İsmail Beşikçi ile Röportaj – 1. Bölüm

Dara Cibran: Sayın İsmail Beşikçi; Türkiye’de Kürt sorunu ile özdeşleşen bir isim oldunuz. Erzurum Atatürk Üniversitesindeki araştırma çalışmalarınızla başlayan zor ve zahmetli bir sürecin içinde oldunuz. Çalışmalarınızdan dolayı uzun yıllarınızı hapislerde geçirmek zorunda kaldınız. Kürtleri araştırmalarınızın odağına alan bir isim olarak, Kürt Hareketinin bugünkü genel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İsmail Beşikçi: Bunu iki şekilde değerlendirmek mümkündür.Birinci olarak şöyle denebilir. Örneğin kırk yıl öncesine, otuz yıl öncesine nazaran büyük bir gelişme var. O yıllarda Kürtler ve Kürtçe inkar ediliyordu. Kürt dili, Kürt kültürü yoğun bir imha ile karşı karşıya idi. Günümüzde ise fiili olarak mücadele sürecinde elde edilmiş birçok kazanım var.

Bu kazanımların bir kısmı cılız da olsa yasa hükümlerine bağlanmış, yasallık kazanmış. İkinci olarak şöyle bir yorum da yapılabilir. Şunca mücadeleye rağmen elde edilen kazanımlar yetersizdir, çok cılızdır. Mücadele sürecinde güçlü bir ulus bilinci, vatan bilinci, anadil bilinci gelişmemiştir. Güney Kürdistan’daki durum ise kanımca çok olumludur. ABD’nin 20003 Mart’ında Irak’a yaptığı silahlı müdahale sırasında ve sonrasında Kürtler büyük kazanımlar elde etmişlerdir. Kürtlerin federal Irak düşüncesini, bugünkü Irak yönetimine, Araplara kabul ettirmesi, anayasanın bu doğrultuda yazılması Kürtler için büyük bir kazanımdır. Kürtlerin güneyde, artık, bu aşamadan geriye gitmeleri kanımca söz konusu değildir. 

Dara Cibran: Çalışmalarınızda Kürdistan için, “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” tanımını yaptınız. Bu nedenle Kürt sorunu uluslararası bir sorundur dediniz. Uluslararası bir sorun bireysel hakların geliştirilmesi temelinde çözülebilir mi?

 İsmail Beşikçi: “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” kavramını yeniden ele almak, irdelemek gerekir. Kürdistan sömürge bile değildir. Burada ‘bile’ edatının incelenmesi gerekir. Sömürgenin sınırları olur. Örneğin “Hindistan İngiltere’nin sömürgesidir” veya “Cezayir Fransa’nın sömürgesidir” “Angola Portekiz’in sömürgesidir” denildiği zaman sınırları belli bir ülkeden söz ediyoruz. Sömürge ülke, sömürge devlet alt düzeyde de olsa bir siyasi kişiliktir. Ve sömürgeler sonsuza kadar sömürge kalacak anlayışıyla kurulmamışlardır. Metropol devletin denetiminde, idari, politik ve ekonomik bakımlardan belirli bir aşamaya gelince, metropol devlet kendisine bağlı sömürgesine siyasal bağımsızlık verecektir. Kürdistan ve Kürtler ise Kürt adı ve Kürdistan adı dillerden ve tarihlerden silinmek üzere bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Arap dünyası da bölünmüştür ama onlar ayrı ayrı devletler şeklinde yapılanmıştır. İki bölünme arasında nitelik bakımından büyük bir fark vardır. Kürtlerde görülen antropolojik özellikler yani birbirine boyun eğmeme, birbirinin otoritesini tanımama özelliği, Araplarda da vardır. Ama, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreç, Kürtlerde ve Araplarda çok  çok farklı düzeylerde  gelişmiştir. Bunun saptanmasında yarar vardır.

Türkiye’de, Kürt sorununun gerisinde emperyalizmin olduğuna dair güçlü bir kanı vardır.  “Kürt sorununun gerisinde emperyalizm vardır,  Kürtleri her zaman emperyalizm kışkırtır…” denir.  Bu kanı günümüzde yaygındır. Halbuki esas sorun 1920’lere ilişkin olarak ele alınmalıdır. 1920 ler gizlenerek bu konuyu açıklamanın olanağı yoktur. 1920 ler ise, nedenleriyle sonuçlarıyla etraflı bir şekilde ele alınmalıdır.

