<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Nivîskar</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/niviskar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Sep 2010 22:15:20 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Referandum’a Bakış</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/referandum%e2%80%99a-bakis</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/referandum%e2%80%99a-bakis#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2010 08:48:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ergül Kıyak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1639</guid>
		<description><![CDATA[ABD`nin  açıktan tarafgirlikle stratejik ortak olarak  tercih   belirttigi Türk devletini,   NATO nun  soğuk savaş sonrası varlığına dayandığı “yeni konsepte” uygun konumlandırdığını söyleyebiliriz.. Sözkonusu ilişkiyi ortadoğu`ya indirgeyecek olursak, işe, zamanda lozan anlaşması içinde yer almayan ABD’nin, bugün Lozan’ı güncellemek üzere orta-doğuda silahlı müdahale programları gerçekleştirmekte olduğuna işaret ederek başlamamız gerekir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">ABD`nin  açıktan tarafgirlikle stratejik ortak olarak  tercih   belirttigi Türk devletini,   NATO nun  soğuk savaş sonrası varlığına dayandığı “yeni konsepte” uygun konumlandırdığını söyleyebiliriz.. Sözkonusu ilişkiyi ortadoğu`ya indirgeyecek olursak, işe, zamanda lozan anlaşması içinde yer almayan ABD’nin, bugün Lozan’ı güncellemek üzere orta-doğuda silahlı müdahale programları gerçekleştirmekte olduğuna işaret ederek başlamamız gerekir. Devamla, bu programlar çerçevesinde tayin ettiği stratejik ortağı TC`nin, üzerinede önemli misyonlar yüklediğini söyleyebiliriz. Görmek gerekir ki, TC artık iç ve dış düşman politikalarından vaz geçerek orta–doğuda biri biri ardından hazırlanarak işleme konulan enerji hatlarının üzerinden geçtiği güvenilir bir ABD ve NATO ortağı olarak yoluna devam edecektir.  Bu konuda oldukça istekli görünen TC, üzerine yüklenen misyonu hayata geçirebilmek için arkasına aldığı destekle, iç ve dış politikalarında değişik manevralar yapmakta, yeni bir takım başlangıçların koşullarını zorlamaktadır. Bununla birlikte, mevcut desteğe rağmen, bu iş o kadar kolay yürüyecek gibi görünmemektedir. Çünkü TC ihtiyaç duyduğu manevraların başarılı olmasının bir ön koşulu olarak kendi içinde kapsamlı bir değişim hatta eğer başarabilirse bir dönüşüm sürecine girmek gibi bir zorunlulukla karsı karşıyadır. Örneğin sözkonusu programın bir parçası olarak ABD`nin AB üzerinde uyguladığı telkin ve baskılarla, Türkiye`yi birlik içine dahil etme çalışmasına rağmen AB`nin Türk devletinin önüne yol ödevleri koyarak,  birlik içine alınması surecini yavaşlatmasına engel olamamaktadır. Engelleme tavrının nedeni bir yanıyla TC`nin ağır ekonomik ve toplumsal geriliğiyse de diğer bir yanıyla da sabıkalı tarihiyle ilgili tabularla yüzleşmeye zorlamaktır. Bu gün artık ardı ardına deşifre edilen suikast ve darbe planları ile yatalak bir hastaya dönüşen rejim, dört bir yanını düşman ilan ederek oluşturduğu programlarla kendini geleceğe daha fazla tasıyamamaktadır. Buda ABD destekli de olsa geçici manevralarla çözülecek bir sorun olmaktan uzaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1640" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/referandum%e2%80%99a-bakis/attachment/turkeys-role"><img class="alignright size-medium wp-image-1640" title="turkeys-role" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/08/turkeys-role-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Bu ihtiyaçtan hareketle de görüleceği gibi, Türkiye yeni duruma ilişkin ciddi bir değişim planı ile karşı karşıyadır. Bugün TC`nin siyasal gündeminde yaşanan sancının nedeni budur. Özetle, sarsılarak konjektüre denk düşen programlara uygun hale gelmek. Bu yanıyla sorun çok açık fakat onlarca yıllık geleneklerle taşlaşmış bir ideolojiyle günümüze kadar taşına gelmiş Türkiye için bu o kadar da kolay görünmemektedir. Bilindiği gibi, Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesini Anayasa, Türk Ordusuna değişmeyen mesajını da iç tüzük hükümleri kabul ederek kendisini devlet ilan eden Asker-sivil bürokrasi ellerinde tuttukları sınırsız yetkileri günümüze değin itirazsız kullana gelmişlerdir. Her şeyden önce, Türkiye cumhuriyeti tarihi boyunca, hiç bir dönem burnundan kıl aldırmayan askerler, “cumhuriyeti koruma kollama görevlerinin bir gereği” olarak, halkın seçimiyle iş başına gelmiş iktidarların hükümetlerine tabi olmak yerine onlara neyi yapıp, neyi yapmayacaklarını telkin hatta teblig etmeyi görev bellemişlerdi.  Fakat gelinen noktada bu durum, değişen dünya konjüktürüne uyumsuz bir hal aldı. Yeni arayışların adımlarının atılması ihtiyacı gündeme oturdu. Artık, süreç içinde ulaşılan demokratik normların açtığı alanların katkısı da alınarak,  asker-sivil bürokrasinin demokrasinin sırtına yüklediği siyasal sorun ve ekonomik ağırlıklardan kurtulma çabaları artıyor. Örnegin, ağır aksak yürütülse de, TC`nin kuruluşundan bu yana kırmızıçizgi diyerek tabu kabul edilmiş ve bu nedenlede her zaman devletin siyasal istikrarını tehdit eden konular olagelmiş, Kürt Milli meselesi ve laik-anti-laik çatısması gibi sorunlarla yüzleşmesi çabaları ulaşılan yeni durumun ilk sonuçları olarak işaret edilebilinir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Buna karşın, aslında uzun bir  suredir arka planda yürütülen yüzleşme hazırlıklarına ilişkin bilgilerin satır aralarından kamuoyuna yansımasıyla birlikte, ”birden bire “ şaşkınlığıyla karşılanan süreç, bu ham haliyle bile değişik milliyetlerden Türk halkının olumsuz tepkileriyle karşılandı. Bölünme sendromları, tarihsel süreç içinde Anadoluya değişik nedenlerle gelen ve sonuç olarak cumhuriyetin ilanıyla Türk Devletine iltica eden halkların  bölgenin yerleşik halkı olan Kürd halkınının varlığının red ve inkarında nasıl devletçi olduğunuda gösterdi. Zaten, değişim sürecinin ilerleyişinin sancılı olmasının temel bir nedenide bu halkların aradan geçen uzun zamana rağman entegre olamamaları yanı sıra kendilerini  geldikleri bu topraklarda  yerleşik bir unsur olarak görmemelerinden kaynaklanan   sorunlar karşısındaki katı duruşlarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan isaret etmek gerekir ki. değişim proğramlarını yürüten siyasi iktidarın, içinden geldiği -milli görüş-  her dönem Askerlerin hedefi olmuş, gelenek itibarıyla asker-sivil bürokrasi ve yüksek yargı kurumları<strong> </strong> tarafından kabul görmeyen ve hedef  durumundadır. Bu bağlamda,  siyasi iktidar emir ve denetiminde olması gereken devlet kurumlarına  hükümet etmekte zorlanmaktadır.  Bu yanıyla hem meşruiyet  hemde elindeki iktidarı egemen kılma  mücadelesi veren  hükümet emanetçi mantığını  aşamamaktadir.  Sonucta, iktidardaki hükümet içinden gectigimiz tarihsel sürecin yüklediği değişim  görevinin gereği olan istikrar ve öz  güvenli bir duruşu göstermek yerine,  emrindeki kurumlarla proğramlarını pazarlık konusu yaparak üzerindeki vesayate karşı tutarlı bir mücadeleden kaçınmaktadir. Değişim Proğramınin, son derece ağır ve derin kapsamına rağmen, hükümet adeta vur kaç taktiğiyle mücadele ederek değişime alan açmayı deniyor.<strong> </strong>Tabiri caiz`se “ne şiş yansın nede kebap” orta yolculuğu yaklaşımı içindeki  siyasal iktidarin eline bırakılan proğram moda tabirle yol haritası yaşanan korku ve ürkeklik ile içi boşaltılarak her geçen gün biraz daha Türkleşiyor..</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu bağlamda,  12 EYLÜL 1980  Anayasasının Toplumsal  sürecin ihtiyaçlarına cevap vermediği savıyla değiştirilmesi için gündemleşen referandumuda ABD önderliğindeki NATO güçlerinin yeni orta doğu düzeni için geliştirdikleri programın Türkiye ayağının inşaa sürecinin bir gereği olarak görmek lazım. Bilindigi gibi, gelinen aşamada, anayasal değişim sürecinde AK parti iktidarı tek başına ve kendi siyasal kitlesinin desteği ile  başbaşa bırakılmıştır.  Biraraya  gelen farklı yelpazeden hükümet karşıtları ise gündemleşen  referandum sürecini sivil Anayasa yapma yolunda bir adım olarak değerlendirme yerine adeta derin devlete güç verme anlamında süreci  yıpranmış bir iktidarın aleyhine güven oyuna döndürdüler. Dahada ileri giderek iktidardaki hükümetin kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırma ve tüm kurumları siyasal iktidarın denetimine alarak diktatörlük kurma  hevesiyle gerçekleştirdikleri bir girişim olduğu iddiasıyla meşruiyet sağladıkları bir kampanyayla Anayasa değişikliğine red oyu verilmesi için çalışma başlattılar. Bu arada uzerinde durulmasi gereken bir konuda, Anayasayı değişikliğini red ittifakı sergiledigi son derece ilginç görünümdur. Parlemento içinden CHP-MHP-BTP, parlemento dışından ise ne zaman kürd sorunu üzerine bir gelişme yaşansa hemen Anti Emperyalizm zırhına bürünerek kürdler lehine oluşabilecek bir  çıkarı sağından solundan budamaya çalışan misyonsuz Türk solu ile PKK dan  oluşuyor. Bu yengeç sepetini andıran karmaşa özünde ittifaktan başka bir şey olmayan benzer duruşlarını  Referandum sürecindede yine aynı gerekçeyle yani. “Amerikan Emperyalizminin bir müdahalesi” olduğu gerekçesiyle ANAYASA referandumuna  RED  oyu vereceklerini ilan etmiş durumdadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bilindigi gibi, Kürdler bölgedeki her gelişmeden çok ciddi biçimde etkilenen bir konumdadırlar. Bu nedenle, sürekli ve sistemli siyasal çalışma içinde olmak ve milli çıkarlarını usta manevralarla gündemde tutmak durumundadırlar. Bu baglamda, ABD`nin Irak müdahalesi sırasında Güneyli Kürtlerin takındığı tavır, Anayasa oylaması sırasında Kuzeyli kurtlerin takınacağı tavıra bir model olabilir. Hatırlanacağı gibi  bütün  açık yada dolaylı müdahale ve ithamlara rağmen Kürtler o günkü konjekturel değişimi iyi yakalamış ve durumdan yararlanarak, bu gün geldikleri düzeyi bir kazanım olarak kalıcılaşatırabilmişlerdir. Son açılım ve referandum süreçlerinde kürtler benzer bir yaklaşım izleyerek irili ufaklı kazanımlarını Kürd tarihine yazdırabilirlerdi. Bilindiği gibi referandum  sık olarak  gündeme gelen bir olgu değildir. Bu süreç bir daha ne zaman gündemleşir orası bilinmez. Dolayısıyla bu hakkın yani referandum hakkının doğru kavranması ve kullanılması gerekiyor. Bu sürece, Kurd tarafı olarak, referanduma götürülecek maddelerin sayısı ve yeni tanım ve taleplerı üzerine derli toplu bir iç uzlaşı metniyle katılınsaydı kürdlerin siyasal seviyesi ve talepleri belirlenir, ve  sürecin üzerindeki belirleyicikleri daha çok guclendirilebilinirdi. En azından reddedilmeleri halinde bile kurdler ifade edilmiş somut talepleriyle değişim dışı bırakılmış “bir taraf” olarak kayıt edilirdi. Şimdi ne yazıkki taraf olarak bile ifade edilmeyen bir düzeye sıkıştırıldılar. Sanki olup bitenler TC nin içinde çatışan farklı kliklerin bir iç sorunuymuşta Kürd realitesiyle uzaktan yakından bir ilgisi yokmuş gibi bir ahval var.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Ne yazikki bu olaydada görüldüki. Kürd siyaseti henüz gelişmeleri “kazanim” penceresinden yorumlayacak ve ona uygun pratik bir müdahaleyi anında gerçekleştirecek bir örgütlülükten çok uzak. Yinede, PKK dışında kalan  kürd kişi ve kurumlarının tek tek veya toplu açıklamalarla referanduma EVET oyu kullanacaklarını ilan etmeleri olumlu bir gelişmedir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/referandum%e2%80%99a-bakis/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TC Anayasası referandumu ve Kürdistanî Tavır Üzerine</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc-anayasasi-referandumu-ve-kurdistani-tavir-uzerine</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc-anayasasi-referandumu-ve-kurdistani-tavir-uzerine#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 09:44:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Simko Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1633</guid>
		<description><![CDATA[Kürt örgüt ve aydınları-birkaç istisna hariç-T.C. Anayasası referandumu ile ilgili tavırlarını kamuoyuna açıkladılar: “Yetmez ama EVET!”
	Gerekçeleri de var: Referanduma sunulan Anayasa değişiklik paketi ile; Kürt Halkı’nın aleyhine şekillenen statüko sarsılacak, siyasal iktidarlar üzerindeki vesayet kalkacak, 12 Eylül Anayasası delinecek, darbecilere yargı yolu açılacak, mevcut anayasanın bütünüyle değiştirilmesinin yolu açılacak, parti kapatmalar zorlaşacak, demokratik açılım/atılımların önü açılacak v.b v.b]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kürt örgüt ve aydınları-birkaç istisna hariç-T.C. Anayasası referandumu ile ilgili tavırlarını kamuoyuna açıkladılar: “Yetmez ama EVET!”</p>
<p style="text-align: justify;">Gerekçeleri de var: Referanduma sunulan Anayasa değişiklik paketi ile; Kürt Halkı’nın aleyhine şekillenen statüko sarsılacak, siyasal iktidarlar üzerindeki vesayet kalkacak, 12 Eylül Anayasası delinecek, darbecilere yargı yolu açılacak, mevcut anayasanın bütünüyle değiştirilmesinin yolu açılacak, parti kapatmalar zorlaşacak, demokratik açılım/atılımların önü açılacak v.b v.b</p>
<p style="text-align: justify;">“Yetmez ama, evet!” sloganı; “verilen”  ile “talep edilen” yani “yetecek” olan arasında ciddi bir fark kalmadığının açık ifadesidir. “Evet” çilerin gerekçelerine bakılırsa, “geriye kalan”ın “verilmesi” için de ortada çok ciddi bir “yol açma” çalışması var. Bütün kurum ve kurallarıyla Türk demokrasisi ile Kürt Ulusunun kolektif hak ve özgürlüklerinin üzerinde kazasız-belasız, gün 24 saat hareket edebileceği, birkaç gidiş-gelişli “otoban” çalışması aralıksız sürdürülüyor!?</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1634" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc-anayasasi-referandumu-ve-kurdistani-tavir-uzerine/attachment/ala-t-rkan"><img class="alignright size-medium wp-image-1634" title="ala-t-rkan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/08/ala-t-rkan-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Salt başına “Yetmez ama, evet!” sloganı, Kuzey Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin yaşadığı programatik, ahlaki ve hukuki çöküntüsünü tespit etmeye yeter. İçinde bulunduğumuz bu çöküntü/ yenilgi döneminin en tipik hastalığı ise “hafıza kaybı” dır. Hastalık, silahların yaydığı virüsler ile “bulaşıcı” bir özellik kazanmakta ve bütün kesimlerden Kürt örgüt ve aydınlarında “demokrasi” ateşi ile kendini göstermektedir.  Bu nedenle tekrarlayıp, hatırlayalım:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kürt sorunu” ile Kürdistan Sorunu iki ayrı ve biribirlerinden temelden farklı iki olgudur. Ve KUKM’nin genel diyalektiği, bu iki farklı olgunun doğru bilince çıkarılmasında saklıdır. <strong>Kürdistan Sorunu, Kürt örgüt ve aydınlarının sorunudur. Kürt örgüt ve aydınlarının görevi; Kürdistan´daki sömürgeci boyunduruğu sonlandıracak programlar ve bu programlara uyarlı politikalar, araç ve gereçler üretmektir</strong>. <strong>Yani bilinen tabiri ile Kürtleri Kürdistan´ da iktidar yapmaktır.</strong> “Kürt sorunu“ ise  Türk Devleti´nin sorunudur. Elbette Kürt örgüt ve aydınları Stratejik hedeflerini unutmamak ve Türk Devleti’nin yedeğine düşmemek kaydıyla , Türk Devleti’nin “Kürt sorunu”nu çözme girişimlerine destek sunabilirler/sunmalıdırlar. Sabote edici davranışlardan kaçınmalıdırlar. Bu, genel bir prensip olarak doğrudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak ortada Türk Devleti”nin “Kürt sorunu” nu en asgari düzeylerde olsa bile “çözmek” niyetine dair  bir ipucu yok. Ne Kürt Ulusu’nun kolektif hakları ile ilgili anayasal ve yasal düzenlemeler yapmak  ve ne de “Kürt Sorunu”nu doğru kavramlarla adlandırmak söz konusu değildir. T.C. Anayasası ve bağlı bütün yasalardan tutunda, ders kitaplarına, sokaklardaki yazı ve heykellere kadar her şeyin bir ulus olarak Kürtlerin ve bir ülke olarak Kürdistan’ın ret ve inkârı üzerine bina edildiği açıktır. Ve açık olan bir başka olgu da; şimdiye değin birçok kez “değiştirilmiş” T.C. Anayasasının, son yapılacak “değişiklikler”le ne “Kürt sorununu çözebilecek” ve ne de “Türkiye´ye demokrasi getirebilecek” bir muhtevaya kavuşamayacağıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinmesi gerek. T.C. Anayasası referandumu, Türk Devlet içi güç odaklarının çatışmasında açılmış yeni bir cephedir. Ve bu cephedeki savaşın sonuçlarının, savaşın diğer cepheleri üzerinde sosyal-siyasal ve psikolojik ciddi etkileri olacaktır. Bu nedenledir ki, çatışmanın tarafları, Anayasa referandumunu çok abartılı bir şekilde kamuoyuna lanse etmekte ve böylece kamuoyunu manipüle etmeye çalışmaktadırlar. Hal bu olunca, şimdiye değin defalarca kez sessiz-sedasız “değiştirilen” anayasa için, bu kez “kıyamet koparılmakta”dır. “Hayır”cılar için “paket”; “ülkeyi satmak!“, “Evet” çiler içinse “Demokratik ve güçlü Türkiye!” oluveriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’deki siyasi partilerin, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, sosyal/siyasal grupların, aydınların, gazetecilerin vb. özel olarak T.C. Anayasası referandumunda ve genel olarak devlet içi güç odaklarının çatışmasında kendi pozisyonlarını belirlemeleri, yani taraf olmaları, Türkiye’nin aktörleri olmaları hesabıyla anlaşılır bir durumdur. Sonuçta söz konusu olan, “kendi devlet”leri, “kendi anayasa” ları ve “kendi sorunları”dır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama Kürt örgüt ve aydınlarının Sömürgeci Türk Devleti’ni ve bu devletin iç çatışmalarını Kürdistan’a taşıyarak tarafgir olma girişimlerini, yani “kendi” varlık nedenlerini ortadan kaldırma heveslerini anlamak çok zor. Açıklanabilir nedenleri ise var.</p>
<p style="text-align: justify;">“Açılım projesi” ile başlayan ve T.C. Anayasası referandumu ile devam eden Kürtler arası tartışmalar; 1970’li yıllarda, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi saflarında cılız bir şekilde var olan  “Türkiyelilik” damarının, aradan geçen 35 -40 yıllık süre zarfında kökleşip, serpildiğini ve KUKM’nin stratejik hedeflerini tehdit eder boyutlara ulaştığını net olarak ortaya koymaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">1977´ de, Türkiye Parlamentosu için yapılan genel seçimlerde; “Faşizme karsı demokrasi cephesi” sloganıyla, sömürgeci – Kemalist devlet partisi CHP’yi Kürdistan´da pazarlayan anlayış, bugünde; “Orduya/CHP´ye karşı demokrasi” sloganıyla Sömürgeci Türk Devleti´nin kurumlarını ve sömürgeci burjuva partisi AKP’yi Kürdistan”da pazarlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">26 yıllık “savaş”ın  ortaya çıkardığı maddi ve manevi yıkım ve Güney Kürdistan’daki siyasal güçlerin desteği ile beslenerek gürbüzleşen ve Kuzey Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin neredeyse bütününe sirayet eden “Türkiyelilik” çizgisi, zaten üzerinde eğreti olarak duran “Kürdistani” kimliğini sırtından atmış ve bu “ağır yükten” kurtulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt örgüt ve aydınları takatsiz ve umutsuzdurlar. Kimliklerini ve özgüvenlerini kaybetmişlerdir. Ne dünü hatırlıyorlar ve ne de gelecek ile ilgili bir öngörüye sahiptirler. Bugünü ise Türk düşün dünyasının ideolojik bombardımanı ve onun kavramlarıyla algılıyorlar. Her şeylerini AKP’ye, AB’ye ve ABD’ ye ve bunların ortak “şahaseri” olacak, “Her bir derdin dermani” “Türk demokrasisi” ne ipotek bırakmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Yetmez ama, evet!”; Kürdistanî perspektiflerini ve haliyle stratejik ve programatik duruşlarını yitirmiş Kürt örgüt ve aydınlarının vardığı trajik ama zorunlu yerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">T.C. Anayasası referandumunda “boykot” ta aynı şekilde Kürdistanî perspektiften yoksunluktur.(Olabilecek yanlış anlamaları engellemek için belirtmem gerek: PKK/BDP ve bu çevreyle ilişkili “aydın”lar, “Kürt örgüt ve aydınları” kapsamı içerisinde değildirler. Söz konusu Apocu örgüt ve “aydın”lar, Türk Devlet örgütlenmeleri olarak Kürdistan’da hiç bir meşruiyete sahip değillerdir. Bu çevrenin Anayasa referandumundaki tavırlarını belirleyecek olanda her zaman olduğu gibi Türk Genel Kurmayı’nın ihtiyaçları olacaktır. Bu nedenle ben “boykot” u tartışırken Apocuları değil ve fakat bazı Kürt çevrelerin düşüncelerini tartışıyor olacağım.) Boykot; özünde kabullenilen bir ilişkinin veya yapının eksik aksaklarını gidermeye, ilişkiyi yada yapıyı tamir etmeye yönelik bir tavırdır. Red edici değildir. Kopuşa değil, bütünleşmeye yönelik bir girişimdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Somuta indirgeyerek konuşacak olursak, T.C. Anayasası ile ilgili Kürdistan’da yapılacak olan referandumda “Boykot” kararı almak, T.C. Anayasasını Kürdistan´da meşrulaştırmak demektir. “Boykot” kararının “gecici” yada “kalıcı” olması bu durumu değiştirmez. Sömürgeci Türk Devleti’ni ve Onun kurumlarını onarmak, Anti – Sömürgeci Kürt Ulusal Hareketinin işi olmasa gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak; T.C. Anayasası ile ilgili Kürdistan´da yapılacak referandumunda “Evet”, “Hayır” ya da “Boykot” seçenekleri arasında hiçbir nitel farklılık yoktur. Hepsinin ortak yanı “Türkiyelilik” tir. Kürdistanî perspektiften yoksunluktur. Kendini “ Türk siyaseti”nin bir aktörü olarak tanımlama ve bu tanımlamaya uygun pozisyon almadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğru tavır; sömürgeci Türk Devleti’nin Kürdistan’daki varlığını meşru görmemek, ret etmektir. Belediye seçimleri dışında Kürdistan’da kurulacak sandıklara ( Türk parlamento seçimleri, T.C. Anayasası referandumu v.b) itibar etmemek, red ederek sandığa gitmemektir. Unutulmasın; sömürgecilerin Kürdistan´da kurulan sandıkları, Kürt bağımsızlık düşünün tabutlarıdırlar!                                                                                                                                         17.08.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc-anayasasi-referandumu-ve-kurdistani-tavir-uzerine/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demokrasiyi Nasıl Bilirsiniz?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 18:33:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1626</guid>
		<description><![CDATA[Eğer Batı siyasi düşüncesi diyebir şey varsa, bunun  köklü bir anti-demokratizmle mâlül olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.
