<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Manset</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/vebir/manset/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Jan 2012 16:40:56 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>TC’nin genetiği veya vicdanı kirlenmiş toplum</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 16:40:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2292</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin Eski Rejimlerinin genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir önemi ve değeri olmaması demektir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin <em>Eski Rejimlerinin </em>genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir <em>önemi </em>ve <em>değeri </em>olmaması demektir. <em>Mevzubahis olan devletse, gerisi teferrüattır</em> ve orada kendi başına bir değeri,  kıymet-i harbiyesi olan başka hiç bir şey yoktur. Devlet çıkarı her şeyi mübâh kılar. Devletin çıkarı ve bekâsı için her türlü cinayet, katliam, suikast, komplo, hile, yalan&#8230; gerekli ve meşru sayılır. Bırakın halktan insanları, devletin çıkarı için padişah ailesi mensuplarının katli de son derece olağan bir şeydir. Kardeş, çocuk, ana, baba, hepsi devlet çıkarı için katledilebilir. Başka türlü ifade edersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu “Eski Devletler ailesinde’  devletin bekâsı, aile içi temizliği varsayar ve başka türlü yapması mümkün değildir. Zaten herkes padişahın kuludur. Kulun hakkı yoktur, sadece kulluk yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ilişki yönetenden yönetilene, efendiden kula ve tebaya doğru ve tek yönlüdür.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2293" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum/attachment/tcnin-genetigi"><img class="alignright size-medium wp-image-2293" title="TCnin-Genetigi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/TCnin-Genetigi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu ve benzerleri “savaş devletleridir”. Bu tür devletler varlıklarını savaşa borçludurlar. Varlıkları düşmanın varlığına bağlıdır. Düşmanın da iç-düşman veya dış-düşman olmasının bir önemi yoktur. Bu tür devletler savaş yetenekleri aşındığında tarih sahnesinden silinirler&#8230; Savaşla fethedilen yerler yağmalanır, talan edilir, birikmiş hazinelere el konur ve egemenlik altına alınan topluluk bir haraç ödemeye zorlanır. Fakat “büyüme-yayılma ” paradoksunun bir sonucu olarak, bir zaman sonra, üretici sınıf olan köylüden alınan haraç ihtiyacı karşılayamaz hale gelir. Bu durum hem köylü kitlesi [toplum] üzerindeki baskının artmasını hem de yeni savaşları dayatır. Devlet kendi iç çelişkileri sonucu zayıflar ve çöker. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesine çıkışının, aynı zamanda kapitalizmin de tarih sahnesine çıktığı tarihsel döneme rastlaması, imparatorluğun evrimi üzerinde etkili oldu. Kapitalist üretim süreci kendi dışındaki sosyal formasyonları “biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma, kendi mantığıyla uyumlandırma” dinamiğine sahiptir. Bu dinamiğin bir sonucu olarak, Osmanlı sosyal formasyonundaki aşınma derinleştikçe, yönetici elit, varlığını sürdürmek için kapitalist dünyadan bir dizi kurum, kural, teknik, yöntem, tarz, vb. ithal etme yoluna gitti.  Bu “ona benzeyerek kendini koruma”, devleti yaşatma refleksiydi&#8230; Batıdakinden farklı olarak, Osmanlı yenilikleri<em> <strong>yeninin, yeniyi yaratmanın değil, eskiyi korumanın ve sürdürmenin hizmetindiydi. </strong></em>Dolayısıyla yenilik denilenler <strong><em>eskinin üstündeki yamaydı&#8230;</em></strong> Yeni ve yenilik denilen düzenlemelerin, kurumların, söylemlerin bir temeli yoktu. Batı’da yenilikler <em>Eski Rejimle </em>ve onun geleneksel idieolojisiyle bir hesaplaşmanın araçları ve sonuçlarıyken, bizde “eskiyi nasıl yaşatabiliriz ” sorusunun cevabı olarak varoldu&#8230; Dolayısıyla, eski rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle gerçek bir hesaplaşma ve eskiyi aşma-yeniyi yaratma girişimi hiç bir zaman söz konusu olmadı&#8230; Başka türlü söylersek, Cumhuriyet döneminde de devlet Osmanlı İmparatorluğundaki gibi <em>kutsal </em>sayılmaya devam etti. Devletin kutsandığı bir rejimin modernliği de tabii bir retorik olmanın ötesine geçemeyecekti ve geçemedi&#8230; Velhasıl retorikle realite arasında bâriz bir uyumsuzluk varlığını sürdürmeye devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin kutsal sayıldığı yerde <em>“gerisi teferrüat”</em> sayılacağına göre, kullanılan modernist dilin de bir karşılığı olması mümkün değildi. Devletin kutsal sayıldığı yerde yurttaş olmaz. Devlet ricâlinin insanlara ‘yurttaşmış’ <em>gibi</em> davranması, öyle bir söylemin varlığı, insanların da kendini ‘yurttaş’ sanmasının reel bir karşılığı yoktur&#8230; Orada söz konusu olan ikiyüzlülüğün içselleştirilmesinden başka bir şey değildir&#8230; “Yurttaşlık durumu” ancak bir mücadele ile kazanılabilir ve korunabilir&#8230; Birileri size: “artık bundan sonra yurttaşsınız” dedi diye yurttaş olunmaz. Zira yurttaşlık, yurttaş bilincini var sayar&#8230; İmparatorluğun reayası 1923 de yurttaş olmadı. O zamana kadar ‘padişahın kulu’ olan halk kitlesi, 1923’den sonra artık “vatanın kulu” olacaktı ki, garp cephesinde yeni bir şey yoktu&#8230; Vatanın ne olduğu, sahibinin kim olduğu da bilindiğine göre&#8230;  Lâkin “eskiyi” yeniymiş gibi sunmayı, daha doğrusu dayatmayı başardılar. Bu işi de esas itibariyle okul ve öğretmen, velhasıl eğitim sistemi sayesinde kotardılar&#8230; Dolayısıyla, TC’nin yaklaşık doksan yıldır kolaylıkla irili ufaklı katliamlar yapabilme ve siyasî cinayetler işleyebilme rahatlığını anlamak, sözünü ettiğim geri planı dikkate almadan mümkün değildir. Son on-onbeş yılda, son otuz kırk yılda yapılan katiamları, işlenen siyasî cinayetleri bir hatırlayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız&#8230; Bu durum, dünün reayasının ve kulunun] bu günün yurttaşı olamayışıyla açıklanabilir. İnsanlar seçimlerde oy kullanmayı matah bir şey sanıyorlar&#8230; Seçimlerin bir aldatmaca olduğunun farkında değiller. Seçim oyunu aslında insanları oyuna getirmek için oynanıyor&#8230; <em>Oyun kurucular</em> da mâlûm olduğuna göre&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hırsızın kabahati&#8230; </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir ülkede yaşayan insanların yurttaş bilincinden yoksun oluşu, hak, özgürlük, eşitlik ve adalet bilincinin yetersizliği, devletin katliamlar yapma, insanlık suçu işleme konusunda hareket alanını genişletiyor. İnsanlar yapılan her katliam veya işlenen her siyasi cinayet karşısında sessiz ve tepkisiz kaldıklarında, hem gelecek katilamlara ve cinayetlere ‘onay’ vermiş oluyorlar hem de her katliam ve siyasi cinayetle vicdanları kirleniyor&#8230; Bu vesileyle vicdan kirletmeye memur edilmiş, vicdanları en çok kirlenmiş politikacı, akademisyen, gazeteci, yazar,  “konunun uzmanı” denilenlerin pis misyonunu da hatırlamamak olmaz. Bu kesim, yapılan her katliamı, her siyasi cinayeti “haklı” ve “gerekli” göstermek için seferber oluyor&#8230; Son Uludere katliamında ortalama insanın, ortalama tavrı utanç vericiydi. En utanç verici olanı da her halde bir kısım ‘pişkin politikacı, hükümet erkanı, televizyonlarda boy gösteren “yorumcu” ve gazete köşelerine çöreklenmiş akl-ı evvellerdi&#8230; Söylediklerinin özeti şuydu: “Devlet katliam yapmaz&#8230; Benim devletim katliam yapmaz. Benim atalarım katliam yapmaz&#8230;” Bu bir kazadır, böyle şeyler olur, zaten her yerde oluyor&#8230; ABD bunu her zaman yapıyor&#8230; Eğer bütün bu katliamları, sizin devletiniz yapmadıysa, eğer tüm bu cinayetleri sizin devletiniz işlemediyse o zaman bunlar kimin eseridir? Fransa parlamentosunda ‘Ermeni katliamı olmadı’ diyenin cezalandırılmasıyla ilgili yasa teklifi gündeme geldiğinde, başbakan Erdoğan: “ Ben atalarıma katliam yaptı dedirtmem, asıl Fransızlar Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında yaptıkları katliamın hesabını versinler” demişti. Başbakanın bu sözleri bana bir şey hatırlatmıştı. 1967 yılında, Pariste, Albert Chatelet öğrenci restoranında, yemek masasında karşımda oturan iki öğrenciyle sağdan soldan konuşurken, bana hangi ülkeden olduğumu sordular, Türkiyeliyim deyince, “biz Cezayirliyiz ve size kırgınız” demişlerdi&#8230; “hayırdır, bu da nerden çıktı” dediğimde, “sizin hükümetiniz Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehinde oy kullandı” karşılığını verince, ben de  “kırgın olmakta haklısınız, lâkin o ayıpta benim bir dahlim yok” karşılığını vermiştim. Sonra isimleri Muhammed ve Abdu olan bu iki sevimli Cezayirliyle yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı&#8230; Eğer Fransızlar Cezayir’de katliam yaptıysalar, Türk hükümeti Fransa’nın tarafını tuttuğunda o katliamı onaylamış, insanlık suçuna ortak olmuş olmuyor muydu? Fakat bu bir istisna değildir. Ne zaman mazlum halklar emperyalizme, koloniyalizme karşı ayaklansalar, özgürlük, bağımsızlık ve  haysiyet mücadelesine girişseler, TC yöneticileri tartışmasız kolonyalistlerin, emperyalistlerin safında yer aldı. Neden aldığının, neden almak zorunda olduğunun tahliline burada girmeyeceğim&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Uludere katliamını haklı göstermek için büyük çaba gösteren akl-ı evveller “ sınırın ötesinde işleri neydi” diyorlar. Bu kuş beyinlilerden bir teki o sınırları kimin çizdiğini sorun ediyor mu dersiniz? Asıl insanlık suçu bizzat o sınırın varlığı değil miydi? Bir aileyi, bir topluluğu ikiye bölen bir sınırın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? İnsanı yaşam araçlarından mahrum eden, açlığa mahkûm eden bir sınırın meşruiyeti olur mu? Kaldı ki, hiç bir gerekçe hiç bir katliamı haklı göstermeye yetmez. Adı üstünde insanlık suçunun gerekçesi olur mu? İnsanlık suçunu gerekçelendirmek ne nemem bir küstahlık ve alçaklıktır? Bu vahşeti ‘haklı’ göstermek için seferber olanlar, vicdanları en çok kirlenmiş olanlardır. Kirlenmiş vicdanlılar toplumun vicdanını da kirletmeyi şimdilik başarıyorlar&#8230; Lâkin bu dünyada her şey sonludur&#8230; Katliam ve siyasî cinayet TC için istisna değil, kuraldır ve rejimin genlerinde mündemiçtir&#8230; Osmanlıda en büyük katliamları yapanlar devlet katında en yükseğe çıkanlardı&#8230; Maalesef bu “gelenek”, Cumhuriyet döneminde de geçerli olmaya devam etti&#8230; Lâkin şimdilerde bir yenilik de söz konusu&#8230; Artık katliamın yolu ‘insansız hava araçlarından’ geçiyor ve bu “yenilik”  “çağdaş” Türkiye’ye ne kadar da yakışıyor&#8230; İnsansız araçlar insanlara kimin katledileceğini gösteriyor. Bundan âlâ modernlik, kalkınmışlık mı olur! Artık Türkiye’yi yönetenler “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıktıklarından” emin olabilirler&#8230; Şu utanç verici manzaraya bir bakın. Toplum  ne hallere düşmüş&#8230; Görünen o ki, bu kepazelik, bu utanç verici durum, TC bir operasyonla [devrimle] temizleninceye kadar devam edecek&#8230; Kimse kendini aldatmasın, “hukuk devleti” mavalına aldanmasın&#8230; Zaten bu işleri kotarmak için işte böyle bir “hukuk devleti” gerekiyor&#8230; Hukuk devletinin ne olduğunu merak edenler Hrant Dink davasına baksınlar&#8230; Siz ‘hukuk devleti’ denileni ne sanıyorsunuz? Bütün mesele işlenen cinayetlerin, yapılan katliamların üstünü örtmekten ibaret değil mi? Bundan âlâ hukuk devleti mi olur? Sevsinler hukuk devletinizi&#8230; Devlet tarafından yapılan katliamların, işlenen siyasi cinayetlerin üstünü örtmeye çalışanlar insanlık suçu işleyenlerdir ve bu vicdanı kirlenmişlerin iflah olmaları da, islah olmaları da mümkün değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.ozguruniversite.org/">www.ozguruniversite.org</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tc%e2%80%99nin-genetigi-veya-vicdani-kirlenmis-toplum/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim üzerine söyleşi II &#8211; “Örgüt Paradoksu” Üzerine</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 22:45:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2285</guid>
		<description><![CDATA[“Nasıl bir örgüt istiyoruz?” sorusu, “ Nasıl bir toplum düzeni istiyoruz, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusundan bağımsız değil. Bu sorulardan biri sorulunca, diğerinin akla gelmesi gerekir. Biri diğerini imâ etmek durumunda]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2286" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine/attachment/devrim-uzerine-2"><img class="alignleft size-full wp-image-2286" title="devrim-uzerine" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/devrim-uzerine.jpg" alt="" width="460" height="259" /></a><strong>GZ: </strong>Söyleşimizin önceki bölümünde “örgüt paradoksu”ndan söz ettin. Bunu biraz açar mısın?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>İstersen ondan önce önemli gördüğüm bir hususa açıklık getirelim. Devrimci çevrelerde “devrimi örgüt yapar” şeklinde bir anlayış var. Bir örgüt kurulacak, büyüyecek, olgunlaşacak ve zamanı geldiğinde de devrim yapacak&#8230; Aslında bu, devrim hakkında yanlış bir anlayışın ürünüdür. Devrim <em>sosyal eylemin </em>sonucu olan bir dönüşümdür ve ancak geniş halk kitlelerinin yapabildiği bir şeydir.  Dolayısıyla, <em>politik volontarizm</em>,<em> </em>kitlelerin kendi bilinçli eyleminin yerini alamaz. Başka türlü ifade edersek, politik eylem hiçbir zaman sosyal eylemin yerini alamaz. Tabii bu tür bir devrim anlayışı da, Rusya’daki durumun yanlış anlaşılmasından ve orada olup bitenlerin “evrensel değeri olan bir şey” sayılmasından kaynaklanıyordu. Şubat’taki bir sosyal devrimdi ve yol almaya devam ediyordu. Ekim’dekiyse  iktidarın Bolşevikler tarafından ele geçirilmesiydi, yânî politik bir eylemdi. Dolayısıyla Ekim’de Bolşevikler devrim yapmadılar, hükümeti ele geçirdiler. Şubatta devrim patlamıştı, Çarlık devrilmişti, lâkin henüz yeni bir rejim kurulmuş değildi. Emekçi kitleler özgürlük, sosyal eşitlik, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, refah, insanca yaşama, “kendileri olma”  talebiyle ayaklanmışlardı, gerçek bir demokrasi istiyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İktidarın Bolşevik parti tarafından ele geçirilmesi devrim sürecinde bir “andı”&#8230; Lâkin resmi tarih, devrimi Şubat’tan değil de Ekim’den başlattı. Asıl devrim yok sayıldı. Biliyorsun, her zaman ve her yerde resmi tarih “egemenlerin istediği tarihtir”, onların işine gelen bir tarih versiyonudur. Tabii Bolşevikler iktidarı ele geçirir geçirmez ilk yaptıkları iş, devrimin kaynağı ve anası olan Sovyetleri tasfiye etmek oldu. Sovyetler yeni ve orijinal bir kitle örgütlenme modeli olmaktan çıkarıldı, önce içi boşaltıldı, sonra da tümüyle tasfiye edildi. Lenin Şubatta: <em>“ Bütün iktidar Sovyetlere”</em> demişti, Ekimden sonraysa slogan: <em>“ Bütün iktidar Bolşevik Partiye”</em> biçimini aldı…Bu arada neyin değiştiğini merak eden var mı? Gerçek durum böyleydi ama retorik farklıydı&#8230; Yeni rejime “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” dense de, kurulan yeni rejimde artık Sovyetlerin hiçbir dahli olmadığı gibi, rejimin sosyalist bir rotada ilerleme imkânı da daha baştan yok edilmişti&#8230; Ve o aşamadan sonra ne yapıldıysa, sosyalizmin, marksizmin ilkelerine karşı yapıldı. Oysa eleştirel tarih son derecede önemlidir. Ekim Devrimi’nden bir süre sonra iktidar Lenin’in liderliğinde bir “komiserler konseyinin” iktidarına dönüştü. Taktik gerekçeler ilkelerin önüne geçti ve daha baştan devrim, sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaştı&#8230;  Elbette rejim bir dizi iç ve dış olumsuzlukla cebelleşmek zorundaydı ama bu “zorunluluğu erdeme” dönüştürmeyi gerektirmiyordu. Dolayısıyla sapma Stalin’le başlamadı. Maalesef sosyalizm ilkelerine yabancı bir dizi uygulama daha Lenin zamanında başladı. İfade ve basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yasağı, parti kurma yasağı, vb. Lenin zamanında yürürlükteydi. 1921’de “eğilimler” yasaklandı, ölüm cezası yeniden kondu&#8230; Rosa Luxemburg sapmayı çok erken bir zamanda [1918] fark edip mahkûm etti. Leninist iktidarı<em>: “ bir klik hükümeti, bir diktatörlük, aslında proletaryanın değil, bir avuç burjuva politikacısının diktatörlüğü, jakoben egemenliği”</em> olarak tanımladı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Peki örgüt önemsiz midir? Asla değil, tam tersine örgüt vazgeçilmezdir ama örgüte hak etmediği misyonlar yüklememek kaydıyla. Örgüt devrimci süreci hızlandırabilir, devrim sonrasında “hedef şaşmasını” engeleyebilir ama devrim yapamaz. Tabii eğer varlık nedenine yabancılaşmışsa, bürokratlaşıp-yozlaşmışsa olumsuz şeyler de yapabilir&#8230;  Örgüt paradoksundan kastettiğim şu: Örgüt başlangıçta bir amaç için kuruluyor ama gerçekten amaca uygun olarak kurulup-kurulmadığı tartışmalıdır. Diyelim sosyalist/komünist bir toplumsal düzen kurma, bu amaçla da burjuva düzenini aşma perspektifi olan bir örgüt kuruldu. Gerçekten o amaca uygun olabilmesi için <em>sosyalist ilkelerle uyumlu </em>bir yapı ve işleyişe sahip olması gerekir. Daha baştan bir farklılığa, orijinalliğe sahip olması gerekir&#8230; Bilinen, “geleneksel” örgüt modellerinin dışında farklı bir şey olması gerekir. Eğer burjuva örgüt modelini alır, onu taklit edersen, daha baştan amaca yabancılaşmak kaçınılmazdır. Zira burjuva toplumunun ayakları seni sosyalizme/komünizme taşımaz. <em>Alet benim elimde iyi işler</em>, demek saçmadır&#8230; <em>Ben yaparsam iyi olur</em>,<em> </em>demenin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tarihsel sol bugüne kadar nasıl örgütlenmeliyiz, amaca uygun bir örgüt modelini ve işleyişini nasıl oluşturabiliriz sorusunu pek sormadı&#8230; Esas itibariyle ve genel bir çerçevede burjuva örgüt modelini benimsemekle yetindiler. Örgütün hayati önemini kavramakta başarısız oldular&#8230; Oysa devrim anlarında spontane olarak ortaya çıkan, Rusya’da Sovyetler, başka yerlerdeki işçi konseyleri, vb. den hareketle farklı bir örgütsel işleyiş modeli geliştirmek amaçla daha uyumlu olabilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir parti kuruluyor, bakıyorsun, iç işleyişi düzen partilerin nerdeyse aynı&#8230; Keskin bir hiyerarşi, bilen-bilmeyen, anlayan-anlamayan, yetkili-yetkisiz, buyuran-buyrulan, vb. Hiyerarşi, “etkinliği” sağlamanın güvencesi sayılıyor&#8230;  Daha örgüt kurulup organları oluştuğunda, partiyle kitle arasında bir kopuş, bir yabancılaşma ortaya çıkıyor. Resmen kurulmadan önceki mücadele yeteneğini  ve düzeyini bir daha yakalamak pek mümkün olmuyor&#8230; Burjuva partilerindeki gibi bir işleyiş ortaya çıkıyor. Bunu herhangi bir örgütte de görebilirsin. İllâ bir sol siyasi parti olması gerekmez&#8230; Örgütün yönetim, denetim, disiplin ve başka kurulları seçilip göreve başladığı andan itibaren örgüt cansız/ruhsuz bir bürokrasiye dönüşüyor. Örgüt yaşayan bir “canlı” olmaktan hızla uzaklaşıyor. Birinci mesele bu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bürokratik yozlaşmanın ikinci bir nedeni daha var. Bir örnekle ne demek istediğime açıklık getireyim: Diyelim, bir madende çalışan işçiler, uzun çalışma sürelerine, düşük ücretlere, iş güvenliği zaafına, vb. karşı bir direnişe geçiyorlar. Bu mücadele sürecinde biri ve/veya birileri ön plana çıkıyor, cesareti, basireti, dürüstlüğü, kararlılığı, davaya inanmışlığı ve meramını anlatma yeteneği sayesinde etkinlik sağlıyor. İşçiler onun bu yeteneğini, karizmasını mücadelelerinde daha etkin kullanmak üzere onu madenin dışına çıkarıyorlar ve “profesyonel olarak” o işi yapmasının daha yararlı olacağını düşünüyorlar. Zamanla benzer bir mücadele başka maden ocaklarında da büyüyor, bütün sektörü kapsar hale geliyor ve bizim “profesyonel”, kurulan işçi örgütünün [sendikanın] yöneticisi veya başkanı oluyor. Kentin merkezi bir yerindeki rahat bir büroda, artık bütünüyle farklı bir kültürel-psikolojik, sosyal çevrede yaşamaya başlıyor. Kendisi gibi profesyonel sendikacılar, öğretmenler, üniversite üyeleri, gazeteciler, sanatçılar, tiyatrocular, politikacılar ve devlet yetkilileri, bakanlar ve üniversite öğrencilerinin yaşam alanlarına dahil oluyor.  Avukatlar, sekreterler, hizmetliler istihdam ediyor&#8230; otorite kulllanmaya, emir vermeye ve yönetmeye alışıyor. Hiyerarşik ilişkileri vazgeçilmez sayıyor&#8230;Maden ocağının her türlü risk ve zorluğundan uzak bir sosyal çevrede yaşamaya başlıyor&#8230; Ve içinden çıktığı sosyal çevreye yabancılaşıyor&#8230; Burjuvalaşıyor, belirli bir eşik aşıldığında da artık burjuva sınıfına mensup biri olup çıkıyor&#8230; Lâkin retorik değişmiyor&#8230; “<em>İşçi sınıfının yüksek çıkarları vurgusu”</em> eksik olmuyor&#8230; Velhasıl örgüt bürokratlaşıyor, yozlaşıyor ve başlangıçtaki amaca yabancılaşıyor&#8230; Zaten sistemi değiştirmek gibi uzun erimli bir amaç için oluşturulmuş bir örgütün zaman içinde “kendisi için örgüt haline gelmesi“ büyük bir olasılıktır. Ve belirli bir sınırdan sonra örgütü yaşatmanın bizzat kendisi bir amaç haline geliyor&#8230; İşte “örgüt paradoksu” dediğim bu. Örgütün, varlık nedenine yabancılaşması durumu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>Tuhaf olan, bizde bir kısım solun, Türkiye’nin resmi tarihini sorgulamaya girişirken (ki bu olumlu bir şeydir), solun kendi resmi tarihine toz kondurmak istememesidir. Üstelik bu tutum, birkaç sol örgütle de kısıtlı değildir. Stalinist olmayanlar bile bu konuda bir hayli tutuk. Sanki bu resmi tarihi irdelerlerse bütün temellerini kaybedeceklermiş gibi bir ruh hali içindeler. Dolayısıyla resmi sol tarihinin üzerine bir kapanma söz konusu. Aman dokunmayın, yoksa biteriz. Eğer senin varlık sebebin bu tarihse veya bu tarihin yalanları ve efsaneleleri ise zaten bitmişsindir aslında. Böyle yaparak kendi bitişini ilan ediyorsun. Oysa hiçbir şey kutsal değil. Üstelik böyle yaparak o tarihteki olumlu şeylerden yararlanmayı da önlemiş oluyorsun. Çünkü var, olmaz olur mu? Bir sürü olumlu şey var. Girsene içine, olumsuzu eleştirip olumluyu ortaya çıkartsana. Bir din mi bu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu nereden geliyor? Stalinist gelenekle izah etmek işin epey kolayına kaçmak olur. Bence sorun yine senin işaret ettiğin <em>örgüt paradoksu</em>nda. Devrimi kitlelerin değil de örgütün yapacağına inandıklarından, örgütün temelini oluşturan tarihi irdelemenin örgütün temellerini yıpratacağını düşünüyorlar. Oysa hiç de yıpratmaz, eğer düzgün, devrimci, kendine güvenen bir tutum alırsan. Kaldı ki, yıpratsa ne olur? Demek ki, örgütü yanlış bir şeyin üzerine inşa etmişsin. Kumdan bir tepenin üzerine inşa ettiğin o örgüt en ufak bir sarsıntıda zaten yıkılacak. İşte koyu muhafazakârlığın temeli.