Büyük Britanya ve Fransa… Bu iki devlette 1920’lerden beri kurulan bütün hükümetler anti-Kürt bir tutum izlemişlerdir, Kürt düşmanı bir tutumları vardır ama bu iki devlet, Kürtleri baskı altında tutan devletlerle de her zaman iyi ilişkiler içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin Kürt politikası da Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın politikalarından hiç farklı değildir. Sovyetler Birliği’nin dış politikasında ulusların kendi geleceklerini belirleme hakları Kürtler için hiç yaşama geçmemiştir.  

Kürt sorunu elbette uluslar arası bir sorundur, büyük bir sorundur. Büyük bir sorunun, kişisel hakların geliştirilmesiyle çözülemeyeceği açıktır.

 

I. Dünya savaşı sonunda Milletler Cemiyeti çerçevesinde şöyle bir dünya düzeni kuruldu. Birinci kategoride Büyük Britanya, Fransa, ABD, Sovyetler Birliği gibi büyük devletler var. İkinci kategoride, birinci kategorideki devletlere bağımlı olan manda devletler (sömürgeler) var. Irak, Ürdün, Filistin, Suriye, Lübnan gibi. Veya büyük devletlere ekonomik ve politik bakımlardan şu veya bu seviyede bağımlı olan devletler var. Türkiye’nin, İran’ın ikinci kategoride yer aldığı kanısındayım. Bir de, bu iki ana kategorinin dışında yer alan, henüz devletleşememiş olan halklar var. Bunlar ikinci kategorideki manda devletler ve bağımsız devletler arasında bölünmüşlerdir. Kürtler böyle bir halktır. İkinci kategoride yer alan devletler, üçüncü kategoride yer alan halkların milli ve demokratik istemlerini baskı altında tutabilmek için her zaman birinci kategoride devletlerin askeri, ekonomik, politik güçlerini kullanmaya çalışmışlardır. Üçüncü kategoride yer alan halklar, Kürtler örneğinde görüldüğü gibi, soykırımlardan korunmak, yaşamlarını sürdürebilmek için zaman zaman birinci kategoride yer alan devletlerden “imdat” istemişlerdir. Ama çoğu zaman seslerini duyuramamışlardır. Büyük devletler, bu halklara yapılan baskıları da, soykırımlara varan operasyonları da görmezlikten, duymazlıktan, bilmezlikten gelmişlerdir. Burada söylemeye çalıştığım konu şudur: Uluslararası ilişkiler analizi sadece devletler seviyesinde yani sadece devletleri dikkate alarak yapılmamalıdır. Henüz devletleşememiş halklar da, siyasal iradesi, beklentileri olan birimler olarak ele alınmalı, analize katılmalıdır. Bu halklar, uluslar arası ilişkiler analizinde sadece ‘çıbanbaşı’ olarak, yani, ikinci kategorideki devletleri güçsüz düşürmek için gündeme getirilen kategoriler olarak değerlendirilmemektedir. Ama, ikinci kategoride yer alan bu devletler, üçüncü kategoride yer alan bu halkları baskı altında tutabilmek için, her zaman, birinci kategorideki devletlerin ekonomik, politik ve askeri yardımlarını aramışlardır.Bu yadımlara da her zaman ulaşmışlardır. Bütün bunların ötesinde, üçüncü kategoride yer alan halkların,örneğin Kürtlerin neden ısrarlı bu kategoride tutulduğu ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi gereken  bir durumdur.

Dara Cibran: Amerika’nın Irak’a müdahalesi ile Kürtlerin ezeli düşmanlarından bir tanesi olan Saddam Hüseyin rejimi yıkıldı. Türkiye’de faşist hareketten “solculara” kadar herkes, anti-emperyalizm adı altında Saddam Hüseyin rejiminin arkasında kenetlendi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürtlerin tutumu nasıl olmalı?

İsmail Beşikçi: ABD’nin 20 Mart 2003’te Irak’a yaptığı silahlı müdahale sürecinde, Kürtler için çok büyük tehdit oluşturan Baas Partisi, El Muhaberat, Ordu gibi kurumlar dağıtıldı. Kitle imha silahları tehdidi ortadan kaldırıldı. Bütün bunlar Kürtlerin önünü açtı. Kürtler bu durumdan yararlanmasını bildiler. Federal Irak düşüncesini bugünkü Arap yönetimine ve Araplara kabul ettirdiler. Irak anayasasının bu temel ilke doğrultusunda düzenlenmesini sağladılar. ABD’nin Irak’a yaptığı bu müdahaleden sonra en çok duyulan sözlerden biri, “Irak’ta kitle imha silahları yokmuş” oldu. Halbuki, bu silahlar 1980’lerde Kürtlere karşı sistematik olarak kullanıldı. Bunun dikkatlerden uzak tutulmaması gerekiyor.