J.S. Mc Celland
Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><em>Eğer Batı siyasi düşüncesi diyebir şey varsa, bunun  köklü bir anti-demokratizmle mâlül olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">J.S. Mc Celland</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle etmenin, ideolojik bulanıklık yaratmanın, velhasıl seyirciyi oyalamanın araçları mıdır? Demokrasiden ve demokratikleşmeden herkes aynı şeyi mi anlıyor? Son dönemde demokrasi kavramını dillerinden düşürmeyenler, daha önce de aynı dili mi konuşuyorlardı? Ne oldu da demokrasi son dönemin vazgeçilmez kavramı durumuna geldi? Herkesin yönü Batı’ya dönük ve herkes Batı demokrasisinden söz ediyor. Gerçekten Batı demokrasisi diye bir şey var mı? Bir rejimin adını demokrasi koymak onun demokratik sayılması için  yeterli midir?  Demokrasi kavramı çok kullanıyor ama ekseri yanına bir de piyasa ekonomisi sözcükleri ekleniyor ve Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi  deniyor. Birincisi, liberal demokrasi diye bir şey  mümkün müdür; ikincisi, bu iki kavramın yan yana gelmesi uygun mudur? Sermayenin önünün açılması, demokrasinin de derinleşmesi, gerçekleşmesi  anlamına gelir mi? Ekonomik liberalizmle (siyasî) demokrasi arasında bir tamamlayıcılık ilişkisi var mıdır? Küreselleşme denilen süreç, demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesinin koşullarını mı yaratıyor, yoksa her türlü demokrasinin ve insan haklarının temelini   aşındırıyor mu? Demokrasi ve demokratikleşme kavramlarından hangisini kullanmak daha uygundur? Zira, demokrasi dendiğinde, olmuş-bitmiş, tamamlanmış bir şey anlaşılır, oysa demokrasinin sürekli yenilenen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olması gerekir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1628" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/attachment/d-mokrat-ya-grekan-2"><img class="alignright size-medium wp-image-1628" title="d-mokrat-ya-grekan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/08/d-mokrat-ya-grekan1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Elbette bir yerde bir kavramın çok kullanılması, orada söz konusu kavrama uygun bir gerçekliğin varolduğu anlamına gelmiyor. Söylenenle yapılan, retorikle realite arasında ekseri bir uyumsuzluk söz konusu oluyor. Bu bakımdan, olup-bitenleri anlamının, bilince çıkarmanın koşulu, söylenene değil, yapılana bakmaktan geçer. Egemenliği sürdürmenin koşulu, gerçek dünya’da olup-bitenlere dair bir yanlış bilinç oluşturup-sürdürmeye bağlıdır. Zira, görüntü gerçeği temsil etmez. Bu yüzden adına bilim denilen bir şeye ihtiyaç duyulmuştur. Fakat, şimdilerde bizzat bilimsel faaliyetin kendisi de tehdit altındadır. Yazık ki, bilimsel faaliyet de, estetik faaliyet de genel metalaşma, paralılaşma, soysuzlaşma girdabına sokulmuş durumdadır. Giderek bilimsel denilen faaliyet, bilimin inkârına dönüşüyor, estetik faaliyet de kendi bulunması gereken zeminin karşıtı bir zemine savruluyor&#8230; Bu durumun işimizi zorlaştırdığını söyle-meye bile gerek yoktur&#8230; İnsanlığın ezici çoğunluğunun yaşadığı gerçek, ‘dünyanın yeni efendilerinin’, şürekâsının, akıl hocalarının ve sözcülerinin resmettiğinden çok farklı. Sömürünün derinleştiği, insan onurunun her geçen gün daha çok ayaklar altına alındığı, insanı aşağılayan, etik kaygılara kayıtsız bir kör gidiş hızla yol alıyor ve bu netâmeli süreç bir de insanlığın nihai kurtuluşu olarak sunuluyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasiden halkın kendi kendini yönettiği, kendi kaderinin kendi elinde olduğu, hiçbir dış iradenin söz konusu olmadığı, insanların özgür iradeleriyle yaşamlarını düzenlediği, insan onurunu yaralayan, insan özgürlüğünün gerçekleşmesini engelleyen, sömürü, bağımlılık, hâkimiyet, ilişkisinin söz konusu olmadığı, velhasıl insanın insana kulluğunun sona erdiği bir insan ve dünya toplumu anlaşılmalıdır. Bu yüzden demokrasi kavramı, evrenselliği içeren bir kavramdır ve ancak tüm insanlığı kavrayıp, kucakladığında bütünüyle gerçekleşebilir. Bu güne kadar, siyaset felsefecileri, filozoflar, sosyologlar, iktisatçılar, edebiyatçılar, siyaset adamları, vb.  kendilerince bir demokrasi tanımı yapmışlardır, demokrasinin ne olması gerektiği konusunda kafa yormuşlardır. Fakat, bunların ezici çoğunluğunun, soruna demokrasinin gerçekleşmesinden zarar görecek olan egemen sınıflar tarafından baktıklarını söylemek abartma sayılmaz. Ekseri, demokrasi kavramının bizzat kendisi demokrasinin engellenmesi için bir ideolojik manipülasyon aracı olarak kullanıla gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira, demokrasi sorunu son tahlilde sınıf mücadelesinden bağımsız değildir, tam tersine sınıf mücadelesinin en başat bileşenidir. Elbette yukarıda da söylediğimiz gibi, söz konusu olan önü açık bir süreçtir ve demokrasi, eşitlik, özgürlük ve sosyalizm kavramları özdeş kavramlar olmasalar da birbirini tamamlayan kavramlardır. Toplumsal eşitlikten, özgürlükten söz etmeyen ve bunların anlam ve önemine gönderme yapmayan birinin, demokrasi şampiyonluğu yapması bir safsatadır. Demokrasi ve sosyalizm kavramları arasındaki ilişki ve tamamlayıcılık  da büyük öneme sahiptir. Sosyalizasyon yokluğunda demokrasi içi boş bir kavram olmaktan kurtulamaz. Aynı şekilde, demokrasi yokluğunda da sosyalizm beyhûdedir&#8230; Bu önemli sorun üzerinde ileriki sayfalarda duracağız. Belki de bu güne kadar hiç  bir tanım, demokrasinin ne olması gerektiğini, Nazım Hikmet’in şu ünlü dizeleri kadar yalın ve güzel anlatamamıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür</p>
<p style="text-align: justify;">ve bir orman gibi kardeşçesine.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu davet bizim”.1</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir şiir dehâsı olan Nazım Hikmet, özgür bireyin özgürlüğünün gerçekleşmesinin koşulunu ve bireyle toplum uyumunun nasıl olması gerektiğini, birkaç sözcükle çarpıcı bir şekilde resmedebiliyor&#8230; Ancak özgür bireylerin özgür bir toplum yaratabileceğini, toplumsal uyumun bireysel özgürlükten geçtiğini, kardeşçe ilişkiler ortamında bireyin serpilip gelişebileceğini, insan onurunun gerçekleşeceğini, özgür bireyle demokratik toplum ilişkisi arasındaki diyalektik ilişkiye gönderme yapıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi sorunu ve insanlık durumu başlığını taşıyan bu bölümde, demokrasi kavramına açıklık getirmeyi deneyeceğiz. Birinci alt-bölümde, kavramın ilk defa nerede ve nasıl ortaya çıktığı, nasıl bir uygulama alanı bulduğu, daha sonra kavramın içeriğinin ne tür değişikliklere uğradığı üzerinde duracağız. İkinci alt-bölüm, küreselleşme denilenin demokrasinin maddi temellerini nasıl aşındırdığıyla ilgilidir. Nihayet, üçüncü alt-bölümde gerçek bir demokrasinin ne olması gerektiği konusunda kısa bir açılım ve refleksiyon denemesi yapılacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Agora Demokrasisinden ‘Temsîlî Demokrasiye’ Bir Kavramın Serüveni </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi kavramı, ilk defa Antik Yunan’da ortaya çıktı ve Yunan Site- devletlerindeki rejimi tanımlamak üzere kullanıldı. Atina demokrasisi  olarak bilinen bu yönetim tarzı, ilke düzeyinde önemli açılımlar getirmişti. Yurttaşlar Agora denilen, sitenin en büyük meydanında toplanırlar, kamusal sorunları tartışırlar, yasa teklifleri yaparlar, yasalar kabul ederler, uzmanlık isteyen işler için seçim yaparlar, herşeyi tam bir açıklıkla tartışırlar, kararlar alırlar, velhasıl siteyi doğrudan demokrasi esaslarına göre yönetirlerdi. Halk egemenliği doğrudan gerçekleşir, aracıların dolayımı söz konusu olmazdı. Kavramın gerçek anlamına uygun bir işleyiş oluşturmuşlardı. Bilindiği gibi demokrasi, etimolojik köken olarak, Eski Grekçe  dêmos (halk) ve kratos (egemenlik, yönetim) sözcüklerinden oluşuyor ve halkın hükümeti veya halkın kendi kendini yönettiği rejim anlamına geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Atina demokrasinin temel ilkesi, her yurttaşın yönetilme ve yönetme yeteneğine sahip olduğuydu ve bu, bir biçim sorunu olarak, sadece ilke düzeyinde kalmıyordu. Her yurttaş rotasyon esasına göre kamusal sorumluluklara getiriliyordu. Bu uygulama, kurra usulüyle yapılıyor, zaten sınırlı olan kamusal görevlere getirilecekler kurra çekimi yoluyla saptanıyordu. Bu temel ilke yöneten-yönetilen ayrımını ortadan kaldırıyordu. Dönemin Yunan düşüncesi, seçim esasını muteber saymıyordu ve  bunu da haklı bir gerekçeye dayanıyordu. Bu anlayışa göre, seçim sistemiyle yöneticilerin seçilmesi bir oligarşinin ortaya çıkmasına neden olurdu. Öyleyse bir oligarşinin ortaya çıkmasını önlemenin yolu, seçimlere bir yönetim aracı olarak itibar edilmemesinden geçerdi. Seçimlere sadece sınırlı bir şekilde başvuruluyor ve teknik beceri veya uzmanlık gerektiren az sayıdaki işler için seçim yapılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sitenin yönetiminde yurttaşların kamusal sorumluluklara eşit koşullarda katılmaları, eşitlik ilkesine verilen önemin bir göstergesiydi. Rotasyon ve kurra esasına göre herkesin kamusal sorumluluk alması, oligarşik bir yapı ve işleyişin ortaya çıkmasına karşı bir güvence olarak görüldüğü gibi -ki, bu, Atinalıların politikadan ne anladıklarının da bir göstergesidir.- Siyaset de  bir uzmanlık alanı ve bilim konusu olmaktan çıkarılmıştı&#8230; Antik Yunan dünya görüşünde, siyasetin bir uzmanlık konusu yapılması ve kamusal yönetimin bir elit tarafından yürütülmesi, kabul edilebilir değildi. (Zaten, gerçek anlamda özgürlüğün ve toplumsal eşitliğin gerçekleştiği bir toplumda uzmanlık diye bir şeye de gerek kalmazdı). Eğer Antik çağın Atinalıları bugünkü siyasi yapıyı ve işleyişi görselerdi her halde çok şaşırırlardı&#8230; Gerçek demokrasinin geçerli olduğu bir sosyal formasyonda siyaset bilimi diye bir şey sadece lüzumsuz değil, üstelik son derecede abestir. Şimdilerde durum çok farklı. Siyaset bir uzmanlık alanı, siyasi bir elit yönetiyor ve üniversitelerde siyaset bilimi bölümleri var ve siyaset bilimi adı altında bir dizi ders okutuluyor. Anlı-şanlı profesörler, ne menem bir şeyse, siyaset biliminin timsâli olduklarını sanıyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar&#8230; Oysa, ikiyüzlülüğü sevmeyen biri siyaset bilimi diye bir şeyin saçmalığını, siyaset bilimi diye okutulan safsataların demokrasinin önünü kesmeye, halk egemenliğini önlemeye yönelik safsatalar yığını olduğunu söylemekten çekinmezdi&#8230; Bu durum  bir şeyi daha gösteriyor: Sorunlara nereden bakıldığına göre herşey baştan aşağı değişebiliyor. Şimdilerde ortalama insan bir “siyasetçi sınıfının” olmadığı, siyasetin bir bilim konusu olmadığı bir toplumsal yapıyı hayâl bile edecek durumda değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat, Antik Yunan’da kamu görevlerine getirilenler görev süresinde de yurttaşlara hesap vermek zorundaydılar. Böyle bir şey, yurttaşlık bilincinin olgunlaştığı koşullarda mümkündür. Her yurttaşın yurttaş bilinciyle hareket ettiği koşullarda, yöneten-yönetilen ayrışması ve bir siyasi elitin veya oligarşinin ortaya çıkması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atina demokrasisinin yukarıda sözünü ettiğimiz ilkeler ve işleyiş mekanizmaları, elbette büyük öneme ve değere sahiptir. Şüphesiz bu ilkeler bugün de önemlidir. En azından demokrasinin ne olması ya da ne olmaması tartışmasında hâlâ ufuk açıcı öğeler, unsurlar barındırdığı kesindir.  Fakat, ilke düzeyinde tutarlılık bir vakıa olmakla birlikte, Atina demokrasisi kapsayıcı değildi. Sadece yurttaş sayılanlar içindi ve yurttaş sayılmayan geniş bir kitle vardı. Bir kere kadınlar agoranın dışındaydı, aynı şekilde köleler ve yabancılar Agora demokrasisinin dışındaydı. Gerçi Atina demokrasisi oligarşik bir elit yaratmama ilkesi üzerine oturuyordu ama, kadınların, kölelerin ve metek denilen sınırlı sayıdaki yabancı dışında kalan bir yurttaşlar elitinin demokrasisiydi. Yurttaşlık için ehil sayılmayanlar Agoranın dışına atılmıştı. Oysa,  emekçi çoğunluğu dışlayan bir demokrasi mümkün değildir. Zira, asıl demokrasiye ihtiyacı olanlar onlardır. Toplumu oluşturan tüm bireylerin özgürlüğü ve özerkliği eksiksiz gerçekleşmiyorsa, halk, kendi kendini yönetemiyorsa, kendi kaderini belirleyemiyorsa, velhasıl bireysel ve kollektif self-determinasyon gerçekleşmiyorsa, orada demokrasinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Küçük bir mülk sahibi sınıfın, bir ayrıcalıklılar elitinin çıkarlarını gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş siyasî rejimlerin demokrasiyle ilişkilendirilmeleri saçmadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi kavramı, kapitalizmin bir üretim tarzı olarak tarih sahnesine çıktığı dönemde yeniden gündeme geldi. Bu aşamadan sonra demokrasi kavramı, palazlanan ve aracın direksiyonuna geçmek isteyen burjuva sınıfının elinde ideolojik bir manipülasyon aracı olacaktı. Burjuva sınıfının, (dar anlamda kapitalist sınıfın) iktidarı ele geçirip yeni egemen sınıf olarak kendini dayatması, iki aşamadan geçerek gerçekleşti: Birinci aşamada burjuvazi, soylular sınıfına (toprak aristokrasisi densin) ve Kilise hiyerarşisine karşı prensle (Hükümdarla) ittifak kurarak, bu iki kesimin etkinliğini kırdı. Bu, mutlak monarşiler dönemidir. Ikinci aşamadaysa, işçi sınıfının ve köylülüğün desteğiyle prensin (Hükümdarın) yetkilerini de sınırlayarak veya toptan tasfiye ederek, egemen sınıf konumuna terfi etti ve kendi dar çıkarlarını gerçekleştirecek düzeni dayattı. Burjuvazi geleneksel iktidar odaklarını veya aynı anlama gelmek üzere Eski Rejimi (Ancién Régime) tasfiye etti, ama, henüz iktidarı sağlam temeller üzerine oturmuyordu. Burjuvazinin sınıf iktidarını dayatması için üçüncü bir eşiğin daha aşılması gerekiyordu: Bu, kapitalist sınıfın, daha geniş anlamda, burjuva sınıfının, işçi sınıfını tehlikeli bir sınıf olmaktan çıkarma aşamasıdır. Zira, kapitalist sınıfın kendi dar sınıfsal çıkarlarının işçi sınıfına karşı korunması, sınıf egemenliği bakımından önemli bir sorun olarak ortada duruyordu. “Kapitalizmin gerçek yüzüyle ortaya çıktığı dönem işte bu dönemdir. Artık sömürgecilik ve emperyalizm aracılığıyla, Avrupa dışı kültürler yok edilebilir ve burjuva uygarlığının gerçek yüzü ikircikli olmayan bir tarzda arz-ı endam edilirdi. Artık bu aşamadan sonra “burjuva demokrasisi” denilen, işçi sınıfının ve sömürge halklarının her türlü özerklik talebini kanla boğabilirdi. Zira, halkın özerklik ve özgürlük alanının genişlemesi demek olan demokrasi, burjuvazinin korkulu rüyası haline gelmişti. “Burjuva liberalizminin ‘özgürlüğü’ demek, burjuvazinin sınırsız sömürme ve zenginleşme özgürlüğü demekti&#8230;” 2</p>
<p style="text-align: justify;">Marx, ‘Fransa’da İç Savaş’ başlığını taşıyan eserinde bu durumu şöyle özetlemişti: “Burjuva düzeninin uygarlık ve adaleti, bu düzenin köleleri ne zaman efendilerine karşı başkaldırsa, kendi korkunç yüzlerini açıkça gösterirler. O zaman bu uygarlık ve bu adalet, maskesiz yabanıllık ve yasasız öç alma olarak, ereklerini açığı vurur. Sahiplenici ve üretici arasındaki sınıf savaşımındaki her yeni bunalım, bu gerçeği daha açık bir biçimde ortaya çıkarır.”3 Egemen sınıfın ve adamlarının belirli dönemlerde kimi kavramları neden ve nasıl ve ne amaçla kullandıklarını bilmek önemlidir. Burjuvazi Eski Rejimi ve onun bileşenlerini tasfiye etmek için, ezilen-sömürülen  toplum sınıflarının (işçi sınıfı, köylülük ve diğer mütevazı kesimlerin) desteğine ihtiyacı vardı ve bu dönemde özgürlük, eşitlik, demokrasi, vb. gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyordu. Nasıl Soyluluğun ve Kilisenin (Klerje’nin densin) etkinliğini kırmak için Hükümdarla taktik amaçlı bir ittifak gerekiyorduysa, bu sefer de Prense (Hükümdara) karşı emekçi sınıflarla taktik bir ittifak gerekmişti. Herhalde kimse bu durumu, burjuva üniversitelerinin vazgeçilmez ultra-liberal filozofu, İngiliz Herbert Spencer (1820-1903) kadar açık yüreklilikle ifade etmemiştir. Spencer şöyle diyor: “Geçmişte liberalizmin işlevi, kralın iktidarına bir sınır getirmekti. Liberalizmin gelecekteki işlevi de parlamentoların iktidarını sınırlamak olacaktır&#8230;”4 “Ultra-liberal filozofun, parlamentonun iktidarının sınırlandırılmasından, sözde halkın temsil edildiğini sandığı meclisin işlevinin sınırlandırılmasını kastettiğini söylemeye gerek yoktur. Oysa işçiler, burjuva liberalizminin kimin için ne anlama geldiğini, İngiliz Filozof’dan çok önce kavramışlardı ve haklı olarak, daha XVIII’inci yüzyılın sonlarında: Ekonomik liberalizm demokrasinin düşmanıdır sloganını ortaya atmışlardı&#8230; Burjuvazinin hümanist ve evrensel söylemi, bir kere Prensin iktidarını “hizaya getirdikten sonra” artık namlu ‘asıl düşman’ olan proletaryaya çevrilebilirdi&#8230; Artık bu aşamadan sonra uygarlığı (emperyalist kapitalizm olarak okuyunuz) ‘kirli proletaryadan’ ve sömürgelerin ‘aşağı ırklarından’ koruma kaygısı ön plana çıkacaktı.”5</p>
<p style="text-align: justify;">Geriye olup-bitenleri kabullendirmek kalıyordu ve kabullendirmek için  meşrulaştırmak, meşrulaştırmak için de yanılsama yaratmak gerekirdi&#8230; Eski rejim (Ancién Régime) tasfiye edildiğine göre, yeni rejim nasıl olmalı, nasıl işlemeli, ne tür ideolojik meşrulaştırma araçları ve mekanizmalarına sahip olmalıydı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, yeni rejim tehlikeli sınıflardan nasıl korunacaktı, egemenlik nasıl güvence altına alınacaktı? İşte temsili demokrasi bu amaçla peydahlandı ve dayatıldı. Başlangıçta demokrasi kavramı pek kullanılmıyordu, kullanıldığı zaman da pejoratif anlamda, bir kötüleme ve karalama aracı olarak kullanılıyordu. Kurulan yeni rejimlere de cumhuriyet deniyordu. Ekseri sanıldığı gibi, demokrasi ve cumhuriyet kavramları özdeş kavramlar değildir. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği, Eski Rejimlerin tasfiye edildiği dönemde, demokrasiyle ilgisi olmayan rejimlere cumhuriyet deniyordu. Bunlara demokratik rejimler denmesi için XIX’uncu yüzyılın ilk yarısının aşılması gerekmişti. 1848 devrimlerinden sonra burjuvazi kendi egemenliğini güvenceye almak için kerhen tavizler vermek zorunda kaldı. Fakat, söz konusu tavizlerle sınıf mücadelesinin seyri arasında da ilginç bir ilişki vardı. Nitekim, XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfı bir dizi kazanımlar elde etti ama bu kazanımlar aynı zamanda onun kayıplarıydı&#8230; Genel bir perspektiften bakıldığında, her kazanım bir kayıptı&#8230; Böylece işçi sınıfı, kapitalist düzeni aşma, ücretli kölelik rejimine son verme perspektifinden uzaklaştı. Giderek ehlileşti düzenin bir parçası, bir bileşeni durumuna geldi. Batı işçi sınıfının nasıl kendi egemen sınıfının safında yer aldığı, 1914-1918 emperyalistler arası savaşta açıkça kanıtlanmıştı. Hiç şüphesiz bu bütünleşmede sömürge ve yarı-sömürgelerden sağlanan aşırı kârların önemli payı vardı. Zaten Batı işçi sınıfı hareketi, sömürge siyaseti konusunda da kendi egemen sınıflarından farklı bir anlayışa, politika ve yaklaşıma sahip değildi. Kendini çoktan uygarlaştırma misyonu söylemine kaptırmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette kurulan ‘yeni rejimin’ ne kadar yeni olduğu, cumhuriyetin ne olmadığı konusunda yanılsama içinde olmayanlar da vardı. Fransız devriminin burjuva egemenliği yaratmakla sınırlı kaldığını, oysa, halkın kendi kaderini tâyin etmesi gerektiğini ileri süren Jakoben Gracchus Babeuf, aslolanın demokrasiyi gerçekleştirmek olduğunu söylüyordu. Le Tribune du peuple de, 29 Kasım 1795 tarihli yazısında  Cumhuriyetçilerin monarşiye karşı ittifak oluşturma teklifini reddederken, kendisini demokrat olarak tanımlıyor ve şöyle di-yordu: “Siz ancak bayağı ve son derece kaypak cumhuriyet kavramı etrafında bir araya gelebilirsiniz, dolayısıyla da “herhangi bir cumhuriyetten yana  olabilirsiniz. Biz ise, anlamlı bir ortak paydası olan tüm demokratları ve halk tabakasını (plébiens) bir araya getiriyoruz. Bizim ilkelerimiz katıksız demokrasi, lekesiz ve katıksız eşitliktir.”5a Babeuf, anti-demokrat unsurların halk düşmanlığından söz ederken yalnız değildi. Sylvain Maréchal da 1794 de şunları yazıyordu: “Burjuvazi asla demokrat değil (&#8230;) şimdi hesabımız burjuvalarladır, bize açıkça savaş açanlar da onlardır (&#8230;) Devrimi halk yaptı ama onu kendi çıkarları için yapmadı; (&#8230;) bugün durumları hemen hemen 14 Temmuz 1789’dakinden farklı değil.”5b</p>