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Oysa devrimcilik, salt bir düzeni yıkmaya kalkışmakla kısıtlanamaz. Devrimcilik, aynı kararlılıkla kendini de irdelemeyi, yanlışların üzerine kararlılıkla gitmeyi gerektirir. Lenin döneminde bu vardı. Her ne kadar, senin belirttiğin gibi, Bolşevikler sırf iktidarda tutunmak uğruna toplumdaki özgürlükleri ilga etmek gibi korkunç (ve devrimi bitiren) bir hata içine girmişlerse de parti içi demokrasi bir süre daha devam edebildi. Bizzat Lenin kaç kez “hata ettik, girdiğimiz bu yol yanlıştı, haydi dön geri ediyoruz” diyebilmiştir. Ama o Lenin olduğu için bunu diyebildi, lider olarak büyük bir özgüvene sahipti. Bununla birlikte, Bolşevik partisinin içinde önemli teorisyenler, şahsiyetler de vardı, birbirleriyle kıyasıya tartışmaktan, farklı farklı tezlerini ortaya sürmekten kaçınmazlardı. Giderek bu da sönümlendi elbette ama tarihe korumacı bir biçimde bile bakılsa en azından bunların görülmesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Belirttiğin nokta çok önemli. Toplumda özgürlükleri, ne gerekçeyle olursa olsun ilga etmek devrimin hayat damarlarını kesmekle aynı şeydir, kesin bu. Bir tek parti merkez komitesi konuşacak, bir tek o ne yapılması gerektiğini vazedecek, geri kalanlar, toplumun büyük çoğunluğu da hiç düşünmeden, tartışmadan, neyin doğru yanlış olduğunu irdelemeden yukardan gelen bu emirlere uyacak. Mümkün mü böyle bir devrim? Böyle bir devrimin mümkün olmamasını bırak bir yana, o emirlerin gerçekten hayata geçmesi mümkün mü? Konuşmanın, düşünmenin kısıtlandığı yerde sadece kapıkulluğu ortaya çıkar ve toplumun en müptezel unsurları böyle bir ortamda en büyük inisiyatifi kazanır. Kısacası, devrimi bitirmek istiyorsan insanları korkut, bastır, parti emirlerini sorgulamasız uygulamaya zorla. Daha başka bir şey yapmaya gerek yok. Ne beyaz tehlikesi, ne karşıdevrimci casusluk faaliyetleri, ne dış müdahale, ne emperyalist abluka devrimi bitirebilirdi; nitekim biteremedi de. Devrimi bitirenler, devrimin canlı organizmalarını kesip atan, Sovyetleri içi boş bir kabuk haline getirenler, devrim için canını veren işçilere, bahriyelilere, köylülere, bir devrim yapmaya cesaret eden halk kitlelerine değil, eski Çarlık düzeninden devraldıkları polis kadrolarına, Bolşevizm adına her türlü pisliği yapabilecek dogmatik kapıkullarını ekleyerek kurulmuş Çeka’lara, GPU’lara, NKVD’lere güvenenler olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Şimdi de, bu örgüt paradoksuyla monolitik örgüt anlayışı arasındaki bağlantıya değinelim biraz diyorum. Kendine, kendi varlık nedenine yabancılaşan örgüt, hemen ilk adım olarak kendi içindeki farklı sesleri de bastırmaya girişmedi mi, girişmez mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: “</strong>Nasıl bir örgüt istiyoruz?” sorusu, “ Nasıl bir toplum düzeni istiyoruz, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusundan bağımsız değil. Bu sorulardan biri sorulunca, diğerinin akla gelmesi gerekir. Biri diğerini imâ etmek durumunda. Soru bu şekilde sorulduğunda, durumu biraz daha net görme olasılığı artar. Oysa bu güne kadar geçerli genel yaklaşım az-çok şöyleydi: “ Bir örgüt kurulacak ve iktidar alınacak…” Mesele böyle anlaşılınca, örgüt bir araç olmaktan çıkıp, bizzat kendisi bir amaç durumuna geliyor. Tabii bu tür bir anlayış, daha önce söylediğimiz gibi “devrim nedir?” sorusunun savsaklanmasına neden oluyor veya aynı anlama gelmek üzere devrimin neyin yolunu açacağı sorusu gündemden düşüyor. Bu durum aynı zamanda neden bir örgüt fetişizmi yaratıldığını da açıklıyor. Örgütü kim neden bir fetiş haline getiriyor? Kim neden yüceltiyor? Bu işi, varlıkları örgütün varlığına borçlu olanlar yapıyor. Batı dillerinde <em>permanents </em>denilen profesyoneller kendi konumlarını meşrulaştırıp-garantiye almak için, örgütü fetişleştiriyorlar. “Benim örgütüm her zaman haklıdır, benim örgütümün yaptığı her şey doğrudur, o halde tartışmadan muaftır…” biçiminde bir anlayış yerleşiyor. Bu örgüt içinde bireyin varlığının yadsınması, bir tür “hammadde” mertebesine indirgenmesi demeye gelir. Aslında fetişleştirilen örgüt değil, örgüt bürokrasileri, örgütün profesyonellerinin konumu, statüsü ve iktidarıdır…Her ne surette olursa olsun devrimci bir örgüte “profesyonelliği” sokmak devrime elveda demektir. Profesyonelliğe ancak istisnai olarak başvurulması gerekir. Böyle bir örgüt devrim yapamaz ama devrimden sonra <em>parti-devlete </em>dönüşme iltimali çok yüksektir. O zaman yapılacak iş, olabildiğince profesyonelliğin yerine rotasyonu ikâme etmek olabilir. Örgüte insanlar gönüllü olarak katıldıklarına göre, rotasyon yöntemiyle örgütsel faaliyetlere de pekâla katılabilirler. Böyle bir uygulama, yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ikiliğini büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. İlke şöyle formüle edilebilir: “<em>Her parti üyesi her türlü parti faaliyetini ifâ etmek hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Görev dağılımı gönüllülük ve rotasyon esası dahilinde yapılır…” </em>Partide elbette karizmatik şahsiyetler olur/olabilir ama burjuva partilerindeki gibi <em>karizmaya </em>dayalı bir yapı ve işleyiş sosyalist/ komünist toplumu hedefleyen bir örgütün itibar etmesi gereken bir şey olmamalıdır. Profesyonelliğe karşı çıktığında cevap hazır: “Sen profesyonelliği yanlış anlıyorsun!” Örgüt içi “iktidarı” elinde tutanlar, “neyin nasıl yapılacağını bilenler” değil mi profesyoneller? Elbette bunların mutlaka geçimlerini örgütten sağlamaları gerekmiyor ama ekseri örgütten sağlıyorlar ve demokratik tartışmaları engelliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Parti’nin önemi abartılınca ve her örgüt devrimi kendisinin, sadece kendisinin yapacağına inandığı koşullarda, benzer örgütler arasındaki rekâbet de patοlojik bir hâl alıyor. Tabii bu tür sapma ve anlayışların temelinde de Sovyet deneyimi, Bolşevik parti ve Komintern pratiği yatıyor. Komintern’in “evrensel” olduğu tevatür edilen bir örgüt modeli vardı. Tüm komünist partiler, dünyanın neresinde olursa olsun o modele göre örgütlenmek durumundaydı ve örgüt bir fetiş mertebesine yükseltilmişti. Bu saçma bir anlayıştı ve daha baştan sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaşmış bir dizi örgütün kurulması/ kurdurulmasıyla sonuçlandı. Bu, olmayacak duaya âmin demek gibi bir şeydi… Bir çokuluslu şirketin şubeleri gibi devrimci parti kurulur muydu? O toplumun gerçekliğine daha baştan yabancılaşmış bir örgüt şeylerin seyri üzerinde ne kadar etkili olabilirdi? Sonucun tam bir hüsran olması kaçınılmazdı… Komintern geleneğiyle radikal bir hesaplaşmayı başaramayan hiçbir sol örgütün hayırlı bir şey başarması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Önemli bir husus da parti içi, örgüt içi demokrasinin vazgeçilmezliği meselesidir. Kendisi demokratik bir işleyişi özümleyip, içine sindirip, bir varoluş ilkesine dönüştüremeyen hiçbir örgüt “devrimcilik” iddiasında bulunamaz. Genel olarak sol örgütler demokrasinin hayâtî önemini kavramanın hep uzağında kaldılar. Anti-demokratik bir örgüt, demokratik/sosyalist bir topluma giden yolu aralayabilir mi, o yönde etkili olabilir mi? Eline ilk fırsat geçtiğinde anti-demokratik, baskıcı bir rejim kurmaya yeltenmez mi? Devrimi dejenere edip “tuhaf bir otokrasiye” dönüştürmez mi? Örgütlerin yönetici kesimlerinin demokrasiden neden nefret ettiklerini anlamak zor değil. Zira varlıklarını demokrasi yokluğuna borçlular da ondan. Etrafına bak anlarsın… 40 yıl boyunca örgüt yöneticisi olanlar var… El insaf denecektir. Osmanlı İmparatorluğunda bile padişahların tahtta kalma [aritmetik] ortalaması 17 yıl 3 ay… Bu adamlar ne menem bulunmaz hint kumaşları ki, 40 yıl bir örgütün tepesinde kalıyorlar! Tabii demokrasiyi küçümsemenin mâzeretini de bulmuşlar… Demokrasi burjuva demokrasisi denilip, küçümseniyor, lânetleniyor. Burjuvazi demokrasiyi kendi iktidarı ve sınıfsal çıkarı için araçlaştırıyor, dejenere ediyor, insanları aldatmanın ve oyalamanın bir aracına dönüştürdü  diye demokrasiye elveda demek mi gerekiyor… Tam tersine, burjuva düzenini, sınıflı toplumu aşma parspektifine sahip bir sosyalist/komünist/devrimci  örgüt için demokrasi soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek kadar vazgeçilmezdir… Sizin sosyalist-komünist toplum dediğinizin son tahlilde üç ayak üstünde oturması gereken bir sistem olması gerekmiyor mu: Sosyal eşiklik, demokrasi ve doğayla uyum… Burjuvazinin çıkarı demokrasinin engellenmesini, sosyalist/komünist proje sahiplerinin yararı da demokrasinin gerçekleştirilmesini gerektirmiyor mu? Aksi halde adı ne olursa olsun söz konusu olan burjuva bir örgüt olabilir ve o tür örgütlerin toplumu ”farklı” bir yere taşıması mümkün değildir. Söylemek istediğimi özetlemek gerekirse, geçmiş deneyler muvacehesinde örgüt sorununu ikircikli olmayan bir tarzda tartışmak ve gereğini yapmak gerekiyor. Eğer soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsan, bu, cevaba yaklaştığın anlamına da gelir… Amaca uygun örgütler oluşturmak bizim irademizi aşan bir şey olmadığına göre…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>Kırk yıldır değişmeyen liderler… Bunun, örneğin Kuzey Kore’de en son sınırına vardığını görüyoruz. Bir nevi padişahlık düzeni. Baba ölünce yerine oğul geçiyor, o ölünce de onun oğlu. Demek artık örgüt fetişizmi kalıtım fetişizmine dönüşmüş. Belki bu Kore’de kültürel bir şeydir bu ama bizimkiler de utanmasalar bunu yaparlar, eminim. Artık bu, işin iyice absürd bir noktaya vardığını gösteriyor. Bunları da görecekmişiz. Herhalde Marx dirilip durumu görse hemen bir kere daha ölürdü, adına yapılan saçmalıkları görünce.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Söylediklerine tamamen katılıyorum ama bu tür örgütlerin yaratılmasında, şeflerin yanısıra, bu tür örgütlere katılan devrimci radikallerin de günahı az değil. Lider tapıncı sadece yukardan yaratılmıyor. En alttaki üyenin de bu işte dahli var. Otoriter-merkeziyetçi anlayışlar toplumun en küçük hücrelerinin içine sızmış. Örneğin, insanlar inisiyatifi hemen “çok bilenlere” bırakma eğiliminde. Rotasyon yapsan bile bunun gereğince işlemediğini görebiliyoruz. Rotasyonla görev alanların içinde aktif olanlar hemen inisiyatifi ele geçirebiliyorlar. Diğerleri gönüllü olarak kenara çekiliyor ve nasılsa işi götüren birileri var diye sorumluluğunu yerine getirmiyor. O zaman da ortaya “invisible” (görünmez) yönetimler çıkıyor. Üstelik bu görünmez yönetimlerden hesap sormak da bir hayli zor, çünkü görünürde herkes eşit ama bazıları daha çok eşit!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Gönüllülük esasına dayalı, özyönetimsel, özinisiyatifli örgütler gerçekten işletilebilirse ortaya harikalar yaratan bir örgüt çıkacağını düşünüyorum ama insanlar henüz bu noktada değil. Belki de eski merkeziyetçi örgütsel anlayışlar içimize işlemiş. Bu durumda yapılması gereken iki şey var: Birincisi, eski merkeziyetçi, anti-demokratik, monolitik örgüt anlayışını net bir şekilde eleştirmek; ikincisi ise, yeni ve alternatif örgüt anlayışını en ayrıntılı bir şekilde ortaya koyup bu örgütün özünü oluşturan devrimci insanların özinisiyatifi gerçekten özümsemeleri için esaslı bir kültür devrimi gerçekleştirmek.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Devrimcilik genelde lafta kalıyor. Sol kitlemiz, komünistlerimiz ve anarşistlerimiz özünde son derece muhafazakâr. Hakim düzenle mücadele etmek istiyorlar ama kendi zaaflarıyla mücadelede isteksizler. O zaman hakim düzenle de mücadele edemiyorlar. Örgüt anlayışını sorgulamayı bırakın, yanlışlanmış teorik temelleri sorgulamaya da yanaşmıyorlar. Aslında bu, tam anlamıyla konformist bir tutumdan kaynaklanıyor. Çünkü sorgulamak rahat kaçırır, huzursuz eder insanı. Şimdi ne gerek var bütün bunlara, şurada geçinip gidiyoruz işte. Bugünkü sol örgütleri şöyle bir gözden geçirelim. Hiçbirinde var mı bir kıpırdanma? Kendi örgütlerinin teorik temeli yerlerde sürüklendiği halde var mı bunlar üzerinde bir tartışma? Örgüt ilk orijinal çıkışından fersah fersah uzaklaştığı halde var mı bu konuda bir gözden geçirme önerisi? Örgütün geçmişi yıkıntılarla dolu olduğu halde var mı bir değerlendirme çabası? Bunların hiçbiri yok. Çünkü eğer böyle şeylere girişirlerse örgütlerinin temelinin yıkılacağını düşünüyorlar. Diyelim ki yıkılsın. Neden korkuyorsun ki? Eğer yanlışsa, bırak yıkılsın. Evet anlaşılıyor, senin dediğin gibi bunlar bu işin rantını yiyorlar, mirasyedi bunlar. Devrimci falan değiller aslında.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Evet, aşağıdan gerçek bir kültür devrimi gerekiyor. Bu yıkıntıyı başka hiçbir şey süpürüp atamaz. Çağrımız, bütün sol ve devrimci hareket çapında bir “devrimci baharı”, aşağıdan bir kültür devrimi olmalıdır. O zaman o mirasyediler, o ömür boyu liderler, o muhafazakâr, sahte devrimci liderler kaçacak delik arayacaklardır; işte o zaman gerçekten devrimci örgütlerin yaratılması için koşullar oluşmuş olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>Marx, Paris Komünü’yle ilgili bir yazıda, sol ve işçi örgütlerindeki yozlaşmaya karşı üç önlem önermişti: 1. Profesyonellerin [ permanents] kalifiye bir işçiden daha yüksek ücret almaması; 2. Örgütsel görevlere getirilenlerin rotasyonla yenilenmesi, iki seferden çok seçilmeme gibi; ve 3. Seçilenlerin gerektiğinde her an geri çağrılabilmesi, yani görevden alınabilmesi… Senin de söylediğin gibi, bugün bu üç önlem etkin bir biçimde uygulanabilse bile bürokratik yozlaşmaya karşı etkili olmanın uzağında. Sendikada profesyonel çalışana ortalama ücreti ödemek bir çözüm değil, çünkü reel geliri artırmanın sayısız yolu var… Sendika yönetiminin örgüt kaynağını kullanma konusunda geniş bir hareket serbestisi var. Şu anda ortalama bir sendika yöneticisinin toplam kazancı bir asgari ücretlinin 20 katına kadar çıkabiliyor&#8230; En yüksek devlet bürokratından bile daha yüksek gelire sahipler… Bu adamların hâlâ işçi sınıfıyla, onun sorunlarıyla ilgili olduğunu düşünen var mı? Aslında sendika bürokrasileri tartışmasız burjuvaziye mensuplar… Dolayısıyla bu önlemin göstermelik olarak uygulanmasının bir kıymet-i harbiyesi yok. Rotasyon da o kadar etkili değil… Eninde sonunda örgütler reel olarak aynı kişiler tarafından yönetiliyor… Doğrudan müdahil olmadığında, “bir bilen” olarak sürece dahil oluyorlar… Seçilenlerin geri çağrılmasına gelince, bunun pratikte uygulaması yok gibi…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">O zaman bu işin içinden nasıl çıkılabilir? Şunu söyleyebiliriz ki, bir takım örgütsel ilkeleri vâzetmek ve onları uyguluyormuş gibi yapmakla bürokratik yozlaşmanın üstesinden gelmek mümkün değilse de, en azından bunun yürümediğini tespit etmek önemli. Yâni işe sorunu tespit ederek başlamak önemli. O zaman hiyerarşik olmayan bir işleyiş modeli nasıl olabilir sorusunu sormak mümkün olabilir&#8230; Bence iki şey yapılabilir: Birincisi, örgütte doğrudan demokrasiyi esas alan, sürece örgütün tüm üyelerini dahil edecek bir yöntem geliştirmek olabilir. Ama bunun için her bir bireyin gerçek anlamda yurttaş bilincine sahip olması gerekir. Tabii bu delegasyon sistemini bütünüyle dışlamayı gerektirmez ama delegasyona istisnai ve sınırlı durumlarda baş vurmak kaydıyla… Olabildiğince her karara herkesi dahil etmek. Yönetici olanla olmayan ayrımını silikleştirmek… Fransızcada bizdeki yurttaş kelimesinin karşılığı olan <em>citoyen, </em>sitenin yâni devletin [kamunun densin] sorunlarıyla, başka türlü söylersek<em> </em>politikayla ilgilenen, kamusal soranlarla ilgili olan anlamındadır… Bizde insanlar apartıman yönetimine bile ilgi duymuyorlar… Sahip oldukları bilinç, yurttaş bilincinden çok bir tür, <em>sığıntı, mülteci </em>veya <em>misafir</em> bilincinin ortalaması gibi bir şey… O zaman tabii burjuva politikacılarının istedikleri gibi at oynatmaları mümkün hale geliyor… Böyle bir kültür üzerine inşa edilen sol örgütler de aynı şeyi başka bir dil ve retorik kullanarak yapıyorlar… İnsanların politik-kamusal sorunlara ilgisi ekseri “uzaktan bir ilgi” ve kendilerini sürecin dışında görüyorlar… Bu durum bir tek devrim öncesi ve devrim anında değişebilir… Doğrusu, bir kültür devrimi gerekiyor. İnsanın kendine, topluma, doğaya, yaşamın anlamına dair farklı bir bilince ulaşması anlamında… Ama o zamanlarda değişebilmesi için bile şimdiden bir şeyler yapmak gerekiyor… İdeolojik mücadeleyi büyütmek gerekiyor, ideolojik köleliği teşhir etmek gerekiyor… Gerçekten demokratik-eşitlikçi-dayanışmacı, kardeşliği esas alan bir toplum düzeni için mücadele eden bir örgütün, bunu önce kendi bünyesinde, kendi iç işleyişinde gerçekleştirmesi gerekmez mi? Aksi halde bir inandırıcılığı da bir işlevselliği de olması mümkün değildir… Farklı “bir şey” yapma iddiasında olanların “farklı” olduklarını, kelimenin gerçek anlamında “radikal” olduklarını kanıtlamaları gerekir… Uzun lâfın kısası, örgüt sorununa dair bir tartışma açmak mümkün olmadığına göre…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir de tabii disiplin meselesi var, disiplin illâ bir dış zorlayıcılığa mı dayanmak zorunda. Ben iyi ve güzel şeylerin zorlayıcı bir “dış disiplin” sonucu değil, “iç disiplinin”, “öz disiplinin” sonucu olduğunu düşünüyorum. Uzağa gitmeye gerek yok, seni ve beni ve bizim gibi başka insanları yaptıklarımızı yapmaya zorlayan bir “dış disiplin” bir “dış zorlayıcılık” yok ama yaptıklarımızı büyük bir heves ve zevkle yapıyoruz… Demek ki, geçerli durumun dışında “başka türlü yapmak” pekâlâ mümkün… İstersen biraz örgüt disiplini sorunu üzerinde duralım. Bu konuda neler söylemek istersin?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong><em>Devrimi Yeniden Düşünmek-I</em>’de de sen bu konudan söz etmiştin aslında, kendi çalışma tarzından örnek vererek. Senin de yer aldığın, 1965 yılındaki <em>Dönüşüm </em>olaylarına nasıl katıldığımı düşünüyorum da… TİP’e gider gelirdim ama aslında doğrudan bir disiplin bağım yoktu, üye de değildim. Bir gün Kızılay’da dolaşırken benim gibi gençlerin Sergen pastanesinin Kızılay’a bakan aralığında solcu bir gazete sattıklarını gördüm. İçinde ne yazdığını bile bilmiyordum. Bozkurt rozetliler de kaldırımın öbür ucunda bir karşı saldırı ya da gösteri düzenlemekle meşgullerdi. “Bizimkiler”i yalnız bırakamazdım. Bu benim içimden gelen bir güdüydü. Hemen ben de <em>Dönüşüm </em>satanların arasında yerimi aldım. Bana ne bir emir veren oldu, ne de herhangi bir örgüt disiplini vardı üzerimde. Ama beni oraya sevkeden sorumluluk bilincimdi. 19 yaşında bir gençte de vardı bu bilinç ya da istersen güdü diyelim. Şimdi buradan, yıllarca sonra tanık olduğum bir başka olaya geçeyim. 1990’lı yıllardı. Londra’nın Haringey semtinde yürüyordum. İki örgüt sorumlusu bir genci kenara çekmiş sıkıştırıyorlardı. İster istemez kulak misafiri oldum. “Yürüyüşe neden gelmedin” diye soruyorlardı gence, o da hık mık edip duruyordu, bazı gerekçeler bulmaya çalıştığı belliydi, “annem hastaydı” falan. Sorumlular (bunu laf gelişi söylüyorum elbette; aslında sorumsuzlar demek daha doğrudur), gence, eğer böyle davranmaya devam eder, yürüyüşlerden falan kaytarırsa örgütün olanaklarından yararlanamayacağını ihtar ediyorlardı. Buyrun işte, örgüt disiplini. Hangisi tercih edilir? Özdisiplin ve özsorumluluk yoksa geri kalanı bir dayatma, hatta zorbalıktır. Efendim, çelik disiplinmiş. Sen insanları sorumluluk bilincinden yoksun bırak, hamura çevir, ondan sonra da çelik disiplinden söz et. Bunun adı çelik falan değil, bal gibi bürokratik disiplindir ve ordu disiplininden hiçbir farkı yoktur. Böyle dayatılan bir disiplin karşısında insanlar, bir askerden farksız bir şekilde, boyun eğermiş gibi gözükürler, ilk fırsatta da kaçar giderler.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Aslında bu tür “öncü” örgütlerin derdi insanları mücadeleye sevk etmek falan da değil, onlar için önemli olan, insanları dayatmalar yoluyla etraflarında tutmak, en azından kendi hegemonyalarında kalmalarını sağlamaktır. Zaten artık bugün bu tür örgütler neredeyse tamamen mücadelenin kenarlarına sürülmüş durumdalar. Bugün şurda burda ellerinden geldiği kadar mücadele etmeye çalışan insanlar, bu örgütler kendilerini zorladığı için değil, gerçekten mücadele etmek istedikleri için gidiyorlar şuraya buraya, ya da bir şeyler yapıyorlarsa düzene teslim olmadıklarından, olmak istememelerindendir bu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Marx’ın önlemleri, ilk elde, alelacele düşünülmüş şeyler. Senin de belirttiğin gibi, yaşananlar ve deneyimler çerçevesinde oldukça geçersizler. Dediğin doğru; devrim dönemleri her şeyin çehresini değiştiriyor, öyle dönemlerde en ilgisiz bir insan bile bir kahramana dönüşebiliyor ama oturup böyle bir devrim dönemini beklemek de elbette saçma bir şey.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Öyle sanıyorum ki, kültürümüzden de gelen bir şeyler var. Hani sık sık “memur zihniyeti” ya da tavrı denir ya, doğru bu. Memur, inisiyatifi daima amirinden bekler. Buna alışmış bir yapımız var. Daha aile içinde başlıyor bu inisiyatifsizlik.  “Çoğunluk” filmi bunu o kadar güzel anlatıyor ki. Baba otoritesi, öğretmen otoritesi, müdür otoritesi vb. Böyle gidiyor. Otoriteye alışmış insan inisiyatif kullanmaktan allahtan korkar gibi korkar. Bir tür konformizme de tekabül eder bu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">O halde bugün işe, bu kültürel öğeleri yıkan bir kültürel yenilenmeyle başlamak gerekiyor. Merkezler mümkün olduğunca devreden çıkarılmalı. Herkesin kendi çapında ve kendi bulunduğu yerde bir örgüt olduğunu kavrayacak bir pratik ortaya konmalı. Bilinmeyen bir yerlerde bir örgüt, her şeyi mükemmelen tasarlayan bir merkez yok. Örgüt de sensin, merkez de sensin. Harekete geç, sorun neyse ortaya koy. Birkaç arkadaşınla bir araya gel, işe bir yerinden giriş. Yukarlardan talimat bekleme. Örgütün diğer elemanlarına da örnek ol. Herkes senin gibi davranırsa inan ki, bu örgüt harikalar yaratır. Bürokratların, “her kafadan bir ses çıkmasın” uyarıları saçmadır. Keşke gerçek kafalar olsa da bunların her birinden bir ses çıksa. Keşke herkes kendi yeteneklerini serbestçe ortaya koyup bir yerlerde bir şeyler yapsa. Kısaca söyleyecek olursam, “örgüt disiplini” denen şey, toptan kısıtlayıcıdır. Tahrir Meydanı’nda yaralılara bakmak için çadır kuran doktorlar kimseden emir almadan yaptılar bunu. 1917 Şubat devriminden sonra derebeylik malikânelerine saldıran köylüler, fabrikaları işgal eden işçiler, cepheyi terk eden askerler de kimseden talimat almamışlardı, cephede ve cephe gerisinde örgütlenen birlerce komite tam bir özinisiyatifin ürünüydü. Daha sonra uydurma SBKP tarihi kitaplarının, bütün bunların Bolşevik Partisi tarafından yapıldığına ilişkin söylenceleri tamamen mistifikasyondur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>1970’li yılların ortalarında “yapısal krize” giren kapitalist dünya sistemi, son otuz yılda dayattığı neoliberal saldırıya rağmen bir türlü krizden çıkmayı başaramıyor… Başarması da mümkün değil. Lâkin “herkesin krizi kendine” denecektir. Krize reğmen 2011’de, dolar milyarderlerinin sayısı 214 artışla 1210’a çıktı… Bir yılda 214 yeni milyarder türedi… Dolayısıyla kriz her kesim için farklı anlam taşımak zorunda… Artık sistem “sıkışma” halinde. Böyle bir konjonktür, saldırının savaş biçimini almasını gerektirir. Emperyalizmin 500 yıllık saltanatı dünyann geri kalanının doğal ve beşeri kaynaklarının yağmalanmasına dayandı… Şimdilerde doğal kaynaklar, enerji kaynakları, stratejik hammaddeler ‘kıtlaşmakta’. Bu durum başlı başına emperyalist savaş nedeni demek. Zira, emperyalist statükonun varlığı, söz konusu kaynaklara “ulaşmakla” mümkün…Başkalarının [yeryüzünün lânetlilerinin] kendi kaynaklarını kullanmalarının engellenmesiyle yâni… Dolayısıyla yeni savaşlar gündemde… İkincisi, yeryüzünün ezilen/sömürülen halkları ve sınıfları da artık dayanma ‘kapasitelerinin’ sınırına ulaşmış durumdalar. Saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları artık mümkün değil.  Dolayısıyla saldırı savaşlarının devrimlere dönüşme potansiyeli yüksek… Aynı şekilde, isyanların, başkaldırıların devrimlere evrilme potansiyeli de yüksek… Tabii sadece bir potansiyelden söz edebiliriz. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin ama sürecin nasıl bir seyir takip edeceği, tarafların neyi nasıl yapabileceğine bağlı olmaya devam edecek. İşte iradi müdahale tarihin böyle dönemlerinde hayatî önem kazanıyor. Öyle ki, insanlığın ve uygarlığın geleceği, ezilenler/sömürülenler cephesinin basiretine ve politika yapma yeteneğine indirgenmiş görünüyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>O zaman, böyle bir döneme hazırlanmamız, bunun için düşünsel planda büyük bir atılım başlatmamız ve toplumsal devrimi esas alan, ideolojik ayrılıklardan ve didişmelerden uzak, geniş, rahat, özinisiyatife dayanan bir örgütlenmenin ilk adımlarını atmamız gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten devrim istiyorsak devrim için hazırlanmak en doğrusu…</p>
<p style="text-align: justify;">2 Ocak 2012</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Bölüm için <a href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi">tıklayın</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/devrim-uzerine-soylesi-ii-%e2%80%9corgut-paradoksu%e2%80%9d-uzerine/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zenginlik, yoksulluk ve özel mülkiyete dair II</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 22:25:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2277</guid>
		<description><![CDATA[Bir yoksul aç ise, bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.” ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Özel Mülkiyeti neden lağvetmek gerekiyor? </em></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> “Bir yoksul aç ise, bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.” </em></strong><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftn1"><strong><em>*</em></strong></a></p>
<p style="text-align: right;">Hz. Ali</p>
<p style="text-align: justify;">Mülkiyet gasptır, zorla, şiddet ve hileyle topluluğa [kamuya, <em>socium‘</em>a, herkese] ait olana özel şahışlar tarafından el konulan zenginliktir. Ancak şiddete dayanılarak korunabilir ve çoğaltılabilir. Devlet savaşın ‘sosyalleşmesi’ sonucu oluşmuş bir aygıttır. Devletle birlikte hukuk sistemi de ortaya çıkmıştır. Mülkiyet, hukuk sistemi tarafından meşrulaştırılır ve korunur ama hukukun varlığı zoru ve şiddeti dışlamaz. Geçerli hukuk sistemi, verili durumdan hareket eder ve statükoyu korur. Hiçbir zaman temeldeki asıl haksızlığı sorun etmez. Geçerli eşitsiz, adaletsiz ilişkiler bütününü korumayı ve sürdürmeyi amaçlar. Aslında özel mülkiyetin kural olduğu bir toplumda hukuk adalete karşıdır. Gerçek durum böyledir ama retorik farklıdır. Doğal ve sosyal zenginliğin küçük bir azınlığın elinde toplandığı, geniş kesimlerin, açlığa, çaresizliğe, sefalate terkeldiği bir toplumda, hangi adaletten söz edilebilir? Siz kentlerin merkezinde yükselen adalet saraylarının varlığına aldanmayın. Oralarda adalet tecelli etmez, etmesi mümkün değildir. Kaldı ki, saray ve adalet kelimelerinin yan yana getirilmesi tuhaf değil mi? İnsanın, <em>sarayda adaletin işi ne</em> diyesi geliyor&#8230; Zira hukuk sisteminin <em>misyonu ve varlık nedeni</em>, <strong><em>verili eşitsiz, dolayısıyla haksız, durumu sürdürmektir.</em></strong> Bu yüzden özel mülkiyet etikle bağdaşmaz, bu ikisi uzlaşmaz çelişki içeren [antagonique] kelimelerdir. Zira, etik eşitliği varsayar, mülkiyet ise eşitsizliğe dayanır, eşitsizliği derinleştirir ve sürekliliğini sağlar. Durum böyle olsa da şimdilerde “hukuk devletinden”, “hukukun üstünlüğünden” çok söz ediliyor. Geçerli hukuk sistemi kimin tarafından oluşturulmuştur, ne amaçla oluşturulmuştur, neyin koruyucusudur? sorusunu soran var mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2278" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii/attachment/pr-vate-property"><img class="alignright size-medium wp-image-2278" title="pr-vate-Property" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/pr-vate-Property-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Bu kepaze durum ‘şeylerin normal hâli sayılıyor. Sizin hukuk sisteminiz mülk sahibi sınıflar ve adamları tarfından geçerli haksız ve adaletsiz durumu sürdürmek, ayrıcalıklıların servetini ve iktidarını güvence altına alıp- korumak üzere oluşturulmuş değil midir? Kanunları kimlerin nasıl yaptığı mâlûm değil mi? Kanunları yapanlarla çekleri imzalayanlar aynı kişiler değil mi? 5 “iş bitirici” kapitalistin serveti 15 milyon insanın gelirinden daha fazla olduğu bir rejimde, 950 dolar milyarderinin servetinin değerinin 2,8 milyar insanın gelirinden daha büyük olduğu bir dünyada  “hukuk” nasıl üstün olacak? Bu vesileyle şu “hukuk devleti” söylemini de  teşhir etmek gerekir. Zira, devletin mutlaka kendine göre bir hukuku vardır veya hukuku olmayan bir devlet olamaz&#8230; Hukuk devleti söylemi bir pazarlama unsuru olarak iş görüyor&#8230; “ <em>Öyle bir devlet ki, hukuku var, hukuka dayanıyor” </em>denmek isteniyor&#8230; Devenin tüyü var, şekerin tadı var demenin ne âlemi var&#8230; Önemli olan <em>“kimin hukukuna dayandığı”, “kimin hukukunun üstünlüğü” </em>değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumun sınıflara bölünüp, özel mülkiyetin sahneye çıkmasıyla çelişik bir süreç başladı. Birinin zenginleşmesi başkalarının yoksullaşması, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum olmasıyla sonuçlanır oldu. İlerleyen dönemde her teknik ilerleme, emek verimliliğindeki her artış, ezilen sınıfların durumunun kötüleşmesiyle sonuçlandı. Lewis H. Morgan 1877’de yayınlanan ünlü eseri <strong>Ancient Society</strong><em>’</em>da bu çelişkiyi şöyle ifade etmişti: “<em>Uygarlığın doğuşundan beri, servet artışı o kadar büyük, servet biçimleri o kadar çeşitli, uygulaması o kadar geniş ve mülk sahipleri yararına yönetemi o kadar becerikli oldu ki, bu servet, <strong>halk karşısında gemlenmesi olanaksız bir güç haline geldi. İnsan aklı kendi yarattığı karşısında çaresiz ve şaşkın öylece duruyor”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftn2">1</a></strong></em>. Kapitalizmin sanayi devrimi aşamasından sonra bu süreç tarihte görülmemiş boyutlara ulaştı, 1980 sonrasında neoliberal küreselleşmeyle  birlikte iyice çığırından çıktı&#8230; Eğer bu kör gidiş vakitlice durdurulamaz ise, aracın istikâmeti daha geç olmadan değiştirilemez ise, gezegende yaşamın tehlikeye girmesi kaçınılmaz görünüyor. Zira dünyanın zenginleri gezegende yaşamı bitirmek üzereler&#8230;  Gerçek durum öyle olsa da, insanlara gösterilen resim başka. Bütün bunların ilerleme, kalkınma aşkıyla yapıldığı söyleniyor&#8230; İlerde işlerin düzeleceği söyleniyor.  Öyle bir “ileri” ki bir türlü gelmiyor, gelmesi de mümkün değil&#8230; Ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kaçıyor&#8230; İnsanlara daha çok ekonomik büyümeyle tüm sorunların çözüleceği söyleniyor&#8230; Oysa tüm kötülüklerin gerisinde bize <em>vazgeçilmez </em>olarak sunulan büyüme yatıyor. Aslında ilaç diye sunulan hastalığın nedeni&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Başka hiç bir gerekçe dikkate alınmasa bile, sadece etik nedenler, özel mülkiyetin lağvedilmesini haklı çıkarmak için yeterlidir. Bir yanlış anlamaya yer vermemek için iki hatırlatma uygun olabilir. Birincisi, genellikle özel mülkiyetten söz edildiğinde bir insanın ve ailesinin yaşamı için gerekli mütevazı araçlar kastedilmiyor. Mülkiyetten başkalarının emeğini sömürmeye, başkalarının emeğinin ürününe el koymaya imkân veren üretim araçlarına sahip olmak anlaşılmalıdır; İkincisi, özel mülkiyetin lağvedilmesi bir hamlede gerçekleşek bir şey değil, bir süreç olarak anlaşılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özel mülkiyetten kurtulmalıdır, özel mülkiyet lağvedilmelidir, özel mülkiyet insan toplumlarının yaşamından çıkarılmalıdır dediğinizde, hemen özel mülkiyet lehinde bir dizi gerekçe sıralanıyor ve deniyor ki, “özel mülkiyetin olmaması demek komünizm demektir, komünizmin ne yaptığı mâlûm, üstelik başarısız da oldu&#8230;” Bununla komünist partiler tarafından yönetilen Sovyetler Birliği ve aynı bloka dahil diğer ülkelerin deneyleri hatırlatılıyor. Oysa, söz konusu rejimler kavramın bilinen anlamında komünist değillerdi. Zaten komünist olsalardı çökmezlerdi. Bu rejimlerin yöneticileri ve hasımları bunlara komünist dediler diye gerçekten öyle olmaları mı gerekiyordu? Başlangıçta söz konusu rejimler komünist bir perspektife sahip olsalar da, hızla başlangıçtaki amaca, komünist toplum idealine yabancılaştılar ve tuhaf otokrasilere dönüştüler. Sosyalizm/ komünizm perspektifinin uzağına savruldular. Bu ilk deneylerin başarısız olması, neden komünist toplum projesinin “imkânsızlığının” gerekçesi sayılsın ki? İnsanlık tarihinin büyük bölümünde insanlar özel mülkiyet diye bir şey tanımadılar. Ortak üretip, paylaştılar, ortak tükettiler. İlişkilerini belirleyen rekabet, kıskançlık, başkası aleyhine zenginleşme sapkınlığı, çatışma değil, dayanışma, yardımlaşma, işbirliği ve paylaşma kültürüydü. Bu tür <em>“kabile komünizmi”</em> yüzbinlerce yıl devam etti. Şimdilerde bile özel mülkiyeti reddeden “mikro topluluklar” pekâla varlıklarını sürdürebiliyorlar&#8230; Kaldı ki, bu güne kadar gerçek bir komünizm deneyinin yaşanmamış olması, bundan sonra da yaşanmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka gerekçe, özel mülkiyetin “bireysel özerklik ve özgürlük” için gerekli olduğu iddiasıdır. Aslında bu iddianın hiç bir inandırıcılığı yoktur. Asıl özel mülkiyete dayalı kapitalist sistemde [mülk sahibi sınıfın mensupları hariç] bireyin ekonomik özerkliği yoktur. Zaten sistem her ileri aşamada insanları mülksüzleştiriyor, proleterleştiriyor. Bilindiği gibi kapitalist dinamik <em>mülksüzleştirerek sermaye biriktirmeye</em> dayanıyor. Bunun anlamı, her ileri aşamada insanların daha çoğunun yaşam araçlarından mahrum olması, üretim ve yaşam araçlarına yabancılaşmasıdır&#8230; Ekonomik planda özerk olmayan bir birey, politik planda kendini gerçekleştirebilir, özgür olabilir mi? Şimdilerde özelleştirmeler pupa-yelken yol alıyor&#8230; Bu kepazeliği bir de büyük bir başarı, matah bir şey olarak sunuyorlar&#8230; Her şey özelleştirilip, bir avuç kapitalistin özel mülküne dönüştürüldüğü bir toplum ne demeye gelir? Aslında sorun sanıldığı kadar karmaşık değil, siz bir şeye sahip olduğunuzda, başkalarının ona sahip olmasını engellemiş oluyorsunuz&#8230; Her şeyin özel mülkiyet konusu olduğu, bir topluluğun tüm servetinin ve kaynaklarının küçük bir mülk sahibi sınıfın elinde toplandığı koşullarda, hangi hukuktan, hangi adeletten, hangi demokrasiden söz edilebilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka gerekçe de, özel mülkiyetin olmadığı koşullarda insanların çalışma motivasyonu olmayacağı ve kamu mallarına özenle ve sorumlu davranmayacağı, korumayacağı gerekçesidir&#8230; Bu tür safsatalar geçerli “özel mülkiyet kültürünün” uydurmalarıdır. Bu gün geçerli kültürün <em>verili </em>ve<em> değişmez </em>olduğu anlayışının ürünüdür. Tembellik, çalışkanlık ve üretkenliğe dair burjuva ön yargılarının ürünüdür. Bir kapitalist hesabına çalışan bunu bir motivasyonla mı, yoksa zorunluluktan mı yapıyor. Kendi iradesinin de işe karıştığı ortak mülkiyet koşullarında insanlar neden çalışmak istemesinler? İnsanın ‘normal hâli‘ tembellik değil, çalışma, üretme, yaratma güdüsüdür&#8230; Aslında tembelik insanın normal hâli değildir. Sınıflı toplumda mülksüzlerin haklı kaçışının bir ifadesidir. Emeğinin ürünü başkaları tarafından gasbedilen bir insanın  işini  heves ve motivasyonla yapması mümkün müdür? Çalışma kölelik koşullarında mı, yoksa özgürlük ortamında mı daha etkili ve yaratıcı olur?</p>
<p style="text-align: justify;">Son bir safsata da “mülkiyet ihtiyacının insan doğasının bir gereği” olduğudur. Sizin insan doğası dediğiniz nedir ki? Ebed müddet geçerli bir insan doğası mı var? Eğer öyleyse insanlar yüzbinlerce yıl özel mülkiyet olmadan nasıl yaşadılar? Bir insanın davranışını belirleyen, ait olduğun toplumun kültürü, “dünya görüşü” ve yaşam anlayışıdır. Bu gün geçerli kültür ve “dünya görüşü” de, özel mülk sahipleri kapitalistlerin ve bir bütün olarak egemen konumdaki burjuva azınlığın kültürü ve “dünya görüşüdür”. Eğer kendinizi, sizi sömürenlerin, aşağılayanların, köleleştirenlerin aynasında görürseniz, elbette bu tür saçma iddiaları önemsersiniz&#8230; Her şeye rağmen bir “insan doğasından” söz edilecekse, her halde onun hâkim karakterini belirleyen egoizm, bencillik, kıskançlık, mal hırsı, mülkiyet tutkusu, başkaları aleyhine zenginleşme arzusu değil, adalet, eşitlik, özgürlük isteği ve dayanışma duygusudur&#8230; Geçmiş nesillerden bu günün insanına kalan mirastır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bir şeyin geçerli olması, kabul görmesi demek, onun haklılığının, gerekliliğinin garantisi değildir. Bir zamanlar kölelik ‘olağan” bir şey sayılırdı. Şimdilerde bir insanlık suçu sayılıyor. Gerçi köleliğin geride kalan “klasik versiyonu” lânetleniyor ama onun bu gün geçirli olan “modern versiyonu” [ücretli kölelik] olağan bir şey sayılıyor&#8230; Bir gün gelecek “ücretli kölelik” sistemi de bir insanlık suçu sayılacak ve tarihe mâl olacak. Dolayısıyla çok uzak olmayan bir gelecekte özel mülkiyet meselesi tartışma gündemine girecektir. Elbette bunu söylemek insanlık bu musîbetten bu günden yarına, akşamdan sabaha kurtulacak demek değildir&#8230; Lâkin insanlığın geleceğini kurtarmak, özel mülkiyete dayalı kapitalist barbarlıktan kurtulmaya endekslenmiş durumdadır. Özel mülkiyet adalete karşıdır, eşitliğe karşıdır, etiğe karşıdır, demokrasiye karşıdır, dayanışmayı dışlar, ekolojik kötülükleri derinleştirir&#8230;  Bütün bunlar özel mülkiyeti lağvetmek ve bunu da vakitlice yapmak için yeterli değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Son bir şey: Şimdilerde toplumda yaşamı çekilmez kılan özel mülkiyet belasından kurtulmak, bir sürü gereksiz kurum ve zararlı harcamadan da kurtulmak anlamına gelecektir. Özel mülkiyetin olmadığı doğal ve sosyal zenginliğin “ortakça sahiplenildiği” geleceğin komünist toplumunda, orduya, polise, savcıya, yargıca, avukata, tapu memuruna, icra memuruna, devasa “adalet saraylarına”, mapusanelere, “özel güvenlikçiye, vb&#8230; ihtiyaç kalmayacaktır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şeylerin seyrini değiştirmek onları anlamakla mümkün. Lâkin şimdilerde “bilim” ve “bilimsellik” söylemi  ideolojik köleliği ve gönüllü kulluğu besleyip büyütmenin hizmetinde. Bilim fetişizminin tahribatı çok büyük. Ne yapılıyorsa “bilimin, bilimselliğin” gereği olarak yapıldığı söyleniyor. Şimdilerde “bilim”  kendi misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış durumda. Artık külliyen egemenliğin bilimi haline gelmiş durumda. Yegane amacı ve varlık nedeni kârı büyütmek [ sömürüyü büyütmek olarak okuyunuz] olan bir bilim olabilir mi? Teknik bilim neye, kime hizmet ediyor sanıyorsunuz? Sosyal bilim de mal satmanın ve insanları alıklaştırıp, soru soramaz hâle getirmenin hizmetinde değil mi? Eğer öyleyse bilimi yüceltmenin ne âlemi var? Bu yazıyı Berthold Brecht’in <em>Mezbahaların Kutsal Johannası</em> adlı şiirinden aldığımız dizelerle bitirelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bir sonuca gitmeyen bilgiyi, </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bilmek mi sanıyorsunuz? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu dünyayı gerçekten değiştirmiyorsa!</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dünya buna muhtaç.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Korkusuz ayrılırken bu dünyadan hızla;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bir diyeceğim var:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dünyadan yalnız iyi bir insan olarak </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ayrılmayın, yetmez&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ardınızda iyi bir dünya bırakmaya bakın!<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftn3">2</a></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Kardelen, 28 Aralık 2011</p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftnref1">*</a> Yunus Ramadan, <strong>Evrensel Değerlerin Yüce Simgesi Hz. Ali, </strong>çev: Ahmet Bedir, Ekrem Matbaası, Seyhan- Adana, s. 265.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftnref2">1</a> Aktaran Friedrich Engels, <strong>L’origine de la famille, de la propriété privée et de l’État. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/8FG9F0JF/zel%20Mlkiyeti%20neden%20la%CE%ABvetmek%20gerekiyor%20(2).doc#_ftnref3">2</a> Türkçesi: <strong>Mezbahaların Kutsal Johannası, </strong>IV. Cilt, Mitos-Boyut, TEM, 1999.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-ii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kan Deryasi</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Jan 2012 22:16:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2271</guid>
		<description><![CDATA[Ağır, sancılı bir yılı geride bıraktık! Bir yıl daha yaşlandık, bir yıl daha yapamadıklarımızın ağır ezikliği altında yalpaladık. Bir yıl daha söz verdik yapamadık. Depremlerin yarattığı yıkıntılarıyla, sömürge namlularıyla kurşunlanmış genç ölülerimizle, siyasette ki boz bulanık içi boş kavramlarla, yaşlandıkça kendi kıyılarımıza deniz suları gibi çekilerek, metropollerde köşe dönmecilik oyunlarıyla, devletlerin karanlık servislerinde sürdürülen gizli ilişkiler ağı içinde Kürt halkı adına siyaset yapılarak bir yılı geride bıraktık.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“<strong><em>O zamanlar kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> içinde bir şeylerin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> orada. Güzel bir düştü evet…  sonra bir ulusun umudu</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> kırılıp paramparça oldu.” (*)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ağır, sancılı bir yılı geride bıraktık! Bir yıl daha yaşlandık, bir yıl daha yapamadıklarımızın ağır ezikliği altında yalpaladık. Bir yıl daha söz verdik yapamadık. Depremlerin yarattığı yıkıntılarıyla, sömürge namlularıyla kurşunlanmış genç ölülerimizle, siyasette ki boz bulanık içi boş kavramlarla, yaşlandıkça kendi kıyılarımıza deniz suları gibi çekilerek, metropollerde köşe dönmecilik oyunlarıyla, devletlerin karanlık servislerinde sürdürülen gizli ilişkiler ağı içinde Kürt halkı adına siyaset yapılarak bir yılı geride bıraktık.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2272" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi/attachment/mesen2012"><img class="alignright size-medium wp-image-2272" title="MEsen2012" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/MEsen2012-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Sömürgeci kültür ile yoğrulmuş siyasi Kürt kadrolarının nasıl çarpıklaştığını, sol görünüp sağa savrulduğunu, mazlum bir ulusun o ağır kuşatmasına sırt dönerek kendi bireysel çıkarı için nasıl çırpındığını gördük! Kürt aydınları kendi yakın tarihini bile sömürgeci devletlerin sunduğu argümanlarıyla yazmaya çalıştı.. Tarihin karartılmasında Türk sol aydınlarıyla adeta yarış içinde bir yılı nefes nefese tükettiler. Kürdistan’ı değerleri savunan arkadaşlarımıza sömürgeci Türk devletinden daha fazla kaygı duyarak kiralık kalemleriyle saldırdılar. TC devletinin bekasını Türklerden çok bu cenah savundu. Milli misak-i sınırların parçalanmasından en çok bunlar rahatsız oldular.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokratik Kürt Hareketinin gelişmesine sömürgeci Türk devletinden çok bunlar rahatsız oldular ve Demokratik Kürt Hareketinin gelişmesinin önünü tıkamak için ellerinden gelen her şeyi ama her şeyi yapmaya çalıştılar. Kendi başlarına yapamadıkları yerde devletin desteğine sığındılar. Sömürgeci Türk devletinin işlediği karanlık cinayetlerini bile bunlar üstlendiler. Devlete karşı değil seçimlerle gelmiş bir partiyi savaşın hedefi haline getirdiler ve yer yer devletle sorunlarının olmadığını, sorunlarının var olan hükümetle olduğunu açıklamaya çalışarak Kürt halkının bilincini sulandırmaya çalıştılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürgeci Türk devleti bu gidişattan gayet memnun olarak PKK bahanesiyle Kürdistan da kanlı eylemlerini her geçen gün biraz daha ağırlaştırarak askeri işgaline meşruluk kazandırarak ve Güney Kürdistan bölgesinin gelişmesinin önünü tıkamak için zemini hazırlıyor. Tüm bu olanlar karşısında sivil siyaset Ankara’nın politik batakhanelerinin içki sofralarında kafa çekerek bir halkın kaderi belirlenmeye çalışılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Utanılası bir durum!</p>
