Ulanlar
Başkaları tarafından adlandırılırlar. İnsan toplulukları diye bilinirler. Ya da öyleymiş gibi yapıyorlar. Nüfusları bir hayli kalabalıktır. Ölüm-Kalım adlı bir oyun oynuyorlar. Kaybedenler geçmiş zamanlara gömülürler. Haklarında olumlu şeyler söylenir. Ölenin arkasında kötü konuşmama geleneği var. Katillerini görmezden gelirler. Sartre’ın ağzından katil sürüsü olduklarını itiraf ederler. Suç bireyseldir diye, itiraf kaale alınmaz. Yazarı cezalandırmanın hesabı yapılır. Ademle Havva’dan beri oyuncular değişip durur. Oyun devam eder. Senaryosunu yazan bilinmiyor. Sır perdesidir. Demir perdeden serttir. Değişiklik adına beyinlere maske takılır.
Yüzlere makyaj sürülür. Sanıkların kimlik bilgileri gizli tutulur. Ya da bilinmez. Polis bilmediğini söylemez. Erkekliğe sığmaz diye düşünür. Düşündürücüdür.
İnsanlara çok benzeyen cinsler var. Bedenen ayırt edilmeleri çok zor. Açık adresleri yok. Yazılı kaynaklarda adlarına rastlanmaz. Kodlarıyla bilinirler. Yaşadığımız her yerde varlar. Varlıklarını inkar eden yok. Herkes ayağını yorganına göre uzatır. Ya da yorganı ayağına göre diktirir. Gayri Resmi Tarih Ansiklopedisi onları Ulanlar diye adlandırır. Gayri Resmi gayri ciddi değildir. Bir de gayri insani vardır. Doğru söze ne demeli… Konumuza gelelim. Peki, kim bu Ulanlar? Ne yerler? Ne içerler? Varlıklarını salaklara borçludurlar. Asalaktırlar. İyi de, bu salaklar kim? Her sorunun bir cevabı vardır. Ancak her cevap soruyu sorun olmaktan çıkarmaz. Muktedir değilse, zor… Her ilacın hastalığı ortadan kaldırmadığı gibi…
Ulanların kökeni konusunda muhtelif söylentiler var. Belgelere dayalı bilgiler yetmiyor. Ataları hakkında yazılan kitabeler var. Hitabeler var. Atılan nutuklar var. Beş para etmez boşboğazlıklar var. Taşlara kazılmış adlar var. Mitoslarda ilgili rivayetler var. İnançlarda aynı konuda ayetler var. Latince’de ASNUM eşektir. Fransızca’da l’ÂNE olmuştur. Türkçe’ye Ulan olarak geçmiştir. Çeşitli ağızlarda sakız olmuş. Çiğnenirken LAN, LEN, OLAN, ULAN, ÜLEN olmuş. Doğal eşekle ilişkilerinin olmadığını belirtmekte yarar var.
Tanındıkları kadar tanınmıyorlar. Görünen yanları kadar, görünmeyen yanları var. Yarılarından fazlası yerin dibindedir. Güçlü oldukları kadar güçsüz oldukları da söylenir. Gerçek yüzleriyle insanların arasında dolaşmazlar. Türlü maskeleri var. Kendilerine ait belge ve bilgileri gizlerler. Yedikleri haltları üstlenmezler. Başkalarına mal ederler. Dublör kullanırlar. Öldürttüm, ama öldürmedim derler. Karıncayı ezmedikleri doğrudur. İnsan ezerler. Karıncayla uğraşacak zamanları yok. Hedeflerini şaşırmayı sevmezler. Varlık nedenlerini ortadan kaldıracak değiller ya!
Gayri Resmi Gerçekler Ansiklopedisinin ilgili maddesi, kelimenin İtler ile Hitler ilişkisi üzerinde detaylı bilgiler veriyor. Etimolojik çalışmayı anlamsız bulanlar da var. Ulanlar kadar ciddi olmadıkları kesin. Saldırgan olduklarını da inkar eden yok. İtler, Ulanlar kadar ünlü değiller. Birbirlerini sevdikleri de söylenemez. Birinin yaşamını diğerinin belirlediğini de unutmamak gerekir. Ulanlar bunun bilincindedirler. İt ürür, kervan yürür. Kervandaki Ker de Ulan kavminin kodlarından biridir. Bu söz de boşuna söylenmemiştir. Tarihin her döneminde bir Ulan-İt damgası var. Adı geçen Ansiklopedinin bir başka maddesine göre timsahlar da Ulanların atalarıdır.
