Kürtçe olması Kürtçenin varlığının korunması, gelişmesi için çok büyük bir kaynaktır. Düşünelim ki dini bilgiler, Kur’an öğretimi, Arapça, Farsça öğretimi hep Kürt diliyle yapılmaktadır. Medreselerde eğitim görenler, Ehmedê Xani’yi, Feqiyê Teyran’ı, Melayê Cizîrî’yi Cîgerxwîn’u  … öğrenmektedir. Medreselerin kapatılması Kürtçeyi, Kürtleri önemli bir kaynaktan mahrum bırakmıştır. Laik eğitim Türk diliyle eğitimi zorunlu kılmıştır, Kürtçeyi yasaklamıştır. Yeni resmi eğitim Kürtlerin Kürtçenin inkarına ve imhasına dayalı bir eğitimdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunların dışında medreseler bilgi yanında görgü, terbiye kurallarının öğretilmesinde, geliştirilmesinde de önemli kurumlar olmuşlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Temel sorulara cevap olabilecek üçüncü neden ise 1928 yılında gerçekleştirilen “Harf İnkılabı”dır. Harf İnkılabı toplumun geçmişle bağını tamamen kesmiştir. Yeni nesiller, diyelim 1920’lerin başlarından itibaren doğan nesiller kütüphanelere girerek yayımlanan kitaplara, dergilere bakarak geçmişte olup bitenleri öğrenememektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık Kürtlerin, Kürt dilinin inkarı söz konusudur. Yeni nesillerin zihni bu inkarla gelişmektedir. Bu inkarla birlikte fiili olarak şunlar da yaşanmaktadır. “Kürtçe diye bir dil yoktur” görüşünü doğrulamak için devlet kütüphanelerindeki bütün Kürtçe kitaplar, dergiler, gazeteler, koleksiyonlar imha edilmektedir, kataloglar değiştirilmektedir. Bugün devlet kütüphanelerinde bu Kürtçe yayınları bulmak çok zordur. Mehmet Emin Bozarslan Jîn’le ilgili çalışmaları sırasında Kürtçe yayınları bulabilmek için çok yoğun çaba sarf ettiğini, Jîn’in bir cildini de tesadüf eseri bir çöplükte bulduğunu ifade etmektedir. Mehmet Emin Bozarslan, bu düşüncesini, JîN’in yayımından sonra, Adımlar Dergisi’nin, kendisiyle yaptığı bir röportajda açıklamıştır.  Evlerdeki, özel kütüphanelerdeki eserlere ise çeşitli operasyonlar, güvenlik aramaları sırasında el konulmuş, imha edilmiştir. Aslında eğitim kurumları olan medreselerin kapatılmasıyla, “harf inkılabı”nı bir arada değerlendirmek gerekir. Bütün bunlar medreselerin ve harf inkılabının Türkler ve Kürtler bakımından ayrı ayrı anlamları olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerle ilgili politikaları saptamak, uygulamaları geliştirmek, dış koşullarla da yakından ilgilidir. Türkiye bu tür politikaların saptanmasında ve uygulanmasında yalnız değildir. Büyük Britanya, Güney Kürdistan’da (Irak), Fransa Güneybatı Kürdistan’da (Suriye), İran Doğu Kürdistan’da, Sovyetler Birliği Kafkasya’da benzer politikaları yaşama geçirmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Düşünelim ki, Ortadoğu’nun iki köklü devlet, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti ve İran İmparatorluğu’nun devamı olarak İran Şahlığı, dönemin emperyal devletlerinden Büyük Britanya ve Fransa, Kürt isteklerine karşı birlikte hareket etmektedirler. Sovyetler Birliği’nin tutumu da bu dört devletin tutumuyla benzerlik göstermektedir. Kürtlerin denetlenmesi konusunda bu devletler işbirliği ve güçbirliği de yapmaktadırlar. İşbirliği ve güçbirliği Kürt politikalarının saptanmasında çok büyük bir rahatlık sağlamaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra güney Kürdistan Büyük Britanya tarafından Irak’a, Güneybatı Kürdistan Fransa tarafından Suriye’ye devredilmiştir. Bu, bir mirasın devri gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyetler Birliği’nde, Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayınlar konusunda olumlu bir politika yürütülmüştür. Ama Sovyetler birliği-Kürt ilişkilerini belirleyen, Kızıl Kürdistan’a karşı gösterilen tavırdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>12 Mart rejiminde Diyarbakır’daki “Doğu Duruşmaları”nın Anlamı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yazının bu bölümünde 12 Mart rejiminde Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde gerçekleşen duruşmalarla ilgili bazı düşünceler, görüşler ortaya koymaya çalışacağım. Bu duruşmalar için “Doğu duruşmaları” kavramını kullanabiliriz. Bu duruşmaların sonuçlarından söz ederek başlamak kanımca daha yararlı olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">1970’erin ortalarından itibaren Komal, Özgürlük Yolu gibi yayınevleri kuruldu. Özgürlük Yolu, Rızgari dergileri yayına başladı. Bunlara, DDKD’lilerin (Devrimci Demokratik Kültür Derneği) yayımladığı  Devrimci Demokrat Gençlik ve TÎREJ dergilerini de ilave etmek gerekir. TÎREJ tamamı Kürtçe bir dergi olması bakımından önemlidir. Dergide,  Kurmanc ve Kırmanc yani Zaza lehçelerinde yazılar yer alıyordu. Fikirsel düzeyde çok önemli gelişmeler oldu. “K<strong>ürdista</strong>n sömürgedir” anlayışı etrafında önemli tartışmalar gerçekleşti. 1980’lerin oratalarında gerilla mücadelesi başladı. Bu mücadele sürecinde fikirsel düzeyde yapılan tartışmalar, Kürtleri, Kürt toplumunu, Kürtçeyi, Kürt tarihini, Kürdistan’ı algılama çok daha gelişti. Fikirler halka mal olmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada, 1960’ların sonlarındaki, 1970’lerin başlarındaki Diyarbakır Sıkıyönetim Tutukevi’ndeki düşünsel ortamla ilgili bazı görüşleri, duyguları dile getirmeye çalışacağım. Bu düşüncele elbette eleştirilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Doktor Tarık Ziya Ekinci, Doktor Naci Kutlay, Avukat Kemal Burkay, Musa Anter, Mehmet Emin Bozarslan, Abdurrahman Uçaman, Hüseyin Musa Sağnıç 1970’lerin ortalarından itibaren, özelikle 1990’lardan itibaren çok önemli çalışmalar yaptılar. Avukat Canip Yıldırım, Avukat Şerafettin Elçi,  Terzi Niyazi Tatlıcı (Niyazi Usta), Terzi Mehdi Zana, Terzi Şemsi, Ali Beyköylü… duruşlarıyla, sohbetleriyle bu sürecin ilerlemesine katkılar sağladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">İbrahim Güçlü, Mümtaz Kotan Orhan Kotan, Ahmet Zeki Okçuoğlu, Recep Maraşlı, İhsan Aksoy, Ümit Fırat … yazılarıyla, mahkeme savunmalarıyla sürecin sağlıklı gelişmesinde rol oynadılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Av. Şerafettin Kaya, Av. Ruşen Aslan, Av. Yücel Önen,  bu sürecin hem avukatı, hem tanığı, hem mahkumu oldular.</p>