<p style="text-align: justify;">Yüz yıla yakındır Kürdistan’a kan taşınıyor. Kürdistan’ın her karış toprağı mezara dönüştürülerek kardeşlik çağrısı yapılıyor. Basiretsiz “Kürt politikacıları” bu kan deryası içinde çırpınan Kürt halkının kaderini getirip götürüp Ankara’daki siyaset borsasında belirliyor.  Sömürgeci Türk devletinin Kürdistan’daki askeri işgal yapısını aklamak için işi getirip götürüp iki tane politik bakanın sorumluluğu olarak lanse edip Kürt halkının bilincini bulandırıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Qılaban´da katledilen 35 sivil´in cenazesinde konuşan Selahattin Demirtaş, &#8220;Bugün ülke bölünmüştür. Artik emin oldum&#8221; </strong>diyor(!) Hiç uzağa gitmeden Kürdistan’ın şu yakın tarihinde yaşanan 1925 Kürt Ulusal Hareketi (Azadi) Koçgiri, Ağrı direnişi, 1938 Dersim’de yaşananlarla “Ülke” dediği yer bölünmemişimiydi? Bu yakın tarihimizdeki başkaldırılar kanla bastırılırken birlik ve beraberlik içinde mi yaşanıyordu? Bu kadar çapsız ve bu kadar basiretsiz bir mantığa sahip olan bir “Kürt politikacısının” Kürt ve Kürdistan sorununa yaklaşımı nasıl olur? Ülke dediği yer neresi, Türkiye mi, Kürdistan mı?  Adı konmamış bir “ülke”den bahsediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Otuz yıldır süren kirli savaş içinde Kürt halkının bağımsızlığı, özgürlüğü yerine Türk devletinin milli misak-i sınırların korunması için TC devletinin askeri işgalinin derinleştirilmesine omuz verildi. Türk bayrağıyla, sınırlarıyla hiçbir sorunlarının olmadığını günde beş vakit namaz kılar gibi bağırıp durdular. O da yetmedi: <strong>“eğer biz olmasaydık burada Türk bayrağının yerine başka bayrak dalgalanacaktı”</strong> denildi. Daha neler denmedi ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Qılaban da katledilen 35 sivilin Kürt olmaktan başka suçu olmayan silahsız savunmasız insanlardı. Dünyanın gözlerinin içine baka baka terör örgüt üyesi adı altında savaş uçaklarıyla bombalanarak katledildi bu insanlar. Orada binyıldır var olma mücadelesi veren bir halkın trajik tarihi ve kanla barutla boğulduğuna tanık oluyoruz.  Mazlum bir halk çağdaş dünyanın gözü önünde bombalarla imha ediliyor. Uluslar arası antlaşmalar gereği sivil halk her ne pahasına olursa olsun savaşın hedefi olamaz, fakat bu antlaşmalar Orta-Doğu da politik denge hesapları ve çıkar çatışmaları içinde Kürdistan da geçerli olmadığını bir kere daha gördük.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dört-beş parçaya bölünmüş Kürdistan’ın somut gerçeği. Sömürgeciler arası savaşta bile Kürtler hedefte.. Ermenistan Azerbaycan arasında ki savaşta da gördük bunu, binlerce Kürt Mirov dağında  donarak öldü.. köyler Amerika dan gelen gönüllü Ermeni milislerince imha edildi. İran Irak savaşında da görüldü, Saddam İran’a karşı değil Kürtlere karşı imha eylemini sürdürdü, en bariz örneği Halepçe de yaşandı. Türk devleti yüz yıla yakındır başta basın olmak üzere Kemalist solun da gönüllü desteğini alarak Kürdistan da imha eylemini sürdürüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Turk Devleti demokratik açılım adı altında sürdürdüğü demokrasi manipülasyonuna “evet ama yetmez” diyen Kürt aydın ve siyasi kadrolarına Qılaban da sivil halka yağdırılan bombaların barutuyla “yemez ama evet”i ısıra ısıra yedirdi.  Çünkü hayat maddidir ve maddi hayat ise gerçektir. Kürdistan gerçekliği karşısında gerçekçi olunmadığı sürece daha çok Qılabanlar yaşayacağız. Bu kaçınılmaz!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kadar acımasız ve merhametsiz bir ortamda, mazlum bir ulus kan deryası içinde yaşama savaşı verirken yeni yılınızı nasıl kutlayayım?</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">01.01. 012 Paris</p>
<p style="text-align: justify;">(*)<strong><em>Kara Geyik. Kalbimi Vatanıma Gömün kitabının arka kapağı </em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtlerin Kendi Tarihleriyle Yüzleşmesi -I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 15:01:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tahsin Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının kadim halklarından biridir. Zağros dağlarıyla Van Gölü havzası arasında yerleşik olan, zamanla daha geniş bir alana yayılan ve  tarihte yer değiştirmeyen halklardan bir tanesidir. Yaşadıkları toprakların cazibeliği refah-mutluluk olarak Kürtlerin yaşamına yansımamıştır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Uludere’de katledilen 35 Kürt insanın anısına !”</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının kadim halklarından biridir. Zağros dağlarıyla Van Gölü havzası arasında yerleşik olan, zamanla daha geniş bir alana yayılan ve  tarihte yer değiştirmeyen halklardan bir tanesidir. Yaşadıkları toprakların cazibeliği refah-mutluluk olarak Kürtlerin yaşamına yansımamıştır.  Batıdan ve doğudan Mezopotamya’ya yönelen saldırıların derin izler bıraktığı ve toplumsal alt- üst oluşlara neden olduğu açıktır. Büyük İskerder’le Asya ya taşınan Yunan uygarlığı;  Mezopotamya, Mısır uygarlıklarıyla katkılarıyla Helenistik medeniyet doğmuş; Bergama, İskenderiye ve Babil’de dönemin en büyük kütüphanelerini kurulmuştur.İskender, Kürdistan’dan geçerken Kürt yerleşim yeri Dara’yı yerle bir etmiş; Kürtlerin payına yine yıkım düşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2268" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i/attachment/hevi"><img class="alignright size-medium wp-image-2268" title="Hevi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/Hevi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Mezopotamya, doğudan ve batıdan ardı arkası kesilmeyen saldırılar; fetihçi orduların eksik olmadığı ama tutunmakta zorlandıkları ateş çemberidir. Kürtler bir yandan kendisine yönelen saldırılarla cebeleşirken diğer yandan İslam adına tarihe nokta koymayı da ihmal etmediler. Selahaddin Eyyubi ile   Hıristiyan dünyasının çok önem verdiği Kudüs’ü alma çabalarına geçit vermemiştir. Tikrit doğumlu olan ve Kürdistan’da yaşamamış olan Selahaddin Kürt hissiyatı ile hareket ettiğini söylemek zordur. David Mcdowall’in işaret ettiği husus dikkate değerdir. Mcdowall, Selahaddin Eyyubi ile ilgili şu tespitleri yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">“İslam ordusunda kıdemli Kürt subayların sayısı hiçbir zaman az olmamıştı. Bunların en göze çarpanı Haçlıları kesin yenilgiye uğratarak Mısır, Suriye ve Irak’ta Eyyubi hanedanını kuran Selahaddin idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer Kürt kimliğini kendisine uygun görseydi, Kürdistan’ın ortasındaki bereketli Şahrizur ovasını tımar olarak kendi Türk askerlerine vermesi mümkün olmayabilirdi.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Selahaddin Eyyubi’nin yaklaşımı ile İslamiyet’i yayan Arap komutanlarının tutumu farklıdır. Selahaddin Eyyubi, İslam dinini kendisine rehber edinen, İslamiyet’i yaymayı yegane amaç olarak önüne koyan ve tüm imkanlarını bunun için harcayan biridir. Dolaysıyla hüküm sürdüğü topraklarda Kürt dilini ve kültürünü egemen kılmak gibi amaç gütmediği anlamak zor değildir. Dönemin hakan ve sultanlarına benzer yaşam tarzına sahip değildir.  Genç yaşta (56 yaşında-1193) vefat ettiğinde yoksul sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eyyubi Devletine daha pozitif bakan araştırmacılarda yok değildir. Bunların başında Mehrdad R. Izady gelir. Izady, Eyyubilerin isimlerinden başka Kürtlükle ilgilerinin olmadığını kabul etmekle beraber Eyyubiler dönemin Kürtler birçok alanda önemli başarılara imza atıklarını söyler. Izady şunları söyler:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kürdistan’dan tutun da Yemen ve Sudan’a kadar geniş bir bölgede, Kürt olmayan halklar arasına yerleşen, onları yöneten, onlarla evlilikler yapan Eyyubiler’in tıpkı Büweyhiler gibi, Kürtlükle isimlerinden başka bir ilişkisi kalmamıştı. Yöneticiler bizzat yönettikleri tarafından asimile edilirken, Kürtlerin, bu hanedanlıkları, yıkılıncaya kadar hatta daha da sonrasına kadar, Kürt olarak değerlendirildikleri kolayca belgelenebilir. Bunun en isabetli örneklerinden biri, Mısır’daki son Eyyubi yönetiminin yıkılmasından iki yüz yıl sonrasına kadar, Mısır’ın aydınları, yöneticileri ve ileri gelenleri arasında Kürt klan isimlerinin yaygınlığıdır.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz Eyyubi Devletinde Kürtler  yönetimin çeşitli kademelerinde yer aldılar, başta astronomi, matematik, filoloji gibi pek çok alanda ilerleme sağladılar. Ebu-Hanife Ahmed Dinawari(M.S.820-896) gibi ünü sınırları aşan bilim adamları yetişmiştir. Bütün bunlar Eyyubilerin, Arap orduları ve Selçuklu Türkleri arasındaki farkı ortadan kaldırmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Araplar, İslam adına ele geçirilen yeni topraklarda Arap kültürünü taşıdılar ve yer yer yerli halkların kendi dillerini kullanmalarını yasakladılar. Kürtlerin Arap ordularıyla karşılaşması 640 yıllarda Mezopotamya’nın fethi sırasında olmuştur. Bazı araştırmacılara göre; Kürtler Mezopotamya’nın Arap ordularının fethi sırasında Sasani İmparatorluğuna destek verdiler ve Arap ordularına karşı direndiler.(M.S.639-644)  Sasani İmparatorluğunun çökmesiyle, Kürt aşiret reisleri yeni dini kabullenmek zorunda kaldılar. Hemen hemen bütün kaynaklar, bu sürecin çok kanlı geçtiği konusunda hem fikirdirler. Başta Hemedan, Şehrizor, Pave, Kirmanşah olmak bölge işgal edilir ve çocuk yaşta olanlar dahil erkekler katliamdan geçirilir. Kürtçe konuştukları için binlerce insanın dili kesilir ve Hemedan, Şehrizor, Kirmanşah, Mudayin gibi şehirlerin kütüphanelerinde bulunan binlerce kitap yakılarak yok edilir. Yapılan tam anlamıyla İslamı yaymanın ötesinde Araplaştırma politikasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Araplaştırma politikasının hedefinde sadece Kürtler yoktur. Farslılar Araplaştırma politikasına karşı, kendi dil –kültürlerini korumanın özgün yollarını bulurlar. Farslılar İslamı kabul etmekle beraber Şia mezhebi etrafında örgütlenerek, Araplaştırma politikasına karşı baraj oluşturabildiler. Farslılar Şia ile Araplaştırmaya karşı sed oluştururken, Şiiliği kendi ulusal bütünlüğünü sağlama ve geliştirmede basamak olarak kullandılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Arapların Kürtlerle karşılaşmaları, Araplara alışmaları bütünleşmelerini beraberinde getirmemiştir. Kürt aşiretleri varlıklarını sürdürebilmek için yeni bir ekonomik ve toplumsal ilişki yaratmaya çalıştılar. Bu ilişki egemen olana itaat etmekle beraber, koloniler halinde gücünü devam ettirmektir. Aşiret örgütlenmesi de  imparatorluklar içinde özerk yapıların oluşturulmasına uygundur. Aşiret, klan örgütlenmesinin üst biçimi, kabileler birliğini ifade eder.  Soy ve akrabalık ilişkilerine dayanan toplumsal bir kurumdur. Kürdistan’da aşiret örgütlenmesinin aşılıp,merkezi üst yapı kurumunun oluşturulamaması, istikrarsız-anarşik zeminin de temelini oluşturur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan’daki istikrarsızlığın bir başka önemli nedeni de gerek doğudan ve gerekse batıdan gelen yağmacı orduların geçiş noktası üzerinde bulunmasıdır. Mevcut otoriteler (hükümetler), Kürdistan’dan geçmekte olan fetihçi ordular ve Kürt aşiretleri arasındaki ilişkiler, bu ilişkilerin aldığı biçim, normal ve dengeli ilişkiler olarak değerlendirilemez. Dolaysıyla Selçuklu Türklerinin Anadolu girişleri ve Kürtlerle karşılaşmaları çok kanlı olmamasını Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans)- Ermeniler denkleminde aldıkları pozisyonun bir sonucudur. Selçuklu Türklerine karşı gösterilen “mecburi tolerans” , “Bin yıllık kardeşlik” olarak tanımlanan kanlı ve trajedik sürecin başlamasına sebep olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">1300’lü yıllarla  1450’li yıllar arası Kürdistan eşi görülmemiş mezalime tanıklık eder. Hülagu komutasındaki Moğol orduları ve peşi sıra Timurlenk’in yağma ve talanlarıyla belli başlı Kürt yerleşim yerleri yerle bir olur. Peş peşe gelen aşırı dış müdahalelere karşı Kürtler, yaşadıkları coğrafyanın kendi özgü, çetin dağları, kendi kendine yeten vadi ve platoların içine çekilerek korunmaya çalışmışlardır. Bir anlamda dağlar Kürtleri dış etki ve tehditlerden koruyan korunaklar haline gelmiştir. Aynı zamanda Kürt toplumunun tamamen olmasa bile kısmen homojen kalmasını sağlayan faktörlerin başında gelir. Kürtler, fırtınalı  dönemleri dağ ve vadilere sığınarak geçirirken, nefes aldıklarında ovaya inip Meyafarkin gibi devletler kurmuşlar. Müller Simonis, “L Armenie Le Kürdistan et la Mesopotamie” (Paris 1892) adlı kitabında Kürtlerle ilgili şu tespitleri yapmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kürtler, toplu aşiretlerle meskun oldukları vadiler içinde, bir devlet meydana getirmek cesaretine sahip olacak derecede güçlü bir ulus teşkil ederler. Fakat onların aşiretlere has bölünmüş vaziyetleri, maceraperest karakterleri ve topraklarının coğrafi durumu gerçekten bağımsız bir Kürt devletinin meydana gelmesine engeldir.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn3">[3]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu tarihsel gelişmeler içinde belirleyici ve kalıcı etki bırakan Orta-Asya’dan gelen Türkmen boylarının önce Selçuklu ve sonradan Osmanlı adıyla devletleşmesidir. Şüphesiz Kürdistan’a her müdahalenin şu yada bu şekilde Kürtlerin toplumsal ve siyasal şekillenmesinde etkileri olmuştur. Ancak kalıcı etki bırakan Osmanlı-Fars ve Arap denkleminde, karşılıklı ilişkilerin, çatışmaların ve egemenliklerin yaratığı yaşam tarzı ve bunların siyasal sonuçlarıdır. Bir Türk boyu tarafından  kurulan,etnik yapısı Osmanlılık tebası içinde gizlenen,  Halifelikle “ taçlandıran” Osmanlı İmparatorluğunun  mağdurlarının başında Kürtler gelir. Osmanlının “Müslümanlara getirdiği zorunlu askerliğin”  yegane mağduru yine Kürtlerdir. Kafkaslardan Yemen oradan Balkanlara savaştan savaşa koşan ve sınır boylarında heder olanlar Kürt süvarileridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı otoritesinin zayıfladığını hissettiğinde, riskli gördükleri Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılması ile işe başlar. II. Mahmut’un başlattığı merkezileşme çabalarının hedefinde 1514 Çaldıranda ortaya çıkan dengenin ve bu dengeye bağlı olarak oluşan Kürt beylerinin statülerinin ortadan kaldırılması vardır. Soran Kürt Beyi Mir Muhammed (1833) entrikalarla İstanbul’a getirip, oradan Trabzon’a götürüp ortadan kaldırılır. Akabinde Botan Beyi Mir Bedirxan derdest edilerek Girit’e sürgüne gönderilecektir.(1847) Mir Bedirxan’ın müttefikleri Hakkâri Beyi Nurullah ile Mahmut Han akıbetleri farklı değildir. Nurullah Bey, Mir Bedirxan gibi sürgüne gönderilirken; Mahmut Han çeşitli işkencelere tabii tutulduktan sonra Bulgaristan’a gönderilmiş ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Botan Miri Bedirxan Bey’le ilgili en çarpıcı  tartışma Nasturi katliamıdır. Nasturi katliamı Avrupa’da Hıristiyan katliamı olarak algılandı.Oysa Rus ve batılı diplomatların bölgeden gönderdikleri raporlarda; Botan Beyinin hüküm sürdüğü alanlarda adaleti ve barışçıl yaklaşımı hakkında sayısız övgü dolu yazılar mevcuttur. Bedirxan adaleti Ermeniler, Asurîler ve Keldaniler içinde geçerlidir. Laik  tutumuyla tanınan Bedirxan’ın Hıristiyanlara karşı saldırgan tutumu söz konusu değildir. Botan Mirliğinin egemenlik alanı Hakkari’ye kadar genişlediğinde Nasturiler direniş gösterdiler. Nasturilerle sürtüşmenin bu denli şiddete dönüşmüş olmasında Osmanlı’nın rolünü unutmamak gerekir. Bedirxan güçlenmiş, egemenlik alanını genişletmiş ve Osmanlı’ya göre daha adil ve huzurlu bir yönetim oluşturmayı becermiştir. Osmanlı, Bedirxan’ın yapacağı bir hataya bakmaktadır. Bedirxan’ın öngöremediği nokta burasıdır. Osmanlı, beklediği fırsatı Nasturi olayında yakalar. Nasturi katliamı, Avrupalıların tepkisine ve Bedirxan Osmanlı karşısında yalnız bırakılmasına yol açmıştır. Osmanlı için  beklenen fırsat doğmuştur. Avrupa’nın desteği ,Bedirxan’ın  yeğeni Yezdanşer’in ihanetiyle Botan Mirliğinin sonunu getirmiştir. David Mcdowall, Osmanlı’nın bilerek Bedirxan tutumuna göz yumduğunu ve Kürt emirliğinin gücünü kırmak için kullandığını söyler. Mcdowall şöyle devam ediyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Sonuç olarak Osmanlı’nın Bedir Han’a bilerek göz kırptığı söylenebilir. Musul ve Erzurum valilerinin onu halka çok iyi anlatan bu hedeften vazgeçirmek için hiçbir şey yapmadıkları kesindir. Osmanlılar ürkütücü ve huzursuzluk yaratan Nasturi aşiretlerinin azaltılmasını memnuniyetle karşılayacaklar ve Hıristiyanların huzursuz edilmesi kaçınılmaz olarak Avrupalıların suçluların cezalandırılmasını istemelerine yol açacaktır. Bu durum da Osmanlıların bir diğer Kürt emirliğinin gücünü azalması için uygun bir bahane olacaktır.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn4">[4]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı’nın Nasturileri tahrik ederek, Bedirxan’ı da adeta teşvik ederek;  Botan Bey’inin adaletine gölge düşmüştür. Daha da önemlisi Nasturi deneyimi Osmanlı için kıymetlidir ve daha sonraki süreçte (Kürtlerin kendi arasında ve özellikle Ermenilerle olan ilişkilerde) bolca kullanılacaktır. Faturası da Şeyh Übeydullah’ın büyük oğlu Şeyh Sıddık’ın tabiriyle Kürtlere kesilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt beyliklerinin gücü kırılıp, Kürdistan daha steril hale getirildikten sonra Osmanlı Kürdistan eyaletini resmileştirmiştir. (20 Cemaziyelevvel 1263-1846) Bundan sonra Kürdistan eyaletini kendi vali ve paşalarıyla yönetecektir. Nazım Sevgen’in Kürtler, Kürt Beylikleri adlı Türk Tarih Dergisinin 1977 yılındaki sayısında yayınlanan “Kürdistan Eyaletinin Kuruluşu” belgesinde, Eyaletin neden teşkil edildiği gerekçeleri  ile açıklanmaktadır. Kürdistan Eyaletinin kuruşunu öngören ve Padişaha sunulan teklif metninde şu gerekçeler yer almaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Sırf Padişah efendimizin eseri olarak eşkıya elinden kurtarılan ve belki de bu suretle yeniden fethedilen Kürdistan bölgesinin geleceğine dair Anadolu ordusu Müşürü Paşa hazretlerinin bazı mütalaa ve ifadeleri bulunmakta idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Müşir Paşanın ikinci derece olan ifade ve beyanları, bölgenin mülki idare ve teşkilatına ait idi. Paşa, teshir edilen Kürdistan havalisinde emniyet ve asayişi temini, düzenin kurulması için burada özel ve bağımsız bir idareye tabi tutularak başına dirayetli bir zatın getirilmesi yani Diyarbekir eyaletiyle Van, Muş, Hakkari sancaklarıyla Cizre, Botan ve Mardin kazalarından büyük bir eyalet kurulmasını teklif etmektedir.”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn5">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Teklifte siyasi gerekçelerin yanı sıra askeri gerekçelerde sıralanmaktadır. Anadolu ordusunun Harput’tan Ahlat’ta kaydırılması istenmekte ve gerekçesi şöyle izah edilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Ordu dairesinin tamamiyle ortasında bulunduğu gibi Harput’tan ziyade, İran ve Rusya hudutlarına yakındır. Askeri mevkilerle bağlantısı, her tarafa asker sevkinde kolaylığı vardır .<strong>Hususiyle Kürdistan’ın kalbinde bulunduğundan ve bu suretle Anadolu ordusunun yumruğu mütemadiyen nezaret altında tutulması icap eden Kürtlerin tepesinde bulunacağından dolayı, Ahlat’ın bundan sonra Anadolu ordusunun merkez ittihaz edilmesi lüzum ve keyfiyeti…”<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerin kendi tarihi ile yüzleşmesi oldukça kapsamlı ve derinlikli bir konudur. Özellikle 19. Yüzyılın sonları ile 20. Yüzyılda Kürdistan’da meydana gelen olaylar ve buna bağlı oluşan siyasal şekillenmişliğin anlaşılabilmesi için, Kürtlerin M.S. geçirdiği tarihsel sürece kısa da olsa gezinti yapmamız gerekirdi. Bu gezintinin çok yüzeysel kaldığını kabul ediyorum. Ancak; bir makalenin boyutları içerisinde bundan daha fazlası yapmak oldukça zordur. Yüzeysel de olsa bu gezintinin amacı, günümüzdeki Kürt siyasal biçimlenmesinin nedenlerini; geçmişin sonuçlarında aramanın gerekliliğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">30.12.2011</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref1">[1]</a> David Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, 2004 s:49</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref2">[2]</a> Mehrdad R.Izady, Kürtler, Doz Yayınları, Ağustos-2004, Birinci Baskı, s:106</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref3">[3]</a>[3] Akataran Mehmed Uzun-Rewşen Bedir-Han, Defter-i A’malım(Mehmet Salih Bedir-Han’ın Anıları), Belge Yayınları, Birinci Baskı-1998, İstanbul,s:129</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref4">[4]</a> David Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul-2004, s:71</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref5">[5]</a> Aktaran Mehmet Uzun-Rewşen Bedir-Han, Defter-i A’malım, Belge yayınları, Birinci Baskı-1998, İstanbul,s:130-131</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.IE5/L85VPQ7Y/K%C3%BCrtlerin%20Kendi%20Tarihleriyle%20Y%C3%BCzle%C5%9Fmesi.docx#_ftnref6">[6]</a> A.G.E. s:130</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kurtlerin-kendi-tarihleriyle-yuzlesmesi-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP’nin yeni «Dersim Açılımı»</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/manset/akp%e2%80%99nin-yeni-%c2%abdersim-acilimi%c2%bb</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/manset/akp%e2%80%99nin-yeni-%c2%abdersim-acilimi%c2%bb#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 23:40:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2254</guid>