Habil ile Kabil davasında Ulan parmağı bulundu. Hem de kocaman bir parmak. Dava yargıya intikal ettiği için yetkililer bilgi vermediler. Oralarından, buralarından o kadar çok şey kaçırdılar ki… Dişli, dişsiz bütün delikleri bir şeyler yumurtlayınca olan oldu. Yargıçlar yargının bağımsız olmadığını haykırdılar. Ulanların kendilerini baskı altına aldıklarını beyan ettiler. Çığırtkanlıkla suçlandılar. Yerel ve genel otoriteler yargıyı yargılıyorlar. Aralarındaki it dalaşını inkar etmiyorlar. İsa 2000 yaşına girmeden birkaç gün önce tarihi dava karara bağlandı. Gerekçeli kararda Ademin çocuklarının Ulanlar ile karanlık ilişkilere girdiklerinin altı çiziliyor. Katil delil yetersizliğinden beraat etti. Gazetecilerin kayıp silahlarla ilgili sorusuna, yetkililer “devlet sırrıdır” diye açıklanamayacağını söylediler. Katilin evinde bulunan silahların balistik incelemesinde kardeşinin faili olduğu kesinleşti. Adem ile Hava dönemin savcısına suç duyurusunda bulundular. Dava dilekçeleri işleme konmadı. Tehdit edilerek evlerine geri gönderildiler. Yetkili merci “bana katiller suç işliyor, dedirtemezsiniz” diye Havva’yı haşladı. Hatta davacı olmaktan vazgeçmeleri için dönemin emniyet müdürlüğünde işkenceye uğradıklarını bir basın açıklamasıyla duyurdular. Katil kadar yargının da karanlık güçlerle ilişkisi ayan beyan ortadaydı. Söz konusu silahların daha önce bir çok kavmin imhasında kullanıldıkları belirlendi. Katil fail, itirafçılık yasasından yararlanarak serbest bırakıldı. Yargının ve ondan sorumlu yetkililerin tavrına anlam verilemiyor. Davanın neden ve kimler tarafından rafa kaldırıldığı cevabı bilinen bir soru olmaya devam ediyor.
Bir gazeteci İnsan yönetimine Ulanların sızıp sızmadığını sordu. Yetkililerden biri “susmazsan korum” diye cevap verdi. Bütün Ulan-İt medyası bülbül kesildi. Elbette dut yemiş bülbül. Meslektaşlarına sahip çıkmayı akıllarından bile geçirmediler. Ulan-İtlerin ekip çalışması yaptıkları kesinleşen bir diğer gerçek… Habil ile Kabil olaylarına karıştıkları kesin olan çete mensuplarına kimse dokunamıyor. İfadelerinin bile alınamadığı öğrenildi. Ulanların insanlar üzerindeki egemenlikleri korkunç boyutlara ulaşmış durumda. Saçma Gerçekler Ansiklopedisinin konuyla ilgili maddeleri yayınlandı. Ulan bilim adamları gerektiğinde bilimin de ırzına geçilebileceğini beyan ettiler.
Bir dini inanca göre, Ulan-İtler Hazreti Muhammed’in eşeği ve köpeğinden türemişler. Dünyaya gelmesini bilmişler. Ama bir daha gitmeye yanaşmamışlar. Peygamber bile bunları insandan ayırt etmede zorlanmıştır. Ancak davranışlarından yararlanarak ne mal olduklarını anlamış.
