Hoş Geldin Bebek – Ziynet Didar

ZiynetKimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
yeşil bir harman yerinde
dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim, hayat arkadaşımdır.

N. HİKMET RAN

     Bir dostum ile sohbetimde bu güzelim şiir’i okumuştuk beraber, ne de çok severim bu şiir’i ne derin ve anlamlı nasılda güzel anlatıyor tüm gerçekleri. Düşündüm, acaba doğduğumda beni kucağında saran annem yüreğinin derinliklerinden bu duyguyu dolu dolu yaşayabildi mi, diyebildi mi ki hoş geldin bebeğim?

    Bu şiirdeki gerçeklerin bilincinde olsaydı benim annem, kulağıma bir ninni olarak söyleyerek büyütmüş olsaydı beni, bugün içinde bulunduğumuz durumdan farklı bir günde olur muyduk? Bu duygu ve düşünceyle sarsılıyorum bir kadın olarak! Bir kız çocuğu doğurmuştu neticede hem de kadın olmanın zor olduğu bir ülkede. Hani su saçı uzun aklı kısa olarak tanımlanan eksik etek! El kiri diye söylenen! Kaşık düşmanı diye adlandırılan bir ülkede!

  Yutamadığım lokmalar gibi boğazıma tıkanmış söylemediğim gerçekler koca bir düğüm oluyor ve yüreğimde sızlıyor benim ve hem cinslerimin çağlar boyu devam eden ve günümüz 21.yüzyılda da tükenmek bilmeyen ezikliliği. Geçmişimize ve günümüze ilişkin olarak sorduğum sorular içinde var olan gerçekler kırılmış cam parçaları gibi saçılıyor etrafıma.

   Tabi ki sevinemezdi annem, dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de kadın olarak doğmak ezilmişliğe atılmış ilk adımdır. Yazılı olmayan kanunlar öğretilmiştir bizlere, bedenimizin ne kadar tehlikeli olduğuna dair, o yüzden kontrol altında tutulmamız gerekiyor… Bu feodal değerler, kültürel şekillendirme içinde önümüze serilen bunca kurallar, töreler ve namus anlayışı ile öylesine şekillendirilmiş, şartlandırılmıştık ki neden tehlike olarak görüldüğümüzü sorgulama fırsat verilmedi bize. Cesaretimiz olmadı… Bir arkadaşımdan duymuştum, “bulunduğun hücreni seveceksin.” Kadınlar bunu kavramış olacak ki hücrelerini sevmeye ve tüm beceri ve yaratıcılıklarını burada sergilemeye çalıştı. İyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir kız olmak için çabaladıkça daha çok sömürüldük ezildik. Biz kadınlar kendimizden çok başkası için var olduğumuza inandırıldık. Kadın sadece eşi ve çocuklarının bakıcısı olarak tanımlandı. Aileyi koruma kaygısı aile ait dolaysıyla kadının eve kapanmasının bir aracı olarak sorumluluk yüklendi kadına ve kadının evi hapishane, mutfağı hücresi oldu.

   Bizim dışımızda her zaman başkaları karar verir; nasıl giyinmemiz gerektiğine nasıl yürümemiz gerektiğine hatta iyi bir kadın olarak nasıl davranmamıza ve cinselliğimizi nasıl kullanacağımıza! Günümüzde hala kız çocukları sünnet edilmektedir. Kadın kısmının soru sormamasını, uyumlu ve sessiz olmasını söylerdi büyüklerimiz, yasalarımız kanunlarımız buna göre oluşturuldu ve erkek egemen ideolojisi medyamız aracılığıyla sürdürüldü, sürdürülüyor. Tecrübelerimizden biliriz, otobüste, tirende, yolda, okulda, evde tedbirli olmak zorundayız. Böyle öğretilmiştir bize, kadın olarak toplumun bizden istediği biçimde yaşamak! Ve biz çalışan kadınlar olarak iş saatlerimizde olduğu gibi işten sonra da tedbirli olmamız gerekiyor, öyle olmadığımız zaman tedbirsiz olmaktan suçlanacak olan gene biz oluruz!