		<description><![CDATA[Bir yanıyla Dersim isyanı ve bu isyanın bastırılması Rusya’daki Şubat devrimi ile tetiklenen ve ekim devrimine varan ayaklanmalar ve Sovyet hareketlerinin bir uzantısı olarak kurulan Erzincan Kürt-Ermeni Şura hükümeti ile ilişkilidir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2255" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/akp%e2%80%99nin-yeni-%c2%abdersim-acilimi%c2%bb/attachment/koz2"><img class="alignleft size-medium wp-image-2255" title="KoZ2" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/12/KoZ2-250x175.jpg" alt="" width="250" height="175" /></a>GEÇMİŞİ AYDINLATIYORMUŞ GİBİ YAPIP BUGÜNÜ KARARTMAK YAHUT  AKP’NİN YENİ «DERSİM AÇILIMI»</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim konusu daha önce Onur Öymen’in «Dersim’de analar nasıl ağladıysa şimdi de ağlaması normaldir» anlamına gelen sözleriyle CHP’yi karıştırmıştı. Şimdi de Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün beyanlarıyla yeni bir tartışma tetiklenmiş bulunuyor. Onur Öymen sözlerini AKP’nin sözde Kürt açılımına itiraz etmek için sarfetmişti. Aygün üzerinden gelişen tartışma ise görünüşe göre tam aksi gibi, güya AKP’nin daha fazla açılım yapmasını kışkırtan bir çıkış olarak algılanmaktadır. Bu aykırı görünüşe rağmen her iki olayın asıl ortak yanı CHP içindeki hizip kavgasıyla ve AKP-CHP rekabeti ile Dersim konusundan daha fazla ilişkili olmaları ve giderek sıkışmaktaki AKP iktidarının ferahlamasına hizmet etmeleridir. Bununla birlikte her ne kadar Öymen söz konusu açıklamasını bizzat yapmış olsa da, Aygün’ün çıkışı kendi inisiyatifinden ziyade AKP destekçilerinin inisiyatifiyle olmuştur. Esasen Zaman gazetesindeki röportajında söyledikleri Aygün’ün ilk kez şimdi Zaman gazetesindeki söyleşide dile getirdiği fikirler değildir. Daha önce başka vesilelerle benzer sözleri sarfetmiş ve yayınlamış olsa da aynı yankıyı yaratmamış olması da tesadüf değildir. Aygün’ün AKP’nin yeni bir açılım havası yaratması için kullanıldığı besbellidir. Nitekim Zaman’daki röportajından sonra patlak veren tartışmaların ardından kendisi de yanlış zamanda ve yanlış yerde konuşmaktan pişmanlığını dile getirmede gecikmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan AKP hükümeti Dersim tartışmaları sürmekteyken, muharrem ayı ve aşure matemi vesilesiyle diyanet işleri üzerinden yeni bir «ilki» daha gündeme sokmuştur: devlet ilk kez alevilerin (her ne kadar ön planda esas olarak «kızılbaşlar» değil de Caferiler görünse de) en önemli ibadetlerinden birine resmen katılmıştır.<br />
Böylece, AKP’nin bu Dersim tartışmalarından neyi murat ettiği daha net anlaşılmaktadır. AKP’nin Dersim tartışmaları vesilesiyle yapmak istediği sadece Kılıçdaroğlu’nu müşkül durumda bırakmakla sınırlı değildir. Alevilere şirin görünmek ve Kürtleri bu eksenden bölmek için bir kez daha yeni bir tertip peşindedir. Hepsinden önemlisi de bu yeni «Dersim açılımı»nın gölgesi altında Kürtlere karşı halihazırda yürütülmekte olan saldırı ve operasyonların üzerini örtmek istemektedir. Erdoğan Dersim’de yapılanlar nedeniyle devlet adına özür dilerken bile Dersim’lileri genel olarak Kürtlerden ayırmakta onların Kürt kimliğinden ziyade alevi olmalarına gönderme yapmaktadır. Ama beri yandan Kürtlere yönelik baskı ve saldırılarını sürdürdüğü gibi, Madımak davasının zaman aşımı bahanesiyle rafa kaldırılması için hakimlerine talimat vermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Solda Bir Kafa Karışıklığı Hakim</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu manevralar olup biterken, sol hareket adeta suskun kalmış durumdadır; hiç değilse gereği kadar etkin olmadığı açıktır. Bu suskunluğun ardında birden fazla neden vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yanda tıpkı daha önceki sözde açılımlarda olduğu gibi,  «gölge etmeyelim AKP bizim yerimize kemalizme darbe vurmaya devam etsin» diye düşünenler vardır. Bunlar esas mücadelenin ittihatçı tepeden inmeci Kemalist geleneğe karşı yürütülmesi gerektiğini ve bunu kim yaparsa yapsın desteklemek gerektiğini düşünen liberaller veya onların etkisi altındaki kesimlerdir. Bir yanda ergenekoncular, MHP ve bunlar gibi şoven akımların takipçileriyle kuyrukçuları vardır; bunlar Dersim’de devlete karşı bir ayaklanma olduğu ve bu ayaklanmanın da «hak ettiği gibi» bastırıldığını savunmakta ve bu ve benzeri her hareketin aynı biçimde bastırılmasının meşru ve gerekli olduğunu savunmaktadırlar. Buradan hareketle bugün de Kürt hareketinin aynı sertlikte ve taviz vermeden bastırılması gerektiğini söylemek için Dersim tartışmalarından yararlanmak isteyenler bunlardır. Onur Öymen’in iki yıl önceki Dersim çıkışı da tastamam bu çerçevededir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yanda da her zaman olduğu gibi orta yolda durmak suretiyle bu iki kamptan ayrı kalabileceği zehabına kapılanlar vardır. Ne yazık ki solu oluşturan kesimlerin neredeyse tamamı bu çerçeveye girmektedir. Açıkçası solun bu tutumunun ardında yatan başlıca etken Kemalizm konusundaki hatalı bakış açısıdır. Bu bakış açısı esasen kemalizmin şu ya da bu evresinde ilerici bir rol oynadığı kabulünden ileri gelmektedir. Kemalizm konusunda 71 çıkışının son halkasını oluşturan İbrahim Kaypakkaya’nın tutumu en ileri olandır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkiye’de faşist bir diktatörlüğün hüküm sürdüğü tespitini yapan Kaypakkaya açısından, elbette Dersim ayaklanmasının bastırılmasının ardında «Kemalist faşist diktatörlük» bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu tutum esasen Dersim ayaklanması hakkında bir şey söylemiş olmamaktadır. Daha doğrusu genel olarak söylendiği gibi Dersim’de 1930’lu yılların sonunda olanları bir katliam olarak göstermekte olanlarla aynı tutumu paylaşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">O zaman değilse de uzun zamandır, solun şovenizme karşı tutum alan tüm kesimleri Dersim sorunu gündeme geldiğinde Dersim’in ilk ve son katliam olmadığı konusunda hemfikirdir. Buna karşılık TKP ve onun izinden gidenler ise, o zamanki TKP’nin de savunduğu gibi, Dersim ayaklanmasının bastırılmasını ve diğer Kürt ayaklanmalarını «kemalizmin modernleşme hareketine karşı gerici-feodal direnişler» olarak görmekte ve bunların bastırılmasını olumlu ve ilerici bir iş olarak tarif etmeye devam etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaypakkaya’nın Eksik Kalan Çıkışı</p>
<p style="text-align: justify;">Mamafih bu sosyal-şoven damarın takipçileri bir yana, hiç değilse 71 kopuşundan beri, Şeyh Sait ayaklanması diye tarif edilegelen Azadi hareketinin bastırılması veya İhsan Nuri önderliğindeki Ağrı-Zilan ayaklanmasının bastırılmasına işaret ederek, Dersim’de 1938’de olanın bu katliamlar zincirinin bir halkası olduğunu söylemek adettendir. Bu bakımdan Kaypakkaya’nın Cumhuriyeti başından itibaren «kemalist faşist diktatörlük» olarak tarif eden tutumu bir tutarlılık arzetmektedir. Ama Kaypakkaya aynı zamanda da fiili işgal koşullarında emperyalizme karşı direnmeyi meşru ve ilerici olarak kabul eder. Dolayısıyla Kuvayı Milli hareketini de bu çerçevede ilerici bir hareket olarak görmek icap eder. Pekiyi bu takdirde cumhuriyetin tesisinden önce gerçekleşen Koçgiri ayaklanmasının bastırılması nereye girecektir? Mustafa Suphilerin katledilmesi emperyalist işgale karşı meşru bir mücadele veren kemalistlerin meşru bir eylemi olarak mı görülmelidir? Her ne kadar Kaypakkaya Mustafa Suphi ve yoldaşlarının «Kemalistlerce katledilmelerine» dikkat çekip bunu lanetlemiş olsa da, bu sorular onun öne sürdüğü tezler çerçevesinde cevapsız kalmaktadır. Onun takipçileri ise Kaypakkaya’nın söylediklerini tamamlayıp, geliştirme konusunda bir adım dahi atabilmiş değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa bu soruların işaret ettiği çelişkiler sadece bu tarihsel olayların açıklık kazanmasına ve bunlar karşısında tutarlı bir tutum alınmasına engel olmakla kalmaz. Aynı zamanda Kuvayı Milliye hareketinin hiç değilse bir evresinde (ki o evrenin sınırları da muğlaktır) meşru ve olumlu olarak görülmesi anlamına gelir. Bu tutum doğrudan doğruya Şefik Hüsnü ile Mustafa Suphi arasındaki ayrımı yapan Kaypakkaya’nın bir görüşü olarak ele alınamaz. Zira bu tutum Komünist Enternasyonal’in beşinci kongresindeki tartışmalar sırasında Şefik Hüsnü TKP’sinin ve Cen Du Siyu ÇKP’sinin de aktif destekleriyle Manuilsky’nin yönettiği oturumda kabul edilen ve İkinci ve Dördüncü Kongre kararlarını revize eden revizyonist tutumu ifade eder. Nitekim Şefik Hüsnü TKP’sini kemalizmin kuyruğuna takarak iğdiş eden çizgi de, ÇKP’yi Kuomintangın içine hapseden çizgi de bu revizyonist kararların ilk uygulamaları olmuştur. Kaypakkaya Şefik Hüsnü ile Mustafa Suphi TKP’leri arasında ayrım yaparken bu ayrımın ardındaki uluslararası çizgiye değinmemiş ve Kemalist hareketin baştan itibaren karşı devrimci bir çizgiyi temsil ettiğini de tespit edememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki bu yanılgı sadece Kemalizme ilişkin bir yanılgı olarak kalmış da değildir. Hala aynı yanılgı Türkiye’de sosyal şovenizmden kopmuş akımlarda bile, değişik vesilelerle kendini göstermeye devam etmektedir. Kemalizme şu ya da bu evresinde bir ilerici işlev vehmedenler, yeri geldiğinde Saddam Hüseyin’in, Kaddafi’nin veyahut Beşir Esad’ın emperyalistler karşısında desteklemeyi de aynı tutuma dayanarak savunmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konu göz önüne alındığında Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin ve Mustafa Suphi TKP’sinin mirasına sahip çıkan bir komünist partiyi kurmak için mücadele edenler bakımından Dersim konusu gündeme geldiğinde hatırlatılması gereken ve bilince çıkarılması icap eden konuların başında bu revizyonizm karşısında uyanıklığın sağlanması gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Meşruluğu Mağduriyet ve Mazlumluktan Alma Alışkanlığından Kurtulmak Gerek</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Dersim sorunu ve benzeri başka örnekler söz konusu olduğunda sorunu bir katliam olarak ele alma alışkanlığı da başlı başına bir sorundur. Gerçi Dersim’de bir katliam olduğu besbellidir. Koçgiri’de ve başka yerlerde de öyle. Pekiyi ama sorunun sadece bu veçhesi üzerinde çakılı kalan bir tutuma hapsolmak şart mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim ve benzeri deneyimler gündeme geldiğinde sol hareket bu olayları hep mağdur ve mazlum konumuyla anmaktadır. Bu alışkanlık Türkiye’de 12 Eylül’den beri sola hakim olan meşruluğunu mağduriyetinden alma alışkanlığı ile daha vurgulu bir hal almış durumdadır. Bu yaklaşım Kürt isyanlarını da sadece maruz kaldıkları baskılarla anma ve isyancı ve politik yönlerini ört bas ederek salt bir tepki ve muhalefet hareketi olarak algılayıp gösterme yanılgısına zemin hazırlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kusur bir başka mahzuru daha içermektedir: böylelikle Dersim ayaklanması ve başka benzer ayaklanmalar, ne oldukları açısından değil kimler tarafından ve nasıl ezildikleri açısından ele alınmaktadır. Bu yaklaşımla söz konusu ayaklanmalar hakkında bir şey anlamak da mümkün değildir. Daha da kötüsü bu ayaklanmaların meşruluğunu onların hunharca ezilmesinden çıkarsamak bu ayaklanmaların bizatihi haklı ve meşru olduğu konusunun üzerini örtmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim hareketinin öncesiyle bağı kurulmadığı takdirde de bu kısır döngüden kurtulmak mümkün değildir. Zira bu günlerde daha çok «Dersim Katliamı» diye anılmakta olan Dersim’deki hareket kendi içine kapalı ve tekil yalıtık bir olay olmanın çok ötesindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim Hareketi Diğer Kürt İsyanlarıyla ve Ekim Devrimiyle İlişkilidir</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yanıyla Dersim isyanı ve bu isyanın bastırılması Rusya’daki Şubat devrimi ile tetiklenen ve ekim devrimine varan ayaklanmalar ve Sovyet hareketlerinin bir uzantısı olarak kurulan Erzincan Kürt-Ermeni Şura hükümeti ile ilişkilidir. Bu ilişki herşey bir yana sadece Erzincan şurasına bizzat katılan Koçgiri aşireti reisi Alişer Efendi ve eşi Zarife hanımın kişisel serüvenleri üzerinden izlendiğinde bile açıkça görülür. Zaten Erzincan şurasının Erzincan ve Koçgiri’den sonra taşındığı Yeşilyazı (Zeranige) köyü de Ovacık’tadır. Şuranın izine en son 1934’te bu köyde rastlanmaktadır. Öte yanda Alişer’in de burada olduğu ve Dersim’e yönelik harekat başladığında Mustafa Kemal’in «ya Seyit Rıza’nın yahut Alişer’in kellesini» istediği de bilinmektedir ve Alişer bunun üzerine pusuya düşürülüp burada öldürülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan Seyit Rıza İngiltere’ye yazdığı mektubunda daha önceki Kürt isyanlarına ve bunların bastırılmasına işaret ederken Şeyh Sait-Azadi hareketinin yanısıra Ağrı-Zilan-Xoybun deneyiminden de söz etmektedir. Her ne kadar o da genellikle yapıldığı gibi bu olaylara «katliam» olarak yaklaşsa da, söz konusu olan bambaşka bir deneyimdir ve bunların Dersim ile ilişkisi de sanıldığından ve ekseri söylenenlerden çok daha fazladır. Bilhassa Xoybun örgütü üzerinden gelişen ve Ağrı-Zilan ayaklanması olarak da bilinen deneyimin önemi ve anlamı büyüktür.</p>
<p style="text-align: justify;">Xoybun Zilan katliamından sonra tekrar Suriye’ye sığınmıştır; İhsan Nuri de oraya geçenler arasındadır. Azadi hareketinin bastırılmasının ardından buraya sığınanlarla da önceden olduğu gibi temas içindedir. Şeyh Said’in küçük kardeşi Şeyh Abdürrahim de bunlar arasındadır. Şeyh Abdürrahim, Dersim’e yönelik harekat başladıktan sonra, 1937’de bir kısım silahlı adamını alarak oraya destek olmak üzere harekete geçmiştir. Ancak aralarına karışan bir muhbir yüzbaşı yüzünden sınırı geçtikten sonra Bismil civarında pusuya düşürülüp adamlarıyla birlikte katledilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu son örnek de Şeyh Said ve Ağrı hareketleri ile Dersim arasında Erzincan ile olana benzer bir ilişki olduğunu görmeye yeterlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim’in Ezilmesi Mustafa Kemal’in Asıl Misyonunun Bir Parçasıdır</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye söz konusu olduğunda sorunun başında sosyalistlerin ve devrimcilerin kemalizmin gölgesinden tümüyle kurtulamamış olması belirleyici bir önem taşır. Hüseyin Aygün’ün beyanlarıyla tetiklenen tartışmalarda en sık üzerinde durulan konu da bu konuya ışık tutacak bir vesile sunmaktadır. Aygün’ün açıklamalarında hem CHP’yi en çok rahatsız eden, hem de AKP ve onu destekleyen sözümona anti-kemalist liberallerin iştahını açan konu, «Atatürk’ün de Dersim katliamından haberi vardı» açıklamasıdır. Bu söz üzerine her iki kanattan yükselen açıklama ve tepkilerin hepsi ikiyüzlü ve demagojik tepkilerdir. Solun bütününde ise Kemalizm konusundaki ikircikli tutumlardan ileri gelen bir sessizlik hakimdir. En azından kimse, Atatürk’ün konudan haberi olup olmaması tartışmasının saçmalığına parmak basmaya cüret edememektedir. Oysa Mustafa Kemal’in bu harekattan haberdar olup olmaması, o sırada hasta olup olmaması, gerçeklerin üstünü örtmek için başvurulan demagojik bir ayrıntıdan ibarettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira Mustafa Kemal’in güya emperyalistlere karşı mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a çıkmasıyla başlayan misyonu zaten en son Dersim’de onbinlerce kürdün katledilmesiyle tamamlanan bir karşı-devrimci misyondan başka bir şey değildir. Birinci paylaşım savaşı sırasında Rus birliklerinin bulunduğu Batı Ermenistan ve Kuzey Kürdistan’ın bir bölümü doğrudan doğruya Rusya’da patlak veren devrimin etki alanı içine girmişti. Erzincan Şurası da bu etkinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Rusya’da İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin desteğiyle yer yer de Menşevik ve Sosyalist Devrimcilerin katkılarıyla eski çarlık komutanlarının yönetiminde kurulan karşı devrimci orduların hedefi Ekim Devrimi’nin Kazanımlarını tasfiye etmekti. Yine İngilizlerin ve Fransızların inisiyatifleriyle ve Menşevik Ermenilerin katkısıyla Erzincan Şurasına karşı başlatılan karşı devrim harekatının hedefi de Ekim Devrimi’nin Anadolu topraklarındaki kazanımlarını tasfiye etmek ve bolşevizme karşı bu cephede bir barikat kurmaktı. Bu çerçevede Judeniç, Denikin ve Kolçak gibi eski çarlık komutanlarının misyonları ile Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak vb. gibi eski Osmanlı paşalarının misyonları arasında esaslı bir fark yoktur. Boris Savinkov gibi eski narodniklerin beyaz ordulara katkılarıyla Fransız yabancı lejyonuna katılan Taşnak birliklerinin rolleri arasında da benzerlikler vardır. Aynı dönemde Bolşeviklerden destek talep eden Berzenci veya Simko önderliğindeki hareketlerin ezilmesi ile Erzincan-Koçgiri’deki ve sonra Dersim’deki karşı devrimci saldırılar arasında da benzerlik vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu süreçte eğer Kuvayı Milliye hareketi diğer beyaz ordular gibi doğrudan doğruya bolşeviklere karşı savaşmış değilse, bunun nedeni ne Bolşeviklerin o hareketi ilerici olarak görmesindendir; ne de bu karşı devrimci hareketin böyle bir niyet ve misyonu olmamasındandır. Bu durumun asıl nedeni Sovyet hükümetinin Brest Litovsk anlaşmasıyla bu cephede de savaştan çekilmiş olmasıdır. Buna karşılık Mustafa Suphilerin katledilmesi kadar, Erzincan’dan başlayıp Dersim’e kadar devam eden Kürt hareketine karşı baskı hareketleri ise dolaylı olarak aynı anlama gelen karşı devrimci icraatlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bakımdan Mustafa Kemal’in Dersim’den haberi olup olmadığı konusu bu gerçeği örtmek üzere başvurulan bir demagojiden ibarettir. Bu nedenle bugün Dersim tartışmaları ile gündeme gelen arşivlerin açılması yönündeki taleplerin asıl hedefi bu misyona ilişkin arşivlerin açılması olmalıdır. O takdirde Kemalist hareketin gerçek mahiyeti hakkındaki bütün istifhamlara son verilmiş olacaktır, ki zaten bu arşivlerin herkese kapalı olmadığı da besbellidir. Bu nedenle daha önce de KöZ sayfalarında işlediğimiz bu konuyu bu vesileyle bir kez daha hatırlatmak yeterlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hacettepe Üniversitesinde okutulan Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Dersi&#8217;nin Dr. M. Derviş Kılınçkaya tarafından hazırlanmış olan notlarında da bu tabloya işaret ediliyor:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;<em>İngilizler, bölgedeki etnik çatışmaların durdurulmasını, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde bir dizi şuralar kurulduğunu ve bunların hemen önlenmesini istemiş, aksi halde kendilerinin bölgeye müdahale edeceklerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine hükümet Samsun yöresinde durumu yerinde inceleyip gereken önlemleri almak ihtiyacını duymuş ve bölgeye güvenilir birisinin gönderilmesi için harekete geçmiştir.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Damat Ferit Paşa kabinesi o bölgeye değerli fakat kendi isteklerine göre davranacak bir komutanın gönderilmesini düşünüyordu&#8230;. Padişah ve hükümet, dürüst, güvenilir ve iyi bir asker olduğu bilinen ve İttihatçılarla arası açık olan Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı 30 Nisan l9l9&#8242;da 9. Ordu Müfettişliğine tayin etmeyi uygun buldu. Mustafa Kemal Paşa &#8216;ya görevi sırasında bütün askeri ve sivil makamlara emretme yetkisi de verildi.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas, Erzincan şurasının kurulduğu alanı ifade eder; şura da sovyetin o zamanki Türkçe karşılığından başka bir şey değildir. Resmi Tarihte ve oradan kopya çeken solcuların yazılarında 19 Mayıs&#8217;ta cumhuriyeti kurmak üzere Samsun&#8217;a çıktığı yazılan 9. Ordu Müfettişi&#8217;nin resmi görevinin İngilizlerin isteği üzerine bir başka cumhuriyet girişimini önlemek olduğu sadece bu kısa alıntıya bakılsa bile açıkça görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka deyişle Erzincan Şurasından Dersim’e kadar uzanan muhtelif Kürt ayaklanmalarının ve örgütlenmelerinin arasında ki bağı kuran halkalardan biri besbelli ki M. Kemal’in bu misyonu ve o misyonun devamını temsil eden gerici karşı devrimci Cumhuriyet’tir. Kürt hareketinin bu tarihçesini katliamlar silsilesi olarak izah etme eğilimin ardında yatan etkenlerden biri de bu sürekliliği sağlayan unsurdur. Ama zincirin tamamını birbirine bağlamak için en azından Türkiye solunun hatta bir ölçüde Kürdistan’daki kimi akımların da Kemalizmin bir dönemde ilerici ve meşru bir rol oynadığı saplantısından kurtulmaları gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuşkusuz Kuzey Kürdistan’da gelişen bütün bu hareketler arasında kopukluklar, hatta zaman zaman mezhep ve aşiret ilişkileri nedeniyle karşıtlıklar olduğu, Kürtler arasında bütün bu dönem boyunca çelişki ve çatışmalar olduğu da doğrudur. Ama ekseri öne çıkarılan bu olumsuz örnekler hareketin bütünsel yönünün göz ardı edilmesine mazeret teşkil edemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki, Kürt ulusal hareketinin birlik ve bütünlüğünün sağlanamaması da sadece Kürtlere mahsus bir kusur değildir. Bu kusurun ardında Kürt ulusal hareketinin (o tarihi dönem boyunca Alişer Efendi’den Mahmut Berzenci’ye ve Simko’ya kadar kimi Kürt önderlerinin yeltendikleri gibi) Komünist Enternasyonal’in ve Bolşeviklerin kılavuzluğunda bir ulusal devrimci hareketin veya bu mirasa sahip çıkan bir komünist önderliğin yaratılamamış olması yatmaktadır. Aynı kusur sonraki ve bugünkü sürece de damga vurmaya devam etmektedir. Kuşkusuz bu kusurun yanısıra bilhassa Türkiye’deki ve uluslararası hareketteki oportünist çizgilerin katkısı da belirleyicidir. Bu engelin aşılması da ezen ulus komünistlerinin ödevlerinin başında olmaya devam etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bakış açısıyla, bugün Dersim konusu etrafında aslında aynı gerici ve karşı devrimci mirası paylaşan AKP ile CHP’nin birbirleriyle yürüttükleri kayıkçı kavgasında kimlerin Dersim ve diğer katliamlarda daha fazla payı olduğu konusunda ileri sürdüklerine takılıp kalmamak gerekir. Komünistlerin asıl ödevi bu vesileyle Kürt ulusal hareketinin bu evresine dair siyasi gerçekleri açıklamaktır. Bunun için de söz konusu hareketlerin katliamla ezilmesinden çok, siyasi yönlerinin ortaya konması gerekir. Bu aynı zamanda solun kemalizmin gölgesi altında kalmaya devam eden kesimlerinin üzerine de ışık tutacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu suretle öne çıkarılması gereken konulardan biri de, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan ve bu kuruluşa giden süreçten beri değişmeyen karşı-devrimci özüdür. Bu gerçeğin vurgulanması aynı zamanda sözümona Kürt Açılımı yahut Dersim veya Alevi Açılımı kisvesi altında yahut «kemalizmin vesayetini sona erdirme» gibi AKP ve destekçilerinin iki yüzlü politikalarının da maskesini düşürecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Komünistlerin ödevlerinden biri de üstü örtülmek istenen bu gerçeklere ışık tuta tuta, emekçilere ve ezilenlere yönelik bugünkü saldırılara karşı somut bir birleşik ve kitlesel hareketin önünü açmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu aynı zamanda TC devletinin kuruluşundan beri izlemekte olduğu gerici ve karşı devrimci misyonuna karşı kitlesel ve birleşik bir muhalefet hareketinin yaratılmasına imkan verecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2256" href="http://www.peyamaazadi.com/manset/akp%e2%80%99nin-yeni-%c2%abdersim-acilimi%c2%bb/attachment/koz"><img class="aligncenter size-full wp-image-2256" title="KoZ" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/12/KoZ.jpg" alt="" width="498" height="221" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/manset/akp%e2%80%99nin-yeni-%c2%abdersim-acilimi%c2%bb/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim üzerine söyleşi</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 22:43:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2242</guid>