<p style="text-align: justify;">Burjuva devrimleri sonrasında yeni rejimlerin nasıl olması konusunda belirsizlik ve tartışmalar sürüyordu. Kesin olan bir şey varsa, artık, yeni rejim eskiden olduğu gibi, babadan oğula mirasla geçmeyecek ve Tanrısal bir  meşruluk temeline sahip olmayacak, dayanmayacaktı. İşte bu aşamada halk egemenliği kavramı peydahlandı. Yeni rejim halk egemenliğine dayanmalıydı ama, bunu söylemek yapmak anlamına gelmiyordu. Bu aşamada bir dizi ideolojik manipülasyona başvuruldu&#8230;  “Aynı dönemde ortaya çıkan modern ‘doğal hukuk okulu’ da, egemenliğin meşruiyetinin temeli veya  kriteri olarak,  yönetenlerin meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına dayanması gerektiği görüşünü vaaz ediyordu, Bu durum nasıl çözülecek, işin içinden nasıl çıkılacaktı? Hükümdarın iktidarı meşru değildi, zira, halkın rızasına dayanmıyordu. Öyleyse halk egemenliğine da-yalı bir rejim nasıl işleyecekti? Burjuva düşünürleri ve siyasetçileri bu aşamada şöyle bir zihinsel &#8211; ideolojik manipülasyona giriştiler: Bir kere doğrudan demokrasi söz konusu olamazdı, zira, Atina demokrasisi geniş hacimli çok nüfuslu toplumlar için uygun değildi; ikincisi, halk egemenliği söz konusu olmalıydı ama, halk bu iş için ehil değildi, ‘cahil, kaba halk sürüsü’ toplum için iyi olanı ayırt etme, genel toplum yararını gerçekleştirme yeteneğinden yoksundu. Üstelik demegoglar tarafından kolayca kandırılabilirdi&#8230; Öyleyse halk toplum yararını bilen temsilciler tarafından yönetilmeliydi&#8230; Elbette bu temsilciler, eski soylular eliti olmayacaktı.”6 Bu ideolojik manipülasyonla ilgili olarak Fancis Dupuis–Déri şunları yazıyor: “Böylece halka tamamlanmış oluyor:</p>
<p style="text-align: justify;">1. Temsilciler, halkın, toplum yararını bilecek, ayırt edecek temyiz kurdetinden yoksun olduğu konusundaki aşağılamayı açıkça ifade ediyorlar;</p>
<p style="text-align: justify;">2. Bu tespitten hareketle temsilciler, halk egemenliğinin ancak temsille mümkün olabileceği sonucunu çıkarıyorlar;</p>
<p style="text-align: justify;">3. Kendilerini de toplum yararını bilme, ayırt etme, savunma ve geliştirme konusunda yetkin aydın elitin üyeleri sayıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">4. Bu biçimde tanımlanan toplum yararı, eşitlik düşüncesiyle bağdaşmaz, öyleyse yoksulların taleplerinin önü kesilmeli, engellenmelidir;</p>
<p style="text-align: justify;">5. Siyasî elit, böylece, ekonomik elitin safında yer alarak, halkın mutluluğunun, özel alanın siyaset dışında kalmasına, özel alanın depolitize edilmesine bağlı olduğu düşüncesini vaaz etmiş oluyor&#8230;” Ve Dupuis-Déri söyle devam ediyor: “Tarihsel olarak monarşik-feodal rejimden miras alınan modern temsîlî sistem ve onu dayatanların anti-demokratizmi, felsefi olarak da meşrulaştırılmıştır,”7</p>
<p style="text-align: justify;">İngiliz, Fransız burjuva devrimleri ve Amerikan bağımsızlığını izleyen ve burjuva hâkimiyetinin kesin olarak yerleştiği dönemde, burjuva ideologları, temsîlî demokrasiyi meşrulaştırmak için ne tür argümanlar ileri sürmüşler,  ‘yeni rejimi’ meşrulaştırıp-kabullendirmek için ne tür ideolojik manipülasyonlara girişmişlerdi? Aslında dönemin ideologlarının görüşlerine geçmeden önce, önemli bir hususu hatırlatmak yerinde olur. Bir rejime yeni dendi diye yeni olması gerekmiyor. Bu bakımdan, söz konusu burjuva devrimleri yönetimi değil, yönetenleri değiştirmişti. Aracın istikâmeti değişmediği sürece, direksiyonda kimin olduğu sanıldığı kadar önemli değildir. Aynı şekilde, burjuva devrimlerini izleyen dönemde yurttaş kavramı da çok kullanılıyordu ama, içi boş bir kavramdı ve öylece kalacaktı. Zira, gerçek anlamda yurttaştan söz edebilmek için, geçerli rejimin özgür insanların özgür iradeleriyle kurulmuş olması gerekir. Dolayısıyla, meşruluk zemininin veya retoriğin (söylemin) değişmesi önemli değildir. Eskiden Tanrı adına yapılan baskı, sömürü ve zulüm, aşağılama, horlama, bu sefer ‘ulusun, devletin, vatanın yüksek çıkarları’, ‘ulusun birliği ve bölünmezliği’, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ türü safsatalara dayandırıldığında, bu toplumsal ilişkilerde köklü değişiklikler olduğu anlamına mı gelecektir? Nüfusunun %90’ının siyasal karar mekanizmalarından dışlandığı, kamusal alanın dışına atıldığı bir ülkede, hâlâ yurttaş kavramının kullanılması abes değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">Temsil kavramı da yüceltiliyor. Oysa temsil de yurttaş kavramı gibi içi boş bir kavramdı. Kitleleri oyalamanın bir aracıydı. Nitekim, “Batı’da ‘devrimler’ döneminden beri, ama asıl  Ortaçağdan beri, halk temsilcileri, az-çok yetkisi olan meclislerde yer alıyorlardı. XII. ve XIII. yüzyıldan itibaren İberya yarımadasında ‘Cortes’; Kutsal Roma Germen İmparatorluğunda ‘Diyet’; aynı şekilde Fransa’da ilk ‘États Généreux’ler 1302’de çağrılmışlardı. Her ne kadar bu temsîlî kurumlar, hükümdar, aristokrasi, Klerje (dînî hiyerarşi) ve burjuvazinin pazarlık mekânları olsalar da, asla demokratik bir anlayışı temsil etmiyorlardı. Bu tür temsille ilgili olarak, Jean- Jacques Rousseau: “ Haksız ve anlamsız, insanı aşağılayan, feodal hükümetten kalma bir şey.” diyor&#8230; Bu anlayışın devamı olarak, Amerikalı tarihçi Samuel Williams da: “Avrupa’da temsil (&#8230;) kademeli olarak hükümdarlar tarafından başlatıldı; elbette asıl amaç halkın haklarını iyileştirmek değil, savaş maceralarını finanse edebilmek üzere vergi toplamanın en etkin yolu olduğu içindi”8 diyor. Aslında söz konusu dönemin ‘temsîlî meclisleriyle’, şimdilerde küreselleşme  şarlatanlarının yücelttiği ‘sivil toplum örgütleri’ denileni karşılaştırmak öğretici olurdu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Aydınlanma filozofları akla (raison) büyük önem veriyorlardı ve ister ekonomik isterse politik alanda olsun, ‘akıl sahibi’, mâkul, dolayısıyla sağduyulu bireylerin verecekleri kararların da, akla uygun (raisonable) olacağını ileri sürüyorlardı. Akıl sahibi (raisonable) bireylerin verdikleri siyasi kararların, rasyonel müteşebbislerin verdikleri kararlar  ve sonuçlarıyla çakışacağını, velhasıl ‘toplumsal uyumun gerçekleşeceğini’ ileri sürüyorlardı. Eğer, demokratik hakları kullanma yetkisi akıl sahibi erkeklere verilirse, ekonomik alandaki etkinliğin siyasal alandaki etkinlikle bütünleşeceğini iddia ediyorlardı. Demek ki, siyaset sadece akl-ı selim sahibi olan insanların işi olmalıydı. Dikkat edilirse, Aydınlanma filozoflarının öngördüğü ‘demokrasi’de Atina demokrasisi gibi dışlayıcıydı. Daha baştan nüfusun yarısını oluşturan kadınlar dışlanıyordu. Gerekçe de mâlum: Kadınlar yeteri kadar mâkul, akl-ı selim sahibi değildirler, duygusaldırlar&#8230; Proletarya da dışlanıyor zira, sadece içgüdüleriyle hareket edebilir. Köleler, yoksullar, vb.  zaten  denklemin dışındadırlar, zira ‘adamdan sayılmıyorlardı.’9 “Batı demokrasisinin” timsâli, demokrasinin beşiği sayılan ABD’de 1865’e kadar yasal 1960’lara kadar da fiilî (reel) kölelik vardı. ABD demokrasinin kurucu önderlerinin ve Thomas Jefferson gibi ‘demokrasi teorisyenlerinin’ her birinin çok sayıda kölesi vardı. Gerçi 1960’lı yıllardan sonra durum değişti ama, yine de Afrika kökenli siyahların maruz kaldığı reel ayrımcılık bütünüyle ortadan kalkmış sayılmaz. İşsizlerin, yoksulların, dışlanmışların ve cezaevlerindeki nüfusun ezici çoğunluğunu hâlâ onlar oluşturuyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Seçme ve seçilme hakkının giderek yaygınlaşması da, demokrasinin derinleştiği anlamına gelmiyordu. Daha önce de kısaca değindiğimiz gibi, seçme ve daha sonra seçilme hakkının emekçi sınıflara doğru genişlemesi, bu hakların önce erkeklere, arkasından da kadınlara tanınması, ikili bir karakter taşıyordu. Bir kere, bu haklar, tek yanlı olarak burjuvazi tarafından ‘bayram hediyesi’ gibi verilmemişti. Dolayısıyla, işçi sınıfının mücadelesi önemsiz değildi. Fakat bu hakkı tanıyan egemenler açısından da ikili bir durum söz konusuydu. Bir kere bu haklar, artık işçi sınıfının rejim için hayatî bir tehlike olmaktan çıktığı, sistemin temeli olan özel mülkiyeti tartışma konusu yapmaktan vazgeçtiği, sistem içi mücadeleye razı olup, sistemle bütünleştiği eşiğin aşılmasından sonra tanındı. Fakat, aynı zamanda bu hakların bizzat kendisi de, emekçi kitleleri sistemle daha çok bütünleştirmenin ideolojik  aracı olarak kullanılmıştı. Aslında bir biçim sorunu ve yanılsama aracı olarak kaldıkça, bu tür manipülasyonlar, sadece demokrasinin yatay olarak genişlediği izlenimi yaratmaya yarıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra burjuva düşünürler temsili demokrasiyi meşrulaştırıp kabullendirmek üzere, seçilmiş aristokrasi kavramını ortaya attılar. Buna göre üç türlü aristokrasi olabilirdi: Kalıtımsal aristokrasi (babadan oğula miras yoluyla geçen); doğal aristokrasi ve seçilmiş aristokrasi. Bunlardan mûteber olanı üçüncüsüdür. Seçilmiş elitin yönetimi söz konusu olduğunda, halk egemenliğinin, halk iradesinin tecelli edeceği varsayılıyordu, zira, seçilenler seçenlerin onayını almış olacaklardı&#8230; Seçilmiş bir elit yönetmeliydi ama, söz konusu elit nasıl seçilecekti? Başlangıçta, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan kadınlar, işçiler, köleler, yoksullar oyunun dışında tutuldu. Nitekim, sadece seçilmek için değil, seçmek için de birazcık servet ve az-çok mâkul, akli selim sahibi olanlar,  akla uygun bir seçim yapabilirler toplum yararını gerçekleştirebilirlerdi&#8230; Bu konuda ABD’nin ilk başkanlarından John Adams şöyle diyordu: “Halkın, kendi özgürlüğünün en iyi bekçisi olduğu düşüncesi doğru değildir. Bu düşünülecek en kötü seçenektir, halk asla bir bekçi değildir. Zira, halk ne düşünebilir, ne isteyebilir, ne karar verebilir, ne de o doğrultuda harekete geçebilir.”10 Dikkat edilirse ABD başkanı sözünü esirgemiyor. John Adams bir başka yerde de şunları söylüyordu: “ İnsan kalbinin zayıflığı, kırılganlığı, herhangi bir servete sahip olmayan az sayıdaki insan dışındakilerin, kendilerine özgü düşünce ve karar verme yetisine sahip olmalarına engeldir.”11 ABD’li bir Protestan papazı olan James Belknap, gerçek niyeti gizlemeye gerek duymuyor ve şöyle diyordu: “İlke olarak hükümetin kaynağının halk olduğunu kabul edebiliriz ama, halka kendi kendini yönetemeyeceğini de öğretmek gerekir.”12 Burjuva ideologlarının ve siyasetçilerinin demokrasi korkusu, son tahlilde yoksul korkusundan başka bir şey değildi. Öyleyse demokrasiye asıl ihtiyacı olanlar engellenmeliydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Küreselleşme Demokrasiye Karşı&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son dönemde ‘demokrasi’, emperyalist odakların başat söylemi durumuna geldi. Artık demokrasi, tüm kapıları açan bir anahtar olarak sunuluyor. Neredeyse demokrasi ve demokratikleşme kavramları önceki dönemlerin, modernleşme (Türkiye’de daha çok çağdaşlaşma deniyor) ilerleme, kalkınma kavramlarının yerini aldı. Eskiden modernleşme, ilerleme, kalkınma önerilenlere, şimdilerde demokratikleşme öneriliyor. Söylenen de özetle şu: Eğer refahı ve ‘mutluluğu’ yakalamak istiyorsan, bunun iki anahtarı var: Liberal demokrasi ve piyasa ekonomisi&#8230; Üstelik bunlar, birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğerinin de mümkün olmadığı iki  tamamlayıcı unsur olarak sunuluyor. Aslında böyle bir iddia, Elif-ba da kırk hata yapmakla ilgilidir. Zira, burjuva toplumu daha baştan ekonomik alanın siyasî alandan ayrılması temeli üzerine oturuyor. Ekonomik alanın yönetimi bütünüyle mülk sahibi kapitalist sınıfın tekelinde kalıyor ve bu durum kıskançlıkla korunuyor. Siyasî alandaysa, bir demokrasi oyununun oynanmasına izin veriliyor. Mülk sahibi sınıflar için hiçbir maliyeti olmayan bir oyun&#8230; İnsanlar dört-beş yıllık periyotlarla sandık başına gidip, temsilcilerini seçseler de bu bir görüntüden ibarettir. Gerçi ‘yurttaşlar’ oy kullanıyorlar ama temsil edilmiyorlar. Jean Jacques Rousseau, İngiliz ‘temsilî demokrasisiyle’ ilgili olarak çok önceleri şöyle demişti: “Gerçi İngiliz halkı özgür olmak istiyor ama, yanılıyor, zira o sadece parlamentoya temsilcileri seçtiği sürede özgür ve temsilciler seçilir seçilmez de köleden başka bir şey değil. Özgür olduğu  o kısacık zamanda, özgürlüğünü kullandığı anda özgürlüğünü kaybediyor.”13 Ekonomik alan mülk sahibi sınıfların etkinlik alanı olarak kaldıkça, insanların kaderi de oy sandıklarından, parlementolardan, bakanlar kurulunun toplantı salonlarından  başka yerlerde belirleniyor demektir. Kaldı ki, kapitalist toplumda belirleyicilik, ekonomiden siyasete doğrudur ve ekonomik güce sahip olan siyaseti de belirliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu aşamada şöyle bir soru akla gelebilir. Yakın zamana kadar özellikle de Üçüncü Dünya için bir lüks sayılan demokrasi, ne oldu da vazgeçilmez bir şey haline geldi? Önceleri, başta ABD olmak üzere, emperyalist ülkeler, Üçüncü Dünya için demokrasinin gereksiz olduğunu, önce kalkınmaları gerektiğini, yoksullukla demokrasinin bağdaşmadığını, ancak belirli bir kalkınmışlık aşamasına gelindiğinde, belirli bir eşik aşıldığında demokrasinin mümkün olacağını söylüyorlardı. Mâlum, “kişi başına beşyüz dolarla demokrasi olmaz” safsatası&#8230; Buradaki muhâkeme tarzı da  evlere şenlik: Demokrasi olan ülkelerin hepsi de kalkınmış ülkeler olduğuna göre, demek ki bu işin başka yolu yok&#8230; Sabredin, kalkının sizin de demokrasiniz olacak&#8230; Elbette bu tür bir muhâkeme aymazlığı için, zenginlerle yoksullar arasındaki ilişkinin yok sayılması, birinin zenginliğiyle diğerinin yoksulluğu, birinde demokrasi oyununun oynanması ama, diğerinde o kadarının bile neden mümkün olmadığı arasındaki belirleyicilik ilişkisinin okültasyonu, yok sayılması gerekirdi&#8230; Zira, gerçek anlamda demokrasiyi gerçekleştirmenin yolu, tam tersini yapmaktan, ekonominin politikanın emrine verilmesinden, toplumsal işleyişin özgürce alınan siyasî kararlara ve tercihlere dayanmasından geçerdi&#8230;14</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sözü edilen gerekçeye dayanarak da  Üçüncü Dünya’daki tüm kanlı askerî diktatörlükleri, bağnaz teokratik ve otokratik halk düşmanı rejimleri desteklemişlerdi&#8230; Latin Amerika’daki tüm askerî diktatörlüklerin arkasında ABD vardı. Afrika’daki otokratik rejimlerin arkasında Fransa, İngİltere, ABD vb. vardı. Orta Doğu’daki teokratik rejimler, Asya’daki askerî diktatörlükler için de aynı şey söz konusuydu&#8230; Nitekim, Devrim öncesi Küba’da Batista, Filipinler de Marcos, Nikaragua’da Somoza, Şili’de Pinochet, İran’da Şah, Endonezya’da Suharto, Uganda’da İdi Amin, bir dönem Irak’ta Saddam’ın en büyük destekçisi ABD ve diğerleri idi ve bunlar söz konusu diktatörlüklerden sadece bir kaçıydı&#8230; Güney Vietnam’da (Saygon’da) komünistler iktidara gelir korkusuyla ABD tarafından genel seçimlerin yasaklandığını da hatırlamak öğreticidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse, retorik kaymasının gerisinde ne var? Ne oldu da başta ABD olmak üzere emperyalist odaklar, demokrasi şampiyonu kesildiler? Aslında sorunun özüne dair değişen bir şey yok. Neoliberal küreselleşme çağında emperyalist saldırıyı, kapitalist yağmayı meşrulaştırmak için, bu sefer de demokrasi kavramı piyasaya sürülüyor. Sadece demokrasi kavramı değil, insan hakları söylemi de, olup-bitenlerin sorgulanmasını, tartışılmasını engellemek üzere kurulmuş bir tuzaktır. Aynı şekilde, sivil toplum ve sivil toplum örgütleri söylemi de&#8230; Demokrasi söylemi, ilerleme ideolojisinin kılık değiştirmiş bir versiyonundan başka bir şey değil. Bir zaman uygarlaştırdılar, modernleştirdiler, daha sonra kalkındırdılar&#8230; şimdilerde sıranın demokratikleştirmeye geldiği anlaşılıyor! Bir yandan vahşi küreselleşme her yerde toplumsal eşitsizlikleri büyütüyor, dünya ölçeğinde yağmayı derinleştiriyor, insanlığın ortak serveti olması gereken herşey dar bir ‘küresel elit’ tarafından yağmalanıyor, ulus-devleti aşındırıp, toplumun mütevazı kesimleri lehine ne kadar devlet koruması varsa hızla yok ediyor, velhasıl devleti özelleştiriyor, diğer yandan da insanlara, küreselleşme trenine atlamaları için acele etmeleri öneriliyor&#8230; Demokrasi kavramı şimdilerde yeni Haçlı Seferini meşrulaştırmanın aracı&#8230; Bir zamanlar sömürge orduları uygarlık yoksunu, geri halklara modernliği, ilerlemeyi, Batı uygarlığının nimetlerini taşıyorlardı&#8230; Elbette ordular tek başlarına gitmiyorlardı, sömürge ordularına misyonerler, oryantalistler eşlik ediyordu. Zira, her Haçlı Seferi mutlaka ideolojik meşrulaştırmaya ihtiyaç duyardı&#8230; Şimdilerdeyse, ABD’nin ‘emir ve  komutasındaki’ emperyalist orduları insani yardım ve demokrasi götürmek üzere seferber oluyor. Üçüncü Dünya’nın kaba yöneticilerini insan haklarına saygılı olmak ve insânî yardımda bulunmak üzere, teknoloji hârikası silahlarıyla donatılmış ordularını yolluyorlar. Ve savaşlar  medyatik bir şova dönüşüyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Artık yeni dönemin ‘egemen ideolojisi’ bir tür mesih niteliği kazanmış durumda&#8230; Yeni enformasyon ve komünikasyon teknolojileriyle de beslenen neoliberal küreselleşmenin, piyasa ekonomisinin, serbest ticaretin, sadece insanlığı nihâi kurtuluşa taşıyacak bir şey değil, aynı zamanda da zorunlu, kaçınılmaz, alternatifsiz olduğu söyleniyor&#8230; İkilem şu: Ya küreselleşme trenine binersin, ki, bu senin için nihâi kurtuluştur; ya da böyle bir fırsatı tepersin, o zaman da temelli kaybedersin&#8230; Dikkat edilirse, zihinsel bir manipülasyon yapılıyor ve insanların zenginleşmek, refaha ve mutluluğa ulaşmak için eşit olanaklar karşısında oldukları imâ ediliyor. Burada bir ideolojik tuzak daha gizli: Eğer herkes süreç karşısında eşit şansa, fırsat eşitliğine sahipse, artık kapitalizm de halk kapitalizmi haline geliyor demektir. O zaman geriye bir tek şey kalıyor: Acele etmek, harekete geçmek, hareketi izlemek, küreselleşmeye uyum sağlamak&#8230; Uyum sağlamak için ne gerekiyorsa yapmak, sömürüye itiraz etmemek, eşitsizliğe baş kaldırmamak, rekabetçi olmak, rekabetçi olmak için ucuza üretmek, ucuza üretmek için daha çok çalışmak, daha çok fedakârlıkta bulunmak, olup bitenleri tartışma konusu yapmamak, uslu olmak&#8230; Her kim ki, sorgular, itiraz eder, karşı çıkar, olup-bitenlerin kimin için ne anlama geldiğini tartışmaya kalkarsa, gerici, süreci anlamaktan âciz olmakla, sebatsızlıkla, dinazorlukla, popülistlikle, Üçüncü Dünyacılıkla  suçlanmaktan kurtulamaz. Her kim ki, eşitsizliğe itiraz eder ve  emekçi çoğunluk safında tavır koymaya kalkarsa, hemen popülistlikle suçlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk kavramı artık kullanılmaması gereken bir kavram sayılıyor.15 Zâten küreselleşmecilerin demokrasisinde artık halk yok, tüketici, hissedar ve ‘sayın seyirci’ var. Teşpihte hata olmaz denmiştir. Bir zamanlar bir milli eğitim bakanının ‘okullar olmasaydı milli eğitimi idare etmek ne kadar kolay olurdu’ dediği söylenir&#8230; Kimbilir, şimdilerde küreselleşmeciler de her halde “halk olmasa demokrasi ne kadar iyi işleyecek” türü bir şeyler düşünüyor olmalılar&#8230; Aslında küreselleşmeci dünya eliti ve onların ideologları, sözcüleri, propagandistleri, şarlatanları, bizzat demokrasi kavramını da   metamorfoza uğratmış durumdalar. Artık söz konusu olan demokrasi değil, demokratizmdir ve bu kavram gerçek dünyada olup-bitenlerin anlamını gizle-meye, kafaları bulandırmaya, olayların ve süreçlerin üstünü örtmeye, anlaşılmasını engellemeye yarıyor. Meramımızı daha iyi anlatabilmek için Türkiye’den bir örnek verebiliriz, Türkiye’de laiklik yok (zira, din-siyaset, din-devlet ilişkisi Osmanlı dönemindekinden özde farklı değil) ama, laikçilik diye bir şey var ve söz konusu laikçilik hem laikliği hem de demokrasiyi engellemenin aracı olduğu halde, tam tersi bir anlamda kullanılıyor. İdeolojik bir mistifikasyon aracı işlevi görüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyleri, toplumsal olguları ve süreçleri adıyla çağırmak önemlidir. Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi olduğuna göre&#8230; Eğer, soğanın adı soğan değil de gül olsaydı, soğan soğan olmaktan çıkmaz, gül gibi kokmazdı. Aynı şekilde gülün adı biber olsaydı da gül her zamanki güzel renginden ve kokusundan bir şey kaybetmezdi. Fakat, tartışma konusu olan şey, toplumsal süreçlere, insana ve insan toplumuna dair olduğunda, durum o kadar net, açık, yalın olmayabiliyor. İnsan iradesinin, insan bilincinin dahil olduğunda, yanılsama yaratmaya, aldatmaya, aldanmaya açık hale gelebiliyor. Tüm dünya’ya örnek gösterilen ‘Batı demokrasisi’ tâ baştan gerçek demokrasiyi engellemek üzere, bilinçli olarak kurgulanmış, dizayn edilmiş, uygulanmıştı. Aslında bunlara ‘demokrasi’ denmesi bir alışkanlık kategorisidir. Her kavramın bir içeriği olmalıdır, demokrasinin de bir gerçeği vardır  ve demokrasi demos’un (halkın) iktidarı demektir. Oysa son bir kaç yüz yıllık dönemde geçerli olmuş rejimlerde, demos’un adı vardı ama kendi hiç bir zaman olmadı. Şimdilerde asıl iktidar dev finans ve endüstri baronlarının, yüksek devlet bürokrasisinin, ekseri mafyalaşmış veya mafyayla iç içe olan siyasî elitlerin elinde. Elbette ‘Batı demokrasilerinde’ insanların bir dizi bireysel hakları var ve bunların kimi zaman içi de dolu olabiliyor ama bunlar son tahlilde kısmî haklardır. Bu tür hakların ve genel seçim türü mekanizmaların varlığı, halkın iktidara sahip olduğu, iktidarı denetlediği, velhasıl kendi kaderinin efendisi olduğu anlamına gelmiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Fanatik özelleştirme saldırısı giderek devletin de özelleştirilmesiyle sonuçlanıyor ve iş dünyasıyla devlet bürokrasinin yüksekleri arasındaki sınır silikleşiyor. Büyük sermayenin yüksekleriyle, siyasetin ve devlet bürokrasisinin yüksekleri giderek bütünleşiyor ve yatay geçişler artıyor. Artık bakanlar kurulu toplantısından çıkıp,  çokuluslu dev şirketin yönetim kurulu toplantısına katılmak olağan hale geliyor. Elbette bunun tersi de aynı şekilde geçerlidir. Böylesi koşullarda parlamentoların halkı temsil etmesi mümkün değildir. Kaldı ki, parlamentolar da ekseri varlıklı insanlarla doludur ve onlar için siyasî partiler, seçimler, parlamento ve hükümetler, zenginliklerini artırmanın alanı, aracı ve mekanizmalarıdır. Toplumsal eşitsizlikler arttıkça, zengin-yoksul uçurumu büyüdükçe, bunun siyaset alanına sirâyet etmemesi mümkün değildir. Ancak, pahalı ve giderek pahalanan seçim kampanyalarını finanse edebilenler, seçile-biliyor. ABD’de Senatoya girmeyi başaranların %88’i bu iş için iyi para harcayabilenlerdir. Aynı şey Temsilciler Meclisi için de geçerlidir. Temsilciler Meclisine seçilebilmek için ortalama 500 bin dolar, Senatoya seçilebilmek için de ortalama 4.6 milyon dolar harcama yapmak gerekiyor.16 Demek ki senatörlerin ezici çoğunluğu milyonerlerden, mülti-milyonerlerden ve milyarderlerden  oluşuyor. Böylesi bir meclisin ve senatonun sıradan halkla, onun sorunlarıyla ne kadar ilgisi olabilir? Böylesi koşullarda demokrasiden mi yoksa plütokrasiden mi söz etmek gerçeğe daha uygundur? Halkın değil, paranın seçtiği temsilciler ve onlardan oluşan bir parlamento ve o parlamentodan çıkan bir hükümet&#8230; Pierre-André Taguieff’in isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi, bu durumda seçilmişler, halka umut pompalayan, sürekli olarak “yakında işlerin yoluna gireceği” mesajını veren figüranlardan başka bir şey değildir.17</p>