<p style="text-align: justify;">Mehmet Uzun, Mahmut Kiper, Nevzat Sağnıç, Mehmet Emin  Aslan … çok genç yaşlarında bu süreci yaşadılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda isimleri anılan arkadaşların neler yaptıkları, sürece nasıl katkılar sağladıkları bu yazının konusu değil. Bu sadece küçük bir saptama. Çok iyi işler yapıldığını ifade etmeye çalışan küçük bir saptama. Dile getirilmesi gereken, unuttuğum kişiler de olabilir…</p>
<p style="text-align: justify;">Sorun şu: 1970’lerin başında, 12 Mart rejiminde, Diyarbakır Sıkıyönetim Tutukevi’nde nasıl bir ruhsal ve düşünsel ortam vardı?</p>
<p style="text-align: justify;">Askeri savcı iddianamesinde,  dünyada, Kürt diye bilinen bir halk, bir kavim olmadığını, Kürtçe diye bilinen bir dil olmadığını, Kürt denenlerin aslının Türk, Kürtçe denen dilin aslının</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe olduğunu iddia ediyordu. Aksini konuşanların, yazanların suç işlediklerini vurguluyordu. Burada dikkate değer bir süreç yaşanıyor. Kürt aydınlarının büyük bir kısmı toplanmış. Üniversitelerde tahsil gören öğrencilerin önemli bir kısmı toplanmış. Esnaf, serbest meslek sahipleri, İşçiler, köylüler, toprak sahipleri, topraksız köylüler, din adamları toplanmış. Bütün bunlar gözaltına alınmışlar, tutuklanmışlar, sıkıyönetim tutukevine getirilmişler. Büyük bir kitle… Devlet, askeri savcılık böyle bir gruba karşı,  Kürtlerin tarihsel ve toplumsal varlığını, Kürtçe’nin dil olarak varlığını inkar ediyor. Devlet hangi cesaretle böyle bir inkar yapabiliyor. O günlerdeki ruhsal ve düşünsel ortam nasıldır?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tür hakları savunacak olanlar elbette başta burjuvazidir ama Kürt burjuvazisinin oluşumunu engellemek devletin önemli politikalarından biridir. Kendi ülkesinde üretim, yatırım, dağıtım, denetim yapan bir burjuvazinin, Kürt burjuvazisinin oluşumunun engellenmesi devletin hassasiyetle üzerinde durduğu bir politikadır. Bu durumda,  bu tür hakları savunmak için aydınlar, küçük burjuvazi, öğrenciler öne çıkmışlardır. Bu kitleye karşı da devlet Kürtlerin ve Kürtçenin varlığını inkar etmeyi sürdürmektedir. Devletin önemle üzerinde durduğu diğer bir politika Kürt sorununun siyasal partilere bulaştırılmasına engel olmaktır. Diğer bir politika da üniversitelerin Kürt sorununa bulaştırılmasına engel olmak yani üniversitelerin Kürtlerle ilgili araştırma, inceleme yapmasına engel olmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda isimleri belirtilen bazı arkadaşların 1970’lerin ortalarından, sonlarından, özellikle 90’lardan itibaren çok iyi, çok değerli çalışmalar yaptıklarını belirtmeye çalışmıştım. Ama 1960’ların sonlarında, 1970’lerin başlarında, 12 Mart rejiminde, Diyarbakır sıkıyönetim Tutukevi’nde durum nasıldır? Bu konuyla ilgili bazı gözlemelerimi dile getirmeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">19. yüzyılın sonlarından itibaren yayımlanan Kürtçe dergiler, gazeteler, yine o yıllarda kurulan, faaliyet gösteren Kürt örgütleri bilinmiyordu. Kürdistan, Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi, Roji Kurd, Hetawe Kurd, Jîn … bilinmiyordu. Kurdistan Azm-i Kavi Cemiyeti, Hevi Kürt Talebe Cemiyeti, Kürd Ma’arifi Neşriyat cemiyeti, Kürd Teşkilatı İçtimaiye Cemiyeti gibi örgütler bilinmiyordu. Örneğin askeri savcının Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürtçe denen dil yazı dili değildir iddialarına karşı herhangi bir arkadaşın “bu iddialar anlamsızdır, ben Kürtçe dergiler, gazeteler olduğunu biliyorum… Falancanın evinde, falancanın kütüphanesinde bunları görmüştüm, incelemiştim” gibi açıklama, itiraz duymadım.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimci Doğu Kültür Ocakları mensubu arkadaşlar Kürt olduklarını, Kürtçe’nin Türkçe’den, Arapça’dan, Farsça’dan bağımsız bir dil olduğunu elbette biliyorlardı. Fakat tarihsel ve toplumsal temel duru değildi. Geçmiş hakkındaki bilgiler çok cılızdı. Medreselerde okuyan arkadaşlar eski alfabeyi, Osmanlıca, Kürtçe yazılmış metinleri okuyabiliyorlardı.  Bunların Kürt dili, Kürt edebiyatı hakkındaki bilgileri daha sağlıklıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda, devletin Kürt aydınları,  üniversite öğrencileri ve esnafına karşı Kürtlerin ve Kürdistan’ın varlığını nasıl inkar ettiğini, bu cesareti nereden bulabildiğini sormaya çalışmıştım. Bu ortam bunu biraz açıklıyor. Tarihsel ve toplumsal temel hakkında güçlü bir birikim olmaması inkarı yapanlara cesaret verebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">1920’lerin ortalarından itibaren doğanların eski alfabeyi bilmemeleri dolayısıyla geçmişi bizzat, esas belgeleri okuyarak öğrenememeleri doğaldır. Arkadaşlardan sadece Musa Anter eski alfabe ile öğrenim görmüş olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tek ciddi kaynak, İslam Ansiklopedisi’ndeki Kürtler maddesiydi. Minorski tarafından yazılan bu inceleme, İslam Ansiklopedisi’nin 1950’lerde yayımlanan 6. Cildinde yer bulmaktadır. İslam Ansiklopedisi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanmaktadır. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı da İslam Ansiklopedisi yayımlamaktadır. Şimdiye kadar 38 cildi yayımlanmıştır. Bu ansiklopedide Kürtler maddesi yer almamaktadır. 26. Ciltte Kürdili Hicazkar maddesi vardır ama Kürtler, Kürtçe vs. yoktur. Bu bakımdan Milli Eğitim Yayınevi tarafından 1950’lerde yayımlanan (Cilt 6) İslam Ansiklopedisi’nin çok ileri olduğu söylenebilir. Bu Fransızca’dan tercüme edilen bir ansiklopediydi. 12 Eylül’den sonra devlet kütüphanelerindeki İslam Ansiklopedilerin 6. ciltleri parçalanmış, Kürtler maddesinin yer aldığı formalar çıkarılmış,  altıncı cilt yeniden ciltlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>167 Sayfalık İddianameye cevap Metni</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu ortamda bir savunma dikkati çekmektedir. 167 sayfalık iddianameye cevap metni Kürt politik ve toplumsal tarihinde Kürt toplumunun tarihsel evriminde çok önemli bir aşamadır. İddianameye cevap metnin nasıl hazırlandığı, tutukevindeki arkadaşların bu savunma girişimine karşı tepkileri bu yazının konusu dışındadır. Yalnız şu konu önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sıkıyönetim Askeri mahkemesi, savunmanın, duruşmada okunmasının engellenmesi için çok büyük bir çaba harcamıştır. İkna, tehdit, rüşvet, her türlü yol denenerek bu engelleme sürdürülmeye çalışılmıştır. Ancak DDKO mensubu arkadaşlar da büyük bir direnme sergilemişlerdir.  Bu da bir ilk kurşundur. 1984’te başlayan gerilla mücadelesi bir ilk kurşundur. İlk kurşun her zaman mermi olmuyor. 167 sayfalık iddianameye cevap metni de ilk kurşundur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>12 Mart 1971, Nedenler?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de 27 Mayıs (1960), 12 Mart (1971), 12 Eylül (1980)  gibi askeri darbeler incelenirken Kürt sorununa hiç değinilmez. Darbe nedenleri arasında Kürtler, Kürt sorunu sayılmaz. Öğrenci hareketleri, işçi hareketleri hükümetin sorunları etkisiz hale getirmekte yetersiz kaldığı vurgulanır ama Kürt sorununa hiç değinilmez. Bu tutumun temel nedeni Kürtlerin bilincine, Kürt sorununu çarptırmamaktır. Halbuki bütün askeri darbelerin ana nedeni Kürt sorununu geriletmek, Kürtlerin Türk olduğu, Kürtçe diye bir dil olmadığı görüşünü yaygınlaştırmaktır. Bu yaygınlaştırma özellikle Kürtler arasında yapılmalıydı. Darbeden hemen sonra Kürtlere karşı geliştirilen operasyonlar bunu açıkça göstermektedir. 27 Mayıs’tan sonra gerçekleştirilen Sivas Kampı, 55 Ağalar, 12 Mart’tan sonra Kürt bölgelerindeki geliştirilen yoğun operasyonlar 12 Eylül’den sonra Diyarbakır Zindanı’nın yaşama geçirilişi çok açık kanıtlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">1960’ların başlarında Mele Mustafa Barzani’nin Güney Kürdistan’da Kürtlerin hakları ve özgürlükleri için mücadeleye başlaması, mücadelenin Kuzey Kürtlerini etkilemeye başlaması, devlet için çok önemli bir tehlike, tehdit olarak algılandı. “Barzanlı olayının arkasındaki büyük tehlike”nin giderilmesi devlet için çok önemli bir çabaydı. Devlete, “çanlar kimin için çalıyor” şeklinde sorular soruluyordu. 27 Mayıs’ı bu çerçevede değerlendirmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">1960’ların sonlarında Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi yoğun bir şekilde gelişiyordu. Bunlar illegal partilerdi. Kürt bölgelerinde hızlı bir gelişme söz konusuydu. Doğu mitingleri 1967’de bu süreçte yapılmıştı. Türkiye İşçi Partisi de Doğu Mitinglerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol almıştı. Ankara’da ve İstanbul’da üniversite öğrencileri tarafından kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları hızlı bir örgütlenme sürecindeydi. Kürtler arasında milli duygular yeşeriyordu. Devletin bunu tehlike ve tehdit olarak algılaması doğaldı. 12 Mart rejiminin önemli bir nedeni işte bu sürecin önünü kesmekti.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Eylül darbesinin önemli nedenlerinden biri yine Kürtlerde gelişen milliyetçi hareketleri bastırmak, geriletmekti.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Mart’ın Kürt sorununu geriletmek Kürtlere Türk olduklarını öğretmek, öğrenmek istemeyenlere haddini bildirmek gibi çok önemli bir amacı vardı. Fakat Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan bir grup yurtseverin savunması, devletin bu politikasını bozdu. Bu savunmada içerikten çok DDKO mensuplarının duruşu önemlidir. Bu, yargılayan bir savunmadır. Bu yargılayan savunmanın mahkeme huzurunda okunabilmesi yolunda kararlı bir direniş sergilenmesi önemlidir. Bu savunmanın okunmaması için, resmiyet kazanmasının engellenmesi için, istihbaratın aileleri devreye soktuğu, ikna, rüşvet, tehdit, şiddet yöntemlerini uyguladığı bilinmektedir. Bunlara rağmen bu yargılayan savunmanın okunabilmesi Kürt toplumunun evriminde önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu tutum bütün Kürtlere güçlü bir moral vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Mart darbesinin önemli bir nedeni Kürtleri, Kürt sorununu geriletmekti, gündemden düşürmekti ama devlet yukarıda belirtmeye çalıştığım savunmayla, hiç beklemediği bir durumla karşılaştı. Bu, Kürtlerde çok önemli bir moral yarattı. Mehmet Emin Bozarslan, Malmisanıj gibi araştırmacılar 19. yüzyılın sonlarından itibaren Kürtlerde görülen kültürel gelişmeler ve örgütlenme faaliyetleri ile ilgili çalışmalar yaptılar. Bu çalışmaların belgelerini yayınladılar. Bu yazının başında isimlerini belirttiğim yazarlar, aydınlar… Kürtler, Kürdistan, Kürtçe hakkında, Kürt tarihi, Kürt toplumu hakkında çok değerli çalışmalar yayımladılar. 