Bize, çocukluğumuzda yabancılar ile konuşmamız ve bir yabancının vereceği sekeri ret etmemiz öğretilmiştir. Gel gör ki bizlere asıl tehlikenin aile dediğimiz kurumdaki aile fertlerinden, kendisinin tanıdığı güvendiği insanlardan olabileceği ihtimali öğretilmemiştir.

Kadının aleyhine olan gelişmiş ve kurumlaşmış ayrılıkçılık ise dallanıp budaklandı. Kadına uygulanan dile getirmekten utandığımız şiddet, taciz ve tecavüzlerin bin bir türü ne bitti ne tükendi nede tükeneceğe benziyor.. Bin yıllardır erkek egemenliğinin tadını çıkaranlar daha da bir iştahla coşuyor, vurdukça vuruyor. Kadınlar çabaladıkça daha da bir mağdur oldu. Var saymadıkları bedenlerimizi, ruhumuzu, emeğimizi ve canımızı istediler ve aldılar tekme tokat, dil, din, kültür, renk ve sınıf fark etmeksizin.

Hep ezilen cins olduklarından kadınlar bu tehlikelere hazırlıklı değildiler. Gene aynı ve benzeri nedenlerden kendilerine güvenleri de yoktu inanılmayacağını, bastırılmış bir cins olduğunun bilinci ile suçun gene kendisinde aranacağı korkuları ile susmak zorunda kaldılar. Çok yakından biliriz ki ilk sorgulanacak gene kadın ve kızlardır “kim bilir ne yaptı da”  (Kuyruk sallamasaydı(!))  Kadının yaptığı yada yapmadığı değil eşitsizlik., ve kışkırtılmış erkekliğin tükenmez haklılığı, egemenliği ile yükselen  şiddetin devamı..

“İnsanlar Hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yasarlar” dendiğinde ‘İnsan” olarak erkeğimi kastetmişlerdi?

Dünyada bu gün kadınlar iki yüzyıldır özgürlük ve eşitlik mücadelesi veriyor.

Bunu destekleyen kadın ve erkek her iki cins aile kurumunu ve dolaysıyla toplumu tehdit ettikleri savıyla tutuklanıyor, işkence ve şiddetin her türüne maruz kalıyorlar. Bunun yanında çalışan ve hakları için mücadele eden kadınlar bu kez çift taraflı olarak sömürülmeye devam ediyorlar.

HIV Virüs, AIDS in çok olduğu bilinen ülkelerde kızlık zarı AIDS tedavi ediyor inançları ile kız çocukları ve bebeklere tecavüz ediliyor. Tecavüz anında bebekler ölüyor, sağ kalanda HIV virüsüne kapıldığından acılar içerisinde can veriyorlar. Kadın ve kızların bedenlerine kimliğine emeğine saldırıların yanında birde tecavüz ediliyor, kirlenen kadınlar kızlar oluyor. Namus davasına gene kızlar ve kadınlar katlediliyor. Köyleri basılıp evleri yağmalanan Kürt kadınları aşağılanıyor taciz ediliyor dövülüyor, tecavüz ediliyor, şiddet ila zorunlu göçe zorlanan kadınların eşleri çocukları akrabaları hatta kendileri öldürülüyor sakat bırakılıyor.

Elimizde, bugün ortalama rakamlar Dünyadaki her 10 kadından 4 nün bazen bir kaç sekliyle ama çoğunlukta tüm şekilleri ile mutlak şiddete maruz kaldığını belirleyen raporlar var. Kadınına verilen değer göstergesi, aynı zamanda kadınların neden güvencesiz ve hep travma yaşamakta olduğunu da sergileyebiliyor. Daha vahim daha korkunç bir gerçek ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Kadını ezen, aşağılayan, döven tecavüz eden sakat bırakan öldürenlerin öyle inanmak istediğimiz gibi sadece sapıklar olmayıp aksine kadının sevdiği, güvendiği kişiden başkası olmadığını görüyoruz.