<p style="text-align: justify;">Parlamentoların halkı ne kadar temsil ettiği, Irak’a yönelik son emperyalist saldırıda bir kere daha görüldü. Artık iyice alıklaşmış Amerikan halkı dışında (ki, orada da savaş karşıtı tepki önemsiz değildi), neredeyse tüm ülkelerde halkın ezici çoğunluğu, saldırıya karşı olduğu halde, bir çok ülkenin hükümetleri (İngiltere, İtalya, İspanya, Avusturalya, vb.),  saldırganla dayanışma kaygısıyla, halk iradesini hiçe sayarak ‘koalisyona’ katılıp saldırıya ortak oldu. (Türkiye’de Irak’a asker gönderme-ye ilişkin ilk tezkere meclis gündemine gelip, biraz da kaza ve talih eseri kabul edilmediği günlerde, nüfusun yaklaşık %90’ı, ikinci teskere meclisten geçtiği günlerde de, nüfusun %70-80’inin bu karara karşı olduğu söylenmişti&#8230; Elbette kamuoyunun kolaylıkla manipüle edilebildiği bir çağda yaşadığımızı da unutmamak gerekir). Bu durum, bir şeyi daha açığa çıkardı: Her ülkenin egemen sınıflarının ortak çıkarı, her yerde halkların çıkarının önüne geçiyor. Artık çıkarları bir ve ortak küresel bir oligarşiden, daha da ötede de  küresel bir plütokrasiler koalisyonundan söz etmek abartma olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda ikinci bir örnek parlamentolardaki kapalı oturumlardır. Bir ülke parlamentosu neden herhangi bir sorunla ilgili kapalı oturum yapmaya gerek duyar? Gerekçe tam da burjuva ikiyüzlülüğüne uygun&#8230; Deniyor ki, ülkeyi ilgilendiren önemli bir sorun olduğu için kapalı oturum yapılıyor&#8230; Buradan şu sonucu çıkarabilirsiniz: Bir sorun ne kadar önemliyse o ölçüde halktan gizlenmesi gerekir&#8230; Böyle bir şey, sadece saçma değil, aynı zamanda etik bakımdan da kabul edilebilir değildir ve halkla alay etmektir. Bir parlamentonun  (eğer, gerçekten halkın parlamentosuysa) onu seçenlerden gizleyecek nesi olabilir? Herşey halkın gözü önünde tartışılmaz demek, parlamentolar halka, onun irade ve istencine kayıtsız/karşı demektir. Eğer gizli oturum iyi bir şeyse o zaman tüm oturumların gizli yapılması daha uygun olmaz mıydı?.. Aslında bu durum daha önce sözünü ettiğimiz, insanların kaderinin parlamentolar dışında belirlendiği keyfiyetini bir kere daha doğruluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Önceleri Batı’da rejim  muhaliflerini etkisizleştirmek için basına sansür konur, rejim düşmanı sayılan yazarlar, düşünürler, idam edilir, hapse atılır, kitapları yakılırdı&#8230; Emekçi sınıfların rejim için tehlikeli olmaktan çıktığına kanaat getirildiği dönemden sonra bu tür aşırılıklardan uzaklaştılar. Artık düşünce ifade etmek tehlikeli sayılmıyor, zira, egemenler düşünceyle eylem arasındaki bağın koptuğundan şimdilik şüphe etmiyorlar. Dolayısıyla, muhalifleri de artık muhalif saymıyorlar&#8230; Elbette bu sadece emperyalist Batı için geçerli. Dünyanın geri kalanında, hâlâ düşünce ifade etmenin bedeli ağır. Üçüncü Dünya’da rejimlerin temeli zayıf olduğu için, oralarda düşünceyle eylemin bağ kurma olasılığı daha yüksek. Bu yüzden, muhaliflerin peşini bırakmıyorlar.  Aslında, sinema filimleri, televizyon dizileri, futbol maçları, abuk-subuk şovlar ve gûya tartışma programları, ama, asıl reklamlar, insanları tüketen  (tüketici tipi) birer yaratığa dönüştürüp  alıklaştırdıkça, ahmaklaştırdıkça, sert önlemlere pek gerek kalmıyor&#8230; Artık reklamlar eskiden  şiddete başvurularak yapılanı daha yumuşak, daha kolay ve sorunsuz olarak yapabiliyor. Giderek insanlar yegane ereği daha çok tüketmek, daha çok eşyaya sahip olmak olan, kurtuluşun kendisiyle sınırlı olduğunu sanan, reklamlar tarafından  yönetilen soytarılara dönüşüyor. Daha çok apolitize, depolitize olup, siyasal-kamusal sorunlara, velhasıl bütünüyle yurttaş kavramına yabancılaşıyor. Ve bütün bunlar olurken, her seferinde demokrasiden, demokratikleşmeden, insan haklarından, sivil toplum ve sivil toplum örgütlerinden, etnik ve kültürel haklardan, çokkültürlülükten, vb. daha çok söz ediliyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. Gerçek Demokrasi Üzerine Bazı Kısa Açılımlar&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ne yazık ki, XXI’inci yüzyılın başında insanlık durumu tatmin edici olmaktan çok uzak. Demokrasi, özgürlük, toplumsal eşitlik, toplumsal dayanışma kavramları karşısında insanlığın manzarası hâlâ gri&#8230; Fransız devriminin kavramları olan özgürlük, eşitlik, kardeşliğin gerçekleşmediği, üstelik neoliberal küreselleşmeyle bu kavramlardan giderek uzaklaşıldığı bir dünyada yaşıyoruz. İşte, çelişik ve rahatsız edici olan da bu! Demokrasinin, ve onun içini doldurması gereken bireysel ve kollektif özgürlüklerin temeli hızla aşındırılırken, demokrasi kavramı çok kullanılıyor, insan haklarından çok söz ediliyor&#8230; Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, ona ihtiyacı olmayanların, gerçekleşmesinden de zarar görecek olanların, velhasıl demokrasi ve özgürlük düşmanlarının elinde ideolojik bir yanılsama aracı işlevi görüyor. Kavramlar tam da karşıtını gerçekleştirmenin aracı durumuna getiriliyor. Öyleyse bu kavramları, tarihsel çıkarları onların içinin doldurulmasını değil, boşaltılmasının gerektirenlerin elinden çekip almak ve onlara gerçek içeriklerini yüklemek, içlerini doldurmak, bu amaçla da gereğini yapmak, sonuç  alıcı eylemlere girişmek gerekiyor. “Her söz her ağıza yakışmaz” denmemiş midir?. ABD başkanı George Bush da, demokrasiden söz ediyor ama, eskiler: “Åyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” derlerdi&#8230; Bununla, retorikle realitenin, söylemle gerçeğin ekseri farklı şeyler olabildiğini imâ ederlerdi. ABD başkanının demokrasiden ne anladığını ‘Irak’a demokrasi götürürken’ görmek mümkündür. Başkan Bush, Amerikan oligarşisinin bir üyesi ve sözcüsü olarak, demokrasiden, dünyanın geri kalanının çokuluslu Amerikan şirketlerinin sömürüsüne ve yağmasına sonuna kadar açılmasını anlıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün dünyada gerçek anlamda demokrasinin gerçekleştiği tek bir ülke yok. Kaldı ki, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, demokrasi, olmuş bitmiş bir şey değildir, sürekli gelişen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olabilir&#8230;  Bu ifadededen giderek, kolaycı bir sonuç çıkarıp: Hiçbir yerde gerçekleşmediğine göre, bundan sonra da gerçekleşmeyecek deyip, kestirip atmak saçmadır. Zira, insan özgürlüğünün engellendiği her yerde ve her zaman, mutlaka özgürlük mücadelesi de vardır, bundan sonra da olacaktır. Kaldı ki, bugün eskiden olmayan birçok şey gerçekleşmiş durumdadır. İnsan özgürlüğünün engellenmesi eylemiyle, özgürlüğün kazanılması mücadelesi arasındaki ilişki, diyalektik bir ilişkidir. İnsanların haysiyet mücadelesinden vazgeçmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya‘daki  bir çok rejim kendini ‘demokratik’ olarak adlandırıyor ve ekseri insanlar da buna inanıyor. (En azından ezici çoğunluk için böylesi bir yanılsama geçerlidir). Oysa, bir rejim, adı öyle kondu diye demokratik  olmaz. Dünya’da siyasi rejimlerin niteliği bakımından ilk ayrım, emperyalist ülkelerle, onun dışında kalanlar arasında olabilir. Emperyalist ülkelerde, ya da dünya ekonomileri piramidinin tepesinde yer alanlarla diğerleri arasındaki ayrım. Emperyalist ülkelerdeki rejimler, hem kendileri, hem de başkaları tarafından demokratik rejimler sayılıyor ve buralardaki siyasi rejimler dünyanın geri kalanına örnek gösteriliyor. Aslında bu ülkelerde geçerli olan, temsilî demokrasidir ve daha önce sözünü ettiğimiz gibi, temsilî demokrasi, gerçek demokrasiyi engellemek, yeni egemen sınıf mertebesine terfi eden burjuva sınıfının egemenliğini meşrulaştırmak, kabullendirmek, pekiştirmek üzere demokrasi düşmanları tarafından kurgulanıp dayatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ifadeden giderek, eksik ya da yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. Bütün bunlar boşlukta olup-bitmiyor. Ne olup- bitiyorsa sınıf mücadelesinin sonucu olarak tezâhür ediyor. Öyleyse, emperyalist batı’daki durumu nüanse etmek gerekir. Batı’da bireysel ve kollektif özgürlükler alanının dünyanın geri kalanından görece daha geniş oluşunun başlıca iki nedeni var: Birincisi, bu ülkelerde kapitalist sömürüye ve burjuva egemenliğine karşı kayda değer mücadeleler verilmiştir. Bu mücadeleler sonucu özgürlük alanı görece de olsa genişletilebilmiştir; İkincisi de,  Batı’da temsili demokrasi oyununun oynanabilmesi, sadece emekçi sınıfın mücadelelerinin eseri değildir. Batı egemen sınıfları, sömürgecilik ve emperyalizm sayesinde, kendi ezilen sınıflarına kimi tavizler verme olanağına kavuşmuştur. Dolayısıyla, emperyalist dünya’da bireysel ve kollektif özgürlükler alanının dünyanın geri kalanından (emperyalist sömürüye mâruz kalan çevre) görece daha geniş oluşunu, bu iki unsuru dikkate almadan açıklamak mümkün değildir. Bu yüzden, Batı’da  bir tür ‘temsilî demokrasi’ oyununun oynanabilmesiyle, başka yerlerde o kadarının bile mümkün olmaması arasındaki belirleyicilik ilişkisini unutmamak gerekir. Birileri, diğerinin aşırı sömürüsüne mâruz kaldığı sürece, birinde oynanan oyunun diğerinde de oynanması olanaksızdır. Öyleyse, nasıl Batı’nın ekonomik gelişmişlik düzeyi, başkaları tarafından taklit edilemezse (zira, arada sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişkisi var, birinin zenginliği diğerinin yoksulluğundan bağımsız değil), onun siyasi rejimi de taklit edilemez. Zaten ekonomi-siyaset ayrımı abestir&#8230; Dolayısıyla, yeni sömürge statüsündeki çevre ülkeler için çıkış yolu, ‘Batı demokrasisini’ taklit etmeye çalışmayı değil, onu aşmayı, evrensel planda bir demokrasiyi amaçlamalıdır. Çevre ülkelerin sözde ‘ilerici’ kesimlerinin  ‘demokratik cumhuriyetten’ anladıkları temsilî demokrasiden başkası değildir. Batı demokrasisini taklit etme perspektifi, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Liberal oligarşilerin (ki. bu rejimler de giderek plütokrasiye doğru evriliyor), ‘düşük yoğunluklu demokrasilerin’, teokratik ve yarı-teokratik, otokratik ve yarı-otokratik rejimlerin, askeri diktatörlüklerin, bunların çeşitli bileşenlerinin&#8230; geçerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde geçerli eğilimler, demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının temelini hızla aşındırmaya devam ediyor. Bir tarafta bu tür süreçler ve eğilimler yol alırken, diğer tarafta da demokrasi ve özgürlük mücadelesi devam ediyor. Saldırının karşı saldırıyı davet etmesi, eşyanın tabiatı gereğidir. Dolayısıyla, demokrasiyi ve özgürlükleri engeleme girişimleriyle onu püskürtme ve aşma mücadelesi eş zamanlı olarak yol alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasinin, özgürlüklerin, bireysel hakların, içi boşluktan, bir retorik olmaktan çıkarılması, bu kavramların gerçekten içinin doldurulabilmesi için, geçerli ekonomi-politika ilişkisinin dönüşüme uğratılması, başka türlü söylersek, ters-yüz edilmesi olmazsa olmaz koşuldur. Ekonomik alanın yönetimi dar bir mülk sahibi sınıfın tekelinde kaldıkça ve bireysel ekonomik özerklik yokluğunda, demokrasi kavramı içi boşluktan kurtulamaz. Ekonomik özerklikten yoksun bir insan, yaşam karşısında çıplak demektir. (zaten proleter kavramının içeriği de ‘çıplak birey’e gönderme yapar) Soğuktan korunmak için insan nasıl giyinmek durumundaysa, ekonomik olarak da bireyin çıplaklıktan kurtulması gerekir. Hiçbir ekonomik güvencesi olmayan, kaderi ve geleceği ekonomik gücü elinde bulunduranların elinde, piyasanın kaprislerine tâbi bir insan demek, yaşam karşısında çıplak ve korumasız bir yaratık demektir. Böyle biri için, şu ya da bu haklarından söz etmek, dört-beş yılda bir, önüne bir sandık koyup, oy kullanmasına izin vermek, anlamsız bir oyundur. Öyleyse, tek başına demokrasi kavramını kullanmak yeterli değildir. Toplumsal eşitlik kavramı demokrasi kavramına eşlik etmelidir. Toplumsal eşitliği içermeyen bir demokrasi mücadelesi ve demokratikleşme bu bütünlük içinde mümkün değildir. Aksi halde, demokrasi kavramı olup-bitenlerin üstünü örtmenin, ideolojik yanılsama yaratmanın aracına dönüşüyor. Bu da demektir ki, sosyalizm için mücadele veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizasyon yokluğunda demokrasi içi boş bir söylem olmanın ötesine geçemez&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesi arasında diyalektik bir ilişki vardır ve birinin gelişmesi hem diğerinin koşulu hem onu güçlendirici unsurudur. Demokrasi ne kadar derinleşirse sosyalizm de o kadar gerçekleşir, ya da sosyalizasyon alanındaki her ilerleme, demokrasinin içini doldurup onun anlamını zenginleştirir. Toplumsal eşitlik ve sosyalizasyon için mücadeleyse ister istemez mülkiyet sorununu tartışma gündeminin tam da merkezine oturtmayı gerektirir. Her kim ki, toplumsal eşitliği gündem dışına atar, mülkiyeti tartışma konusu yapmaz- ki, mülkiyeti tartışmak da doğrudan sömürü sorununu tartışmaktır, Kadir Cangızbay’ın da veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, ‘her türlü egemenlik ilişkisinin ortak içeriği emek sömürüsüdür’18ama durmadan demokrasiden, demokratikleşmeden söz eder, böyle biri demokrasiyi engellemekte çıkarı olan egemenlerin safına savrulmaktan kurtulamaz. Nazizmin ilk yıllarında, Paris’teki bir  yazarlar toplantısında, yazarlar peşi sıra kürsüye çıkıp, ‘yüksek ahlâkî değerlerden, kültürel değerlerden, barıştan, demokrasiden, uygarlığın barbarlık ve ahlaksızlık rejimine karşı savunulmasından, vb. söz ettikleri bir sırada, B. Brecht, kürsüye yöneliyor, mikrofonu eline alıp şöyle diyor: “Yoldaşlar, gelin üretim ilişkilerinden söz edelim&#8230;”19 Brecht, orada demek istiyordu ki, ‘asıl tartışılması gerekeni tartışmadığınız sürece, burada söylediklerinizin, hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şey, demokrasi sorunu için de aynı derecede geçerlidir. Mülkiyet ilişkilerini, sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişkilerini yok sayarak, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz etmek, ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Demokrasi ideali, tüm üyelerinin eşitliğine dayalı bir siyasal toplum demeye gelir&#8230; Demokrasi, insanların  sadece kendilerini yönetecek ‘temsilcileri’ seçmesiyle gerçekleşmez. İnsanların o toplumda kendilerini gerçekten yurttaş hissetmeleri de gerekir. Yurttaşlık bilinci de, ancak, ortak bir şeylere sahip olunduğu duygusunun içselleştiği durumda mümkündür. Bunun için de, maddi, reel bir geri plan veya temel gereklidir. Bir ülke zenginliği, o ülke nüfusunun % 10’unun elindeyken, geniş emekçi sınıflar derece derece açlığa, işsizliğe, yoksulluğa, sefalete, aşağılanmışlığa, horlanmışlığa terkedilmişken, baskı ve zulme maruzken, velhasıl, ülke zenginliğini yaratanlar ‘oyun dışına’ atılmışken,  ‘demokrasi oyunu’ bir sirk oyunu olmanın ötesine geçemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasinin gerçekleşmesinin bir  ön koşulu da, insanların toplumsal sorunlarla, başka türlü ifade etmek gerekirse, siyasetle aktif biçimde ilgilenmesidir. Aristotales, İnsan politik bir hayvandır demiştir. İnsanı diğer canlılardan ayıran birinci özellik, onun alet yapma yeteneğiyse, ikinci bir özelliği de politika yapabilme yeteneğidir. Politika, toplumun alternatif örgütlenme ve yönetim olanaklarına sahip olduğu, her zaman verili olandan farklı bir şeyler yapma yolunun açık olduğu anlamına gelir. Türkçe’deki yurttaş kavramı, Fransızca’daki citoyen kavramının karşılığıdır, insanların sitenin (kentin, toplumun, ülkenin, insanlığın) sorunlarıyla ilgili olması demektir. Aktif yurttaşlıksa, özgür düşünce ve tartışmanın geçerli olduğu, yurttaşlar arasında uzman-uzman olmayan, bilen -bilmeyen türü ayrımlar da dahil, her türlü ayrımcılığın ve hiyerarşinin olmadığı bir kamusal alanın varlığını gerektirir.  Toplumda olup bitenlere kayıtsız bir yurttaş olamaz.  Hem bir toplumun üyesi olup hem de orada bir tür misafir, sığıntı ya da mülteci bilinci taşıyarak yaşayan, kendi kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine razı olan biri, kavramın gerçek anlamında yurttaş değildir. Demokrasi, insanların siyasete aktif katılımını varsayıyor ama, şimdilerde insanları apolitize etmek, depolitize etmek, edilgen, pasif bir sürü haline getirmek için yoğun  çaba harcanıyor. Canlı bir siyasi ortam yokluğunda sivil toplum devre dışı kalmış demektir, oysa, neoliberal küreselleşme çağında sivil toplumdan ve sivil toplum örgütlerinden de çok söz ediliyor&#8230; Oysa kavramın gerçek anlamında sivil toplum örgütlerinin işlevi, şimdilerde yapıldığı gibi, neoliberal küreselleşmeyi meşrulaştırmak değil, sistemin işleyiş mekanizmalarını, zaaflarını  tartışma gündemine getirip, çözümü için çaba harcamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihayet, demokrasinin üçüncü önkoşulu, kamusal alanın olabildiğince genişlemesidir. Kamusal alan ne kadar genişse, demokrasinin gerçekleşme olanağı da o kadar büyük demektir. Elbette buradaki kamusal alan kavramı, ekseri yapıldığı gibi, siyasetin ve ekonominin devletleştirilmesi anlamında değildir. Siyasetin devletleştirildiği bir rejim, demokrasiye değil, dikta rejimlerine, totaliter rejimlere denk düşer. Bir ülkenin ekonomik zenginliğinin bürokratik bir kast tarafından tasarruf edildiği koşullarda, demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Ekonominin sosyalleşmesine, siyasetin demokratikleşmesi eşlik ederse, hem demokrasi, hem de sosyalizm istikametinde yol alınabilir ve insan özgürlüğünün derinleşmesi mümkün olabilir, bireysel ve kollektif self-determinasyon olanaklı hâle gelebilir&#8230; Oysa, küreselleşme çağında, kollektif olan, sosyal ve kamusal olan ne varsa pazarın, dolayısıyla özel çıkarların etkinlik alanı haline getiriliyor, kamu sektörüne karşı özel sektör yüceltiliyor, özel, kamusalın önüne geçiriliyor, bireysel egoizm ve bireysel zenginleşme kutsanıyor, işbitiricilik en büyük başarı sayılıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyetler Birliği, ekonomiyi devletleştirip, siyaseti de bürokratikleştirdiği için başarısız oldu. (Devletleştirme, sosyalizasyon anlamına gelmez, devletleştirmeyle ekonomik zenginlik topluma, socium’a mal edilmiş olmaz). Baştan beri tarihsel sol, demokrasinin önemini kavramakta yetersiz kaldı. Ekonomik eşitsizliklerin ortadan kalkmasıyla sorunların kendiliğinden ve otomatik olarak çözüleceği gibi bir anlayışa kapıldı. Böyle bir yaklaşım, toplumsal sürecin değişik veçhelerinin diyalektik bir bütünlük oluşturduğu gerçeğinin yadsınması, yok sayılması demekti. Sonuç olarak, sosyalizm kalkınmacılığa ve Batı’yı yakalama perspektifine indirgendi. Araçlarla amaçlar yer değiştirdi ve araç amacın yerini aldı. Aradan onca zaman geçtikten ve kendilerinin ve hasımlarının sosyalist dediği rejimler peşi sıra çöktükten sonra, bugün bile sol hareket, ya da kendilerini öyle sananlar, demokrasinin önemini kavramamakta aşırı bir inat sergilemeye devam ediyorlar&#8230; Böylesi bir aymazlık rahatsız edici değil mi? Genel bir çerçevede, sol örgütlerin de, burjuva siyasi örgütlerden ve onlara egemen olan anlayıştan “farklı” olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu söylediğimiz kuraldır ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir.   