1980’lerin ortalarında başlayan gerilla mücadelesiyle bu süreç daha da yoğunlaşmıştır. Kürt tarihini, Kürt toplumunun tarihsel gelişimini, Kürt dilini artık Kürtler yazmaya başlamışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu gelişmelere rağmen bu yazının başında sormaya çalıştığımız sorular yine ortadadır. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Kürtlerdeki kültürel gelişmelere rağmen, Cumhuriyetle birlikte Kürtlerin toplumsal varlığı, Kürtçenin dil olarak varlığı nasıl inkar edilebilmiştir? Devlet, Cumhuriyet bu cesareti nereden bulabilmiştir?</p>
<p style="text-align: justify;">1970’lerde, Kürt aydınlarını, yazarlarını, esnafını, üniversite öğrencilerini… bir sıkıyönetim tutukevinde toplayan devlet bu inkar sürecini nasıl sürdürebilmiştir? Mehmet Emin Bozarslan’ın,  Malmisanij’ın çalışmaları her zaman bu soruların gündeme gelmesine neden oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada bir konuya dikkat çekmekte yarar vardır. 27 Mayıs’ın (1960), 12 Mart’ın (1971), 12 Eylül’ün (1980), 28 Şubat’ın (1997) önemli bir nedeninin de Kürt sorunu olduğunu, Kürt sorununu geriletmek için askeri darbe yapıldığını belirtmeye çalışıyoruz. Ama bu mümkün olmuyor. Zaman bunu mümkün olmadığını gösteriyor. Sorun, ileri bir aşamada daha güçlü bir şekilde kendini dayatıyor. Artık, devletin, hükümetin, bu gelişmeyi idrak etmesi, demokratik çözümler yolunda projeler geliştirmesi bir zorunluluk olmaktadır. Türkiye’de demokrasinin gelişmesi, kökleşmesi, sağlıklı bir toplumsal yaşam, sağlıklı bir siyasal hayat, güçlü bir ekonomi için bu zorunlu olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/diyarbekir%e2%80%99de-kurt-ulusculugu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitap Tanıtım &#8211; 1925 Hareketi ve Azadî Örgütü</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/kitap-tanitim-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/kitap-tanitim-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 May 2010 21:18:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1456</guid>
		<description><![CDATA[Yaşanan tarih ile tarihin bilince çıkarılması farklı kavramlardır. Kürtlerde eksik olan, yaşanan tarihin bilince çıkarılmamış olmasıdır. Geçmişte yaşananların ulusun hedefleri çerçevesinde millileştirilmediği, sistematik bir imha programının bir parçası gibi görülmediği, kimi zaman mezhepsel bir kanala, kimi zaman da ideolojik biçimlenmeye göre yorumlandığı açıktır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-1457" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/kitap-tanitim-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu/attachment/sever"><img class="alignleft size-full wp-image-1457" title="sever" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/sever.png" alt="" width="249" height="375" /></a>(Unutturulmaya çalışılan bir örgüt ve çarpıtılan bir tarih)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yaşanan tarih ile tarihin bilince çıkarılması farklı kavramlardır. Kürtlerde eksik olan, yaşanan tarihin bilince çıkarılmamış olmasıdır. Geçmişte yaşananların ulusun hedefleri çerçevesinde millileştirilmediği, sistematik bir imha programının bir parçası gibi görülmediği, kimi zaman mezhepsel bir kanala, kimi zaman da ideolojik biçimlenmeye göre yorumlandığı açıktır. Oysa ulusal mücadele, ulusun; bugün elde etmek için mücadele ettiği amaçları, geçmişe taşır. Dedelerinin temel hedefleri ile bugün arasında bağ kurarak, ulusal mücadelenin neden başarı şansı yakalayamadığının nedenlerini arar bulur. Tarih bilinci, bize geçmişin yanlışlarından arınma olanağı verir.</p>
<p><strong>Barkod</strong><strong>: 9789944227728</strong></p>
<p><strong>Eserin Adı</strong><strong>:1925 Hareketi ve </strong><strong>Azadî Örgütü</strong></p>
<p><strong>Türü</strong><strong>: Araştırma &#8211; İnceleme</strong><strong></strong></p>
<p><strong>Yazarı</strong><strong>: Tahsin Sever</strong><strong></strong></p>
<p><strong>Kapak Tasarım: Doz Yayınları</strong></p>
<p><strong>Baskı: Can Matbacılık</strong></p>
<p><strong>Kağıt Kalitesi: 60 gr Enzo</strong></p>
<p><strong>Sayfa sayısı: 352</strong></p>
<p><strong>Ebat: 13,5 X 21</strong></p>
<p><strong>Baskı Yılı: 2010</strong></p>
<p><strong>Fiyatı: 20 -TL</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/kitap-tanitim-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Stranê ez girtim</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/strane-ez-girtim</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/strane-ez-girtim#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 May 2010 23:14:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Simo Hedilî</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1450</guid>