Havva’yı kandırıp cennetten kovdurtan şeytanın üzerindeki kuşkular devam ediyor. Şeytanın Ulan-İt atası olduğunu iddia edenlerin sayısı da az değil. Şeytan çoktan deşifre olmuş. Peki örgütündeki diğer isimler kimlerdi? Neden açıklanmıyor? Yalnız başına çalışmadığını herkes biliyor. Neden hangi olaylara karıştıkları aydınlatılmıyor? Şeytanın bütün suçları gün gibi ortada. Peki neden yargılanmıyor. Varlığı resmen kabul edilmeyen Şeytani İşler Merkezi neyin nesi? Bu soruyu soranlar örgüt üyelerinin gazabına uğruyor. Sistem içinde onları kollayanların olduğu kesin…
Sapla saman o kadar birbirine karıştı ki buğday görünmez oldu. Ulanlar ile İtler İnsanı garipleştirdiler. Tanınmaz hale getirdiler. Ulan vatandaşlardan devşirme Ulan-İtler yarattılar. Tekniğin ilerlemesiyle Ulan-İt üretim çiftliklerinin kurulduğu söyleniyor. Korkusundan kimse olayın üzerine gidemiyor. Gider gibi görünenlere dahi tahammül edilmiyor. Suikastlara uğratılıyorlar. Onlarda “olay çok tehlikeli yerlere vardı” diyerek konuşmadan susmayı öğreniyorlar. Öğrenmeyenlere öğretiyorlar. Acıyı hissetmeyecek kadar yüksek dozda veriyorlar. Şeytani İşler Merkezi adlı örgütün de üyesi olduğu Ulan-İt Genosit Yürütme Kurulunun yeri biliniyor. Ancak Ulan-İt Üretim Çiftliği sır gibi saklanıyor. Devlet sırrı diye… Üretilen yaratıkların ne tür bir felakete yol açacakları bilim adamlarını derinden kaygılandırıyor. İleride bunların yasal olacaklarını ve otomatlarda hizmet vereceklerini söyleyenler bile var.
Durup dururken Karışmış Milletler örgütü neden insan kopyalamanın yasak olduğunu duyuruyor. Ve neden bu yasak hemen kaldırılıyor. Bu işte bir bokluk olduğunu göstermiyor mu? Açıklamalar birbirini kovalar. Ulan-İtlerin nüfus patlaması yaşaması tesadüf değildir. Ulan-İt Genosit Yürütme Kurulu neden bu denli başarılı. Eski dünya düzeninin neyi eksikti de, yeni dünya düzeni dayatılıyor. Hem eski dünya, yeni dünya diye iki dünya yok ki. Dünyanın tek olduğundan kuşkusu olan mı var? Düzensizliğin tek nedeninin Genosit Örgütüdür. Gerçek bilindiği halde neden üstüne gidilmiyor? Hep altında kalınıyor.
Ekmek su bulamayanlara son model katliam araçları satıyorlar. Üzerinde Made in Genosit yazılı… İnsanları sersemleştiriyorlar. Aptallaştırıp birbirlerine kırdırtıyorlar. Kandan kokteyllerini yudumlayıp insan hakları nutukları atıyorlar. Sanki tetikleri çektirenler kendileri değilmiş gibi. Sanki o Allah’ın belası silahları kendileri üretmiyormuş gibi. Sanki ölüm iş sanayiisin kuran kendileri değilmiş gibi. Ve sanki tetik çeken beyin fakiri yaratıklar kendi kobayları değilmiş gibi…
Alıcı olduklarını herkese kabul ettirmişler. Kendilerinin dışında kalan bütün canlılar onlara çalışıyor. Karşı çıkanları nüfus kütüklerinden siliyorlar. Hemen sonra rahmetle anmasını da biliyorlar. Cenaze törenlerine çiçek gönderme adetleri var. Hatta öldürdükten bir süre sonra itibarlarını iade ediyorlar. Yaşarken sahip oldukları unvanı geri veriyorlar. Gönül rahatlığıyla. Ölülerden korkacak değiller ya. Onları diriltecek İsa da yok. Hem olsa ne yazar. Lazarus ne kadar yaşadı ki…
Ulan siyasetçiler muhalefetteyken insan canlısı kesilirler. İktidar olduklarında alçalmada sınır tanımazlar. Devrimcileri bu konuda iyi bir örnek oluştururlar. İdeolojileri değişkendir. Söylemleri aynıdır. Özgürlük, bağımsızlık, mutluluk için başlarını ortaya koyduklarını söylerler. Vaatlerde bulunurlar. En çok sevdikleri salata, laf salatasıdır. Devrimden önce, ya da devrimden sonra fark etmez. Gün gelir maske düşer. Yada atarlar. Artık ihtiyaç duymazlar. Kel görünür. Yine de saçları üzerine türkü söyletmesini bilirler. Derken, dünya sadece onlar için dönmeye başlar. Eski düzen yeni isimle yoluna devam eder. Devrim gerçek yaratıcılarını düzmeye koşar. Öküzün sabana koşması gibi. Demagojik söylemler çağa damgasını vurur. Hem de çok kötü vurur. Olumsuzluklar olumlulukları yutar.