		<description><![CDATA[Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı inkılap, Batı dillerinde revolution, etimolojik olarak Latince revolvere’den türeme, İtalyancası rivoltare... Aslında modern zamanların bir kavramı. Galiba ilk defa 1450’lerde ortaya çıkıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>XXI. yüzyılın ilk on yılları, dünya ölçeğinde devrimler dalgasının on yılları olacak…</strong></p>
<p style="text-align: right;">Fikret Başkaya &#8211; Gün Zileli</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB</strong>: Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı <em>inkılap</em>, Batı dillerinde <em>revolution,</em> etimolojik olarak Latince <em>revolvere</em>’den türeme, İtalyancası <em>rivoltare&#8230; </em>Aslında modern zamanların bir kavramı. Galiba ilk defa 1450’lerde ortaya çıkıyor. Fakat sosyal politik bir dönüşümü ifade etmek üzere ilk kullanılışı, eğer doğru biliyorsam 1688 “Şanlı İngiliz Devrimi”yle oluyor&#8230; Tabii sosyal-politik alan dışında da oldukça yaygın bir kullanımı söz konusu. İşte “bilimsel devrim”, “sanayi devrimi” vb. Yani var olanın köklü bir değişime uğraması anlamında&#8230; Copernicus 1543‘te yazdığı, gezegenlerin güneşin etrafında döndüğüne dair el kitabına, <em>revolutionibus orbim coelestium </em>başlığını koymuş&#8230; Bizde devrim kelimesi tuhaf bir şekilde çoğul olarak da kullanılıyor. Atatürk devrimleri gibi&#8230; Oysa devrim kelimesinin çoğul olarak kullanılması tam bir sulandırmadır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Arap dünyasını saran ve devam eden son isyan dalgasıyla birlikte, “devrim nedir” sorusu açıkça olmasa da gündeme gelmiş gibi görünüyor. Bu konuda tam bir kafa karışıklığı olduğu da mâlûm&#8230; İstersen baştan başlayalım. Sana göre devrim nedir? <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-2243" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi/attachment/devrim-uzerine"><img class="alignright size-medium wp-image-2243" title="devrim-uzerine" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/12/devrim-uzerine-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>GZ: </strong>Kanımca devrim büyük bir toplumsal alt üst oluş, eski toplumsal düzenin yıkılması ve yerine yeni bir toplumsal inşanın başlamasıdır. Bu bakımdan devrimi bir “an” olarak görmek yanıltıcı olabilir. Elbette tarihlerle de saptanan bazı zirve noktalar vardır. Örneğin 1789 Fransız devrimi ya da 1917 Ekim devrimi gibi. Ama bu, yanardağın tepesinden lavların dışarıya büyük bir volkan patlaması olarak çıktığı andır. Evet ama bunun öncesi ve sonrası yok mudur? Mutlaka vardır. Fransız devrimi çok önceden başlamıştı ve 1789’da olup bitmedi, bütün bir XIX. Yüzyıla yayılarak devam etti. Keza Sovyet devrimi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. XIX. Yüzyılda başladı, XX. Yüzyıl boyunca devam etti. Patladığı yerde devam etmesi değil sözünü ettiğim. Ulusal sınırları aşan, dünya çapında sarsıntılarla devam eden bir devrim söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimi bir an gibi algıladık geçmişte. “Devrimden sonra şunu yapacağım” gibi laflar bol bol dolaşırdı aramızda. Oysa devrim bir milat değildir. Öncesi ve sonrasıyla devam eden bir süreçtir o. Bu yüzden “sürekli devrim” kavramını da pek benimsemem. Bu, “kulaklı eşek” demek gibi bir şeydir. Eşek kulaksız olamayacağına göre devrim de zaten sürekli, süregelen bir şeydir. Yani fazladan lafa gerek yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte, anarşistler “devrim” sözcüğünü tek başına kullanmak yerine, “toplumsal devrim” kavramını kullanmayı yeğlerler. Bunun nedeni de geçmişte Marksistlerle yaptıkları politik devrim-toplumsal devrim tartışmasıdır. Marks, toplumsal devrim için bir politik devrim aşaması öngörmüş, anarşistler ise politik devrimi reddetmiş, doğrudan toplumsal devrimi savunmuşlardı. Bana da politik devrim aşaması yanlış geliyor. Daha doğrusu, toplumsal devrim için politik iktidarı ele geçirmek, yani yeni bir devlet kurmak oldukça sorunlu. Çünkü devlet kurulur kurulmaz devrimi bitirir. Bütün deneyler bunu gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanırım politik devrim anlayışıyla devrimi bir an olarak gören anlayış arasında da bir bağlantı var. Yani bir ayaklanma olacak ve politik iktidar ele geçirilecek. Devrim bu. Daha doğrusu devrim bununla başlıyor. Oysa benim düşünceme göre böyle bir an yok. Yani politik iktidarın ele geçirildiği anı hayal etmek yanlış. Hatta bence öyle bir an varsa da bu an devrimi başlatmıyor, bitiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Libya’yı alalım. Orada bir devrim var mıydı, bu tartışılır. Yoksa tamamen manüplasyon muydu, bu da tartışılır. Ben diktatörlük ve baskının olduğu her yerde devrimlerin de kaçınılmaz olduğuna inanırım. Akıbeti bende her ne kadar acıma duygularına yol açtıysa da ne yazık ki Kaddafi de bir diktatördü. Baskıcıydı. Eğer manüplasyon varsa bile bu manüplasyon halkın gerçek özgürlük duygularının harekete geçmesiyle başarıya ulaşabildi. Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakırsak, Libya’da bir ayaklanma oldu. Toplumsal bir alt üst oluş yaşandı. Bir noktada NATO devreyle girdi ve devrim şansını ortadan kaldırdı. Ama NATO devreye girmeseydi de muhalifler kendi güçleriyle iktidarı ele geçirselerdi devrim yine bitmiş olacaktı. Çünkü iktidarı ele geçirdiler ve geçirdikleri andan itibaren artık devleti koruyucu bir güce dönüştüler. Devleti devraldılar ve artık hapishaneler onlar için çalışacak. Kısaca söyleyecek olursak, Libya’da gerçek bir devrimci kalkışma var idiyse de bu, hem NATO, hem de iktidarı ele geçiren muhaliflerce bitirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama bu, devrimin tamamen bitirildiği, sona erdiği anlamına gelmiyor elbette. Devrim alttan alta işlemeye devam edecektir. Neden? Çünkü orada sosyal çelişkiler devam ediyor, sömürü devam ediyor, emperyalist-kapitalist sistemin mekanizmalarının yarattığı huzursuzluklar devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeniden başa dönecek olursak, devrim bir an olmadığı gibi, bir partinin programıyla belirlenen bir şey de değildir. Bizim sol hareketler bunu böyle algılıyor. “Bir devrim programın var mı” diye soruyorlar birbirlerine. Oysa devrim programlarla olmaz. Hatta tersine, devrim programları da yıkar geçer. 1917 Nisan’ında Lenin, Bolşevik partisinin bütün programlarını devrim karşıtı ilan etti. Program durağan bir şey, devrim ise dinamik. Her an yeni sürprizlere açık. Bu yüzden, kendimizi programlarla zincirlemek yerine hayatın karmaşıklığını kavramaya ve coşkun bir nehir gibi akıp giden bu karmaşıklığı kavramaya çalışmak çok daha devrimci bir tutumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimin üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkisinden doğduğu görüşünün de gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Seninle birlikte yazdığımız <em>Devrimi Yeniden Düşünmek-I </em>(Özgür Üniversite Kitaplığı, 2010) kitabında bunu bir miktar irdelediğimizi sanıyorum. Ama daha da derinleşmek gerekir. Devrim elbette toplumsal çelişkilerin ürünüdür ama onu üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye bağlamak bir tür ilerlemeciliğe de yol açabiliyor. Ya da şuralar şuralar geri ülkeler, oralarda üretici güçler yeterince gelişmediği için devrim olmaz, olsa bile sonuç Rusya’daki gibi başarısızlıktır türü Menşevik bir görüşü de ön plana çıkarabiliyor. Oysa “geri” denen yerler aynı zamanda dünya kapitalizminin sömürüsünün en ağır yaşandığı yerlerdir ve buraları fokur fokur bir devrimci kaynaşma içindedir. Arap halkları da sanıldığı gibi, salt parlamenter bir sistem kurulması için değil, temelde kapitalist sömürünün yarattığı büyük huzursuzluk nedeniyle ayaklanmış bulunuyor. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yaşanan, ulusal sınırları aşan, anti-kapitalist bir toplumsal devrimdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB</strong>: Tunus ve Mısır’da peş peşe devrimler parladığında, “sol” çevrelerde şöyle bir değerlendirme yapılıyordu [hâlâ yapılıyor]: Bunun arkasında mâlûm güçler var&#8230; Tabii kimin kastedildiği belli: ABD ve Avrupa bölgeye yeni bir “düzen” vermek istiyor, bu amaçla da halkı sokağa döküyor. Bu tür zırvalar sol dışı çevrelerden, burjuva odaklardan gelse o kadar rahatsız edici olmazdı. Bu  soldan, üstelik ‘radikal’ oldukları sanılanlar tarafından dillendirilince işin şekli değişiyor. Bazıları bunu ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesinin” bir aşaması olarak görürken, bazıları da [belki çoğunluk] bu isyanları yöneten bir örgütün ve önderliğin olmayışını, bu devrimleri küçüksemek için bir gerekçe olarak ileri sürüyorlardı. Hatırlarsın, bunun üzerine <em>Orta Doğu ve Arap Dünyasında Yeni Dönem </em>başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Bunun kitlelere sadece yukardan bakanların değil, Avrupa-merkezli bakışın da sonucu olduğunu yazmıştım. Aradan geçen zamanda belki Libya’daki emperyalist komplo ve Suriye’deki belirsizliğin de etkisiyle bu anlayışın daha da yaygınlaştığı anlaşılıyor. Öyleyse durumu netleştirmek gerekiyor. Sözünü ettiğim yazıda da ifade ettiğim gibi, devrimden söz etmek üç şeyden söz etmektir: 1. Devrimi her zaman halk yapar; 2. Devrimin ne zaman patlayacağı bilinmez, öngörülemez; ve 3. Hiç bir devrim diğerine benzemez [bu yüzden de devrim ihraç edilir bir şey değildir ]&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tabii, Mısır ve Tunus’la diğerlerini ayırmak gerekiyor. Mısır’daki ve Tunus’daki devrimdi ama diğerleri farklıydı. Mısır’da sadece Tahrir Meydanında bir milyonu aşkın  genç, yaşlı, erkek kadın, Müslüman, Hıristiyan, laik, vb. insan toplanmamıştı, nerdeyse tüm Kahire ayağa kalkmıştı ve sadece Kahire de değil, Mısır’ın her yerinde, tüm kentlerinde rejim karşıtı devasa bir kalkışma söz konusuydu. Halkı otakrasiye karşı ayaklandıranlar Batılı güçlerin istihbarat örgütleri, yabancı misyonlar değildi.  Bu devasa halk hareketini bir emperyalist manipülasyonu saymak, devrimin ne olduğundan habersiz  olanların bir uydurmasıdır ama aynı zamanda o halk kitlelerine de büyük bir haksızlıktır. Neden Mısır’daki, Tunus’daki halk hareketlerini küçümsediler? Çünkü, kafalarında bir devrim modeli var ve o modele uymayan hiçbir hareketi muteber saymıyorlar. Tabii devrimi de örgüt yapacaksa ve ortada bir örgüt yoksa, demek ki, ortada bir devrim de yoktur… Biraz tarih bilgisine sahip olan biri bunları söyleyebilir mi? Bu güne kadar bu dünyada hangi devrimi örgüt yapmıştır? Elbette bunu söylemek, örgütün önemini hafife almak demek değildir. Lâkin devrimin mantığı farklıdır ve kendine özgü kurallara göre tezahür ediyor. Tunus’da devrimin hemen öncesinde kim “isyancıları” destekliyordu? Obama mı, Sarkozy mi, Berlusconi mi, Zapatero mu, Cameron mu? Kim? Bırakın isyancıları desteklemeyi, öyle bir şeyi hiçbiri beklemiyordu bile&#8230; Sadece emperyalistler değil, ne Tunus’da Binali, ne de Mısır’da Mubarek yönetimleri öyle bir şey bekliyorlardı&#8230; Neden? Çünkü devrim öngörülebilir bir şey değildir de ondan&#8230; Rusya’da Romanov hanedanının düşmesinden daha üç gün önce [1917] İngiltere’nin Saint- Petersbourg’daki büyük elçisi Londra’ya gönderdiği mesajda: “<em>Bu gün bazı karışıklıklar oldu ama bunlar ciddi şeyler değil”</em> diyordu. Benzer bir durum İran İslam Devrimi öncesi için de geçerliydi. İran’da mitinglerin, gösterilerin en yoğun günlerinde, Şah rejiminin düşmesinden beş ay önce, CIA tarafından Washington’a gönderilen bir raporda: <em>“İranda devrimci bir durum yok, dahası devrim öncesi bir durum bile yok”</em> deniyordu. Dönemin ABD başkanı James Carter de, İran’ın “<em>dünyanın en karmaşık bölgesinde bir istikar adası” </em>olduğunu söylüyordu. [ Bu vesileyle istikrardan kimin neyi anladığı da netleşiyor olmalı…]<em> </em>Ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Sovyetler<em> </em>Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti Şah’a tam destek veriyorlardı&#8230; Devrimi öngöremeyen sadece kurulu düzenin efendileri değildir. Devrimcilerin de devrim anını kestirmesi mümkün değildir. Nitekim Lenin 1917 Ocak ayında: “ <em>Belki de biz eski kuşak, gelecek devrimin kesin savaşını göremeyeceğiz” </em>diyordu&#8230; İnsanlık tarihinin seyrini değiştiren “Büyük Fransız Devrimi”nde de durum farklı değil&#8230; <em> </em>Bastille’in halk tarafından ele geçirilmesi üzerine kral XVI. Louis: “ <em>Fakat bu bir isyan?” </em>dediğinde, Lincourt Duke’ü’: <em>Hayır efendim, bu bir devrim</em>” karşılığını veriyor&#8230; Devrim modern zamanların bir kavramı ve bu güne kadar gerçekleşen tüm devrimler, <em>öngörülemezlik </em>kuralını doğrulamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte devrimin bu özelliğinden dolayı tüm devrimler herkesi, bu arada devrimcileri de şaşırtıyor. O kadar ki, istihbarat örgütlerini bile şaşırtıyor. Limonin takma adıyla Bolşevik Partisine sızmayı başaran, Çar’ın gizli polis örgütü <em>Okhrana’nın </em>ajanı şöyle diyordu: “ <em>Patlamaya başlayan haraket, hiç bir partinin hazırlığı olmadan, hiç bir ön tartışma olmadan patladı, önceden hazırlanmış bin plana göre başlamadı. Devrimci çevreler ancak ikinci günün sonunda tepki vermeye başladılar”</em> Eğer önceden bilinseydi devrim olur muydu? Demek ki, öngörülemediği için mümkün oluyor. Yani devrimler her zaman beklenmedik yerde ve zamanda “patlıyor” ve dostu düşmanı şaşırtıyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ: </strong>Galiba söyleyeceklerin bitmedi ama istersen ben burada araya gireyim. Belirttiğin gibi, devrim öngörülebilen bir şey değil, geçmiş bütün devrimler bunu doğruluyor. Rusya’da 1905 devrimi patlak verdiğinde Lenin kendi partisinin elemanlarını hücrelerinde uyuklamakla eleştirmişti. “Ne yapıyorsunuz o küçük hücrelerinizde, çıkın da sokakta neler oluyor bakın” demişti. Çok da haklıydı. Ama 1917 Şubat devrimini Lenin de dahil, hiçbir önder ve parti tahmin edemedi. Lenin, o günlerde Zürih’te felsefi çalışmalarına gömülmüştü. Troçki Amerika’daydı. Devrim en çok devrimcileri şaşırttı. Bizim sol bunları görmüyor, görmek istemiyor. Neden? Çünkü onlar için devrim, halkın, ezilen insanların ayağa kalkmasından çok, bir örgütün iktidarı ele geçirmesinden ibaret. Yeni TKP’nin yayın organı <em>Sol </em>dergisinde de bu yönde bir yazı yayımlandı. Devrimci parti (kendileri gibi komünist adlı bir partiyi kastediyorlar sanırım) olayları yönlendirmiyorsa, devrimci bir program kitlelere yol göstermiyorsa orada devrimden söz edilemez dediler. Gerçekten komik. “Devrim onay merkezi” gibi çalışıyorlar anlayacağın. Orada biz yokuz, yol gösteremiyoruz, o halde bu devrim değildir demeye getiriyorlar. Emma Goldman’ın, “dans edemediğim bir devrim devrim değildir” sözünü komikleştirerek bunlara uygulayabiliriz: “Benim olmadığım bir devrim devrim değildir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa devrime kalkışan kitleler kimseden izin almazlar, onay beklemezler. Dahası, ayağa kalkan kitleler bile o anda nasıl büyük bir devrimi gerçekleştirdiklerinin tam bilincinde olmayabilirler. Bilinç her zaman önde giden bir şey değildir. Hatta toplumsal olaylarda bazen ve hatta çoğunlukla geride kalır ve sonradan oluşur. Bunu söyleyerek bilinç unsurunu küçümsemek istemiyorum elbette. Bir devrimin selameti açısından bilinç çok önemlidir ama “önce bilinç oluşsun, insanlar bir iyice bilinçlensin, ondan sonra devrim olsun” diyemezsiniz. Deseniz bile bunun bir hükmü yoktur. Nasıl ki, “önce depreme bir güzel hazırlanalım, çadırlarımızı kuralım, olacaksa deprem ondan sonra olsun” denemezse, “önce bilinçlenelim, sonra devrim olsun” da denemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki, bizatihi devrimin kendisi bilinci hiç beklenmedik şekilde, müthiş bir şekilde yükseltir. O zamana kadar devlete biat eden, “allah devlete zeval vermesin” diye boyun büken insanlar bir anda olup biteni kavramada muazzam bir bilinç sıçraması yaşarlar. Yani önce bilinç, sonra devrim demek yerine, bilinç devrimin değil, devrim bilincin motorudur demek daha doğrudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim Mısır’daki gelişmeler de bunu gösteriyor. Milyonlarca insan çürümüş Mübarek rejimine karşı ayaklandı ve sonunda onu devirdi. O zaman, Sovyet devrimiyle bir analoji yaparak, <em>Şimdi Sıra Kadetlerin Devrilmesinde</em> başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Anlatmak istediğim şuydu: Mübarek devrildi ve ordu idareyi ele aldı, kısa zamanda serbest seçimlere gideceğine söz verdi. Ordu yönetimi, 1917 Şubat’ından sonra Rusya’da kurulan I. Geçici Hükümete benzetilebilir. Ordu’nun bir süreç içinde, Rusya’daki Kadetlere benzeteceğimiz Müslüman Kardeşlerle birlikte yeni bir baskı ve sömürü düzeni kuracağı besbelliydi. İlk aşamada ayaklanan kitleler tatmin olmuş ve sevinmişlerdi ama orduya ve düzen partilerinin manüplasyonlarına karşı giderek bir tepki içine girecekleri de kesindi. Nitekim, Kasım ayı gelince, Tahrir Meydanı orduya, orduyla işbirliği yapan Müslüman Kardeşlere ve devrimi durdurmak isteyen diğer burjuva unsurlara karşı çıkan ezilen insanlarla yeniden dolmaya başladı. Bu, devrimin ikinci aşamasıdır. İnsanlar süreç içinde sorunun Mübarek’in devrilmesiyle hallolmayacağını çok iyi kavradılar. Devam eden devrim onları eğitti, bilinçlendirdi. Yani yukarda dediğim gibi, bilinç arkadan yetişti. Bir devrimci parti ya da örgüt istediği kadar böyle şeyleri öngörmüş olsaydı (ki pek yok böyle bir örgüt), bu öngörünün kitlelerin bilincinin yükselmesindeki payı çok az olacaktı. İnsanların bilinci kendi deneyimlerinden öğrenerek adım adım gelişir. Yoksa dışlarındaki bir gücün onlara akıl vermesiyle değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi Mısır’da saflar son derece netleşmiş durumda. Bir tarafta devrimi durdurmak isteyen ordu, burjuvazi ve Müslüman kardeşler var. Diğer tarafta da, Mısır’daki kapitalist sömürüden muzdarip kitleler. O kitleler, bilinç olarak elbette hâlâ anti-kapitalist bir noktada değil. Ama engellerle karşılaşa karşılaşa ve o engelleri devire devire giderek bu bilinci de edinecekler. Sonunda meselenin salt bir rejim meselesi olmayıp, bir sistem meselesi olduğunu görecekler. Yeter ki, Libya’da olduğu gibi devrim yolundan saptırılmasın. Yeter ki, “kitlelerin adına” hareket eden bir “öncü”, devrim adı vererek (bugün pek öyle bir durum gözükmüyor) iktidara el koymasın. Kitle seli ve devrim kendi yolunu bulacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada, bugünkü devrimi bir dünya devrimi olarak da kavramak gerektiğini düşünüyorum. Devrim dalgası, diyebilirim ki, 200 yıldır ilk kez bu kadar yaygınlık kazanmış bulunuyor. Devrimin fay hattı, İrlanda