		<description><![CDATA[ez 
şagirdê nû ê jiyanê bûm
bi awirên evînê 
evîndarên stêra sibe bûm
li ber barîna rondikên bêdeng 
ez birime kuştinê
li wir 
fêrî berxwedanê bûm
\]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-1449" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/strane-ez-girtim/attachment/strane-ez-girtim"><img class="alignright size-full wp-image-1449" title="Strane-ez-girtim" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/Strane-ez-girtim.jpg" alt="" width="498" height="1064" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/strane-ez-girtim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Konser ve Bir Gösteri</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/uncategorized/bir-konser-ve-bir-gosteri</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/uncategorized/bir-konser-ve-bir-gosteri#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 May 2010 14:56:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1429</guid>
		<description><![CDATA[Uzun yıllardır Danimarka'da yaşayan Kürt müzisyen Mizgîn ve grubu, Seyr-î Mesel Sahnesi'nde dinleyiciyle buluşacak. Kürt, Afgan, Bulgar, Fars, Denmark gibi farklı etnik kimliklere sahip olan grup üyeleri kendi kimliklerini simgeleyen enstrümanlarla bir araya gelmişler ve farklı bir tarz oluşturmuşlar. Kaçırılmaması gereken bu müzik ziyafetine herkesi bekliyoruz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table style="text-align: center;" border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="319" valign="top"><a rel="attachment wp-att-1430" href="http://www.peyamaazadi.com/uncategorized/bir-konser-ve-bir-gosteri/attachment/komamizgngulan2010jpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-1430" title="komamizgngulan2010jpg" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/komamizgngulan2010jpg.jpg" alt="" width="239" height="169" /></a></td>
<td width="319" valign="top"><a rel="attachment wp-att-1431" href="http://www.peyamaazadi.com/uncategorized/bir-konser-ve-bir-gosteri/attachment/qelemasurewebjpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-1431" title="qelemasurewebjpg" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/qelemasurewebjpg.jpg" alt="" width="239" height="192" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td width="319" valign="top"><strong>14 Mayıs   2010 Cuma 20:00  - </strong><strong>Mizgîn Konseri</strong></p>
<p>Ayrıntılar için   lütfen <strong><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/picture.php?/124/category/41">buraya</a></strong><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/picture.php?/124/category/41"> </a>tıklayın</td>
<td width="319" valign="top"><strong>15 Mayıs 2010 Cumartesi 19:00</strong> &#8220;Qelema Sure &#8211; Kırmızı Kalem&#8221; gösterisi</p>
<p style="text-align: center;">Ayrıntılar için lütfen   <strong><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/picture.php?/123/category/41">buraya</a></strong><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/picture.php?/123/category/41"> </a>tıklayın</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/uncategorized/bir-konser-ve-bir-gosteri/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lions’tan DestAR-Theatre’a Ödül</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/lions%e2%80%99tan-destar-theatre%e2%80%99a-odul</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/lions%e2%80%99tan-destar-theatre%e2%80%99a-odul#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 May 2010 14:04:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1427</guid>
		<description><![CDATA[Kürt tiyatro gruplarından DestAR-Theatre 2009-2010 sezonunda sahnelemeye başladığı konsept, kurgu ve yönetmenliği Mirza Metin’e ait olan Cerb (Deney) adlı deneysel-diyalogsuz oyunu ile X. Lions Tiyatro Ödülleri kapsamında “Özgün Yeni Oyun” dalında ödüle layık görülmüştür. Cerb bir çok tiyatro eleştirmeni tarafından da beğeniyle yazılmıştı. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/index.php?/category/44"><img class="alignleft" src="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/Destar-01.jpg" alt="" width="362" height="241" /></a>X . Lions Tiyatro Ödülleri 2009-2010 sezonu değerlendirme sonuçları belli oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt tiyatro gruplarından DestAR-Theatre 2009-2010 sezonunda sahnelemeye başladığı konsept, kurgu ve yönetmenliği Mirza Metin’e ait olan Cerb (Deney) adlı deneysel-diyalogsuz oyunu ile X. Lions Tiyatro Ödülleri kapsamında “Özgün Yeni Oyun” dalında ödüle layık görülmüştür. Cerb bir çok tiyatro eleştirmeni tarafından da beğeniyle yazılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Direklerarası Seyircileri’ nin oluşturduğu “Halk Jürisi” üyeleri, 2009 &#8211; 2010 Tiyatro Sezonunda sahne açılan 16 kentte sahneye koyulan oyunları seyrederek, Performans ve Tasarım kategorilerinde en başarılı bulduğu sanatçıları belirlemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">2009 &#8211; 2010 Tiyatro Sezonunda 162 Direklerarası Seyircisi 16 kentte sahnelenen 361 sezon oyununu, 2939 koltuk işgal ederek seyretmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ödüller 31 Mayıs Pazartesi günü İstanbul Caddebostan Kültür Merkezinde 20:30 da yapılacak törenle</p>