Ve bir gün, Ulan komutan eski düşmanına rastlar. Bacağından şarapnel parçasıyla yaşayan gerillaya rastlar. Gördüğüne zor inanır. İnanılır gibi değil. Dağ aslanı heybetini yitirmiş. İşsiz, güçsüz kalmış. Bir sokak dilencisi… Koltuk değneğine yaslanmış bir hüzün parçası. Önündeki mendile yeşil banknot atar. Topuk selamı verir. Asker selamı verir. Kısacası alay eder. Alayların kabusunu bu halde görmekte varmış. İçi içine sığmaz. Dışına taşar. Karşısında durur kahkahalarla güler. Şiddetli bir tokat atarcasına. Sonra kucaklaşır. Korkulu rüyası bir deri bir kemik kalmış. Ormanın gazabı Ulan-İtin gazabına uğramış. Sevinmeyip ne yapacak. Yeşil kağıt parçası deyip geçmeyin. Banknot deyip geçmeyin. Para deyip geçmeyin. Şarapnel parçasından daha kötü vurur. Eski dağ parçası yenildiğini anlar. Oysa kazandığını sanmıştı. Devrim bir düş kırıklığına dönüşür. Derken Dünyanın değiştiği iddia edilir. Efsanenin heykeli vince asılır. Genç kıza parmak atan sapık başkan olur. Sürü sürünmeye devam eder. Beterin beterine kader der, boyun eğer.
Barış sürecinde, ilkin savaş suçlarına sünger çekilir. Failler taraflarca ödüllendirilir. Suç cezasız kalır. Ulanların sapıklara ihtiyacı var. Katillere ihtiyacı var. Varlıklarını birbirlerine borçludurlar. Borçlarına sadıktırlar. Bazen Hitler ya da benzeri birkaç İti cezalandırılır. Elbette işledikleri suçlardan dolayı değil. Başarısız olduklarından. Stalini önce kutsamaları sonra lanetlemeleri gibi. İnsanların gözlerini boyamayı iyi bilirler. Nedeni ne olursa olsun, başarısız Ulan siyasetçilerin akıbeti değişmez. Başka bir deyişle “insanlık sucu işlemek en doğal hakkınızdır, ancak başarılı olmak zorundasınız; aksi takdirde sizi cezalandırırız” diyorlar. Çıkarları gereğince dediklerini yaparlar.
XX. Yüzyılın sonunda değişen bir şey yok. Bir kentin Ulan belediye başkanı ünlü yazara “Ulan, sen kaç paralık adamsın” dedi. Sayın başkan bununla yetinmedi. Aynı yazarın dünyaca sevilen romanları için “Kıçı kırık roman” dedi. Böyle bir roman türü edebiyat biliminde tespit edilemedi. Daha sonra Ulan edebiyat kavramlarından biri olduğu araştırmacı yazarlarca ispatlandı. Ulan başbakanlardan biri aynı yazara “Baldırı çıplak” demişti. Bilim adamlarının kalemleri de armut toplamadı. Toplayamazdı da. Siyasilerinin sözlerini süsleyerek piyasaya sürdüler. Ulan yayınları tarafından fasiküller halinde hazırlanan Ulan-İt Bilimsel Tezler ve Çözümlemeler basın tarafından promosyon olarak verildi.