İstedikleri kadar sosyalizmden, işçi sınıfının kurtuluşundan, vb. söz etsinler, yapı ve işleyiş olarak, burjuva siyasi örgütlerinden özde farkları yok. Yegane farklılık, söylemle, retorikle ilgili.. Kendi içinde dahî demokratikleşitlikçi bir  ilişki tarzını özümleyip- yerleştiremeyen bir sol örgüt olabilir mi? Anti-demokratik kafalarla, bizzat kendisi anti-demokratik olan örgütlerle sosyalizm mücadelesi yapılabilir, sınıfsız toplum istikâmetinde yol alınabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Demokratikleşmenin derinleşmesi için önkoşulların varlığı gereklidir ama yeterli değildir. Demokratik bir toplumsal yönetim için  araçlar, ve mekanizmalar da gereklidir. Günümüzün ‘modern toplumları’ için doğrudan demokrasinin uygun olmadığı, uygulanmasının olanaksızlığı görüşü,  kalabalık nüfus ve geniş ülke gerekçesine dayandırılsa da, asıl gerekçe yoksul korkusudur. Agora’da yoksullar her zaman çoğunlukta olduğuna göre, doğrudan demokrasi durumunda yoksul çoğunluğun etkin olmasından korkulduğu için, ideolojik bir manipülasyona girişilmiştir. Aslında ülke genişliği ve nüfus büyüklüğü doğrudan demokrasiyi bir çırpıda silip atmamın, gündem dışına atmanın gerekçesi yapılmamalıdır. Bu tür bir şey, insan iradesi dışında olmadığına göre&#8230;  Aslında böylesi bir yaklaşım, bizzat siyaset kavramının da inkârı anlamına gelir. Siyaset alternatiflerin varlığını içerdiğine göre&#8230; Kaldı ki, bir ülkenin siyasi yapısında yapılacak bir reformla ‘kalabalık nüfus’ gerekçesi ortadan kaldırılabilir. Doğrudan demokrasiye uygun bir nüfus ve coğrafi genişlik pekâlâ oluşturulabilir&#8230; Temsil ve delegasyonun zorunlu olduğu durumlarda, görevlendirme esası geliştirilebilir. Bu durumda seçilenler sadece seçenlerin onlara tanıdıkları yetkileri kullanabilirler. Kamusal yönetim kademeleri için seçimle değil, kur’a usulüyle görevlendirme yoluna gidilebilir. Böylece delegasyon sisteminin zaafları asgariye indirilebilir. Paris Komünü deneyinden dersler çıkarılabilir. Bilindiği gibi, Paris Komünü, çok kısa süren yaşamında demokrasi alanında önemli açılımlar gerçekleştirmişti. Seçim yoluyla kamusal görevlere getirilenlerin seçenler tarafından her an görevden alınabilmeleri, kamu görevlilerinin ortalama bir işçiden daha yüksek ücret almaması, vb&#8230; Fakat Komünün  asıl önemi, işçilerin bağımsız bir aktör olarak tarih sahnesinde yerini alabileceğini, özel mülkiyetin ait olduğu yere gönderilebileceğini kanıtlamış olmasıdır. Elbette yeni araçlar ve mekanizmalar keşfetmenin ve uygulamanın önü her zaman açıktır&#8230; Fakat, bütün bunlar ancak gerçek alamda yurttaş bilincine sahip, siyasetin nesnesi değil öznesi olabilen insanların varlığında mümkündür&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">*Bu yazı özgür üniversite kitaplığından yayınlanmış olan <em>“Çığırından Çıkmış Bir Dünya”</em>dan alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">1          1947. Bütün Eserler Cilt I, s. 351, Bulgaristan (Sofya) Baskısı</p>
<p style="text-align: justify;">2          Fikret Başkaya, Demokrasi: bir kavrama dair yanılsama ve gerçek, Özgür Üniversite Forumu, sayı 9, Ekim-Aralık, 1999, s. 28.</p>
<p style="text-align: justify;">3           Fikret Başkaya, İbid.</p>
<p style="text-align: justify;">4           In Fikret Başkaya, İbidem.</p>
<p style="text-align: justify;">5           Bkz: Fikret Başkaya, a.g.e. s. 29.</p>
<p style="text-align: justify;">5a         Aktaran Jens A. Christophersen, The meaning of “Democracy”: As Used in European Ideologies from the French to Russian Revolution, Universitetforlagets Trykningssentral, 1968, p. 16.</p>
<p style="text-align: justify;">5b        Dans la Révolution de Paris, numéro 87, cité dans Patrick Kessel (dir), Les Gauchistes de 1789, EGE, 1969, p. 257 et 61.</p>
<p style="text-align: justify;">6          Fikret Başkaya, a.g.e.</p>
<p style="text-align: justify;">7          Francis Dupuis-Déri, Modern “demokrasinin” kurucularının anti-demokratizmi, F Başkaya çevirisi, Özgür Üniversite Forumu, sayı 9, Ekim-Aralık 1999, s. 17. (Altı tarafımızdan çizilmiştir).</p>
<p style="text-align: justify;">8           Aktaran Francis Dupuis- Déri, a,g.e. s. 10.</p>
<p style="text-align: justify;">9           Bkz: Samir Amin, Le Virus Libéral. La geurre permanent et l’amériçanisation du monde, Éd. Le Temps des Cerises, Paris, 2003.</p>
<p style="text-align: justify;">10        James A. Morone, The Democratic Wish: Popular Participation and the Limits of American Gouvernment, Basic Books, 1990. p 33’den aktaran Francis Dupuis- Déri, a.g.e. s.</p>
<p style="text-align: justify;">11Aktaran, Regina Ann Markell Morantz, Democracy and Republic in American Ideology (1787-1840) Yayınlanmamış doktora tezi, Columbia University, 1971, p. 25.</p>
<p style="text-align: justify;">12        Aktaran Francis Dupuis-Déri, a.g.e.</p>
<p style="text-align: justify;">13         Bkz: Du contrat social, Livre ııı, chap. xıı.</p>
<p style="text-align: justify;">14        Bu konuda ilginç bir eser için bkz: Benjamin R. Barber, Démocratie Forte (1984) tr, fr. J, &#8211; L. Piningre, Paris, desclée de Brouwer, préface à l’édition française.</p>
<p style="text-align: justify;">15        Popülizm kavramı ve kavramın serüveniyle ilgili olarak bkz: Pierre –André Taguieff, Populismes et antipopulismes: Le choc des argumentations, Mots. No: 55, Juin 1998, pp. 5-26 ve Yves Surel, Par le peuplepour le peuple. Le Populisme et les  démocraties, Paris, Fayard, 2000, aynı şekilde, Guy Hermet, Les populismes dans le monde. Une histoire sociologique xıx, xx. siècles, Paris, Fayard 2001. Alexandre Dorna, Faut-il avoir peur du populisme? Le Monde Diplomatique, novembre 2001.</p>
<p style="text-align: justify;">16          Bkz: John Bonifaz, De la démocratie à la plutocratie, propos recueillis par Pascal Riché, Libération, 7 novembre 2000, p. 5.</p>
<p style="text-align: justify;">17        Pierre-André Taguieff, Resister au Bougisme- Démocratie forte contre mondialisation techno-marchande, Mille et Une Nuits, Paris. 2001. p. 122.</p>
<p style="text-align: justify;">18        Bkz: Sol Üzerine.</p>
<p style="text-align: justify;">19          Aktaran. Wolfgang Fritz Haug, Globalization in the Manifesto and today” in Le Manifeste Comunniste 150 ans après, Quelle alternative au capitalisme, Rencontre internationale, Paris, 13 au 16 mai 1998. Contributions, 12’inci Dosya..</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/images/banners/logoozgur.png" alt="" width="640" height="96" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneş Tutulması VI</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-vi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-vi#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Aug 2010 22:43:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1614</guid>
		<description><![CDATA[Malum zamanlarda içinizi apansız bir sancı sardı. Evlerinizi başınıza yıkıp, sizi uzak diyarlara gönderdiler. Yanan köyünüze bakıp hüzünlendiniz. Son bir kez geriye dönüp doğup büyüdüğünüz yerlere baktınız. Gözleriniz yaşardı. Bir daha göremeyeceğiz diye... Nedenini soramazdınız. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Malum zamanlarda içinizi apansız bir sancı sardı. Evlerinizi başınıza yıkıp, sizi uzak diyarlara gönderdiler. Yanan köyünüze bakıp hüzünlendiniz. Son bir kez geriye dönüp doğup büyüdüğünüz yerlere baktınız. Gözleriniz yaşardı. Bir daha göremeyeceğiz diye&#8230; Nedenini soramazdınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Milli menfaatlerinizin gereğini yapmadınız. Başka milletlerin avı oldunuz. Dilinizde acı bir uzun hava yükselirdi. Birileriniz ekolojik topluma geçmişti. Ne dediklerini anlamazdınız. “Belli ki çok önemli şeyler söylüyor, ama biz anlamıyoruz” diye hayıflandınız. Sonra, Allahına Kurban Emmoğlu adlı şarkıyı bir ağızdan söyleyip, zafer işaretleri yaptınız.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1613" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-vi/attachment/motherdoughters"><img class="alignright size-medium wp-image-1613" title="Mother&amp;Doughters" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/08/MotherDoughters-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Vatan gözünüzden tüterdi. Bahçelerinizi, bağlarınızı, soğuk sularınızı özlediniz. Anılarınız peşinizi bırakmadı. Olur, olmaz yerde, olur olmaz zamanlarda gözlerinizin önünde sahnelenip durdular. Rüyalarda bile sizi rahat bırakmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzak kentlerin varoşlarında ölüm kalım kavgasıyla tanıştınız. Başkalarına mutluluk taşıdınız. Kendinize hastalık&#8230; Taşıyıcıydınız. Taşırdınız. Taşınırdınız. Tavanınızdan su akardı. Zemininiz kurumazdı. Gecekondularda yaşardınız. Yaşayıp yaşamadığınız tartışma konusuydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Güzel konaklar, saraylar, hanlar yaptınız. Patronlarınıza hayran kaldınız. Mini etekli kızları ve eşlerine hayranlıkla baktınız. Önlerinde iki büklüm oldunuz. Televizyondaki kadınlara benzettiniz. Sinemada gördüklerinizle kıyasladınız. Arzuladınız. Düşlediniz. Sonra kendi kendinize kızdınız. “Bize yakışmaz” dediniz. “Haram” dediniz. Patronun namusu bizim namusumuz dediniz. Çocuklarına padişah muamelesi yaptınız. Onlara bey dediniz. Kendi çocuklarınıza köle dediniz. Çelişkiler yumağıydınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Eşinizi ve çocuklarınızı dövdünüz. Akranları okula giderdi. Bazen göndermediniz. Bazen gönderemediniz. Mendil sattırdınız. Ayakkabı boyacılığı yaptırdınız. Midye sattırdınız. Hayvan satar gibi sürü sahiplerine sattınız. Cepçilik yaptırdınız. Daha yedisinde Yatılı Bölge okullarına verdiniz. Sevginiz yerine onlara yatılı, kâbuslu düşler verdiniz. Kız çocuklarınıza ikinci sınıf muamelesi yaptınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Yol ortasında arabaların camlarını silen çocuklarınız. Loş ışıklı şehir bulvarlarında ekmek parası dilenen çocuklarınız. Kaldırımlarda pilav satan çocuklarınız&#8230; Ekonominize katkıda bulunmaya çalışan çocuklarınız. Zabıtadan, polisten, bekçiden tekme, tokat yiyen çocuklarınız&#8230; Boğucu tekstil fabrikalarına çırak olarak çalışan çocuklarınız. Hayallerinin içine ettiğiniz çocuklarınız. Top oynamalarını dahi çok gördünüz. Sinemaya gitti diye evden kovdunuz. Balici sokak çocukları sizin soyadlarınızı taşırdı. Sapık tarikat ağaları ve fahişelik sektörünün hedef kitlesiydiniz. Geri dönmediklerinde kaygılandınız. Efkârlandınız. Küçücük halleri gözlerinizde canlandı. Bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçti. Meyhaneye gidip rakı içtiniz. Özleminizi çilingir sofrasına meze yaptınız. Geç saatlerde eve döndünüz. Orospularla yatıp kalktınız. Ahlaksızlığın varlık nedenlerinden biri oldunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Futbol maçlarını kaçırmadınız. Oyuncuların soyunu sopunu ezbere bilirdiniz. Para yerine hayatınızla kumar oynadınız. Pembe dizilerin evdeki köleleri oldunuz. Portekizce kadın erkek isimleri dilinizden düşmezdi. Bir süre sonra onların yerini Türkçe isimler aldı. Aralarındaki fark aynı saçmalığın dil değiştirmesinden başka bir şey değildi. Dedikodu makinesi oldunuz. Kimin kiminle, nerede ne yaptığı sizden sorulur oldu. Acaba neyidir diye patladığınız oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalan yanlış saçmalıkları etrafa saçtınız. Ayaklı gazete gibiydiniz. Makro Paşa elinize su dökemez hale geldi. Gazeteye gereksiz, kitaba yaramaz dediniz. Vurdulu kırdılı filmler izlediniz. Genellikle üç film birden oynatan sinemalara gittiniz. Eve varınca işler değişirdi. Ahlak komuta merkezinin başkanı olurdunuz. Kızınız pencereden sokaktaki delikanlıya bakmış. Baktığı iddia ediliyordu. Ya da öyle düşünürdünüz. Namus elden gidiyor diye fırtına kopardınız. Kızınıza birkaç posta dayak atardınız. Anası dayak postasına binerdi. Sonra ailece Hastane istasyonunda inerdiniz. Posta yoluna devam ederdi. Aile faciaları yaşamınızın ayrılmaz bir parçası oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Çoğunlukla işsizdiniz. Kahvelerin sadık müşterileriydiniz. İyi giyimli biri gelirdi kahvenize.  Mal alır gibi, hayvan pazarındaymış gibi süzerdi sizleri. Sen, sen, sen diye alır giderdi sizi. Kamyonetin arkasına atar götürürdü. Türkçe konuşmasına hayran kalırdınız. Onun gibi akıcı konuşmayı ne çok isterdiniz. İngilizce kursuna gittiğini duyduğunuzda şaştınız. Afalladınız. Yazıklar olsun, dediniz. Din kardeşinizin kötü yola girdiğini düşündünüz. Elin din bekçiliği de size kalmıştı. Hayıflanırdınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok çalıştığınız halde avans alamadığınız oldu. Kovulduğunuz oldu. Ana avrat sövüldüğünüz oldu. Boynunuzu büküp dolmuş durağına yöneldiniz. Cebinizde ne dolmuş parası, ne de otobüs bileti vardı.  Bilet parası dilendiniz. Dilenci sanıp sizi kovanlar oldu. Size acıyanlar oldu. Gururunuza dokunurdu. Yasaklı topraklardaki anılarınız depreşirdi. Bir duygu yoğunluğu yaşardınız. Bir duvar dibine çöker, ağlardınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Dayanma sınırınız yok olurdu. Bir sokak ötede yargılı-yargısız bir infaz yaşanırdı. Silah sesleri gelirdi. Köyünüzün basıldığını sanıp, yere yattınız. Ben masumum diye bağırdığınız oldu. Eski koruculardan olduğunuzu söylediniz. Anlatamazdınız. Başınıza geleni çekerdiniz. Gözleriniz morartılırdı. Kafanız kırılırdı. Kaburgalarınız çatırdardı. Askıya alınırdınız. Tecavüze uğrardınız. Bağırırdınız. Sesinizi duyan olmazdı. Hücreye atılırdınız. Kafanızı hücre duvarına dayar ağlardınız. Ahınız gider, vahınız kalırdı. İkisi de işe yaramazdı. Mahkemeye çıkarılmadan dışarı atılırdınız. Camları kırılmış, çerçevesi kaybolmuş bir gözlüğü andırıyordunuz. İnsan Hakları Derneğine gidip suç duyurusunda bulunmayı düşünürdünüz. Haberleri izlerdiniz. Derneğin başkanı kanlar içinde&#8230; Ölümün kucağında yaşama bağlılığı hatırlardınız. Bizi bu hale koyanlardır, diye düşünürdünüz. Hisleriniz sizi yanıltmazdı. Korkardınız. Derneğe gitmekten vazgeçerdiniz. Acıklı bir şarkı dinlerdiniz. Erivan radyosundan&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Sırlarınızın bir kısmını karşı tarafa verenleri af etmediniz. Soyuna sopuna sövdünüz. Sövmekle kalmayıp canını aldınız. Sırlarınızla birlikte sizi de satanları kahraman ilan ettiniz. Adına hutbe okuttunuz. Efsaneleştirdiniz. Gruplar halinde mezbahaya gittiniz. Kapıda boy sırasına girdiniz. Yüzünüzde zafer kazanmışların edası&#8230; Zafer işareti yaptınız. Kasap bile şaştı halinize. Güle oynaya kesimhaneye giden soyu tükenmiş sürü gibiydiniz. Kasap kasaplığıyla inanmazdı gördüklerine. İnanılır gibi değildiniz. Her şeyi tersten okudunuz. Kendiniz çalıp, kendiniz oynadınız. Sen saha pişir sen saha ye misali Türkçeye sonradan eklenmiş ne olduğu belirsiz tuhaf bir mahalli ağızdınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Hafızanızı kaybetmek için az çabalamadınız. Akla hayale gelmeyecek şeyler yaptınız. Çocuğunuzla yabancı dillerle konuşacak kadar tuhaflaştınız. Size sizi hatırlatacak kavram ve olgulardan kaçtınız. Özünüzü küçümsediniz. Tuhaflığınızı gönüllü köy korucuları ve benzeri sizden beter olanlarla koruma altına almaya çalıştınız. Bu halinizle dünya gariplikler müzesinde sergilenmek için Birleşmis Milletlere başvurmadığınız kalmıştı. Bir o kalmıştı. Sonunda onu da yaptınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendinize yabancılaştınız. Tabiata yabancılaştınız. Düşünceden yoksun kaldınız. Düşüncesizleştiniz. Mürekkep yalamışlarınız vardı. Doğu rüzgârının etkisinde kaldıkları oldu. Kendilerini hatırlar gibi oldular. Gibileri geçemediniz. Esinti çocuklarınızın isimlerine yansıdı. Kısmen&#8230; Dillerine yansıtmadınız. Evlendiğiniz her yabancı kadın, ya da erkekle değişen hep siz oldunuz. Dilinize araç dediniz. Başkalarınkine amaç. Araç olmayı ne çok severdiniz. Öz Türkçe, öz Arapça, öz Farsça en çok sizden rağbet gördü. Kötürümleştiniz. Tarihiniz isyanlar ve yenilgiler manzumesiydi. Kızılırmak boylarında bir yerde, güneş ayda tutuk kaldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Dilinizde yapılan müziği çok severdiniz. Müzik adına slogan attığınız oldu. Özgürlükten, kardeşlikten ve eşitlikten bahseden şarkılarınız vardı. Yezidiliği ve islamı anlatan ilahileriniz vardı. Aleviliği dillendiren deyişleriniz vardı. Liberalizm, komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve benzeri sonu –izm ile biten ne çok kutsal kelimeleriniz vardı. Türlü örgütleri öven şarkılarınız vardı. Olmayan şeyleri vaat eden ne çok şey dinlerdiniz. Şeyhinizi, seyidinizi, ağanızı, aşiret reislerinizi ve bunlardan farkı olmayan parti başkanlarınızı övenleri dinlerken kendinizden geçtiniz. Övgücülere de sanatçı demeye başladınız. Dengbêjlerle dengqirêjler birbirine karıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kula tanrı muamelesi yaptınız. Kulun kula zulmüne alet oldunuz. Katiliniz ile kurtarıcınız birbirine karıştı. İkisini de beslediniz. Kurtarıcıların sizi katletmelerine şaştınız. Anlam veremediniz. “Aklımız almaz bunları&#8230; Bunlar büyük şeyler” dediniz. Her kurtarıcının bir katil olduğunu anlayacak yaşta değildiniz. Dönüp, dolaşıp, dengbêjin kapısına dayandınız. Aşkı, sevgiyi, aşiret kavgalarını dinlediniz. Hiçbir sanatçıyı sevmediğiniz kadar onları sevdiniz. Onları anlardınız. Onlar da sizi. Her şeyleriyle sizden olduklarından emindiniz. Sizi bölen duvarları onlarla kevgire dönüştürdüğünüzü sandığınız oldu. Ezgilerin de dikenli tellerde kanadıklarını gördünüz.  Hatta mayınlara basıp parçalandıklarına, sakat kaldıkların, öldüklerine tanık oldunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şıvan&#8217;ı da dengbêjlerden biri saydınız. Halk ezgilerinizi deforme edip, siyasi sözler uydurmasına kızmadınız. Neden böyle yaptığına akıl erdiremediğiniz oldu. Bir bildiği vardır deyip es geçtiniz. Nefret edenleriniz de gizlice dinlerdi. Salt bundan dolayı özeleştiri verdiğiniz olurdu. Hain olduğunuzu kabullendiniz. Bir daha yapmayacağınıza söz üstüne söz verdiniz. Büyük biraderin önünde iki büklüm oldunuz. Onların da gizlice dinlediklerini bilmezdiniz. Öğrendiğinizde bilmezliğe vurdunuz. Bir bildiği vardır diye&#8230; Ne olur, ne olmaz diye&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">02/08/2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/gunes-tutulmasi-vi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 16:02:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1599</guid>
		<description><![CDATA[“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili  birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda  konuşması gereken üniversitedir,  basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na,</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul</p>
<p style="text-align: justify;">Esas No: 2010/179</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Yargıçlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi’nde  (Kış 2010, 59/6)  yayımlanan,  “Ulusların Kendi Geleceğini  Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazıdan dolayı yargılanmaktayım.</p>