Duyarlı, eşit ve demokratik, insan haklarına, kadına saygılı olduğunu iddia eden ülkelerde hala bugün yasal olarak kadınlar kendi adlarına emlak alıp satamıyor.

Her 26 dakikada bir kadın saldırı ve şiddete maruz kalıyor

Her 34 dakikada bir kadına tecavüz ediliyor

Her 42 dakikada bir kadın cinsel saldırı yaşıyor

Her 43 dakikada bir kadın bir şekilde kaçırılıyor kayboluyor

Her 93 dakikada bir kadın öldürülüyor.

Galiba Özgürlük ve eşitlik anlayışı kadın cinsini kapsamıyor!  

Buna rağmen birçok kadının istediği şey evini, eşini terk etmemek, kadın olarak aşağılanmanın ve şiddetin olmadığı bir beraberliği özlüyor, hayatının tehlikede olmayacağı çocuklarını sorunlu yaşatmayacağı evinde korkusuz ve güvenli, insanca yaşama isteğiyle hayal kuruyor, umut ediyor. Kadın kurtuluşun ancak toplumsal eşitsizliğin sosyal eşitlik sağlandığında ve cinsiyetçi ayırımın ancak sınıfsal hareketle gerçekleşebileceğine ve bunu başarmanın tek yolunun da ancak birlikte mücadele ile gerçekleşebileceğine inanan kadınlar olarak sınıfsal mücadelede onurlu yerlerini aldılar.

En büyük devrim sayılan Fransız devriminden sonrası kadınların tekrar yaşadığı acı tecrübeleri ve son yaşanan “sosyalist” sınıf hareketi çökümü birçok ülkede insanlığa açtığı yara ve verdiği zarar emekçi olarak birçok kadını düşüncede çöküntüye uğratıp ortada bırakmıştır. Kadınların yaşadığımız günlük sorunların ağırlığı ve acilliği kadın örgütlenmelerini ve sorunlarımıza sahip çıkmamız kaçınılmaz oluyor. Bu örgütlenmelerle, hiç bir zaman sorunun kökünden çözüleceği anlamına geleceğini düşünmek ancak peri masalarına inanmak olacaktır, fakat toplumsal eşitsizlik olduğu sürece, yani diğer anlamıyla kadının toplumsal ve cinsel ezilmişliğinin farkına varması bilinçlenme kadın ve çocukların günlük yaşadığı ve çoğu zaman ölüm, sakatlık ile günlük hasarları minimuma indirme çabası ile açılmış yaraları tedavi edemeyecek ancak yarayı temizleyip sargılamak bantlamak olacaktır. Ek olarak Şiddet ve uygulamalara artik ses vermek toplumu bilinçlendirmek.

Sosyal, sınıfsal, kültürel olarak süregelen tüm eşitsizlikler ve bunların kadın bedeninde, beyninde ve ruhunda yarattığı tahribatlardan arınmanın koşulu kadına, İnsan kadın olarak ya bize verilen sınırlar içinde korku ile yaşamımızı sürdürmeğe çalışacağız, ya da korku duvarını yıkarak Kadının kurtuluşunun, özgürleşmesinin ve özgür gelişmesinin koşullarını yaratıp eşit ve bağımsız kadınlar olabileceğiz.

Umarım, süre gelen yaşam tecrübemiz korkularımızın üzerine yürümeği öğretmiştir bizlere. Umarım bunca yıllık yaşam tecrübemiz babamızı, ağabeyimizi, kocamızı oğlumuzu kadının doğurduğunu öğretmiştir bize. 