<p style="text-align: justify;">dağıtılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Cerb oyununun son gösterimleri</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Genç Günler Tiyatro Festivali kapsamında Fatih Reşat Nuri Sahnesinde 19 Mayıs Saat 15.00 ve 19.00 da</p>
<p style="text-align: justify;">İATG kapsamında Şişli Belediyesi Dormen Sahnesinde 26 Mayıs 20.00 da.</p>
<p style="text-align: justify;">DestAR-Theatre</p>
<p style="text-align: justify;">00 90 555 996 10 43</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="www.destartiyatro.com">www.destartiyatro.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/lions%e2%80%99tan-destar-theatre%e2%80%99a-odul/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DestAR-Theatre ve Şermola Performans’ta Mayıs Programı</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/destar-theatre-ve-sermola-performans%e2%80%99ta-mayis-programi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/destar-theatre-ve-sermola-performans%e2%80%99ta-mayis-programi#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 May 2010 22:04:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1397</guid>
		<description><![CDATA[DestAR-Theatre, geçen sezon oyunu Reşê Şevê (Karabasan) adlı Kürtçe oyunla ve bu sezon hazırladığı Cerb (Deney) adlı deneysel-diyalogsuz oyunla gösterimler yapmaya devam ediyor. Uzun bir süredir İstanbul’daki değişik tiyatro salonlarında gösterimler yapan DestAR-Theatre artık yerleşik düzene geçiyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1398" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/destar-theatre-ve-sermola-performans%e2%80%99ta-mayis-programi/attachment/cerbafis1"><img class="alignright size-full wp-image-1398" title="CERBAFIS1.." src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/CERBAFIS1...jpg" alt="" width="299" height="418" /></a>DestAR-Theatre, geçen sezon oyunu Reşê Şevê (Karabasan) adlı Kürtçe oyunla ve bu sezon hazırladığı Cerb (Deney) adlı deneysel-diyalogsuz oyunla gösterimler yapmaya devam ediyor. Uzun bir süredir İstanbul’daki değişik tiyatro salonlarında gösterimler yapan DestAR-Theatre artık yerleşik düzene geçiyor. Grup, “Şermola Performans” adını verdiği 60 kişilik seyirci kapasiteli sahnesinde 27 Nisan tarihi itibariyle gösterimler yapmaya başladı. Bazı teknik eksiklerle perde açan Şermola Performans, tiyatro severlerden beklediği destekle eksiklerini giderip sahnesini farklı tiyatro gruplarına da açmayı planlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şermola nedir?</p>
<p style="text-align: justify;">Şermola; Türkiye’deki Kürt tiyatro deneyimi içerisinde özel bir yere ve öneme sahip bir oyunun adıdır.  Oyunun tam adı “Komara Dînan Şermola” yani; “Şermola Deliler Cumhuriyeti”dir. Erdal Ceviz yönetiminde Helim Yusiv’in öykülerinden sahneye uyarlanan ve dönemin Teatra Jiyana Nû oyuncularının rol aldığı 1998 yapımı oyun 1999 yılında Ankara valiliğince yasaklanmış, yasak tiyatrocular tarafından AİHM’e götürülmüş ve 2007 yılında Türkiye bu yasakçı zihniyetinden dolayı mahkum edilmişti. Şermola ayrıca Suriye’nin Amûdê şehrinde delileri ve mezarlıklarıyla bilinen bir tepenin adıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>DestAR-Theatre Mayıs Programı</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>04 Mayıs Salı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">20.00 Reşê Şevê (Karabasan) / Şermola Performans</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>05-10 Mayıs</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Rşê Şevê (Karabasan) Kars turnesi</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>19 Mayıs Çarşamba</strong></p>
<p style="text-align: justify;">15.00 ve 19.30 Cerb (Deney) Fatih Reşat Nuri Güntekin Sahnesi (26. Genç Günler Tiyatro Festivali)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>26 Mayıs Çarşamba</strong></p>
<p style="text-align: justify;">20.00 Cerb (Deney) Dormen Tiyatrosu (İstanbul Amatör Tiyatro Günleri)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şermola Performans Mayıs Programı</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>04 Mayıs </strong></p>
<p style="text-align: justify;">20.00 Reşê Şevê (Karabasan)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>28 Mayıs Cuma </strong>(İATG)<br />
18:00 Tiyatro Simurg / Sözcükler Can Yücel&#8217;i Özler<br />
19:30 Tiyatro Veto / &#8220;Hıdır Ağam Geliy&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>30 Mayıs Pazar </strong>(İATG)<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">19:00 FORUM: Sanatıma-Tiyatroma Dokunma!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Genel Koordinatör</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Berfin Zenderlioğlu</p>