<p style="text-align: justify;">İddianamede savcılığın bir beyanı var.  Savcılık, “… Yazı sahibi İsmail Beşikçinin ise, Ankara’da ikamet etmesi nedeniyle,  savunmasının alınamadığı, eyleminin kısa zaman aşımı süresine  tabii olması nedeniyle bu eksiklik tamanlanmadan kamu davası açılması gerektiği anlaşılmıştır” (s.2) diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İddianameyi, 15 Haziran 2010 günü tebellüğ ettim.  Aynı tarihli Milliyet Gazetesi’nde  şöyle bir haber vardı.  “Kaçan Uzanlar hapisten kurtuldu. Vergi Usul Kanunu’na muhalefetten yargılanan  firari kardeşler  Kemal Uzan ve Yavuz Uzan hakkında  dava zaman aşımı dolduğu için  düştü. Aynı davada yargılanan üç sanık ise, yaklaşık 4.5 yıl hapis almıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzanlar denince, insanın aklına, devleti zarara ziyana sokan tirilyonlarla ifade edilen yolsuzluklar, banka hortumlamaları vs.  geliyor.  Fakat, devlet, yargı organları bu konuda duyarlı değil.  Düşün hayatı örneğin bir eleştiri söz konusu olduğu zaman  ise yoğun bir duyarlılık var. Düşünceyi baskı altında tutmak için  büyük bir gayret var. Bu, Türk siyasal hayatının, Türk hukuk hayatının önemli bir boyutu oluyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1600" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na/attachment/besikci-2010"><img class="size-medium wp-image-1600 alignright" title="Besikci-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Besikci-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın  8. maddesi vardı. Bu madde, Kürtlerle, Kürt sorunuyla  ilgili ifadeleri, açıklamaları suç sayıyordu. Propaganda suçu.  Bu madde, 15.7.2003 tarih ve 4928 sayılı  yasa ile yürürlükten kaldırıldı. Ama iddianameden, bu maddenin  hala yürürlükte olduğu anlaşılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerle, Kürt sorunuyla ilgili ifadelere,açıklamalara karşı uygulanan cezai müeyyidelerin geçmişine kısaca bakmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">1.1990’lara kadar, bu tür ifadelere karşı,  dönemin TCK’daki 141-142. maddeler uygulanırdı. Yazarlar, gazeteciler, Kürtlerden, Kürtçe’den söz etikleri zaman  milli duyguları zayıflattıkları iddiasıyla idari ve cezai yaptırımlarla karşı kaşıya kalırlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Yukarıda sözü edilen 3713 sayılı, Terörle Mücadele Yasası’nın  8. maddesi,  141-142. maddeleri yürürlükten kaldırdı. Ama bu yasa, 8. maddesiyle, Kürtlerle, Kürdistan’la, Kürtçe’yle ilgili her türlü açıklamayı suç olarak değerlendirmeye ve cezai yaptırımlarla karşılamaya başladı. 1990’larda bu madde çok yoğun bir şekilde uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">3.8. madde de, sözü edilen, 2003 tarihli ve 4928 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırıldı.  Ama bu sefer de  bu tür açıklamalar, Terörle Mücadele yasası’nın, 7/2  maddesi gereğince soruşturmalara uğruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sayın Yargıçlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt sorunu, Türkiye’nin, toplumsal, siyasal, ekonomik hayatını, güvenlik durumunu yakından ilgilendiren çok önemli bir sorundur. Bu tür sorunların en başında gelmektedir. Bu durum başbakanların bazı beyanlarına da yansımaktadır. Ekim 1991de, zamanın başbakanı Süleyman Demirel,  “Kürt  realitesini tanıyoruz” demiştir. Ama, egemen çevrelerin uyarısı ve eleştirisi üzerine,  bu sözünün arkasında durmamış,  sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">1990’ların ortalarında, bir İspanya gezisi sırasında  dönemin başbakanı Tansu Çiller,</p>
<p style="text-align: justify;">Bask modelinden söz etmiş,  ama egemen çevrelerin uyarısı üzerine  “yanlış anlaşıldım” demiştir. Daha sonra Başbakanlık koltuğuna oturan  Mesut Yılmaz,  bir ara, “ Avrupa Birliği’nin yolu  Diyarbakır’dan geçer” demiş,  o da uyarılar ve eleştiriler üzerine sözünün arkasında durmamış,  sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,  “Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur” demektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bunlara benzer görüşleri dile getirmekte, “inkarcı politikaların önünü aldık” demektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başbakanların, zaman zaman Kürt sorunuyla ilgili küçük açıklamalar yapıp, uyarı ve eleştiri üzerine hemen geri adım atmaları,  sözlerinin arkasında durmamaları, Türk siyasal hayatının önemli bir görüntüsüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün basında, Kürt sorununun çözümü konusunda yoğun tartışmalar yapılmaktadır.  Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, internet sitelerinde, bu tartışmaları izlemek mümkündür. Halbuki sorunun kendisini konuşmak çok daha önemlidir.  Bu noktada ifade özgürlüğü önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. İfade özgürlüğünün genişletilmesi,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt açılımının önemli bir boyutu olmalıdır. Bu noktada, Türk siyasal hayatının,  Kürt sorunu açısından eleştirisinin yapılması kaçınılmaz bir görev olmalıdır. Bu noktada uluslar arası nizam, örneğin  Milletler Cemiyeti ve daha sonra da Birleşmiş Milletler  eleştirilmelidir. Çağımızda Toplum ve Hukuk Dergisi’nde yayımlanan ve iddianameye konu olan yazıyı bu anlayış çerçevesinde  değerlendirmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Balkanlarda, bölgesel güç olmaya çalışmaktadır. Gazze’de Hamas’la ilişki kurmak,  Bosna-Hersek’te, Azeri-Ermeni ihtilafında söz sahibi olmaya çalışmak, bununla ilgilidir. Kürt sorununda demokratik bir gelişme sağlanmadan,  Türkiye’nin  bu niyetini ve düşüncesini yaşama geçirme olasılığı yoktur. Kendi evini düzeltmeden başkalarının evini düzeltmeye kalkmak,  uluslararası planda sadece  tebessümle karşılaşır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili  birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda  konuşması gereken üniversitedir,  basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır.  Savcılığın bu çalışmalarla ilgili soruşturmalar yürütmesi  ise, bu eleştirileri, bilimin üretimini engellemek olarak  değerlendirilir.  Buysa Türk düşün hayatını kuraklaştırır, çölleştirir, beyinleri kötürümleştirir.Özgür düşün, özgür eleştiri hem bilimin hem de demokrasinin en önemli koşuludur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla</p>
<p style="text-align: justify;">28 Temmuz 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İsmail Beşikçi</p>
<p style="text-align: justify;">Mercimek Sok. 19/16</p>
<p style="text-align: justify;">06010 Aşağı Eğlence/Etlik</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1925 Şehitlerini Anma Etkinliklerinden Notlar</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Jul 2010 20:57:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tahsin Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1573</guid>
		<description><![CDATA[     Bu yıl, Diyarbakır’da 1925 şehitlerini anma amacıyla üç ayrı etkinlik düzenlendi. İki tanesi bizlerinde katkılarıyla Dicle-Fırat Diyalog Grubu tarafından organize edildi. Bir başka etkinlikte 29.06.2010 tarihinde BDP ve DTK  tarafından düzenlendi. Geçmiş yılların aksine Türk medyasının ilgisi çok fazlaydı. İlginin nedeni 20.Yüzyılın başlarında meydana gelen tarihsel olaylarla yüzleşme veya en azından söz konusu tarihsel olayları tartışabilme cesaretini göstermekten kaynaklanmıyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bu yıl, Diyarbakır’da 1925 şehitlerini anma amacıyla üç ayrı etkinlik düzenlendi. İki tanesi bizlerinde katkılarıyla Dicle-Fırat Diyalog Grubu tarafından organize edildi. Bir başka etkinlikte 29.06.2010 tarihinde BDP ve DTK  tarafından düzenlendi. Geçmiş yılların aksine Türk medyasının ilgisi çok fazlaydı. İlginin nedeni 20.Yüzyılın başlarında meydana gelen tarihsel olaylarla yüzleşme veya en azından söz konusu tarihsel olayları tartışabilme cesaretini göstermekten kaynaklanmıyordu. Türkiye’nin hızla demokratikleştiği ve bütün sorunları tartışabilme zeminini yaratığı söylenemezdi. Aksine devletin içindeki iktidar mücadelesi derinleşiyor, devletin tüm kurumlarında göğüs göğüse çatışma devam ediyordu. Yüksek yargı bu çatışmanın açık bir tarafı olarak siyasal mücadeledeki yerini alıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1572" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar/attachment/amed_2010_sehidenkurdistane"><img class="alignright size-medium wp-image-1572" title="Amed_2010_SehidenKurdistane" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Amed_2010_SehidenKurdistane-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İlginin nedeni belirttiğimiz hususlar olmadığına göre, geride tek bir ihtimal kalıyor. Etkinliklerin Şeyh Said’ın adında somutlaşması ve söz konusu etkinliklerde yapılan kimi konuşmaların ve görüntülerin Kemalistlerin öne sürdükleri tezleri destekler mahiyette olmasıdır. Türk basını, etkinlikleri “İlk defa Diyarbakır’da <strong>Cumhuriyet rejimine</strong> karşı ayaklanan Şeyh Sait anılıyor” şeklinde lanse etti. Başta CNN ve NTV olmak üzere birçok kanalda ard arda programlar yapılmaya başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">1925 şehitlerinin ilk kez anıldığı doğru değildi. 2005‘ten itibaren düzenli olmasa da anmalar yapıldı. İlk kez 3 Temmuz 2005 tarihinde Kürd-Der tarafından düzenlenen bir panel ile anıldılar. Panele Dr. Mehmet Emin Sever, Şeyh Kasım Fırat, Şerefhan Cıziri katıldı ve İbrahim Güçlü tarafından yönetildi.</p>
<p style="text-align: justify;">En kapsamlı anma, 2008 tarihinde “Bîranîna Serok û Têkoşerên Kurdîstanê ya 1925-an” adıyla gerçekleştirildi. Anma, TEVKURD- Komeleya Ehmedê Xanî- Demokratên Şoreşger/CIVAN KURD-Weşanen Ray- bağımsız şahsiyetlerden oluşan bir komite tarafından planlandı. Planlamaya göre; 27.06.2008 tarihinde panel, 28.06.2008 tarihinde Ulu Camii önünde anma, 29.06.2008 tarihinde ise mevlit okutulacaktı. Tüm etkinlikler mahkeme kararı ve Diyarbakır Valiliği tarafından yasaklandı. Yasaklamaya rağmen Ulu Camii önündeki anma ve mevit gerçekleştirildi. Hem 2005’teki anma hem de 2008’teki anmalarla ilgi ceza davaları açıldı ve bu davaların bir kısmı devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yılki ilk etkinlik 26 Haziran’da “ Şeyh Said Konferansı- 1925 Özgürlük Şehitlerini Anma” adıyla düzenlendi. Konferansa Mele Süleyman Kurşun, Abdullilah Fırat ve ben konuşmacı olarak katıldık.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Mele Süleyman Kurşun’un konuşmasında; İslami Kürt kesimdeki genel kafa karışıklığının çizgilerini yansıtıyordu. 1925 Hareketinin sahiplenmesinin hangi temelde olduğuna dair net bir fikir edinmek mümkün olmadı. Zaten konuşma esas itibariyle Şeyh Said’in şahsına yönelikti ve Şeyh Said’in 1925 Hareketindeki rolü ile ilgili fazlaca bir şey söylenmedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Paneldeki en enteresan konuşma Şeyh Abdullilah Fırat tarafından yapıldı. Konuşmasının tamamını Şeyh Said ailesi ve Şeyh Said’in şahsına ayırdı. 1925 Hareketine değinmemeye özen gösterdi. Özetle; “Şeyh Said ailesinin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan geldiklerini, Kürt olmadıklarını, Urmiye bölgesinden göç edip buralara geldiklerini, Şeyh Said’in derin bir din alimi olduğunu ve zengin bir kütüphanesinin bulunduğunu, aynı zamanda ticaretle meşgul olduğunu ve bu nedenle çok zengin bir aile olduklarını” uzun uzadıya anlattı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Abdullilah Fırat’ın konuşmasında belgeye dayandırdığı tek somut söylemi; Yunan kuvvetlerinin İzmir’e girmesiyle beraber Hükümette çekilen ve birçok aile ferdi tarafından imzalanan destek telgrafıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Fırat, konuşması arasında yaptığı bir belirleme günün gafı olarak hafızalardaki yerini aldı. Harput’un alınması sırasında yağma ve talan yapanların “Zazaca konuşan Dersimliler olduğunu” söyledi. Akabinde yaptığı bir belirleme var ki çok daha vahimdir. Okuyucuya saygıdan dolayı yaptığı belirlemeyi aktarmayı uygun görmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu söylemi doğrulayacak hiçbir bilgi ve belge yoktur. <em>1925 Hareketi Azadi Örgütü</em> adlı kitap çalışmamda Harput’taki yağma olayına değinmiştim. Harput’a giren Kürt kuvvetlerinin başında bulunan Şeyh Şerif’in; “<strong>Her kim bu kabil harekâta cüret ederse, idam edileceği</strong>” emrine rağmen olayların gidişatını değiştirmediğini, yağma ve talan olaylarının devlet güçleri tarafından organize edildiğini ve Kürt kuvvetlerinin aleyhine kullanıldığı açıktır. Bu hususa değinenlerden biri de Behçet Cemal’dır. Behçet Cemal, yağma-talan olayını şöyle anlatır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Birden her tarafa tahrip ve yağmacılık başlıyor. Sanki sihirli bir kuvvet Elazığlıların, maneviyatlarına varıncaya kadar her şeyini esir etmiş… Subay evlerine de taarruz edilmesi ve neticede yağmacılığın genişlemesi üzerine fedakar beş on Bitlislinin bu soygunculara karşı çektikleri silahların sedası muhit içinde İsrafilin borusu gibi tesir etmiş. Herkes yavaş yavaş uyanmaya ve savrulmağa başlıyor ve ancak o zaman eşkiyanın memleketten koğulmasına imkan elveriyor.”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/2010-1925%20ehitlerini%20anma.doc#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Behçet Cemal’in bahis ettiği <strong>“sihirli kuvvet”</strong> aslında devletin kuvvetidir. Devlet, krizi iyi yönetebilmiş ve ortamı kendi lehine çevirmeyi becermiştir. Yağma ve talan olayı bu kadar açıkken, bu olayı başka tarafa çekip; “şunlar yaptı-bunlar yaptı” türünden değerlendirmeler, olayın özünü saptırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Said ailesine mensup Şeyh Diyadin Fırat ise CNN TÜRK’te yayınlanan bir programa katıldı. 28.06.2010 tarihinde CNN TÜRK’te Cüneyt Özdemir’in sorularını yanıtlayan Şeyh Diyadin Fırat’ın açıklamaları da genel çerçeve itibariyle Şeyh Abdullilah Fırat’la aynı paralelde olduğu dikkatlerden kaçmadı. Şeyh Diyadin Fırat, gayet mahcup bir tavırla; “Osmanlıdan Cumhuriyette geçişin bir travma yarattığını, bu travmanın rejim değişikliğinden kaynaklandığını, insanların evlerinin eşyalarını değiştirirken bile bundan çok etkilendiklerini, istenmeden böyle bir hadisenin meydana geldiğini ve 1925’in böyle değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi. Şeyh Diyadin Fırat, sorulara verdiği yanıtlarda Kürt kelimesini ağzına almadı ve Cüneyt Özdemir’in Ulu Camii’nin önünde Cibranlı Halit Bey’in son sözlerinin yazılı olduğu bez afişi işaret ederek, bu sözler ne anlama geliyor sorusuna; “<strong>Söz konusu afiş bize ait değildir” </strong>diye yanıtladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Diyadin Fırat’ın neyi sahiplendiği neyi sahiplenmediği kendi problemidir; ancak herkes şunu bilmelidir; Cibranlı Halit Bey’in son sözleri vasiyetidir. <strong>“ Siz bugün beni asıyorsunuz, arkanda milyonlarca Kürt var. Torunlarımız bizlerin intikamını alacaklardır.” </strong>derken, Kürt Halkının  imha ve inkar zihniyetini mutlaka mahkum edeceğini ve kendi ulusal demokratik haklarına sahip çıkacağını; dar ağacına giderken haykırmıştır. İntikamdan kastettiği budur. Tarih kendisini haklı çıkarmıştır. Milyonlarca Kürt 85 yıldır haklı ve meşru ulusal demokratik haklarının mücadelesini vermeye devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yakın Kürt tarihinin her türlü araç-gereç kullanılarak maniple edilmeye çalışıldığı açıktır. Bizler, geçmişte Kürt Halkı için fedakârlık yapmış şahsiyetleri anarken; bir anlamda ortalığa saçılan bilgi kirliliğini aralamaya, bilimsel-akademik metot içerisinde olayları analiz etmeye, Kürt tarihinin maniple edilmesi karşısında ciddi bir duruş sergilememiz gerekmez mi? “1925 Özgürlük Şehitlerini Anma” adıyla bir konferans düzenleyeceksiniz;  konferansta 1925 Hareketini konuşmayacak, tartışmayacak, bu hareketle ilgili ciddi hiçbir analiz yapmayacaksınız. Yapmak isteyenlere de ince taktiklerle engel olmaya çalışacaksınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuşmalar yüzlerce, binlerce ve televizyon haber-programları dikkate alındığında milyonlarca insanların önünde yapıldı. Kürt kamuoyunun tepkisini merak ettim. Yazımı bu nedenle biraz geciktirdim. İki yazı dışında bir değerlendirmeye rastlamadım. Bu yazılardan biri Sayın <a href="http://www.kurdistan-news.net/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=3945:serhildana-ex-seid-yan-tevgera-komiteya-azadiya-kurdistan&amp;catid=42:niviskar&amp;Itemid=56">Zeynel Abidin Han</a>’a gideri ise Sayın <a href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%E2%80%A6">İbrahim Güçlü</a>’ye aittir. Sayın Güçlü’nün yazısı esas itibariyle geçmişte 1925 Hareketinin sahiplenilmesinin kronolojik bir dökümünden ibarettir. Yazılanlar doğrudur; ancak bu yıl yapılan etkinlerin biçimine ve içeriğine hiç değinmemektedir. Bu son derece dikkat çekicidir. Muhalif kişiliği ve eleştirel tutumuyla tanıdığımız Sayın İbrahim Güçlü’nün bunca bilgi kirliliğine, mürit toplantısı seviyesinde konuşmalara, Kemalist tezleri desteklercesine ortaya çıkan görüntülere söyleyecek sözü yok !</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada söyleyeceğiz şudur; saygıdeğer doktor ağabeyimizin doktorlara atfen söylediği “ Doktor ilk görevi hastaya zarar vermemektir, teşhis ve tedavi sonra gelir.” Son derece yerinde bir belirlemedir. Buradan hareketle Kürt siyasetçileri, aydınları, dindarları, sosyalistleri, muhafazakarları, liberalleri ve demokratları bir bütün olarak yapacağımız ilk şey Kürt Halkının haklı ve meşru mücadelesine zarar vermemektir. Unutmayınız ki sicillerimiz sabıkalarla doludur. Akabinde yapabileceğimiz katkıyı düşünmeliyiz ve üstümüze düşeni yerine getirmeliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla.</p>
<p style="text-align: justify;">08.07.2010</p>
<p style="text-align: justify;">Diyarbakır</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/2010-1925%20ehitlerini%20anma.doc#_ftnref1">[1]</a> Şeyh Sait İsyanı, Aktaran Nurer Uğurlu-Kürt Milliyetçiliği, Kürtler ve Şeyh Sait İsyanı, S:322</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 23:17:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Werziş & Tenduristî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1568</guid>
		<description><![CDATA[11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera... Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası... Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [Time of Africa] olduğu söyleniyor... ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da <em>‘insanüstülük’</em> izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera&#8230; Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası&#8230; Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [<em>Time of Africa</em>] olduğu söyleniyor&#8230; Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir <em>gerçeklik </em>gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir<em> Afrika zamanımıdır? </em>Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla,  dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1569" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/attachment/fifa-world-cup-2010"><img class="alignright size-medium wp-image-1569" title="fifa-world-cup-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/fifa-world-cup-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer <em>spor etkinliği</em> saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur&#8230; Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor&#8230; Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir&#8230; Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır&#8230; Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir&#8230; Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır&#8230; 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri  ‘kaybetmekle’ meşguldü&#8230; Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi&#8230; Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir <em>Apertheid </em>rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi]  zaferiyle <em>Apretheid</em> son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda <em>Apertheid </em>rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu? Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış&#8230;  1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı&#8230; Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir&#8230; Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır&#8230; Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı&#8230; Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi&#8230; Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor.  Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le  % 50 arasında değişiyor&#8230; Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda&#8230; Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya&#8230; Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun&#8230; Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor&#8230; Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere <em>kara elmaslar </em>deniyor.  Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz&#8230;; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar <em>Banthustan </em>denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve orakiler <em>township </em>denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir&#8230; Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, <em>townshipler</em>&#8230; Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü&#8230; Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18, 1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor&#8230; Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar&#8230; Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kültüralizmle buraya kadar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl <em>sınıfsal mahiyettedir. </em>1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan <em>Beyazlar </em>el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan <em>Siyahlara </em>kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun <em>Beyazlara</em>, %90’ının da <em>Siyahlara </em>ait olmasını&#8230; Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar&#8230; eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? <em>Appertheid </em>sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, <em>ekonomik apartheid </em>da kaçınılmaz olarak derinleşiyor. Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu <em>kültüralizm </em>dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftn1"><sup>1</sup></a> Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir&#8230; Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir&#8230; Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip &#8211; sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi <em>kültüralizm </em>kozunu oynuyor ve oynayabiliyor&#8230; O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor&#8230; Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftnref1"><sup>1</sup></a> Bkz: Sibel Özbudun, <em>Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?</em>, <strong>Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] </strong>15 Haziren 2010.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="640" height="115" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üçüncü Dünya Devletlerini Yönetenler II</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jun 2010 23:01:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Raif Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1522</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de iktidar ile hükümet her zaman farklı olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bazen gizli bazen açık ülkenin fiili iktidarı ordu ile vitrindeki iktidarı hükümet arasında çeşitli seviyelerde didişmeler, tartışmalar, hoşnutsuzluklar baş gösterdiğinde silahlı kuvvetler Türkiye Büyük Millet Meclisini lağvederek darbe yapmışlardır. Ankara’da hükümeti devirme amacıyla askerlerin yolun karşı tarafına geçmeleriyle siyasi iktidar ve meclisin işlevsizleşmesi bir olmuştur. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye’de iktidar ile hükümet her zaman farklı olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bazen gizli bazen açık ülkenin fiili iktidarı ordu ile vitrindeki iktidarı hükümet arasında çeşitli seviyelerde didişmeler, tartışmalar, hoşnutsuzluklar baş gösterdiğinde silahlı kuvvetler Türkiye Büyük Millet Meclisini lağvederek darbe yapmışlardır. Ankara’da hükümeti devirme amacıyla askerlerin yolun karşı tarafına geçmeleriyle siyasi iktidar ve meclisin işlevsizleşmesi bir olmuştur. 28 Şubat 1997’de buna da gerek duymadılar. Tankları Sincan sokaklarında gezintiye çıkarmaları meclisteki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyon hükümetinin beyaz bayrak kaldırmasına, Necmettin Erbakan&#8217;ın tasını tarağını toplayıp gitmesine yetti. Bu post modern darbenin ardında nasyonal sosyalist milliyetçi cephe hükümeti niteliğinde koalisyonlar hükümet oldular.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1523" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii/attachment/middle_east"><img class="alignright size-medium wp-image-1523" title="Middle_East" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/Middle_East-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Türkiye’deki tüm darbelerin ABD plan ve tertiplemesi dâhilinde olduğu artık bir sır değildir. 12 Eylül askeri darbesinden sonra Amerikalı yetkililerin Türkiye’deki darbeyi kast ederek “Our boys did it” demeleri bu gerçeğin dışa vurulmasından başka bir anlama gelmiyor. Bu durum sadece Türkiye için değil, dünyanın onlarca ülkesi için gerçeğin ta kendisidir. Zaten yaptırdıkları darbelerin arkasında olduklarını gizleme gereğini de pek duymuyorlar. Pervasızca olsa da bu yaptıklarının arkasında olduklarını çeşitli demeçlerinde açıkça dile getiriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyetler Birliğinin çökmesi, dolayısıyla soğuk savaşın sona ermesinden bu yana Türkiye’de darbe olmamasının başlıca sebebi darbelere gerekli ortamı hazırlatıp yaptıranların artık geçici de olsa askeri yönetimleri kendi çıkarlarına uygun görmedikleri anlamına geliyor. Bu durum daha demokratik bir sisteme kavuşmak için olumludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1989’da resmen dağılıp sona ermesiyle, Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye dâhil fiili bağımlılık ilişkisi temelinde yönettiği devletlere yeni misyonlar vermeyi uygun gördü. Tam bu noktada faaliyetlerini SSCB ve soğuk savaş dönemi Amerikan stratejisi üzerine ilkesel düzeyde sürdürmekte olan ordu mensuplarının kendi aralarında ayrıştıkları; yeni dünya düzeni adlı tek kutuplu global konjonktüre ayak uyduramadıkları ve bu yeni duruma karşıt bir örgütlenmeye gittikleri belirlenmiştir. Bu kesimini sivil uzantısı niteliğindeki Kemalist organizasyonlar başta olmak üzere çeşitli sol, sosyal demokrat, nasyonal sosyalist ve bazı sosyalist grupların da aynı yönde faaliyet gösterdikleri gözleniyor. Ergenekon örgütünün bu şekilde doğduğunu ve geliştiğini söyleyebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ergenekon mensupları ve onlara yakın çevreler Amerikanın post SSCB politikasının Türkiye’nin çıkarlarına uymadığını iddia ederek devletin yönünü doğuya Rusya, İran ve Çin’e çevirmek istiyorlar. Söz konusu örgütün bu temelde askeri ve siyasi faaliyetlere girişmesi Amerika’nın sivil hükümeti iktidara taşıma ve bu grubu etkisizleştirerek tasfiye etme sürecini başlatmasını beraberinde getirdi. Türkiye’deki sosyal demokratlar, sosyalist ve komünistlerin ezici çoğunluğunun Ergenekon örgütüyle aynı safta yer almaları bunların gerçek kimlikleri konusunda önemli bilgiler veriyor. Devrimci Karargâh örgütünün Ergenekon’un sol silahlı kolu olması ve bu örgütün diğer silahlı gruplarla ilişkileri düşündürücüdür. Bu solcu gruplar içinde yer alan, bazen açık bazen dolaylı yollarla Ergenekon’un değirmenine su taşıyan bazı Kürt örgüt ve partilerinin durumu derinlemesine incelemeye değer akademik bir araştırma konusudur. Veli Küçük, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük başta olmak üzere 1989’dan 2008’e kadar Ergenekon örgütünün lider kadrosu ve çeşitli düzeylerdeki mensuplarının sürdürdükleri askeri, siyasi ve istihbarat faaliyetlerinin sonuçları bu bağlamda incelenmeye değerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ergenekon mensupları, özellikle Amerika tarafından Irak’ın işgal edilmesi sonucunda Güney Kürtlerinin resmiyette federal, fiiliyatta konfedere bir sistem dâhilinde Kürdistan Bölge Hükümetini kurarak iç işlerinde kendi kendilerini yönetecek düzeye gelmeleriyle, Amerika karşıtı faaliyetlerini daha da artırmaları, kendileriyle eski emperyalist dostları arasında iplerin kopmasına, köprülerin atılmasına, sözün bitmesine sebep olmuştur. Ergenekon örgütünün emperyalist dostlarına sırtını çevirmek zorunda kalması, Kürtlere Büyük Ortadoğu Projesinde Amerikan çıkarları gereği verilen, ya da verilmek istenen rolün sonucu olan siyasi statüde aranması gerektiği gerçeğini görmekte yarar var. Amerikalı üst düzey yetkililer soğuk savaş sonrasında muhtelif zamanlarda Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları ile Kürtlerin doğal haklarına kavuşma taleplerinin çakıştığını dile getirmeleri tek kutuplu dünyanın patronunun niyetini anlamada önemli bir veridir.</p>
<p style="text-align: justify;">1989’da Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü konusunda Amerikan planını hayata geçirmede dönemin ANAP hükümeti ve Erdal İnönü başkanlığındaki muhalefet partisi SHP üzerlerine düşeni yerine getirdiler. Yine 1993 yılının Mart ayında Güney Kürdistan’dan Celal Talabani, Türkiye’den milletvekili Ahmet Türk, Avrupa’dan PSK lideri Kemal Burkay ve PDK-Hevgirtin genel başkanı Hamreş Reşo’nun katıldığı, PKK’nın bağımsızlıktan vazgeçtiği ve federasyon talebini ilk ateşkes ilanıyla birlikte deklare ettiği süreç söz konusu planın önemli kilometre taşlarından biridir. Bilindiği gibi ateşkes ilanından kısa bir süre önce dönemin Cumhur Başkanı Turgut Özal “Federasyonu tartışabiliriz” demişti. PKK lideri Abdullah Öcalan ateşkesten sonraki birçok demecinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bu söylemiyle kendilerinin attığı adımın birbirinden bağımsız olmadığını, kendisiyle ilişki içinde olduklarını ve Kürt sorununun çözümünden yana olduğu için öldürüldüğünü dile getirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">SHP parti meclisi üyesi Deniz Baykal ve arkadaşlarının 1989’da hazırlamış oldukları Kürt Raporu Amerikan planının hayata geçirildiği en önemli adımlardan biridir. HEP geleneğinden gelen legal Kürt partileri ve PKK’nın devamı olan illegal örgütlerin 1999’dan bu yana defalarca yazılı ve sözlü olarak dile getirdikleri talepleri bu raporda dile getirilenlerden çok farklı değildir. ABD yetkilileri daha sonra MHP ile birlikte CHP ve lideri Deniz Baykal’a Kürt sorununun çözümü konusunda aşırı muhalefet rolünü verdiler. Baykal ve ekibi bu rollerini de başarıyla oynadılar. Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin sahipleri, Baykal’ın duygusal davranarak Ergenekon örgütünün avukatlığına soyunduğunu dillendirmesi ve bu örgütü açıkça sahiplenmesini içlerine sindiremediler. Ancak bunu hemen belirtmediler. CHP’ye Kürt sorunu konusunda vermiş oldukları aşırı muhalefet misyonunun bitmesini beklediler. CHP için uygun görülmüş yeni misyonun Baykal ile sürdürülmesi inandırıcı olmayacağı gibi mümkün de değildi. Yeni misyon için yeni bir lider ve daha güçlü bir CHP’ye ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacın gereği yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seçimlerden önce Amerika’yı ziyaret edip oradan gerekli talimatları almadan hükümet kuran siyasi parti liderleri Türkiye’de neredeyse yok sayılır. Bu ziyaretler fiili bağımlılık seviyesinin başlıca belirtilerinin bir kısmını oluşturur. Görüldüğü kadarıyla Amerikanın başını çektiği Yeni Dünya Düzeninde ordudan daha çok seçimle başa getirilmiş hükümetlerle işbirliği tercih ediliyor. Siyasi partilerden hangisine ne kadar süre hangi konuda muhaliflik yapması gerektiği, ne zaman ve nasıl siyasi lider ve gruplarının değişeceği Amerikan strateji uzmanları tarafından yazılan bölgesel siyasi projelerde belirlendikleri sonucuna varabiliriz. Tıpkı bir film senaryosu gibi zamanı geldiğinde kendileri açısında gerekli değişiklikleri yaptıkları görülüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">El Kaide’nin 11 Eylülde Amerika’nın New York kentindeki World Trade Center saldırısından sonra AKP hükümetiyle Türkiye’de ılımlı İslam modelini test eden ABD, İslami muhafazakâr siyasi partilerin Hıristiyan Demokratlara benzemediklerini, dinci terörist gruplar dâhil, radikal İslami hareketlerle aralarına kayda değer mesafe koyamamalarının yarattığı sonuçları değerlendiriyor. Fethullah Gülen’in başında bulunduğu Fethullahçı grupların İslami reformizme öncülük edemeyeceğinin kanıtları gün geçtikçe artıyor. İsrail’e gönderilen Mavi Marmara adlı insani yardım gemisi pratiğinde olduğu gibi Fethullah Gülen’in kendisinin de bu grupları öngörüldüğü gibi kontrol etmede zorlandığı söylenebilir. Fethullah Gülen’in konuyla ilgili açıklamaları bu gerçeği çok net olarak gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">AKP hükümeti ve başbakanı Tayip Erdoğan’ın Hamas ve Hizbullah başta olmak üzere Avrupa ve Amerika tarafından terörist ilan edilen İslami örgütlere maddi ve manevi desteği devam ediyor. Hükümetin ABD’nin terörist devletler listesinde ön sıralarda yer verdiği İran, Suriye, Sudan gibi devletlerle ilişkilerini güçlendirmeye çalışması batılı güçlerin çıkarlarına ters düşüyor. Ak Parti hükümeti İsrail-Filistin sorununda gereğinden fazla duygusal davranıyor. Bu duygusallığın seviyesini bazen bölgesel Amerikan planlarına hayır diyebilecek kadar yükseltebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">AKP hükümetinin Darfur katili olarak bilinen, Sudan devlet başkanı Ömer Hasan El Beşir’in Uluslar arası Ceza Mahkemesinde yargılanmasını engellemek için İran ve Çin gibi batı karşıtı devletlerle alenen aynı safta yer alması ılımlı İslam’ın Türkiye için model olmaktan çıkarılıp yerine sosyal demokratlar ve milliyetçilerin hükümete taşınmalarını gündeme getirebilir. Türkiye’nin Brezilya ile birlikte Birleşmiş Milletlerin İran için öngördüğü yaptırımlara hayır demesi Amerikanın AKP konusunda artmakta olan hayal kırıklığı ve güvensizliğinin daha da artmasına ve hükümeti değiştirme isteğini kamçılamaktan başka bir şeye yaramadığı sonucuna varabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">CHP yeni rolü gereği Kürt sorununun Türkiye’deki Amerikan çözümüne 1989’da olduğu gibi sosyal demokrat bir bakış açısıyla ele alabilir. Bu durumda demokratik açılım adlı süreci farklı bir söylemle de olsa çok net olarak desteklemesi kaçınılmaz olacaktır. Kılıçdaroğlu’nun Batman’da “genel af” kavramını dillendirmesi tesadüf olarak değerlendirilmemeli. Bütün bu veriler ışığında CHP’ye 2011 genel seçimlerinde hükümeti kurma görevi verilirse hiç şaşmamak gerekir. Böyle bir durumda Kürt muhalefeti CHP’ye barış için bir şans verilmesi gerektiğini, bu partinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürtlere verdiği önemi, Diyab Ağa ile dostluğunu, Amasya tamimi, 1921 anayasasının güncellenmesi ve benzeri söylemlerle sürece dâhil edilebileceği şimdiden söylenebilir. Hatta söz konusu Kürt siyasileriyle CHP seçim ittifakına da gidebilirler. Türkiye siyasetindeki gelişmeler muhtelif olguların belirleyiciliklerinin yanında, ana unsur olarak Kürt sorunu için uygun görülmüş Amerikan çözümünün kat ettiği ilerlemeyle doğru orantılı olacaktır. Son zamanlarda tırmandırılan çatışmalı ortam bu bağlamda değerlendirilebilir. Türkiye’deki siyasi, askeri ve diğer devlet erklerindeki ana yapılanma, daha uzun süre ülkeyi fiilen yönetmesi beklenen tek kutuplu dünyanın emperyalist patronunun yüksek menfaatlerine uygun olarak şekilleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">26 Haziran 2010</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:raifyaman@hotmail.com">raifyaman@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ucuncu-dunya-devletlerini-yonetenler-ii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk demokratlarının Kürt algısı -I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2010 11:09:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1516</guid>
		<description><![CDATA[Olay ve olguları tarihsel kökünden ve onun gelişim seyrinden kopardığımız an bizi yanlış algılamalara götürür, dolaysıyla sorunun çözümünde asıl gerçek yerine bize dışarıdan sunulan “doğrular” üzerinde hareket etmemiz sağlanır. Türkiye’de yaşanan TSK ve onun denetiminde olan yargı kurumu ile sivil bürokrasi arasındaki çatışma bugünün olayı değildir, tam aksine 1946’dan sonra “çok” partili sisteme geçişle birlikte gelen  yarım yüz yıllık bir olaydır. Bu çatışmanın temelinde Mustafa Kemal’in bakış açısı olan iki temel olgu vardır; biri devlet diğeri ülke! ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Osmanlı” öldürür ama suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar, kabahatli olan yine Kürttür”   <strong>Şeyh Sıddık</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Olay ve olguları tarihsel kökünden ve onun gelişim seyrinden kopardığımız an bizi yanlış algılamalara götürür, dolaysıyla sorunun çözümünde asıl gerçek yerine bize dışarıdan sunulan “doğrular” üzerinde hareket etmemiz sağlanır. Türkiye’de yaşanan TSK ve onun denetiminde olan yargı kurumu ile sivil bürokrasi arasındaki çatışma bugünün olayı değildir, tam aksine 1946’dan sonra “çok” partili sisteme geçişle birlikte gelen  yarım yüz yıllık bir olaydır. Bu çatışmanın temelinde Mustafa Kemal’in bakış açısı olan iki temel olgu vardır; biri devlet diğeri ülke!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu devlet ve ülke temelinde sürdürülen çatışmanın özünde Kürt sorunu vardır ve bu sorundan doğan çatışmada Türk aydınlarının taraf olması kuşkusuz kaçınılmazdır. Dolaysıyla Kürt sorununda biri Kemalizm’in Devlet çıkarı politikasını savunuyor, diğeri Kemalizm’in ülke çıkarı politikasını sürdürüyor.  Ahmet Altan Kemalizm’in devlet politikasını savunan çevre ile bir taraftır. Devlet çıkarı söz konusu olduğunda Kürtler hatırlanır(!) Kürtlere bir takım ‘demokratik’ hakların verilmesi savunulur, fakat Kürtlerin bir ulus olmasından doğan ulusal haklarından bahsedilmez, Kürtlerin ulus olmasından doğan ulusal hakları görmemezlikten gelinmesi noktasında Ülke çıkarlarını savunan kesimle ortak noktaya sahiptirler.  Ülke çıkarı söz konusu olduğunda Kürtler yok sayılır, inkâr edilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1517" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i/attachment/turk_demokratlari"><img class="alignright size-medium wp-image-1517" title="Turk_Demokratlari" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/Turk_Demokratlari-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Her iki noktada da Kürtler hedeftir. Devletin demokratikleşmesine Kürtler yeterli destek vermediği için suçludur. Kürtler Kürt oldukları için farklı davranması, farklı hareket etmesi, kimliğini öne çıkarması “ülkenin birlik ve bütünlüğü” açısından total suçludur, dolaysıyla katli vaciptir ve on iki yaşında bir çocuğun bedeninde on yedi mermi çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet ve ülke çıkar politikalarının günümüz açısından değil geçmiş tarihi süreci ile ele aldığımızda devlet ve ülke birbirinden ayrıymış gibi görünür, fakat özünde Türk devletinin resmi ideolojisinin sürdürülmesinin iç ve dış siyasetinde temel dayanağının bu biçimde yürütüldüğünü görürüz. Dışa karşı devletin “demokratik” parlamenter bir sisteme sahip olduğu, anayasası cumhuriyet ilkeleriyle oluşturulduğu, tüm yurttaşların “eşit” haklara sahip olduğu söylenir ve bu konuda da siyasi partilerle, yargı organlarıyla, basın yayın ve üniversiteleriyle bu doğrultuda büyük bir çaba içindedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">İç siyasette ise olay çok başka bir biçimde yürütülür. Burada “Türk devleti milletiyle bölünmez bir bütünü” oluşturur ve bu bütünü ‘Milli Şef’ İsmet İnönü 27 Ocak 1925’te Türk Ocakları merkezinde yaptığı konuşmada şöyle açıklar: “…  Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” (1)  Türk devleti bu bakış açısını 90 yıla yakındır sürdürüyor ve bundan bir milim ödün vermemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk devletinin resmi ideolojisinin temel dayanaklarını oluşturan bu iki tip politikasının arsında hiçbir zaman bir fark konmamıştır. Örneğin, devlet çıkarı temelinde yürütülen politikada Kürtler için yasal zeminde hiçbir işlem yapılmaması esastır. Ülke çıkarı ise bunun tersi temelinde bir işlev görmektedir; ülkenin parçalanma korkusu içinde sürekli Kürtlerin – Türklerin birliği savunulur ve Kürtlerin haklarından bahsedilir, uluslar arası ilişkilerde bu durum çok açık bir biçimde sürdürülür. Bu konuda Özal döneminde Türk devletinin yürüttüğü dış politikası çok açıktır ve 1990 başlarında Erdal İnönü’nün ABD dönüşü partisine hazırlattığı Kürt raporu vardır. (ve bu rapor devletin gizli arşivlerine kaldırılırken) Kamuoyunun o ‘tantanalı’ dönemini geçiştirmek için Özal:<strong>“ herkes ana dilini kullanmalıdır, ana dil üzerindeki yasaklar kalkmalıdır.”</strong> diyerek fısıltı basınıyla tartışmaya açıyordu, fakat ömrü vefa etmedi. Burada <strong> “ana dil üzerindeki yasaklar kalkmalıdır.” </strong>derken<strong> </strong>Kürtlerden başkasını kast emiyordu! Özal’ın başkanlığı döneminde yürütülen “Kürt” politikası karşısında <strong>“Türkiye demokratikleşiyor ve Kürtler kendi demokratik haklarına kavuşacaktır” </strong>umuduyla ağızları sulanan Kürt liberalleri göbek atıyordu! Ve tabi, Erdal İnönü’nün başkanlık yaptığı Sosyal Demokrat partisinin “Kürt” vekillerinin Paris Kürt konferansı sonrası yaşadıkları o hazin son akıllara durgunluk verecek bir manzaraydı, evet çok ilginç bir manzaraydı(!)</p>