Hoş geldin bebek yasama sırası sende!

Did you like this? Share it:
Niha 3 şîrove girêdayê gotarê ne
    Metin Esen says:

    Değerli Ziynet,

    Yazını okurken sürekli şunu düşündüm; KADININ BİR ADI OLSUN!

    Evet,kadının bir adı olsun derken; kadının kendi iradesi dışında ona bahşedilen tüm sıfatlara
    karşı durarak,erkek egemen ideolojine ve dolaysıyla toplumun değer yargılarına karşı bir eleştiri sunmak zorundayız.Çünkü,erkek egemen ideolojisi hiçbir hak-hukuk gözetmeksizin kadın üzerinde kendi egemenlik tahakkümünü kurarken kendisinin istediği ve gene kendisinin belirlediği statü içinde vardır kadın!

    Kadının ilk defa, anaerkil toplumunun kolektif ve insanal yaşamından erkek egemen toplumun ilk evresi olan dolaysıyla da eril olan ataerkil topluma geçişte erkeğin özel mülkiyetine girmesiyle başlayan kadının kadın olma konumu yadsınarak tarihi burada kayıp olur ve dolaysıyla kadının tarihi yazılmadı.

    Evet,yazılmadı,çünkü tanrının varlığına değin dünya da var olan her şeyde erkek ideolojisinin katiliği hüküm sürmektedir. İlk başta toplum egemenlerinin tarihini yazmaya başlayan bilim süreçte sınıflar arası çatışmaya da el attı,atmasına,fakat tek taraflı olarak hareket ettiği için kadının tarihine ilişkin hiç bir şey olmadı. Ne zaman ki kadınlar; kendilerinin insan olma bilincine varıp ta kendi bağımsız gelişimlerine yönelik mücadeleye atıldılar işte o zaman kadına yönelik toplumun bakışı da açık bir biçimde kendini açığa vurdu!

    Yapılması gereken şey bu açığa vurulan bakışa daha sağlıklı bir eleştiri getirmektir. Ve sende bunu yapmaya çalışıyorsun,kutlarım.

    Selam ve saygılar.
    Slav u Réz
    Metin Esen

    GUL says:

    Guzel Yurekli Cesur Kadin,
    Yillardir soyleneler bunlar ama uygulananlar tersi, herkes ayni sorunlardan dertli..Keske ilerici kesimde bunlari farkli gorebilseydik .en azindan yaziyi yazdigin sayfada bile erkek egemenligini gormek uzuyor!Daha cok bebekler dunyaya gelecek hepsi bir oncekinden daha sansiz.Teknolojinin getirdigi duygusuzluk ve meteryalist yasam gun gectikce somuruyu artiracak bunlar kadinlarda daha fazla gorulecek…Sermayenin isne gelen ucuz emek gunumuzde birde din modelini eklersek e bayagi suslu bir kolye olur biz kadinlarada yakisir…Kisacasi kadin erkek herseyin basi bilimsel egitim Yazar arkadasim,egitilmis toplumlarda kadin veya erkek insanlar kendini bilir.Once kizlrimizi okutalimki gelecekte, aydin anneler olsunki iyi cocuk yetistirsin bizede guzel bir dunya da yasayan yeni bebekler dogursunlar …Onlar bombalar altinda degilde gul cicekleri arasinda buyusun

    Guzel ve Aydinlik yarinlara

    GUL

    adile guvener says:

    Merhaba guzel insan,
    Baharin en belirgin ozelligidir kista
    sessiz,sedasiz,birazda kardan ezilmis,
    cekimser ve urkek ciceklerin tekrar var
    olma direnclerinde, onlari ILIK GUNESIYLE
    ISITIP cesaret vermek.
    Sende yillardir emek veriyorsun vazgecmeden
    bahar gibi,icin rahat olsun.
    Eline,yuregine saglik.
    sevgilerimle
    adiloshh

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e