ve İngiltere’den başlıyor, oradan Fransa, İspanya, İtalya, Arnavutluk ve Yunanistan’a iniyor. Bu hattın karşısında, Kuzey Afrika’da bir paralel hat daha var. Tunus, Libya, Mısır. Ve Mısır üzerinden, Yemen’den geçerek Ortadoğu’ya ulaşıp Bahreyn’e, Suriye’ye ve İran’a varıyor. Bir başka fay hattı Amerika kıtasındadır. Wall Street’i ele geçir eylemi şimdilik durulmuş gözüküyor ama Birleşik Devletler büyük patlamalara gebe. Çünkü kapitalizmin içinden çıkması imkânsız bir kriz dünyayı sarsıyor. Artık işsizlikle ve ayrıcalıklarını kaybetmekle yüz yüze bulunan orta sınıflar da ayağa kalkmaktadır. Şili’de öğrenciler ayaktadır. Latin Amerika ülkeleri de kaynayan kazandır. Öte yandan, ÇHC denen devlet bir dinamitin üstünde oturmaktadır. Bu ülke çok uzak olmayan bir zamanda muazzam bir ayaklanmayla sarsılacaktır. Ucuz emek sömürüsünün had safhaya vardığı bu kapitalist ülkedeki komünist partisi diktatörlüğünü milyonların sırtlarında daha fazla taşıyacağını sanmıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte böyle baktığımızda, Büyük Ortadoğu Projesi falan denen şeylerin hiçbir hükmü kalmaz. Kitleler ne projeleri ne de programları takarlar. Gerçekten devrim isteyenler, paranoyaları ve muhafazakârdan da muhafazakâr önyargılarını bırakıp bu dünya devrimi dalgasına omuz vermeli, halk kitlelerinin özlemleri yönünde ilerleyecek anti-kapitalist bir dünya devrimini körüklemelidirler. Yani Enternasyonal’de dendiği gibi: “Devrim ateşini körükle…” Ancak bunu yaptıkları zaman gerçekten “devrimci” sıfatını hak edeceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB</strong>: Bir kaç gün oluyor, bir televizyon kanalında “konunun uzmanları” Orta Doğu”yu tartışıyorlardı. İşte ABD ne yapmak istiyor, AB ne istiyor, Türkiye ne istiyor, İran ne istiyor… lâkin hiç biri orada yaşayan insanlar ne istiyor sorusunu sormuyorlardı. Aksi halde ne o programa izin verilir, ne de “konunun uzmanları” oraya çağrılırdı… Devrim, ezilen ve sömürülen sınıfların “ <em>artık senin beni olmamı istediğin gibi olmak istemiyorum, kendi istediğim gibi olmak istiyorum, kendim olmak istiyorum</em>” dedikleri anda patlıyor, spontane bir şekilde kitlelerin “korku duvarını” aştıkları zamanda ortaya çıkıyor. Tabii devrimin genişliği, yaygınlığı ve derinliğiyle, karşıdevrim arasında da bir ilişki var. Eğer devrimin kapsayıcılığı önemliyse, karşı devrimin etkili olması da zorlaşıyor. Senin de söylediğin gibi, dünya ölçeğinde bir devrim dalgasının, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk on yıllarına damgasını vuracağını söyleyebiliriz. Artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olması mümkün değil… Tabii devrimin gündemde olması demek, karşıdevrimin de gündemde olması demektir, dolayısıyla zaferin kesinliği diye bir şey söz konusu değil… Zira, sistem giderek duvara toslamakta, “büyük insanlığa” teklif edebileceği artık bir şeyi yok, dolayısıyla oyalama, aldatma, kandırma yeteneği de kaçınılmaz olarak hızla aşınmakta. Meşruluk temeli çökmekte… Çürüyen ve çürüten, “bunak kapitalizmin” artık insanlığa teklif edeceği bir şey yok ama sürece acilen müdahale edilmesi, aracın direksiyonunun vakitlice değiştirilmesi gerektiği bir zamanda olduğumuzun da bilincinde olmak gerekiyor. Zira, insânî ve sosyal kötülüklere ekolojik yıkım, felâketler birikimi de eşlik ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrimle ilgili olarak iki hususa açıklık getirmek gerekiyor: Örgüt sorunu ve entelektüelin işlevi. Bir kere örgüt ve örgütlülük vazgeçilmez, lâkin benim “<em>örgüt paradoksu</em>” dediğim bir şey var. Tarihsel deneyler gösteriyor ki, bir amaç, bir ideal için kurulan örgüt, belirli bir eşik aşıldığında başlangıçtaki amaca, varlık nedenine yabancılaşıyor, bürokratlaşıyor, yozlaşıyor. Bunu, savunma amaçlı örgütlenmelerde de [sendikalar] veya sistemi aşmayı amaçlayan örgütlerde de [sol, sosyalist, komünist partiler] görmek mümkün. Burada bunun nedenleri üzerinde durmamız uygun değil ama sonuç itibariyle paradoksal bir durumun varlığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla genel olarak devrimden söz edildiğinde, bu paradoksu sorun etmek büyük önem taşıyor. Velhasıl, bu durumun aşılması yönünde teorik tartışmalar yapmak ve bürokratlaşmanın, yozlaşmanın bertaraf edilmesi için ne tür önlemler, yenilikler gerektiği üzerinde kafa yormak önemli. Olabildiğince vertikal [dikey-hiyerarşik] olmayan örgütsel işleyiş ilkeleri keşfetmek önemli… Bu da demokrasi tanımını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Geride kalan dönemin örgüt modelleriyle sınıfsız toplum yolunda ilerlemek mümkün değil. Bu konuda ciddi bir teorik sorgulama gerektiğini söyleyebiliriz. Zira, bizzat örgütler var olanı aşmanın engeli haline geliyorlar. Kendileri birer iktidar odağı, odakçığı haline geliyorlar, dolayısıyla retorikle realite arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İkincisi, devrim süreçlerinde entelektüel işleve yüklenen anlam ne olmalıdır sorusu. Bir kere şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki, gerçek entelektüelden yoksun hiç bir toplumsal hareketin başarı şansı yoktur. Çünkü, ideali, ütopyayı, perspektifi inşa eden entelektüellerdir. Tabii orada söz konusu olan, Gramsci anlamında, ezilen halkların, sömürülen sınıfların “organik entelektüelleridir”. Entelektüel, devrim öncesinde, devrim anında ve devrim sonrasında önemli bir işlev üstlenebilir. Yeni, orjinal ve devrimci fikirlerin derece derece halk kitleleri tarafından içselleştirilmesi, “fikirlerin maddi birer güç haline gelmesi” büyük öneme sahiptir. Tabii bu, “dışardan bilinç götürme” anlamında değil. Karşıt bilincin kitleler tarafından içselleştirilmesi şeklinde. Kendisi de ezilen-sömürülen sınıfın tarafında olan entelektüel, mevcut sistemin teşhir edilmesinde, onu aşmanın olanakları üzerinde, muhtemel bir toplum düzeninin nasıl olması gerektiği konusunda bilinç sıçramasına katkıda bulunabilir. Sol örgütler entelektüel işlevi küçümsüyorlar, çünkü entelektüelin, ayıplarını açığa çıkarma istidadı ve yeteneğinden çekiniyorlar… Yıllar evvel Özgür Üniversite’de dersleri izleyen bir genç vardı. Bu genç aynı zamanda bir sol partinin de üyesiydi. Örgüt yönetimi onun Özgür Üniversite’ye devam ettiğini öğrendiğinde, uyarıyor: “ Bir daha oraya gitme, biz sana gerekli olanı öğretiriz” diyorlar… Örgüt bir kere dünyanın gerçekliğinin tapusunu cebine koymuşsa,… düşünmeye, şüphe etmeye, araştırmaya ne gerek var… Bunları söylerken entelektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir anlam çıkarmak asla doğru olmaz. Zira bu dünyada yüceltilmeyi hak eden hiç bir şey yoktur, olmamalıdır ve buna entelektüel de dahildir. Aksi halde hem entelektüeli ve onun misyonunu yüceltmek hem de komünist toplum perspektifinden, sınıfsız toplumdan söz etmek büyük bir çelişki olurdu…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GZ</strong>: Tamamen katılıyorum. Yüceltmemek ve kitlelerden üst bir mevkiye koymamak koşuluyla entelektüellerin rolü çok önemli. Sol bu noktada da çelişkili ve sarkacın her iki ucu açısından da hatalı bir yönelim içinde. Bir yandan, belirtiğin nedenlerle entelektüelleri tehlikeli görüyorlar ve onları örgütlerinin rakibiymiş gibi algılıyorlar. Bir de tabii, Stalinist dönemin, entelektüelleri horlayan ve baskı altına alan geleneğini devam ettirmeleri söz konusu. Ama diğer yandan, örgütlerinin dışındaki popüler entelektüellere, yani şu senin sözünü ettiğin, “konunun uzmanları”na karşı da tiksindirici ölçüde bir hayranlıkları, hatta onların karşısında bir aşağılık duyguları söz konusu. Bu tür sistem içi entelektüellerin sempatisini kazanmak için binbir takla atıyorlar. Aslında Stalin döneminde de böyleydi. Bir yandan Sovyetler Birliği’nin içinde entelektüelleri baskı altına alır ve en kalitelilerini yok ederken, bir yandan da, örneğin Avrupa kamuoyunda tanınmış entelektüellere Sovyetler Birliği övgüsü yaptırabilmek için yapmadıkları şaklabanlık kalmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bence bugün devrimin sağlıklı bir mecrada ilerlemesinin ilk koşulu, solda ve genel olarak değişimin başını çekecek radikal-devrimci kesimlerde muazzam bir entelektüel devrimdir. Eski kabuğun kırılıp atılması için bu şart. Eski hurafeler, efsaneler, putlar, teorik uydurmalar, önyargılar, inkârcılıklar gümbür gümbür yıkılmalıdır. Yani bir zamanlar Nazım Hikmet’in bir başka bağlamda açtığı “Putları yıkma” kampanyası gibi bir şey gerekli. Her şey sorgulanmalı, her şey. Gün ışığı görmemiş hiçbir karanlık nokta bırakılmamalı. Her şey tartışılmalı. Eski paradigma altüst edilmeli. Bunun yerine konacak yeni paradigmanın da her yanı yeniden ve yeniden gözden geçirilmeli. Bütün bunlar sonsuz bir özgürlük ortamı içinde ama birbirinin gözünü çıkartmadan tartışılmalı. Özellikle de senin belirttiğin örgüt konusu. Örgüt gerekli ama daha baştan ne olduğu, nereye varacağı belli olan bürokratik örgütlerle bu işin olamayacağı artık açık seçik ortaya çıkmış bulunuyor. O halde tartışma konularından biri de “nasıl bir örgüt?” olmalıdır. Monolitik, baskıcı, merkez komitesinin ağzına bakan örgütlenmelerle bu iş olmaz ve zaten insanlar tekrar tekrar bozuk bir aleti denemezler. Bir alet çalışmıyorsa çalışmıyordur. Bir denersin, iki denersin, hadi emin olmak için üçüncü kez de denersin diyelim ama çalışmadığını görünce onu bir kenara atar ve yeni bir alet ararsın kendine. Örgüt de eğer bir fetiş aracı değilse, devrim için bir araçsa, yararlılığı, işlevselliği açısından ele alınmalı ve yeniden oluşturulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Lenin’in <em>Yaklaşan Felaket </em>diye bir broşürü vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de bugün <em>Yaklaşan Devrim </em>demeli miyiz? Bence demeliyiz. Ama gerçekten yaklaşıyorsa onu karşılamaya hazır olmak bir zorunluluktur. Tabii bu sözlerimden devrimi bir “an” olarak algıladığım sonucu çıkarılmamalıdır. Bu sadece bir metafordu. “Yaklaşan devrimin” içindeyiz zaten. Bizi, bütün bunları bugün daha da ısrarlı konuşmaya sevk eden de bu değil mi zaten?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>FB: </strong>O halde bu söyleşiye: “<em>XXI. Yüzyılın ilk on yılları, dünya ölçeğinde devrimler dalgasının on yılları olacak”</em> başlığını koyabiliriz…</p>
<p style="text-align: justify;">5 Aralık 2011</p>
<p style="text-align: justify;">Foto Kaynak: <a href="http://semanurkaraman.blogspot.com/">http://semanurkaraman.blogspot.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrim-uzerine-soylesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dersim Katliamı ve CHP</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dersim-katliami-ve-chp</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dersim-katliami-ve-chp#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2011 23:11:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tahsin Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2238</guid>
		<description><![CDATA[Dersim katliamı kamuoyunun gündeminde. Dersim katliamını gündeme taşıyan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı. Kürtler her zaman ki gibi suskun ve ilgisiz. CHP, tartışmalardan oldukça rahatsız ve tartışmaları bastırmaya çalışıyor.Bunu yaparken de devletin doksan yıldır her türlü meşru hak aramaya karşı kullandığı argümanları kullanıyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Dersim katliamı kamuoyunun gündeminde. Dersim katliamını gündeme taşıyan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı. Kürtler her zaman ki gibi suskun ve ilgisiz. CHP, tartışmalardan oldukça rahatsız ve tartışmaları bastırmaya çalışıyor.Bunu yaparken de devletin doksan yıldır her türlü meşru hak aramaya karşı kullandığı argümanları kullanıyor. “Yenilikçi” Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin; “bu söylemler Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne dinamit koymuştur” demekte, Genel Başkan Kılıçdaroğlu daha ileri giderek, Erdoğan için “Sanki Türkiye düşmanını dinliyorum” diyebilmektedir. Bu söylemleri uzatmak mümkün ama gereksiz. Peş peşe gelen cümleler tanıdık. Binlerce kez söylenmiş. Dün Kürtlere ve muhaliflere karşı sarf edilen söylemler, bugün kıyıdan köşeden statükoya dokunan herkese karşı rahatlıkla söylenebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2239" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dersim-katliami-ve-chp/attachment/dersim-2"><img class="alignright size-medium wp-image-2239" title="Dersim" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/Dersim-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İlginç olan bu sözleri sarf eden ana muhalefet( CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu Dersimli ve muhtemelen katliam mağduru bir aileden gelmekte. Kemal Kılıçdaroğlu, bir kaset sonucu CHP’de saf dışı bırakılan Deniz Baykal yerine genel başkanlığına getirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Değişen” CHP’nin başına atanan yeni başkan, tipik bir bürokrat ve ”memlekete hizmet eden iki Atatürkçü evlat yetiştirdim” diye övünen iyi bir devşirme. Devşirme sistemi Osmanlı’dan mirastır. Osmanlı devşirmeler için Balkanlardaki gayri-Müslimlerin çocukları kullanılırdı. Küçük yaşta ailelerinden koparılan çocuklar, Türkleştirilip-Müslüman yapıldıktan sonra devletin hizmetine sokulurlar. Eğitimden geçirilen çocukların ortak özelliği mutlak ittihatkar olmalarıdır. Belli bir aileye, aşirete ve çevreye sahip olmadıkları için, Saltanat için risk oluşturmazlardı. Balkanlar elden çıkınca, eski sistem işlerliğini kaybetti.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlerin Türkleşmesini stratejik bir hedef olarak önüne koyunca; devşirme sistemi yeni biçimler altında yeniden uygulamaya başlandı. Söz konusu uygulamanın pilot bölgesi Dersim’dir. Dersim’i de kapsayan hareket planları 1926 yılında Diyarbakır Valisi Cemal (Bardakçı) ve Hamdi Bey’in hazırladıkları raporlarla başlar. 1925 Kürt Hareketinin bastırılmasından sonra, Şark Islahat Plan’ı uygulamaya konur. Plan 10 Haziran 1927 tarih 1097 sayı ile çıkarılan “Bazı Eşhasın Şark Menatıkından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun”la resmileşmiş ve genişletilmiştir. Şark Islahat Planının 9. Maddesine göre; “Kürt isyanını yönlendiren ve yönetenler, bunların yakınları, yandaşları ve aşiret reislerinden, Hükümet’in Doğu’da kalmalarını uygun görmediği kişi, aile ve gruplar Batı’da Hükümet’in göstereceği yerlerde iskan edileceklerdir.”</p>
<p style="text-align: justify;">10 Haziran 1927 tarih ve 1097 sayılı yasa sürgün ve köy boşaltmaları “isyan” sahası dışına çıkartarak, Kürdistan’ı kapsayacak şekilde genişletiyordu. Ancak, burada şu noktalara dikkat etmek gerekiyor. Uygulanan plan sadece fiziki imhaya ve sürgünlerin yapılması ile sınırlı değildir. Yeni bir toplumsal ve bireysel kimlik oluşturmak.</p>
<p style="text-align: justify;">Yakın zamanda Tarih Vakfı Yurt Yayınları arasında çıkan Necmeddin Sahir Sılan’ın arşivinden çıkan belgelerde dönemin uygulamaları çarpıcı şekilde ortaya konuyor. Necmeddin Sahir Sılan, Ali Fetfi Okyar ve İsmet İnönü’nün başbakanlık dönemlerinde Başbakanlık Özel Kalem Müdürüdür. Necmeddin Sahir Sılan, 1939 Bingöl, 1943 ve 1946’da Tunceli mebusluğu yapmıştır. TBMM’de evrak ve tahrirat müdürlüğü yapan Necmeddin Sahir Sılan, devlet arşivinde ki belgelerin bazılarını bir kopyasını kendi özel arşivinde saklamıştır. Bu belgelerden bir tanesi Dersim Meselesi ismini taşımakta ancak, kimin tarafından hazırlandığı belirtilmemiştir. Fon Kodu:NSS, Seri No:03, Dosya No:18, Belge No:186 belgede Dersim Meselesi tarif edilmekte ve alınacak askeri ve idari tedbirler maddeler halinde sıralanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Tarihi hadisatın tesirleri altında eski devirlerden beri Dersim ve civarında yerleşmiş olan ve aslen öz Türk soyundan oldukları halde zamanın ilcaatiyle halihazırda bir Zaza-Kürt manzarası gösteren bu vahşi sürünün gerek birbirlerine ve gerekse çevresindeki muti ve masum insanlara karşı işlemekte oldukları şekavet, soygunculuk ve yaptıkları azgınlıklar bugün için dayanılmayacak bir kerteye gelmiş olduğundan her işten önce bunun ıslahı çok lüzumlu ve önemli bir iş sayılsa yeridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim meselesi ilgili vilayetlerin başaracağı mevzii bir mesele olmayıp ancak devletçe düşünülecek ve alınacak tedbirlerle düzeltilebilinir ki bu da süel kuvvetlerle kestirme(cezri surette) hareket etmekle ve yahut idari tedbirler almakla kabil olabilir.” <a href="#_ftn1">[1]</a>[1]</p>
<p style="text-align: justify;">Alınacak tedbirler ikiye ayrılmaktadır. Askeri tedbirler içerisinde belirlenen aşiretlerin tenkil ve tedip edilerek nakil ve iskânlarını sağlamayı hedeflemektedir. Bölgenin yeniden zapt-u rapt altına alınmasından sonra sağ kalanlar içinde gerekli tedbirler düşünülmüştür. İdari tedbirler başlığı altında on madde olarak sıralanmıştır. Söz konusu on maddeden iki tanesini bilginize sunmak istiyorum. Kemalistlerin hangi tür entrikalarla ve nasıl bir toplumsal kişilik yaratmak istediklerini ortaya koyar. Dersim Meselesi adlı belgenin G ve l maddelerinde yapılacaklar şöyle sıralanır.</p>
<p style="text-align: justify;">“G-Öztürk oldukları şüphe olmayan Dersim aşiretlerinin tarihçeleri tetkik olunarak ayrı bir kavim ve milliyetleri olmadığını gösterir iyi bir propaganda kitabı yazılarak dağıtılması ve öztürk soyundan oldukları yolunda matbuatla muntazam yazı yazdırılması.</p>
<p style="text-align: justify;">I-Yaptırılacak propagandalarda her halde Şafii Kürtlerle anlaşmalarına meydan verilmememsi ve bu aşiretlerin Türkleri ayrı görmesinin başlıca sebebi mezhep ihtilafı olduğundan hassaten Cumhuriyet rejimi ile Laiklik mefhumunun bunlara eyice anlatılması.” <a href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Kemalistler Dersim’i jenositten geçirirken iki temel hedeflerini hayata geçirmeye çalıştılar. Birincisi Türkleştirme ve ikincisi mezhep farklılığını kullanarak Suni Kürtlere düşman ettirme. Suni Kürtlerin büyük çoğunluğu Safii mezhebine mensuptur. Dersim’de Kürtlük potansiyeli mevcut olduğu için yok etmeye karar veren Kemalistler, mezhep farklılığını kullanarak Kürtler arasında suni düşmanlıklar yaratmaya; Suni Kürtlerin esas tehdit olduğunu empoze etmeye çalışarak, Alevi Kürtleri düzenin yedeğine almaya çalıştılar. Başarısız oldukları söylenemez. Sonuç, jenositten geçirilen elli bin insanın kemiklerini sızlatan tablo oluştu. Ve Dersim ruhen Tuncelileşti. Bir çok insana ad olarak Mustafa yada Kemal isimleri, her yerde rastladığınız ve evlerin baş köşelerini süsleyen Mustafa Kemal resimleri, hala Dersim’de yüzde seksen oy alan CHP ve ortalıkta figüran gibi dolaştırılan Kemal Kılıçdaroğlu, Kamer Gençler…</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı aynı yaklaşımı Suni Kürtler üzerinden yapmaya çalışırdı. Hamidiye Alayları sadece Suni Kürtlerden teşekkül eder ve Alevi Kürtlere yönelik düşmanca duyguların yer edilmesi için gayret edilirdi. Engin Osmanlı deneyimi, Cumhuriyet için de yol göstericidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başbakan’ın Açıklaması Jenosidin İtirafıdır !</p>
<p style="text-align: justify;">Başbakan’ın açıklamaları itiraftır. Her ne kadar Dersim’i lokal olarak gündeme getirse de sadece sonuçlar üzerinden CHP’yi yıpratmayı hedeflese de tartışmalar bu noktada durmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dersim, katliamlar zincirinin sadece bir halkasıdır. Koçgiri, 1925, Ağrı-Zilan, Dersim diye devam eder. Altı çizilmesi gereken katliamın sonuçları öte, sebepleridir. Sebep, Kürtleri Türkleştirme operasyonudur. Türkleştirme politikası bir insanlık suçudur. Bu nedenle Türkleştirme politikasının tüm aşamaları mercek altına alınmalı, sebepleri tartışmaya açılmalı ve tüm sonuçlarıyla mahkum edilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tartışmaları Dersim’le sınırlı tutmaya veya “Devlet Alevilerden özür dilemelidir” türünden farkı bir mecraya taşımak isteyenler olacaktır. Koçgiri’de, Ağrı-Zilan’da yapılan ne ise Dersim’de yapılan odur. Bunun adı Kürt Katliamıdır. Geçmişle yüzleşme bu gerçeğin kabulünden geçmektedir. Atılacak ilk adım, Başbakan’ın hesabına gelen birkaç belgeyi açıklaması değil; bütün dönemin arşivinin açılmasıdır. Başta Bitlis Harp Divanı, İstiklal Mahkemeleri olmak üzere dönemin bütün yazışmaları, kararları ve tutanakları kamuoyunun bilgisine sunulmalıdır. Ve yine unutulmamalıdır ki bu dönemin genetik kodlanmasının adı Kemalizm’dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemalizm, bürokratik-militarist erkin ideolojisidir ve Kürtler olduğu kadar Türkler ve diğer azınlıkların büyük acılar yaşamasına sebep olmuştur. Mirasını İttihat-ı Terakki’den alan, Nazizm, Faşizm ve Baasizm gibi dünyayı kana bulayan yönetimlere ilham kaynağı olan Kemalizm ile yüzleşmeden, Türkiye geçmişi ile yüzleşemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler, geçmişle yüzleşmenin neresindedirler? (İkinci bölümde devam edecek)</p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> Kürt Sorunu ve Devlet Tedip ve Tenkil Politikaları(1925-1947) Derleyen Tuğba Yıldırım, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Birinci Baskı 2011, s:93</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref2">[2]</a> A.G.E. s:94-95</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dersim-katliami-ve-chp/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>qirêja rûyê wan hate dîtin</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/qireja-ruye-wan-hate-ditin</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/qireja-ruye-wan-hate-ditin#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Nov 2011 00:16:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Simo Hedilî</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2234</guid>
		<description><![CDATA[‘‘Min nikarî li peşberî vir û hîleyên we biserkevim. Ev ji min re bû dert. 
Lê min jî bejna xwe li ber we netewand. Bila ev jî ji we re bibe dert.’’