Kaymak yoğurdunu iyi bilir. Aynı şeyin yoğurt için geçerli olmadığını bilenler çok az. Ne öncekiler, ne de sonrakilerin birbirinden farkı var. İktidar olduktan sonra kardeşlik rahmetli olur. Herkesin özgür ve eşit olduğunu söylerler. Meydanlara çıkarlar. Uygulamada bazılarının daha özgür ve daha eşit olduklarını vurgularlar. Uygun bir dille anlatmasını bilirler. Orwell’ın kulaklarını çınlatmakla kalmazlar. Kulak kemiklerini çatlatmaya çalışırlar. Adamda kulak bırakmazlar. Boynuzlu yaparlar. Boynuzlar kulakları geçmeye devam eder.
İt her zaman saldırmak için vardır. Savunma için denir. Söylem saldırı kokar. Savunma ile saldırı kardeş kavramlardır. İt itliğini bilir. Kurdu çok olan yerin avcısı da bol olur, derler. Avcılar da koltuk derdinde. Koltuğa yaslanınca kendinden geçer. Değişir. Eşyanın tabiatı, der. Hangi eşyanın tabiatı, diye soran çıkmaz. Çıkarsa rahmetliler diyarına bileti kesilir. Ardından “giden geri dönmüyor / acep nedendir” diye bir türkü tutturur. Ulanların doğal kanunlarından biridir bu. Değişmez denir. Anayasaların ilk maddeleri gibi…
Ulanizmin bir prensibi der ki: Düşmanlık en büyük dostluktur. Hitler ile İtlerin bu denli benzeşmeleri tesadüf değildir. Rengi ne olursa olsun, Ulan Ulandır. Karası, beyazı, kızılı, sarısı fark etmez. Bir kısmına göre “en iyi insan ölü insandır”. Kendileri gibi düşünmeyenlere yaşamı zehir ederler. Bazıları Gulag Adalarına seyahate gönderir. Bazıları toplama kamplarında ağırlarlar. Bazıları Evin zindanlarında doğunun misafirperverliğini gösterir. Romantik olanları Kelebek adlı anı türünü geliştirir. Sanatsever olanları sanatçıyı sürgüne gönderir. Kendilerini anlatan Duvar filmini çektirir. Birileri Auschwitz kamplarını Ari ırkın sembolü yapar? Ha Vietnam’da, ha Cizre’de insanı tankın ardından sürükleyenlerin farkı ne? Dini vahşetin soyadı yapanlar… Şahsa göre kavram değiştirenler… Vahşetin kitabını yazanlar… Eh adı üstünde, Ulan-İt.
Bütün Ulan klanlarında toprak kutsaldır. Kutsadıkları her şeyi aynı zamanda, farklı mekanda lanetlerler. Hangi toprak türünün kutsal, hangisinin lanetli olduğuna açıklık getirmezler. İlkelerinin gereğidir. Killi toprak mı? Humuslu toprak mı? Kum mu? Kireçli mi? Bunlardan bir kaçı mı? Hepsi mi? Kutsal toprağın sınırı var mı? Varsa nereden başlar, nerede biter? Milli, dini, ırki sınırlardan sonra toprağın türü değişir mi? Bu tür soruların sorulması yasaktır. Ulanların bir kısmı için kutsal toprakların bittiği yer, diğerleri için başlama noktasıdır. Ulan vatandaşların aptallığı ortada değil mi? Bilimsel olarak incelenen toprağın bileşiminde bir çok elemente rastlandığı biliniyor. Ancak bu bileşimde ne kutsal ne de lanetli bir element bulundu.
Ulan vatandaşlar beyinlerini lağımla yıkarlar. Kalplerine kin ve nefret ekerler. Kendilerini ölü canlara dönüştürürler. Türlü zehirler içerler. Yüksek Ulan çıkarları için birbirine girerler. Bir daha çıkmasını bilmezler. Beyinleri 24 saat uyuşuktur. Soru soramazlar. Hayır demesini bilmezler. Sınırlar her değiştiğinde kutsallığın neden genişlediğinin, ya da daraldığını anlayamazlar. Muktedir değiller. Aldıkları zehrin dozajı o kadar yüksek ki… İnsana göre, yaşanılan yerin değeri üzerinde yaşayanların mutluluğuyla ölçülür. Ulanların ölçü birimleri farklıdır.