<p style="text-align: justify;">Gsm. 0555 996 10 43</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:destar-t@hotmail.com">destar-t@hotmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">Şermola Performans: İstiklal Cad. İmam Adnan-Nane Sok. No.5 Kat.2 Beyoğlu</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/reseseve-afis.jpg"><img title="reseseve-afis.jpg" src="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/thumbnail/TN-reseseve-afis.jpg" alt="reseseve-afis.jpg" /></a> <a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/reseseve13_by_azadkoala.jpg"><img title="reseseve13_by_azadkoala.jpg" src="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/thumbnail/TN-reseseve13_by_azadkoala.jpg" alt="reseseve13_by_azadkoala.jpg" /></a> <a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/reseseve2.jpg"><img title="reseseve2.jpg" src="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/thumbnail/TN-reseseve2.jpg" alt="reseseve2.jpg" /></a> <a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/reseseve3.jpg"><img title="reseseve3.jpg" src="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/DestAR-Theatre/thumbnail/TN-reseseve3.jpg" alt="reseseve3.jpg" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/index.php?/category/44">http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/index.php?/category/44</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/destar-theatre-ve-sermola-performans%e2%80%99ta-mayis-programi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneş Tutulması V</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-v-%e2%80%93-raif-yaman</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-v-%e2%80%93-raif-yaman#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 07:59:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1370</guid>
		<description><![CDATA[Sizden olmayanların karakollarına, ceza evlerine mecburi mahkûm yazıldınız. Darağaçlarına en çok siz asıldınız. Şafak sökmeden, alaca karanlıkta en çok siz can verdiniz. Zindan avlularında gruplar halinde kurşuna dizildiniz. Karakollarda bilumum işkence yöntemlerini tanıdınız. Mekânı, zamanı belirsiz gözaltı merkezlerine en çok siz götürüldünüz. Gözaltında kayıp kavramı en çok sizin için kullanıldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sizden olmayanların karakollarına, ceza evlerine mecburi mahkûm yazıldınız. Darağaçlarına en çok siz asıldınız. Şafak sökmeden, alaca karanlıkta en çok siz can verdiniz. Zindan avlularında gruplar halinde kurşuna dizildiniz. Karakollarda bilumum işkence yöntemlerini tanıdınız. Mekânı, zamanı belirsiz gözaltı merkezlerine en çok siz götürüldünüz. Gözaltında kayıp kavramı en çok sizin için kullanıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Envai türden insan şebekelerinin ekmek tekneleri oldunuz. Varınızı yokunuzu insan tacirlerine kaptırdınız. Limanlarda çürümüş, paslı gemiler hem umut, hem mezarınız oldular. Bilmem hangi ülkenin kıyılarına yakın, Akdeniz sularında en çok siz can verdiniz. Cenazeleri uzaklarda gömülmüş, yada hiç bulunamamış insanların yaslarında en çok siz ağıt yaktınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Sınır boylarında, tek taraflı çatışmalarda en çok siz vuruldunuz. Katiline âşık sevdalılar en çok sizde bulundu. Bir katilden diğerine kaçıp durdunuz. Avcılar arasında kaçışan av gibiydiniz. Vücudunda üç farklı ordunun kurşunlarıyla dördüncüye sığınmak hep sizin payınıza düştü. Dördüncüde kurşunları dörtlemekten başka bir sonuç çıkmayacağını bile, bile gittiğiniz oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaban ellerini cennet sandınız. Her nedense cenneti hep uzaklarda aradınız. Elin cenneti cehenneminiz oldu. Adınız Auslander&#8217;e çıktı. Rüyanızda bile görmediğiniz cümle ırkçının hedef tahtası oldunuz. Gittiğiniz her yerde fazlalık olarak görüldünüz. Horlanmak, dışlanmak, envai hakarete maruz kalmak hep sizini payınıza düştü. İşçi olarak gittiğiniz yerlerde saldırılara uğradınız. Allahın denizini bile size yasaklayanlar oldu. Hayvana dahi reva görülmeyeni size müstahak görenler oldu. Hepsine amenna dediniz. Elde mülayim, evde zalimdiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya&#8217;da, Avusturya&#8217;da, İsviçre&#8217;de bile payınıza ölüm düştü. Ocağınıza ateş düştü. Katilleriniz mahkemeye bile çıkarılmadı. Evleriniz baskın mekânı oldu. Dava dosyalarınız demokrat ülkelerin yüksek çıkarlarının alçaklığına kurban gitti. Katiliniz dünyanın hiçbir yerinde suçlu sayılmadı. Ne avukatınız, ne de mahkemeniz vardı. Mısırlı bir yazarın dilinde adınız Avukatsız Halka çıktı. Her yerde faili meçhuldunuz.  Avrupa&#8217;nın merkezinde, restoranda konuşurken, sokakta yürürken, resmi binaların önünden geçerken, bir üst geçide pankart asarken vuruldunuz. Sorgusuz, sualsiz. Nedenini soramadınız. Soramazdınız. Yaptıklarını görmezden geldiniz. Sözde kalan sözlerine vurgun şeyhin müritlerine benziyordunuz. Devletlerarasında belirleyici unsurun çıkar olduğunu anlayamayacak kadar beyniniz hasar görmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonu hüsranla biten ham hayallere daldınız. Balçıktan yaratılmış tanrı bozuntularının gazabına uğradınız. Yola çıkarken, yoldan çıktınız. Prensip hareketleriniz hiç olmadı. Liderlerin peşine düştünüz. Onlar düştükçe siz kırıldınız. Kırımdan kırıma koştunuz. Çobanı kurda sevdalı sürü olmaktan kurtulamadınız. Liderlere insanüstü vasıflar yüklemenin azizliğine uğradınız. Düş bahçeniz tarumar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ders çıkarmada hep sınıfta kaldınız. Rakipleriniz sizi sınav ediyordu. Umutluydunuz. Olur olmaz yerlerden medet umdunuz. Medet vuruldu. Merhamet satıcıları tarihe karışmıştı. Kendinizi aldatma hakkını kullandınız. Halay çekerek, yana yana, döne döne intihar ettiniz. Kızıl ateşe bile karalar bağladınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Emir altında yaşamaya bayıldınız. Bayılmayı bildiniz de, ayılmayı bir türlü beceremediniz. On yıllarca