Seyîd Riza
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">‘‘<em>Min nikarî li peşberî vir û hîleyên we biserkevim. Ev ji min re bû dert. </em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Lê min jî bejna xwe li ber we netewand. Bila ev jî ji we re bibe dert</em>.’’</p>
<p style="text-align: right;">Seyîd Riza</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Pîrê min, me vê carê maskaya li ser rûyên Kemalîstên nîjadperest û ya li ser rûyên melayên sextekar baştir naskiriye. Êdî hew dikarin rûyên xwe yên biqirêj bi maskayên cude veşêrin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji ber wê mîna gurên devbixwîn bi awayekî sîstematîk êrîşî ser hemû rayên jiyana kurdan dikin. Her ku diçe êrîş û zextên wan mîna êrîşên dema we dijwar dibin.</p>
<p style="text-align: justify;">Êrîşên îro ji êrîşên serdema cuntayên eskerî pir û dijwartir in. Lê mixabin dengên ku van êrîş û zextan protesto dikin weke dema we gelekî kêm in, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Êrîşên li ser jin û zarokên kurdan sinorê mirovahiyê derbaskirin e. Biqasî ku di dema van melayên sextekar de zarokên kurdan hatine kuştin, tû deman nehatibûne kuştin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi qasî ku di dema van sextekarên miselmanî û demokrasiyê de zarokên kurdan hatine girtin, tû deman nehatibûn girtin. Li hemberê vê hovîtiyê deng ne weke pêwîst ji nav tirkiyê û ne jî ji dinyay ku xwe berpirsa parastina mafê jin û zarokan dibînê derdikeve, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2235" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/qireja-ruye-wan-hate-ditin/attachment/dersim-reco"><img class="alignright size-medium wp-image-2235" title="dersim-reco" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/dersim-reco-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Biqasî ku di dema vê hukumetê de rêhberê gelê kurd birêz Ocalan tecrît bû, di tû deman de wisa tecrît nebûbû. Bi êrîşa îro dixwazin ji gele kurd re bêjin Ocalan jibîrbike û em çawa bixwazin, em dikarin wisa bikin. Tenê di vê êrîşa faşîzane de zêdeyî 50 parêzvanên birêz Ocalan hatine girtin. Bi wan re zêdeyî sed parêzvan, rojnamevan, siyasetvan û ronekbîrên kurd hatine girtin. Dixwazin gelê kurd bêdeng û bêparêzvan bihêlin, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Êrîşên vê hukumeta faşîst, êrîşên Almaniya Nazîst yên li dijî cuhuyan tînê bîra mirov. Wan jî hero komek mirovên ku ji xwe re xeter didîtin digirtin û civaka Almaniya fêrî wê rewşê dikirin. Hukumeta tirk jî bi van girtinan civaka tirkiyê fêrî girtina kurdan dike. Çapemeniya tirk ji zû ve ji vê perwerdê re amadebû û hero nûçeyên ku van girtinan weke tiştekî ku divê bibin nîşan didin. Kesên ku dixwazin dengê xwe derxin jî, dengê wan tê fetisandin û zêde dengê wan naye bihîstin, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Berê jî gelek caran êrîşên hovan li dijî gerîlayên kurdan pêk hatibûn û sekinî bûn. Lê ev çend mehin ku bi her awayî bombebaran dom dikin û di van bombebaranan de çekên kîmyewî yên ku li cîhanê qedexe ne bikar tînin. Xwazeya Kurdistan û hemû zindiyên Kurdistanê bûne armanca çekên wan yên kîmyawî. Pîrê min, ev çek li dijî we jî bikar anîbûn.</p>
<p style="text-align: justify;">Li ser partiya kurdan ya siyasî BDP zextên curbicur berdewam in. Parlementerên wê, şaredarên wê, endamên rêvbirên meclîsên bajarên wê û endamên wê heroj têne girtin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi van êrîşan zêdeyî heşt hezar kadro û rêvebirên kurdan ên ku karê siyasî dikin hatine girtin. Heta ji wan tê nahêlin kurdên xwedî vîn (îrade) û yên ku li derveyî sîstema wan e, siyasetê bikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi kurtî li ser hebûna kurdan êrîşeke gîştî heye û herkesî çav û guhên xwe ji nedîtin û nebihîstina van êrîşan re girtiye, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Erdogan û aqilmendên wî hesap dikirin ku ew ê kurdan bi zimanekî xapînok, bi çend tiştên arzan, bi hin gavên ne ji dil, bi riyên olî (dîn) û bi vekirina kanalekî Tv bi zimanê kurdî, kurdan bixapînin û kurdan ji vîna wan dûr bikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi navê melayên olê bi hezaran endamên sîxuriya xwe MÎT ê şandine kurdistanê. Lê kurd êdî ne kurdên berê bûn û zû ev leyîstokên dewlata tirk aşkere kirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurdan bi limêjên bi zimanê xwe bersiva melayên ku ji bo asîmîlasyonê hatibûn dan. Bi hezaran miselmanên kurd neçûne mizgeftên ku bi tirkî wazdidan û li meydanan limêjên xwe bi zimanê xwe kirin, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi hemû şêweyên xapandinê di hilbijartinê de li hemberî kurdan kar kirin. Bi navê demokrasiyê, bi navê olê, bi balevkirina pere ji bo dengê kurdan bikirin, bi sedan zengînkirina hevalbendên xwe, bi MÎT, polîs û eskerên xwe û bi hemû partiyên xwe yê din ji bo ku kurd bi sernekevin kar kirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Lê di hilbijartinan de gelê kurd bi dostên xwe re 36 parlementer derxistin û rê nedan planên wan yên qirêj. Ji bo wê Erdogan, aqilmendên wî û rêhberê wî yê giryokê sextekar Fetullah Gulen mîna har û dînan êrîşî kurdan dikin, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Her ku diçe êrîşên xwe zêde dikin û çekên ku di peymanên navnetewan de qedexe ye bikar tînin. D şerê dawî de dagîrkarên tirk çekên kîmyevî bikar anîn û 36 keç û kurên kurdan yên ku li dijî dagîrkaran liberxwe didan şehîd kir. Di vê hovîtiya dewleta tirk de jî, ne li hindûr û ne jî li derve weke ku pêdivîbûn dengê sazî û dewletên ku xwe berpirsên demokrasiyê û mafê mirovan dibînin derneket, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Çapemeniya Rojava û ya tirk her li ser 24 leşker tirk yên ku di şerê dawî de hatine kuştin sekinîn û xwestin sedema van êrîşan tevgêra azadiyê nîşan bidin.</p>
<p style="text-align: justify;">Çapemeniya Rojava ya ku ji bo welatên din heroj daxuyanîyan didin û dinivîsin ji bo kurdan bêdeng û lal in. Ev deh sal in ku çapemeniya Rojava bi nûçe û nirxandinên xwe reklama dewleta tirk û hukumeta wê dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji berdêla ku çapemenî û dewletên Rojava dengê xwe ji bo van bêdadiyên dewleta tirk û hukumeta wê bilind bikin, li gelek welatên Rojava êrîşî gelê kurd û komeleyên kurdan dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Zilma ku li kurdan dibe nabînin û piştgiriya vê zilma tirkên hov dikin, Pîrê min.</p>
<p style="text-align: justify;">Piştgiriya van dewletan ya ji bo dewleta tirk bi hevdîtina serokkomarê tirk û jineşaha Îngilîstanê careke din hate beyankirin. Pêşiyê vê jineşahê di dema we de jî, piştevaniya tirkên faşîst kiribûn û li pêşberî komkujiyên Zîlan, Pîran û Dêrsmê bêdeng mabûn.</p>
<p style="text-align: justify;">Pîrê min, vê jineşahê û serokê cunta faşîst Kanan Evren jî, hev dîtibûn. Wê demê jî piştgiriya xwe ji bo qirkirina kurdan û çepgirên tirkiyê diyarkiribû.</p>
<p style="text-align: justify;">Lê Xetera vê hevdîtina serokkomarê tirk û jineşaha Îngilîstanê ji ya wê demê gelekî mezintir e. Tirsa ku di plana vê hevdîtinê de şerê kurd û tirkan derkevê heye. Weke ku tu jî dizanî Pîrê min, hemû siyaseta Îngilîstanê ew e ku li herêman aloziyê çêkê û ji aloziya di nav gelan de sûdwerbigirê ye. Îngilîstan heta niha di vê siyaseta xwe de li gelek cihên cîhanê û li RojhilataNavîn serkeftiye.</p>
<p style="text-align: justify;">Pîrê min şehîdê şehîdan…</p>
<p style="text-align: justify;">Ji bo em careke din li peşberî vir û hîleyên wan rûreşan neyên xapandin û di bin piyên wan de neyên perçiqandin, me pêwîstî dît ku em li hemberê van leyîstok û êrîşan hişyar bin.</p>
<p style="text-align: justify;">Me pêwîstî dît ku em ji berê pirtir, zanîn û hêza xwe bikine yek.</p>
<p style="text-align: justify;">Me pêwîstî dît ku em li hev xwedî derkevin û li hev guhdar bikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Em gihiştine wê baweriyê ku em çiqasî aqilê xwe bikine yek, em ê awqasî bi hêz bersiva van êrîşên hindûr û derve bidin.</p>
<p style="text-align: justify;">Pîrê min,</p>
<p style="text-align: justify;">Me peyman daye we ku em vê carê li peşberî vir û hîleyên rûreşan<em> </em>biserkevin û ber bi serkeftinê ve herin.</p>
<p style="text-align: justify;">Me peyman daye we ku em ê bejna xwe li ber wan rûreşan netewandînin û wî dertî ji dilên wan dernexin.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">22.11.2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/qireja-ruye-wan-hate-ditin/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zenginlik, yoksulluk ve özel mülkiyete dair &#8211; I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Nov 2011 15:59:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2231</guid>
		<description><![CDATA[Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? Bunun doğrusu zenginlikle mücadele olması gerekmiyor mu? Eğer öyleyse neden hiç “zenginlikle mücadele” diye bir şey akıl edilmiyor? Zenginlikle mücadele akla gelmiyor zira zengin ve zenginlik bir tabu mertebesine yükseltilmiş durumdadır&#8230; Tabu söz konusu olduğunda, ondan söz etmek yasaklanır. Kimse ağzına almak istemez, almaya cesaret etmez&#8230; “Ayıbı açığa vurmanın âlemi yok” denecektir&#8230;  Bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [ CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saate 28 cent kazanıyor&#8230; Hesap ortada&#8230; Aradaki yetenek, akıl, beceri farkını bir düşünün&#8230; Ve bir tek kişinin 74 milyar dolar servete sahip olduğu bir dünyada 1 milyar insanın açlıkla cebelleşmesine şaşmak niye?   Soruları çoğaltmak mümkün ama aslında durum sanıldığı kadar karmaşık değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2230" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i/attachment/poverty"><img class="alignright size-medium wp-image-2230" title="POVERTY" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/11/POVERTY-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Mâlûm, kelime ve/veya kavram çifti diye bir şey vardır. Bu, bir kelimenin veya kavramın, başka bir kelime veya kavrama gönderme yaparak varlık kazanmasıdır.  İşte zenginlik ve yoksulluk kelimeleri bu gruba dahildir. Zenginlik olmadan yoksulluk  olmaz veya yoksulluk olmadan zenginlik olmaz. Efendi ve köle, zâlim ve mazlûm, güzel ve çirkin, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk, vb. kelime/kavram çiftine dahildir. Bu tür kelime ve/veya kavram çifti durumunda, çifti oluşturan kelime veya kavramdan her biri diğerini varsayar, ona gönderme yapar veya imâ eder. Elbette burada bizi ilgilendiren zenginlik ve yoksullukla ilgili olarak belirleyicilik ilişkisine açıklık getirmek önemlidir. İlişkinin yönü, zenginden yoksula doğrudur. Zenginlik olduğu için yoksulluk vardır. Öyleyse yoksulluğu gerçekten sorun eden birinin çözümü nerede bulacağı bellidir. Eğer zengin olmasaydı yoksul da olmazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O halde neden zenginlik var sorusuyla başlamak gerekecektir. Yoksulluk zenginlikten kaynaklanıyorsa, zenginlik nereden kaynaklanıyor? Zenginlik de özel mülkiyetten kaynaklanıyor. Eğer özel mülkiyet diye bir şey olmasaydı, sözlüklerde zenginlik ve yoksulluk kelimeleri de olmazdı&#8230; Eğer insanlar üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara  Faiz Cebiroğlu’nun dediği gibi “ortakça“ sahip olsalardı, özel mülkiyet diye bir musîbet toplum yaşamına musallat olmasaydı, zenginlik de yoksulluk da olmazdı. Tabii akla, mantığa, izâna, sağduyuya aykırı kapitalist sistem de geçerli olmazdı.  Doğal yaşam tehdit altında olmazdı&#8230; Demek ki, insanlığın ve uygarlığın şimdilerde içine sürüklendiği sefil durumun gerisinde, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara, yaşamı var eden ve sürekliliğini sağlayan kaynaklara küçük bir azınlık tarafından el konulması keyfiyeti yatıyor. Başka türlü ifade edersek, bu günkü kepazelik bir  sapmanın sonucu&#8230; Herkese ait olması gerekenin, herkesin ortak kullanımına sunulması gerekenin, küçük bir azınlık tarafından gasbedilmesi de hukuk sistemiyle korunup, sürekliliği sağlanıyor&#8230; Birilerinin herkese ait olması gereken yaşam araçlarına el koyup, sahiplenmesi, başkalarının kullanımının yasaklanması, hukuk sistemiyle meşrulaştırılsa da, ne meşrudur, ne haklıdır ve ne mantıklıdır, ne de mabûl edilebilir bir şeydir&#8230; O zaman geçerli hukuk sisteminin aslında neyi ifade ettiğini de tartışma gündemine getirmek gerekecektir. Hukukla ilgili tartışmayı şimdilik başka zamana bırakarak, asıl konumuza dönelim ama geçerken şu “hukuk” denilenin hukukçulara, “konunun uzmanlarına” bırakılmaması gereken bir şey olduğunu da hatırlatarak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlık tarihinin büyük bölümünde özel mülkiyet diye bir şey bilinmiyordu. İnsanlar ortak üretip, ortak tüketip, ortak yaşamayı başarıyorlardı. Uygarlık belirli bir eşiği aştığında, gücü ele geçiren sınıflar, zor ve savaşla insanları köleleştirdi, kendilerine tâbî duruma getirdiler, herşeyin sahibi oldular, herşeye hükmeder duruma geldiler. Sadece birikmiş zenginlik, toprağın altı ve üstü değil, insan toplulukları da bir kralın, hükümdarın, prensin, sultanın, hanın&#8230; kulları, köleleri, tebaları durumuna geldi. Yaratılan zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplandı. Bu güçlü olanın şiddete başvurarak topluluğa ait olması gereken yaşam araçlarına el koyması demekti. Sistem şiddete ve zora dayalı olarak kendini var ediyordu ama bir meşrulaştırmaya da ihtiyaç duyuyordu elbette&#8230; Bu amaçla ideolojik kölelik veya gönüllü kulluk devreye sokuluyordu&#8230; Geçerli durumun “Tanrı’nın arzusu olduğu, efendinin de Tanrı’nın iradesinin temsilcisi olduğu düşüncesi yerleştiriliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla, önceki dönemdeki zorun, şiddetin ve kaba kuvvetin yerini para alacaktı. Elbette bu şiddetin sahneden çekildiği anlamına gelmiyordu. Zira egemenlik, tahakküm ve zulüm düzeni mutlaka iki şeye ihtiyaç duyar: Şiddet, zor, kaba kuvvet, baskı ve zulüm ve gönüllü kulluk veya ideolojik egemenlik. Zaten kapitalizmle birlikte ortaya çıkan burjuva düzeni, Eski&#8217;nin mirasçısıydı, önceki dönemde atılmış temeller üzerinde yükselmişti&#8230; Fakat, yeni sistemin paraya dayanması, zora, kaba kuvvete dayalı sistemden farklı bir nitelik taşıyordu, zira, para parayı çekiyor&#8230; Parası olan her seferinde daha çoğuna sahip oluyor, sürecin her ileri aşamasında sosyal eşitsizlik büyüyor, zengin-yoksul uçurumu derinleşiyor. Paraya dayalı düzen reel bir karşılığı olmayan, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi söylemlerle meşrulaştırma yoluna gidiliyor. Özü itibariyle anti-eşitlikçi bir sistem olan kapitalizm geçerliyken, adaletten, barıştan, özgürlükten, insan haklarından, vb. söz etmek ikiyüzlülük değil midir?  Herkesi herkese düşman etmeye göre kurgulanmış, emek sömürüsüne dayalı kapitalist sistemde barış mümkün müdür? Eğer gerçekten barış amaçlanıyorsa, adaletin amaçlanması, adalet amaçlanıyorsa da eşitliğin amaçlanması gerekir.  Her kim ki, sosyal eşitlik için mücadele etmiyorsa, barış ve adaletten söz etmesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur&#8230; Kapitalizm geçerliyken özgürlük, sadece mülk sahibi sınıfların, sermaye sahiplerinin, paraya hükmedenler sınıfının özgürlüğüdür&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Özel mülkiyetin yüceltilmesinin, kutsanmasının ve dayatılmasının gerisinde Batı burjuva düşüncesinde içkin [ mündemiç] bir anlayış bulunuyor ve bu anlayışın kökleri Greko-Romen ve Yahudi- Hrıstiyan [ Judeo-Chretien] ve burjuva gelenekte bulunuyor. Nitekim Eski Ahit de: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı&#8230; &#8220;Verimli olun, çoğalın&#8221; dedi, &#8220;Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun” dedi. [Eski Ahit [Tevrat]. 27-28. ayetler]. Dikkat edilirse, “tüm canlılarla birlikte yaşayın, varolun” denmiyor, kendi dışınızdaki şeylere “egemen olun” deniyor&#8230; O halde herkese ait olanın özel mülkiyet konusu olması nasıl meşrulaştırılıp/ dayatıldı? Bu işin de bujuva ideolojisinin ve liberalizmin en önemli teorisyenlerinden biri ve kendisi de bir burjuva olan İngiliz John Locke tarafından kotarıldığı anlaşıyıyor. J. Locke, “ An Essay Concerning the True Orijinal Extend and End of Civil Government”, The Second Treatise of Civil Government, [1690, chapter 5  ] adlı eserinde, Tanrı’nın insanlığa sunduğu kaynağın bir kısmının özel kullanıma, özel mülkiyete evrilmesininin, başkalarının kullanımdan dışlanmasının gerekçesinin ‘o kişinin harcadığı emekle’ açıklıyor. Eğer, diyor John Locke, “ Toprak ve tüm aşağı yaratıklar Tanrı tarafından tüm insanlara bahşedilmişse, her insanın da kendine ait olması gerekir”&#8230;. Eğer doğanın ürünlerine bir emek harcanarak sahip olunuyorsa, emek ona bir ilave yapıyorsa, kendi emeğiyle elde edilenden başkalarının hak iddia etmeye hakkı yoktur&#8230;” diyor. Bu durumda bireysel sahiplenme [mülkiyet| dışında kalan da başkalarına ait olacaktır... Oysa birilerinin ortak olanı sahiplenip/kullanması, başkalarının her türlü mülkiyetten dışlanması demeye gelir. Eğer özel sahiplenme [mülkiyet]  doğanın kaynağını ve geçmişin mirasını yok ederse, başkalarına ne kalacaktır? Aslında İngiltere&#8217;de ve İskoçya&#8217;da ortak kullamın konusu olan toprakların özel mülke dönüştürülmesi, toprak lordu kapitalistler tarafından gasbedilmesi, Locke’dan önce başlamıştı, vahşi özelleştirme dalgası ondan sonra da devam etti&#8230; Döneme köylü isyanları ve komünist hareketler [ komünist “Diggers” hareketi gibi] damgasını vurmuştu. Artık geçerli burjuva anlayış, ortak kullanım konusu olan şeyleri değersiz sayıyordu. Bir şeyin değerli olmasının koşulu, o şeyin özel mülkiyet konusu yapılmasıydı&#8230; Özetlersek, Locke, ‘ birey çalışmasıyla, harcadığı emekle kamuya, topluluğa ait olan ama bir değeri olmayanı, değerli bir hale getiriyor ve tabii ona sahip olmayı da hak ediyor&#8230;’diyor  İngilizcede işlenmeyen toprak, telef edilmiş toprak [waste land] sayılıyor ve Locke oradan hareketle de özel mülkiyeti meşrulaştırıyor. Ve baklayı ağzından çıkarıyor: “Eğer kullandığımız şeyin gerçek değerini lâyıkıyla tahmin etmek istersek, farklı maliyetleri hesap edersek, emeğe ve doğaya ait olanı ayrıştırırsak, emeğin payının %99 olduğunu görürüz&#8230;” Daha sonra faizin devreye girmesi ve kapitalist sürecin olgunlaşmasıyla “paranın parayı çekmesi” süreci de hızlanıp derinleşecek, her şey çığırından çıkacaktı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bu tür bir  mantık ve düşünce sistemi geçerli olunca, özel mülkiyetin meşrulaştırılması, kutsanması, yüceltilmesinde şaşılacak bir şey de olmazdı. O zaman nasıl olup da bir şarkıcının 2 saatte 80 bin TL “kazandığı” da sorun edilmezdi&#8230; Çünkü bu parayı emeğinin karşılığı olarak kazanmıştır&#8230; öyle ya&#8230; Aslında şarkıcının ‘kazandığını’ sandığı ve lüks harcamalarda kullandığı para, gerçekten bir emek harcanarak yaratılmıştır ama bunda şarkıcının dahli son derecede önemsizdir. Asıl emeği harcayan işçilerdir ve şarkıcıya ‘yeteneği’ karşılığında transfer edilen emek sömürüsünün sonucu olandır. Mafyanın el koyduğu için de aynı şey söz konusudur ve emek sömürüsü sonucu yaratılan ve kapitalist sınıf tarafından el konulan değerin mafya tarafından hileye ve şiddete başvurularak el konulan kısmıdır, yani bir transfer söz konusudur. Artık sadede gelebiliriz. Gerçekten John Locke’un iddia ettiği gibi mülkiyet nerdeyse tamamiyle emeğe, bireyin tekil emeğine mi dayanır? Ya da böyle bir şey mümkün müdür? Eğer bu mümkün olsaydı, âdil sayılabilir miydi?  Farzedelim ki, son derece yetenekli, akıllı, becerikli, “işbitirici” biri, bir uçak kazası sonucu okyanusa düştü ve şans eseri ıssız bir adaya çıkmayı başardı. Bu kazazede dışarıyla bağ kurması imkânsızken neleri ne kadar yapabilir? Yaşamını nasıl sürdürebilir, neye ne kadar sahip olabilir? Bir kere günün çoğunu balık, salyangoz, yengeç, v.b. avlayarak ya da yenebilir bitki ve varsa meyveleri toplayarak geçirecektir. Taşları veya ağaçları birbirine sürterek ateş yakabilirse, avladıklarını pişirerek yiyebilir, kendine ağaçlardan ve otlardan bir baraka, belki ağaçlardan bir küçük kayık yapabilir&#8230; Zamanla bazı bitkileri sınırlı bir şekilde yetiştirebilir&#8230; Avlayabilirse hayvan derisinden veya bitkilerden örtünecek bir şeyler yapabilir&#8230; Bir gün adadan kurtulma umuduyla sevgilisine, eşine ve çocuklarına hediye edeceği deniz kabukları biriktirir&#8230; Daha fazlasını yapması pek mümkün değildir&#8230; Aynı kişi bir sanayi işletmesinin veya finans grubunun CEO’su olsaydı nelere sahip olabilirdi&#8230; Belki istediği her şeye&#8230; Demek ki, insanın neye sahip olacağı bireysel emek ve çabasından başka faktörlere bağlı, sadece kendi çabasından, yeteneğinden, ustalığından, becerisinden neşet eden bir şey değil&#8230; Başka türlü ifade edersek, emeğin hangi koşullarda harcandığı büyük önem taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerin veya zenginliğin üç kaynağı vardır: 1. Doğanın katkısı; 2. Geçmiş nesillerin  mirası olan bilgi, beceri teknik yetenek, alet-edevat, kültür, v.b. ; 3. Yaşayan neslin gerçekleştirdiği işbirliği [sosyal emek]&#8230; İşte bu gün emek verimliliğinin ve yaratılan zenginliğin gerisinde esas itibariyle bu üçü bulunuyor ve orada bireyin tekil katkısı ihmal edilebilir değilse de son derecede sınırlıdır. Bu da demektir ki, toplam ortak ürün doğanın, geçmiş ve mevcut nesillerin ortak çabasının ürünü olarak tezahür ediyor. Eğer öyleyse, herkese ait olması gerekenin özel sahışlar tarafından ele geçirilmesi, sahiplenilmesi, özel mülkiyet konusu yapılması, mantıklı, haklı ve âdil, meşru, dolayısıyla kabul edilebilir değildir&#8230; Lâkin hukuka uygundur&#8230; Yasaldır&#8230; En zengin Amerikalı Bill Gates’in 59 milyar dolar serveti olduğu biliniyor. Yukarıda saydığımız üç unsur dikkate alınsaydı, Bill Gates’in sahip olması gereken en çok ne kadar olabilirdi dersiniz? Bu gün sahip olduğunun kaç milyonda birini hak ederdi? Elbette ortak zenginliğin özel kişiler [kapitalistler ve çevresi] tarafından bu şekilde ele geçirilmesi, özel mülk durumuna getirilmesi, lüks tüketimle yok edilmesi, sadece insânî, sosyal, politik olumsuzluklar ve kötülükler ortaya çıkırmakla kalmıyor, doğa tahribatına, ekolojik bozulmaya, velhasıl yaşamın temelinin aşınmasına da neden oluyor. Bu temel dengesizlik ve eşitsizlik, bir dizi tehlikeli dengesizliğe de kaynaklık ediyor. Özel mülkiyetin geçerli olduğu üstelik kutsandığı bir dünyada, ahlâktan söz etmek bir şeyi olmadığı yerde aramaktır zira özel mülkiyetle ahlâk bağdaşır değildir. Hem insanlığın ortak çabasının ürünü olan servet [zenginlik] küçük bir mülk sahibi kapitalist sınıf ve çevresi tarafından yağmalanacak, bir de oradaki devlete “hukuk devleti” denilecek ve etikten, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz edilecek&#8230; Bu durumun sürdürebilirliğine kim daha ne zamana kadar inanabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki, belirli bir eşik aşıldığında maddi zenginlik bir refah unsuru olmaktan çıkar. Sahip olma, her seferinde daha çoğuna sahip olma tutkusu tarafından rehin alınmış bir insan, aslında sahip olduğu şeyler tarafından sahip olunan durumuna düşer. Bu, sahip olanın sahip olunması durumudur&#8230; Zira, artık o yola giren bireyin iradesi devre dışı kalmıştır. Bu bakımdan gerekli olanla, gereksiz ve vazgeçilebilir olan ayrımının yapılması önemlidir. Sahip olma dürtüsü de , farklı olma isteğinden bağımsız değildir. İnsanlar başkasının sahip olduğundan fazlasına sahip olmayı bir mârifet sayıyorlar. Okullarda verilen eğitim de “farklı olma”, “herkes gibi olmama” bilincini yerleştirmeyi amaçlıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalist sınıf üç alt-unsurdan oluşuyor: 1. Sermaye sahipleri, [paraya sahip olanlar, hisse senedi sahipleri, faiz karşılığı borç verenler]; 2. girişimci [müteşebbis] denilen işletme yönetici ve sahipleri ve; 3. üretilen malları tüketiciye ulaştıran tüccarlar. İşte bu üçü çevresindekilerle birlikte toplumun üretici gücünü/kapasitesini, toplumsal servetin de en büyük bölümünü ellerinde tutuyorlar ve burjuva sınıfını oluşturuyorlar. Bilindiği gibi gibi burjuva sınıfı sadece mülk sahibi sınıflardan ibaret değildir. Politikacılar, sivil ve militer bürokrasinin yükseklerindekiler, üniversite üyeleri, medyada etkin kesim, sanatçılar, eğelence sektörünün kaymak tabakası, vb. burjuva sınıfnı oluşturuyor. Üretim araçlarının ve yaşam araçlarının  özel mülkiyetine sahip olmaları, mülksüzleştirilmiş, emeklerini satarak geçinen işçi sınıfının ve bir bütün olarak emekçi sınıfların emeğinin ürünü olana el koymalarına imkân veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu vesileyle mülkiyete dair kafa karışlığının da aşılması gerekir: Birincisi,  mülkiyetten söz edildiğinde bir kere özel mülkiyet kastediliyor; ikincisi, insanın yaşamı için gerekli olan üretim ve tüketim araçları mülk tanımı dışındadır. Arabaya sahip olmakla o arabayı üreten fabrikaya sahip olmak aynı şey değildir. Mülkiyet başkasının emeğini sömürmeye, başkasınının emeğinin ürününe el koymaya imkân veren, üretim ve yaşam araçlarına sahip olmaktır. Bir insanın ihtiyacanı mütevazı düzeyde sağlayan üretim ve yaşam araçlarına sahip olmak mülkiyet değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlığın ortak serveti [zenginliği] ve yaşam kaynağı olanın özel şahışlar tarafından sahiplenmesini haklı gösterecek hiç bir haklı ve mantıklı gerekçe yoktur. Öyleyse özel mülkiyetin tasfiyesini amaçlayan, ‘genel toplum yararını’ veya “insanlığın ortak iyilğini” esas alan bir rotaya girmek için de hiç bir engel yoktur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Zaten özel mülkiyetin gerekliliği ve vazgeçilmezliğine dair ileri sürülen bildik argümanların hiçbir bir inandırıcılığı yoktur. Gelecek yazıda özel mülkiyetin neden ortadan kaldırılması gerektiğine dair tartışmayı sürdürebiliriz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