Bir de devşirmeler var. Ulandan fazla Ulancılık yapan devşirmeler. Kraldan fazla kralcıdırlar. Annelerini, babalarını tanıyamazlar. Yapay ortamlarda büyüyen zavallılar. Beyinleri bedenlerine yabancılaşanlar. Kendilerinden utananlar. Azılı sahiplerinin kuduzluklarına imrenenler. Ayıkla pirincin taşını demek doğru olmaz. Çünkü ayıklanması gereken taşın pirinci olmuştur. Köküne yabancı ağacın ormanda adı olmaz. Kısa ömürleri boyunca sahiplerine en iyi meyveyi verirler. Sahibine et verip kemik için havlayan tazı misali. Ulan-İtler için evcil hayvanlar ile özlerine yabancılaştırdıkları İnsanlar aynı kadere sahiptirler.
Suç işleyenler masumdur. Suçsuzlar en büyük suçlulardır. Ulan yasalarına göre suç işlemek zorunludur. Varlık nedeni oldukları tetikçileri suçlamaları, kendilerini sağlama almak içindir. Yeni genosit cihazlarının denemelerini yaptıkları bir sırada, silahsızlanmadan bahsedecek kadar küstahtırlar. Yüzsüzdürler. Haksız da sayılmazlar. Fabrikalarında ürettiklerini müzeye kaldıracak değiller ya…
Sigara paketlerinin üzerinde “sigara sağlığa zararlıdır” diye yazarlar. Alkolün zararları konusunda seminerler, paneller ve şaşalı toplantılar düzenlerler. Tütün ürünleri ve alkol sektörünü ellerinde bulundururlar. Teorileri de, pratikleri de buna uygundur.
Müziği müzik olmaktan çıkarırlar. Her şeyi tersine çevirdikleri gibi. Bağırtıp çağırtma, bayıltma, tuhaflaşarak kendi vücutlarını jiletleme ayinlerine konser diyorlar. İnsani yönleri konserve yapıp çöpe atarlar. Konservatif çöplükleri hizmete açarlar. Şarkıcıyı ilahlaştırma da aynı senaryonun bir parçasıdır. Ulan marşlar, Ulan sloganik ve ajitatif müzik, Ulan pop, Ulan arabesk ve benzeri bir çok türe ayrılan Ulan müziği ideolojinin yaygınlaşması için gereklidir.
Ulan sporları genellikle stadyum sporlarıdır. Bu ulan vatandaşları soymanın yollarından biridir. İnsanlarda, spor yapmak içindir, seyretmek için değil. Ulan sporları göstermeliktir. Canlı yayında iki insanın birbirini öldürmesine bile spor diyorlar. Ulan vatandaşlar her zamanki gibi alkışlarıyla, küfürleriyle katile ortak olurlar. Ulan yargısı insani olan her şeyden bağımsızdır. Buna yargının bağımsızlığı diyenler de var.
Kumarhaneler, meyhaneler, kerhaneler, kahvehaneler ve benzeri sözde eğlence merkezleri de spor stadyumları ve konser salonlarında olduğu gibi ulanist sistemin vatandaşlarını yolma amacıyla kurduğu çeşitli kurumlardan bir kaçıdırlar.
Ulanlarda kadın bir süs eşyasıdır. Erkeğin cinsel güdülerini tatmin eden bir nesnedir. Cesaretlidir. Cesaretini cinsel çekiciliğinden alır. Cazibelerini artırmak için vücutlarını sergilemeyi severler. Kendi istekleriyle poşete girenler de yok değil. Sayıca çok az da olsalar… Ulan erkeklerinin bir kısmı kadınlarını poşette görmeye bayılırlar. Hep baygın yaşarlar. Poşetlerin altında ne fırtınalar estiğini bilmezler. Doğrusu, bilmezden gelirler. Bu şekilde namuslarını koruduklarını düşünüyorlar. Para karşılığında alıp satıyorlar. Kadın arzı, erkek talebi oynar. Senaryosunu kendilerinin yazdığı oyunları oynarlar. Oyuncular da kendilerinden başkası değil. Bazen gönüllü, bazen gönülsüz… İçinde yaşadıkları Ulan ya da İt kabilelerinin ölçütleri var. Genellikle birbirlerine uymaz. Birinde hak olan, diğerinde ölüm nedeni olabiliyor.