baygın kaldığınız oldu. Harami komşularınız vardı. Diğer adı mezarcı olan kapı komşularınız. İşlerine bağlıydılar. Görev aşkıyla yanıp tutuşan cinsten&#8230; Hayallerinizi dahi gömdüler. Oyun oynar gibi mezara girdiniz. &#8220;Muhayyel Kürdistan burada meftundur&#8221; diye yazılı bir mezar taşınız bile vardı. Sembolik mezarınızı her gördüğünüzde hüzünlendiniz. Gururunuza dokundu. Canınız sıkıldı. Çaresizliğinize hokkalı bir küfür savurup gittiniz. Yaşamak ağır geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Karakolda kırılan kaburganız sızlamaya başladı. Cop yarası iflahınızı söktü. Yerinizde oturamıyordunuz. Neyse ki haksız yere dövülmemiştiniz. Dilinizi öğrenmek için dilekçe vermiştiniz. Onurlu yaşamak istediğinizi yazmıştınız. Sefilliğin bir kısmına hayır demiştiniz. Kürtçe bir şarkı dinlemiştiniz. Dinlemekle de kalmayıp ıslıkla dillendirmiştiniz. Hatta alenen söylemiştiniz. Çocuğunuza gönlünüzden kopan bir ad vermiştiniz. Trafik ışıklarının değiştirilmesine tepki göstermiştiniz. Yeşil yerine mavi ışık takılmasını saçma bulmuştunuz. Allahlı, Allahsız tüm kontra örgütlere hayır demiştiniz. Cinayet şebekelerini şikâyet etmiştiniz. Devlet bakanlarının cinayetleri savunmalarına tepki göstermiştiniz. Sivas katilleriyle diğerlerinin aynı cinsten olduğunu söylemiştiniz. Anter, Birdal, Ersever, Mumcu ve benzerlerini vuranların aynı adreste oturduklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştiniz. Çetelere karşı çıkmıştınız. Bunlar suç değil de neydi? Suç işlediğinizden artık emindiniz. Haksız yere dövülmediğinizden de&#8230; Gönül rahatlığıyla uyurdunuz. Mışıl, mışıl&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Özgürlüğün tutsaklıkla eş anlamlı olduğu günleriniz oldu. Elbette ki hepinizin değil. Her Güneş tutulduğunda hazan mevsimine girenleriniz vardı ya&#8230; İşte onlar bu duygularla boğuşuyorlardı. Geriye kalanlarınız mezarınızın küçüklüğünden yakındı durdu. Sembolik olmasından şikâyetçiydiler. Gerçek olması gerektiğini savunanlarınız vardı. Konuşma yerine anıranlarınız vardı. Onurdan, insandan, özgürlükten, bağımsızlıktan söz edenlerinizin toplu mezarlarda ikamet etmeleri gerektiğini söylediniz. Muş’un adının Alparslan diye değiştirilmesini talep eden tuhafiye türünden yazılar yazanlarınız vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gönüllü köy korucularınız vardı. Gönlü olmayanlardandı. Gönül ilişkisine yabancı olanlardı. Gönül onları tanımazdı. Gönüllere tecavüz ederlerdi. Çoğu mecburiyetten, azı içtendi. Kimi kimden korudukları belli olmayan korucularınız&#8230; Koruduklarının ırzına geçen silahlı adamlarınız. Sırtındakiyle uçkurunu çözen yanınız. Komutandan yediği dayakla övünüp, evladını kurşuna dizen acı gerçeğiniz. Zorla ya da gönüllü olarak, neyi niçin yaptığını bilmeyen tarafınız. Kendini vurmakla gurur duyan acayipliğiniz. Hani ne dersem yalan olur, cinsinden olanlarınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Mübarek İslam bile elinizde dehşet kılavuzuna dönüştü. Haksız yere bir insan öldürmeyi genositle eş tutan bir dini bile vahşetin başucu kitabı yaptınız. Allah adına yola çıkıp, Allaha küfrettiniz. Camileri katil yetiştirme kursuna dönüştürdünüz. Her geçen gün daha çok yozlaştınız. Suça bulaşmak istemeyen imamınızı bile vurdunuz. Hem de arkadan. Hem de sinsice.  Kaç kez kafanıza kurşun sıktınız? Karakola sığındınız. Kendinizi kara kollara bıraktınız. Arka kapıdan birkaç korumayla dışarı bırakıldınız. Aynı sokak ve caddelerde kendinizi vurmaya devam ettiniz. İçişleri bakanı cinayet kampınızı ziyaret ediyordu. Başsağlığınıza geldiğini söylüyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı sizi meşru göstermenin telaşındaydı. Savunma amacıyla kurulmuş örgüt diye bahsediyordu sizden. Bayram değildi, seyran değildi, birileri sizi öpüp duruyordu. Daha da ileri gidiyorlardı. Belli ki niyetleri iyi değildi. Nedenini sormadınız. Sizi size vurdurduğunu görmediniz. Altın vuruş zamanı geldiğinde çığlık çığlığa kaldınız. Her zamanki gibi tarihin tekerrür ettiğini gördüğünüzde çoktan iş işten geçmişti. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Yasal mermili amirlerinizle son kez orada karşılaştınız. Ve orada vedalaştınız. Artık arka kapısı olmayan bir mekândaydınız. Son duraktan bir öncekindeydiniz. Sümüklü, buruşmuş bir mendil gibi atıldınız. Mendil ile burun arasındaki farkı anladığınızda iş işten geçmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">İtinize taş atanı doğduğuna pişman ettiniz. Gönlünü almak için pişmaniye yedirdiniz. Tavuğunuza kış diyeni hayattan kış ettiniz. Size yan gözle bakanın gözünü çıkardınız. Kızlarınıza âşık olanların aşıklarını kırdınız. Tarla sınırındaki taşı yerinde oynatanın hayatıyla oynadınız. Bir karış toprağınıza göz koyan komşunuza Azrail kesildiniz. Çocuk kavgalarını kan davasına çevirdiniz. Aşiretleriniz birbirlerini kırdı. Her ne hikmetse sizi toplu mezarlara gömenlere hayrandınız. Toplu tecavüzlerden geçirenleri şarkılarınızla göğe yükselttiniz. Bağdat Radyosunda kendi dilinizde “Aslanların babası Saddam” diye avazınız çıktığı kadar bağırdınız. Sadece Saddam mı? Kimlere övgü düzmediniz ki? Ucuzdunuz. Sudan ucuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:raifyaman@hotmail.com">raifyaman@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-v-%e2%80%93-raif-yaman/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