<p style="text-align: justify;">A.Öcalan’ın bahsettiği Mustafa Kemal’in ruhunu oluşturan 1921 anayasasının demokratik olduğu ve ikinci cumhuriyet olarak sahiplenilmesi gerektiğini söyler. Bu bakış açısını Uğur Mumcu da savunmaktaydı. Hatta Uğur Mumcu işi daha ileri götürerek 1921 anayasasında Kürtler için ön görülen demokratik haklar 1924 anayasasından çıkarılmasının nedeni ‘Kürt isyanları yüzünden olmuştur,’ der.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir defa 1921 Anayasası oluşturulurken Kürtlerin ‘hakları’ gözetilerek değil, aksine o dönemin ağır sürecinin aşılmasının yanında esas olarak Türk ulusçuluğunun yaratılması için bir zemin hazırlama amaçlıydı. Kürt sorununun uluslar arası alandan Türk devleti lehine politik olarak çözümüne kadar Mustafa Kemal Osmanlıcıdır. Burada tek bir amacı vardır dağılan Osmanlı imparatorluğunun merkezi halini toparlayarak yeni bir devlet oluşturma çabası içindedir. Bu çabasını Osmanlı’nın azınlıklar politikasını sürdürmede kendini açığa vurmaktadır. 1924’e kadar Osmanlıcıdır 1924’den sonradır ki asıl kimliği olan Türkçülüğü açığa çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin; <strong>“Ocak 1923&#8230; Mustafa Kemal Lozan da sıkışan İsmet Paşa’nın durumunu, hem yurt içindeki, eleştirilere karşı, hem de barış masasındaki zorluklara karşı destek olması amacıyla 16–17 Ocak 1923 tarihli ünlü İzmit konuşmasını yapmıştır.”</strong>(2)</p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal’in o ünlü İzmit konuşması şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını kaybede ede ve Türklerin içine gire, gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı sınır çizmek doğru olmaz.” (3)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Burada şunu görüyoruz ki Türk devletinin çıkarları için Mustafa Kemal o günün koşullarında <strong>“hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir.”</strong> Derken çok “radikal” bir çıkış yapmaktadır. Amaç, Türkiye’nin bölünmemesidir, onun içinde Türkün Kürdün birlikteliği esastır söylemini geliştirerek uzun vadede Türk ulusçuluğunu yaratmak için bu tür keskin çıkışlardan kaçınmamıştır. Zaten 1924 gelindiğinde artık Türkün Kürdün birlikteliği veya Kürtlerin kendi kendilerini özerk olarak yönetmeleri vs. söz konusu olmadığı gibi Kürtlerin varlığı inkâr edildi ve Kürt kelimesinin söylenmesi bile yasaklandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk aydınları, 1921 TC anayasasında ve Mustafa Kemal’in İzmit konuşması çerçevesinde ele alınan Kürt sorununa ilişkin çözümlere hiçbir zaman hukuki açılım yapılmadığı gibi Kürtlere yasal hiçbir hak verilmemesinin nedenini getirip götürüp işi Kürt isyanlarına bağlamaktadır. Bu düşünce sistematik olarak 1920 den bu tarafa günümüze kadar sürdürüldü. Bu günde Ahmet Altan ve benzerleri de bu sürdürülen düşüncenin takipçileri olarak hareket etmektedirler. Ahmet Altan’a göre Türk – Kürt çatışmasının nedeni demokrasi sorunundan kaynaklanmaktadır, dolaysıyla Türk – Kürt çatışmasının barış içinde demokrasiyle çözüleceğini söyler. 11. 26 2009 tarihli köşe yazısında: <strong>“… bu ülkenin barışa ihtiyacı var. Türklerin de var, Kürtlerin de var. Çocuklar ölüp duruyor. Hiçbir neden bulamasanız bile çocukların hayatını kurtarmak için barış gerekir. Üstelik barışla birlikte bu ülkeye zenginlik ve mutluluk da gelecek.” </strong>diyen Sayın Altan,<strong> </strong>Türk – Kürt çatışmasının siyasi ve ideolojik bir sorun olduğunu tartışmak yerine arabesk takılıyor ve duygu sömürüsü yapıyor. Kürt sorunun siyasi bir sorun olduğu dolaysıyla bir barış sorunu olmadığını bilmemesine imkân yoktur<strong>. </strong>Elbette ki barış gereklidir, fakat barışın siyasal bir yönü ve temeli olduğunu göz ardı edemeyiz. Önce Kürdistan adından bahsetmeniz gerekiyor, Kürtlerin yaşadığı yer Türkiye değil Kürdistan’dır dolaysıyla Kürt ulusundan bahsetmeniz gerekiyor. İşe bu noktadan başladığımız an Türk – Kürt karşıtlığının ne olduğunu görürüz ve barışın nasıl ve hangi çerçevede gerekli olduğunu o zaman tartışabiliriz. Önceden çocuğun cinsiyetini belirlemeden isim koyamayacağımız gibi. “.<strong>bu ülkenin barışa ihtiyacı var.”</strong>derken<strong> </strong>Türkiye’den, dolaysıyla Milli misak-i’yle hareket edilmektedir. Peki, Kürdistan Türkiye’midir? Kürtlerin buradaki statüsü nedir, azınlık mı, ulus mu, bir gurup mu, yoksa göçer bir topluluk mu, nedir? Kürtler derken neyi kastediyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Türk – Kürt çatışması, sömürge ile sömürgeci arasındaki bir çatışmadır, dolaysıyla bu çatışma her hangi bir demokrasi sorunu değildir. Ortada bir işgal ve işgalci olayı vardır. Türk devletinin Kürdistan’da ki varlığı askeri işgale dayanmaktadır. Burada bir barış olacaksa önce Türk devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü askeri işgalinden vazgeçmesi gerekiyor, ancak o zaman iki halk, iki ulus olarak gerçek anlamda bir barış sağlanması için siyasal bir zeminde eşit koşullarda buluşabilecektir; aksi takdirde barış istemi iyi niyetten öteye gitmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın A. Altan bir sonraki köşe yazısı olan “APO VE MANDELA” da : <strong>“Savaşı Apo başlattı. Bugün barışı başlatacak güce de sahip. Apo’suz ve PKK’sız bir barış mümkün değil.”</strong> Demektedir. Bir kere, PKK TC. devletinin Kürtlerin başına bela ettiği bir örgüttür. Dikkat edin Ergenekon davasının Kürt ayağı yoktur, niye yoktur? Ne zaman Ergenekon davasının Kürt ayağından bahsedilmek istense hemen ortalık Abdullah Öcalan vasıtasıyla karıştırılıyor. Türk basını, Türk Medyası özellikle bunu derinleştiriyor.  PKK&#8217;yi gündemde tutmak ve A.Öcalan&#8217;ı daha fazla sunmak için Devletin bizatihi kendisi bu işi örgütlüyor. Bakın kozmik oda sürecinde yaşanan olaya devlet süreci kilitlemek için Reşadiye de sekiz askerini öldürüyor ardından A. Öcalan devreye sokularak üç gün sonra PKK’ye üstlendiriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">27 Mayıs 1960 askeri darbesi.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Mart 1971 askeri darbesi.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Eylül 1980 askeri darbesi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu darbeler niçin yapıldı ve kime karşı yapıldı? Önce bu soruları tartışmamız lazım.</p>
<p style="text-align: justify;">1984 de PKK nasıl oldu da birden bire Erruh Şemindli baskınıyla ortaya çıktı ve derinleşti? Ki, Erruh Şemindli KDP&#8217;nin örgütlendiği alanlardı ve nefes borusuydu TC. Devleti PKK eliyle bu alanı parçaladı ve KDP&#8217;nin Kuzey Kürdistan alanındaki örgütlenmesinin önünü kesti ve böylece Kuzey Kürtleri KDP&#8217;nin etki alanının dışına çıkarıldı</p>
<p style="text-align: justify;">Ve tabi tüm bu gerçekler silah seslerinin arasında boğuntuya getirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha geçende ismini hatırlayamadığım bir Albay TV de yapılan bir açık tartışma programında şu gerçeği dile getiriyordu: <strong>Apo kim PKK kim, bunlarla asla Türkiye bölünmez, asıl tehlike gerçek Kürt milliyetçiliği yapan örgütler şahıslar var!&#8221; </strong>diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bir öncesi var: Kuzey Kürdistan da 1960 sonrasında yürütülen demokratik mücadele sürecinde 1980 12 Eylüle kadar sömürgeci partilerin örgütlendiği ve yeterli oy aldığını göremezsiniz, Hatta A.Türkeş Kürdistan bölgesine girememiştir. Yürütülen demokratik mücadele sonucu Mehdi Zana Belediye başkanı seçilmişti Diyarbekir’de ama PKK ‘yoktu’ o zaman sadece bir gurup Apocu olarak serseri mayın gibi ortalıkta dolaştırılıyordu. Bakın bakalım, bu gün Diyarbekir’de MHP tabelası bile var bu kimin sayesinde oldu? TC. Devleti askeri işgali ile Kürtleri en fazla Takriri- sükun’a tabi kılabiliyordu ama İçerden feet edemiyordu, bunu PKK eliyle yirmi beş yıllık savaş süreciyle başardı.. 4000 Köy haritadan silindi, 7 milyon iç göç, 4 milyon dış göç yaşandı bunun yanında ( Abdullah Öcalan’ın kendi ifadesiyle) 17 bin PKK’nin iç infazıyla öldürülen Siyasi Kürt var, kırk bin Devlet PKK işbirliği sonucu insan öldürüldü. <strong>“Savaşı Apo başlattı” </strong>demeniz gerçekleri ters yüz etmektir. Yüz yıldır Kürdistan’da kanlı bir savaş sürdürülmektedir. Bu anlamıyla barış olacaksa Kürt ulusunun gerçek temsilcileriyle olacaktır PKK ile değil ve sizde APO ve PKK’yi Kürtler adına sunmanız TC. Devletinin Kürt karşıtlığı politikasının bir parçasıdır, bu anlamıyla bu vebalın altından kalkamazsınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Apo ve Mandela karşılaştırılması bile başlı başına etik bir olay değildir! Her şeyden önce Mandela kendini Güney Afrikalı olarak görmüştür bu yanıyla beyaz azınlığın siyahlar üzerindeki tahakkümüne karşı çıkmıştır. Hiçbir koşulda beyazların <strong>“hizmetindeyim ne görev verilirse yapmaya hazırım”</strong> dememiştir; aksine beyazların kendilerine gördüğü hakkı Siyahlara da verilmesi ve eşit haklar temelinde bir arada yaşamayı savunmuştur. Apo kendini hiçbir zaman Kürt görmediği gibi Kürtlerin Türklerle eşit olarak aynı haklara sahip olması gerektiği konusunda da mücadele de yürütmüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">(1)Serbesti, sayı:15 syf 12</p>
<p style="text-align: justify;">(2) 20. Hasan Yıldız. Yüzyılın Başlarında Kürt Siyasası ve Modernizm. Syf. 209</p>
<p style="text-align: justify;">(3) Uğur Mumcu. Kürt İslam ayaklanması. S.48. Aktaran Hasan Yıldız age syf 210</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2010 12:47:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1496</guid>
		<description><![CDATA[Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor. Başka hiç bir şey değişmeden sadece parti genel başkanının değişmesi, bir partiye  ‘umut bağlamak’ için yeterli bir neden olabilir mi? Şüphesiz lider ve liderlik önemsiz değildir ama lider hiç bir zaman boşlukta durmaz. Liderin gücü ve yapabileceklerinin sınırı, dayandığı sosyal sınıflar ve güç odakları tarafından belirlenir. Genel bir çerçevede durum böyledir ama CHP gibi bir parti söz konusuysa, durumun nüanse edilmesi gerekir zira CHP bilinen siyasi partilere pek benzemez. O herhangi bir siyasi parti değildir… CHP daha devletin adı Cumhuriyet olarak değiştirilmeden önce kurulmuş bir partidir. Doğrudan devlet tarafından ve devletin başı olan Mustafa Kemal tarafından kurulmuştur. Bir <em>devlet partisidir</em> veya aynı anlama gelmek üzere <em>parti devlettir. </em>Devletle bütünleşmiş, onunla iç içe geçmiş, devletin bir parçası haline gelmiş bir örgüttür. Dolayısıyla CHP kavramın bilinen anlamında burjuva partilerinden farklıdır. Bu onun az ya da çok her zaman iktidarda olması demektir. Türkiye’de seçimle gelen siyasi partilerin neden hükümet oldukları halde bir türlü iktidar olamadıklarının cevabı da burada saklıdır. Lâkin şimdilerde bu durum değişiyor, rant bölüşümünde artık biz de varız diyenler tarafından, bürokratik iktidar tehdit ediliyor&#8230; Netice itibariyle taraflardan hiç birinin demokrasi diye bir kaygısı yok zaten olması da mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1497" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/attachment/sosyaldemokrasi"><img class="alignright size-medium wp-image-1497" title="sosyaldemokrasi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/sosyaldemokrasi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Kılıçdaroğlu parti kongresinde yaptığı konuşmada, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk üzerinde durdu. İşsizlik ve yoksullukla mücadele edeceklerini söyledi. Öteki siyasi parti liderleri farklı bir şey mi söylüyor? Hepsi her zaman bunları söyler ama işsizlik ve yoksulluk artmaya, sefalet derinleşmeye, doğal çevre bozulmaya, yaşam kalitesi kötüleşmeye devam eder. Ve başka türlü olması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken, Türkiye’nin kalkınma yolunda nasıl hızla ilerlediği, nasıl büyüme rekorları kırdığı da birilerinin dilinden hiç düşmez&#8230; Her zaman tüm siyasi partiler tarafından yapılan bu tür vaatler seyirciyi oyalamak içindir&#8230; Acaba Kılıçdaroğlu öteki siyasi partilerin söylediğinden farklı bir şey söyleseydi, söylediğinin bir karşılığı olabilir ve bu umutlanmak için bir neden olabilir miydi? Kılıçdaroğlu işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlikten söz ediyor da, kapitalizmi, emperyalizmi, sömürüyü, neoliberalizmi hiç ağzına almıyor&#8230; Belli ki, o da kapitalizmi ‘insanlığın’ normal hâli’ sayıyor. 2010 yılında kapitalizmi sorun etmeyen, neoliberalizmi dert etmeyen bir parti hangi sorunu çözebilir?  Mesela Kılıçdaroğlu: “içinde bulunduğumuz sefil durumun gerisinde 30 yıldır uygulanan neoliberal politikalar var, biz ülkeyi bu beladan kurtaracağız, herşeyi baştan aşağı değiştireceğiz, ülkemizi yerli-yabancı sermayenin sömürü, yağma ve talan alanı olmaktan çıkaracağız, insanların kaderini asla piyasa ekonomisine teslim etmeyeceğiz, son 20-30 yılda özelleştirilen kamu hizmetlerini yeniden gerçek birer kamu hizmetine dönüştüreceğiz, bunları bir kâr ve kazanç metaı olmaktan çıkaracağız, küresel ve yerli sermayenin çıkarına oluşturulmuş mevzuatı baştan sona değiştireceğiz, derhal emperyalist bir askeri pakt olan NATO’dan çekileceğiz, seksen yıllık Kürt sorununu çözeceğiz, bunun için ne gerekiyorsa yapacağız, ilk iş olarak düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldıracağız, ve halen düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde bulunan yazar ve gazete yöneticilerini oradan çıkaracağız, önümüzdeki hafta bu toplumu ‘taş atan çocuklar’ ayıbından kurtarmak üzere girişimler başlatacağız, ülkemizin beşeri ve doğal kaynaklarını bu ülkenin insanlarının refahı için kullanacağız&#8230;” deseydi, bunları söylediği akşam televizyonların ve ertesi gün gazetelerin görüntüsü nasıl olurdu?  Kılıçdaroğlu hâlâ bir umut olarak sunulur muydu? Mesela ‘bu adam çıldırmış olmalı’ ya da ‘ne dediğini bilmiyor’, ‘sanki hayal dünyasında’, ‘bu da nerden çıktı&#8230;’ gibi manşetler atılır mıydı? Köşe yazarları neler yazardı dersiniz? CHP’nin yeni genel başkanı bunları söyleyemez, söyleyecek olsa başkan yapılmaz. Her şeye rağmen söylerse de koltuğundan olur. Elbette Kılıçdaroğlu, seçim barajını düşürmek ve mayınlı arazileri topraksız ve az topraklı köylülere dağıtmak gibi iyi şeyler de söyledi ama asıl söylenmesi gerekeni söylemedi, söyleyemezdi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CHP hakkındaki tevatürlerden biri de onun sosyal demokrat bir parti olduğudur. Aslında CHP’nin o tarakta bezi yok. Varlığını demokrasi yokluğuna borçlu bir partinin gerçekten demokrasi diye bir sorunu olabilir mi? Sosyalliğe gelince, CHP’nin solla tanışması 1960’lı yılların ortalarına rastlar. 1962 de Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 1963 yılında Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan seçilmesiyle TİP hızla ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde bir umut ve çekim merkezi haline gelmişti. TİP’in güçlenmesi demek, CHP’nin TİP lehine oy kaybetmesi demekti. TİP’in önünü kesmek ve tabandaki kaymayı durdurmak için CHP genel başkanı İsmet İnönü ‘ Biz ortanın solundayız‘ dedi ve Bülent Ecevit’le birlikte de CHP’nin sosyal demokratlığı ön plana çıkarıldı. CHP’nin ‘sola kaymasının’ asıl nedeni solun önünü kesmekti. Lideri bir şey söyledi diye bir parti değişmeyeceği gibi, lideri değişince de fazla bir şey değişmez. Fakat sorun sadece CHP ve onun sosyal demokratlığını angaje etmiyor, bizzat sosyal demokrasiyle ilgili de önemli bir sorun var. Zira, bir edeb-i kelâm ile ‘çağdaş sosyal demokrasi’ denilen çoktan sizlere ömür. Bilindiği gibi Batı Avrupa’da ve bazı başka ‘gelişmiş ülkelerde’ İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında refah devleti, kayırıcı devlet, sosyal devlet denilen rejimler söz konusuydu ve orada geçerli rejimlere genel bir tanım olarak  ‘sosyal demokrasi’ deniyordu. Fakat oralardaki sosyal demokrasiler, parti lideri öyle istiyor diye sosyal demokrat olmamışlardı. Söz konusu rejimlerin sahneye çıkması, doğrudan sınıfsal güç dengelerinin bir sonucuydu. Güç dengesi emekçi sınıflardan yana dönmüştü. Bunu da gerisinde merkezde yükselen işçi sınıfı mücadelesi, sömürge halklarının anti- koloniyalist mücadelesi ve sosyalist denilen blok’un varlığıydı. Böylesi bir güçler dengesi söz konusuyken, sermaye ödünler vermek zorunda kalmıştı. İşte refah devletinin kazanımları böylesi bir güçler dengesinin sonucunda mümkün olmuştu.  Gerçi ‘komünist tehdit’ denilen emperyalist burjuvaziyi telaşlandırıyordu ama asıl tehdit tevatür edildiği gibi Sovyetler Birliği değildi, nitekim Stalinist Sovyetler birliği çoktan batı kapitalizmi için bir tehdit olmaktan çıkmıştı&#8230; Asıl tehdit bizzat kendi ülkelerindeki işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin dayatmasıydı. Mesela Fransa’da faşizme karşı direniş ve FKP olmasaydı, bir dizi sosyal kazanım, dolayısıyla ‘sosyal devlet’ de söz konusu olmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Emperyalist savaş sonrasında ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine olan güç dengesi, kapitalizmin yeniden yapısal krize girdiği 1974-75 den itibaren aşınmaya uğradı ve 1980 yılında neoliberal saldırının zaferiyle bütünüyle tersine döndü. Artık sermaye sınıfı sağlam yere basıyordu ve yeni ödünler vermeye zorlanmak şurada dursun, önceki dönemde kaybettiği mevzileri geri almak için saldırıya geçmişti&#8230; Neoliberalizmin zaferi sosyal demokrasinin de sonu oldu. Giderek adı ne olursa olsun, &#8211; sosyalist -sosyal demokrat- işçi partisi, vb. Avrupa’daki sağ ve sol partiler arasındaki ayrım silikleşti. Sol partiler şimdilerde <em>liberal sol partilere </em>dönüşmüş durumdalar. Buna <em>kavramın kendisindeki çelişki</em> [contradiction dans le terme] deniyor. Hem ekonomik planda liberal hem de sol olunamayacağına göre&#8230; Bunun anlamı, bu partilerin artık kapitalizme bir itirazlarının olmaması, dolayısıyla da hiç bir alternatif projelerinin olmaması demektir. Bir kere neoliberalizmin mektebine kaydolunca, geriye ‘en iyi öğrenci’ olma yarışına katılmak kalıyordu&#8230; Artık neoliberal küreselleşmeyi sonuna kadar destekliyorlar. Komünist partiler de hızla aşınıp aynı trene atlamayı bir çıkış yolu olarak görüyorlar ki, bu artık Avrupa solu diye de bir şeyin olmadığı anlamına geliyor. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine itirazları yok, sermayenin önünün sonuna kadar açılmasını refahın güvencesi olarak görüyorlar, NATO’nun daha da güçlenmesinden ve ‘etkinlik alanını’ genişletmesinden yanalar, ABD’nin ‘önleyici savaş’ doktrinini destekliyorlar&#8230; Durum böyleyken hâlâ sosyal demokrasiden söz etmenin bir karşılığı ve kıymet-i harbiyesi olabilir mi?  Bir kıymet-i harbiyesi yok ama herhalde ‘çağdaş sosyal demokrasi’ birilerinin kulağına hoş geliyor&#8230; Küresel planda güç dengeleri sermayeden yana dönmüşken, hâlâ sosyal demokrasi şarkıları söylemek beyhudedir ama bunun Türkiye gibi bir ülkede söylenmesi tuhaflığı daha da büyütüyor. Politika boşlukta yapılmaz. Ve eskide çözüm aramak beyhudedir. Türkiye emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir ülkedir ve merkezi taklit etmek hem mümkün değildir, hem de arzulanır bir şey olmaması gerekir. Üstelik ortada taklit edilecek bir şey de yok iken&#8230; Emekçi sınıflar lehine kazanımlar elde etmenin, mevziler kazanmanın yegane yolu mücadeleden geçer. Mücadele olmadan güç dengeleri lehe çevrilemez. Dolayısıyla 2010’lu yıllarda Türkiye’de sosyal demokrasiyi mümkün ve arzulanır bir şey olarak sunma zorlaması tam bir illüzyondur.</p>
<p style="text-align: justify;">Neoliberal küreselleşme çağında siyasi partiler artık külliyen işlevsizleşmiş durumdalar. Asıl misyonları sermayenin önünü açmak üzere kitleleri aldatıp- oyalamak&#8230; Hiç birinin artık ‘ben daha iyiyim’ diyecek morali yok, ancak ‘ben daha az kötüyüm’ diyebilirler&#8230; Zira yapabilecekleri şey belli&#8230; O zaman da aralarındaki fark bir üslûp farkından öteye geçemiyor&#8230; İşte seçim mistifikasyonu böyle sefil bir oyunun oynanmasından ibaret. Türkiye’deki düzen partileri arasında ‘ben özelleştirmelere karşıyım’, ‘insanların kaderi piyasa ekonomisinin işleyişine bırakılamaz&#8230;’ diyeni var mı? Piyasa sizin yakınınızdaki semt pazarı değil, yakında iflas edecek olan mahalle bakkalı da değil, insanlığın kaderini elinde tutan, ne var ne yoksa sömüren, yağmalayan küresel sermaye ve onun gerisindeki küresel oligarşi&#8230; Küresel oligarşinin arkasında da küresel plütokrasi var&#8230; Düzen partilerinin hepsi piyasacı, hepsi özelleştirmeci, hepsi sermayenin büyümesiyle refahın artacağını, sorunların çözüleceğini söylüyor&#8230; Milyoner ve milyarder sayısının artmasını  ‘kalkınma’ olarak sunuyorlar. Yeni bir milyoner yarattıklarında kaç kaç on bin yoksul yarattıklarını bilmezler&#8230; Bilselerdi bir şey değişir miydi? Burjuva politikasının kuralı her aşamada düzen partilerinden birini allayıp-pullayıp öne çıkarmaktır&#8230; Sekiz yıllık dönemde AKP kendinden bekleneni başarıyla yaptığına göre, artık başka ata oynama zamanı gelmiş olmalı&#8230; Yeni bir illüzyon yaratmak için yeni bir umut yaratmaları gerekiyor. Şimdilik yeni illüzyonun adı CHP gibi görünüyor. Oysa insanların illüzyondan kurtulmaya ihtiyaçları var&#8230; CHP ister tek başına isterse bir koalisyon hükümeti kursun, unutmayın asıl iktidar her zamanki gibi yağma ve talan cephesi, velhasıl sermaye olmaya devam edecek&#8230; Başka türlü olabilir mi? Bir koşulda başka türlü olması mümkün: Paradigmayı değiştirmek&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://ozguruniversite.org/"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="538" height="81" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