Ulan-İtler kadınlarını çok severler. Ölümüne severler. Onlar için toplu, yada teke tek tecavüz evleri kurarlar. Ve bu evleri kanunlarla korurlar. Mekanlarında kanun çalarlar. Yada çaldırırlar. Neyi çalmazlar ki. Çalmayı severler. Kanuniden nağmeler okurlar. Meydanda taşlayarak öldürürler. Şeytan taşlar gibi. Kız çocuklarının bekaretini bozmak için tecavüz turları düzenlerler. Bu turizm türüne daha çok Ulan-İt klanlarının zenginleri rağbet eder. Bu evleri zina merkezleri olarak değerlendirenler de var. Bu tür Ulan-İt klanlarında haftalık ve günlük nikahlar kıyılır. Kasabın etleri kıyması gibi. Her evi bir randevu evine dönüştürürler. Ulan-İtlerde kadının değeri değersizliktir. Elbette kadınlar ve erkekler birbirlerinin aynasıdırlar. Birinden diğerini görmek zor değildir. Yine de İnsan gözlerine sahip değilseniz, göremezsiniz. Para karşılığında iğfal ettiğinizin sizin namusunuz olduğunu anlayamazsınız. İnsani değerlerin değerini kavrayamazsınız. Kanalizasyon suyundan kulaç atmaya devam edersiniz. Irmaklarda yüzdüğünüzü sanırsınız. İnsani duygulara sahip değilseniz, Ulan gerçeğinin bir parçasısınız.
Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik söylemleriyle yola çıkanlar vardır. Başarılı olduklarına inandıklarında birbirlerini nasıl katlettikleri görülür. Tarihe terör dönemi diye nasıl kayıtlar düştükleri de artık sır değil. İnsani olan bu üç kavramın kısa bir süre sonra nasıl tersyüz edildiğini, ırkçılık tohumlarını egemen oldukları her yere nasıl ektiklerini, verim almak ve ürünü toplamak için toplu katliamlardan hiç çekinmediklerini bilmeyen mi var? Diyemiyoruz. Çünkü bilmek gereğini yapmaktır.
İnsanlar kimin ne söylediğine, ne yazdığına göre değil ne yaptığına bakıp onun ne mal olduğuna karar vermeli ve yapmak istediklerini bu temel üzerine inşa etmeye çalışmalıdırlar.
Devletler arası ilişkiler söz konusu olduğunda, her devlet her zaman, her yer ve her koşulda hiç çekinmeden yazılı hukukunu ayaklar altına alır. Bankadaki hesabın faizi için paspas niyetine kullanır. Hukukun Haktan geldiğini görmezden gelir. Hakkı batıla kurban eder. Her tür alış verişin söz konusu olduğu yerde duyguların ve dostluğun yeri yoktur. Makyaveli sevmemek gerçeği değiştirmez. O Habil ile Kabilden bu yana süren siyaset biliminin gerçeğini kaleme almıştır. Hem de en yalın haliyle. Xani mir Zeyenddin’i anlatırken farklı bir şey mi söylüyor sanki? Siyaset arenasında insaf, dostluk, gelenek, hak, hukuk ve olması gereken insan haklarından safça medet umanların sonu her zaman hüsranla biter.
İnsanın değeri biliniyorsa, bu da kendilerine bedensel olarak çok benzeyen söz konusu yaratıkların varlığından kaynaklanıyor. Eksi olmasaydı artının değeri olur muydu? Bırakın değerini, varlığı söz konusu olur muydu? Ve benzeri Ulan soruları halen değerlerini koruyorlar. Olmaz mıydı diye soranlara tahammül etmezler. Zıttı olmayan olguları görmezden gelen Ulanların İnsanların kafalarını karıştırdıkları gün gibi ortadadır. Olanın gereğini yapmadan, olması gerekenin hayaliyle hareket etmek acı çekmenin soyadı olmaya devam edecektir.
2000













bizim zerzerkleri anlatmissin tesekkürler