Baas partisinin Kürtlere ilişkin bir anlayışı var. Baasçılar Kürdistan’ı Arap vatanının bir parçası kabul ediyorlar. Kürdistan’ı Araplara helal, Kürtlere haram kabul ediyorlar. Aynı anlayış Kemalistlerde de var. Bunun için ABD Irak’a müdahale ettiği zaman “emperyalizm Irak’ı işgal etti” deniyor. Ama Saddam Hüseyin rejiminin Kürdistan’ı silahlı güçleriyle baskı altında tutmasını hatta Kürtlere karşı soykırım, Enfal Operasyonları gerçekleştirmesini çok doğal karşılıyorlar. Tepeden tırnağa, en son teknolojik silahlarla, zehirli gazlarla, biyolojik silahlarla, kitle imha silahlarıyla donanmış bu rejimle ancak ABD gibi süper bir güç baş edebilirdi.

Burada tarihin bir ironisine de dikkat çekmek gerekli olmaktadır. 1920’lerde, dönemin emperyal güçleri Ortadoğu’daki yerel güçlerle de işbirliği yaparak Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını gerçekleştirdiler. 2000’lerde ise dönemin emperyal gücü, bölge devletlerine rağmen, 1920’lerde kurulan “Kutsal Statüko”da gedikler açan bir süreç başlattı. Ortadoğu’da ve dünyada hiçbir devlet, hiçbir güç bu müdahaleden memnun değil, müdahaleye karşı ama Kürtler bu müdahaleden ve yarattığı sonuçlardan yararlandılar. Bu da tarihin bir ironisidir. Bu, tarih felsefesinin de önemli bir konusu olmalıdır.

Dara Cibran: Türkiye bütün uluslararası platformlarda Kürt sorunu benim iç sorunumdur diyen bir anlayışla kendini savunmaktadır. Oysa Güney Kürdistan’daki her yapılanmayı kendisi için tehdit kabul ettiğini de her fırsatta beyan etmekte, ihtiyaç duyduğunda Suriye ve İran’la da kombinezonlar oluşturmaktan da geri durmamaktadır. Kürt sorunu benim iç sorunumdur diyen bir anlayış neden kendi sınırları dışındaki gelişmeleri kendisi için tehdit kabul ediyor?

İsmail Beşikçi: Çünkü, sınırların ötesindeki Kürtler, Türkiye’nin sınırları içindeki Kürtlerin bir uzantısıdır. Bu, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ile ilgili bir sorundur.

Dara Cibran: Türkiye Cumhuriyeti Devleti militarist-bürokratik erk tarafından kuruldu. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda demokratik bir yan görmek mümkün müdür? Cumhuriyet sonradan yozlaştı demek olanaklı mıdır?

İsmail Beşikçi: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Türkler ve Kürtler bakımından farklı anlamlar içermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının Türkler bakımından elbette demokratik yönleri vardır. Ama Kürtler bakımından demokratik bir içerik söz konusu değildir. Lozan’ı da böyle değerlendirmek gerekir. Lozan Anlaşması’nın da Türkler ve Kürtler için ayrı ayrı içeriği vardır. Kürtlerin, Kürtçe’ni inkarı ve imhası Cumhuriyetle birlikte sistematik olarak sürdürülen bir politikadır.

Dara Cibran: Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılları aynı zamanda Kürtlerinde başkaldırı yıllarıdır. Bu başkaldırıların en büyüğü şüphesiz 1925 Kürt Hareketi. Çalışmalarınızda 1925 Hareketini örgütleyen Azadi Örgütü ile ilgili fazlaca bir bilgiye rastlanmaz. Bunun nedeni nedir?

İsmail Beşikçi: Azadi ile ilgili olarak son yıllarda ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu incelemeler Azadi ile ilgili kaynakların eksikliğini vurgular. Belki bu temel kaynaklar hala kilit altındadır. Beşikçi’nin çalışmaları bilim yöntemi kavramıyla ilgilidir. Bu çalışmalarda Kürtler temel bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Bu olgulara nasıl yaklaşmak gerektiği, olguları hangi kavramlarla değerlendirmek gerektiği, Beşikçi’nin çalışmalarının ana konusudur. Bu olguların üniversite, basın, mahkemeler gibi kurumlar tarafından, sivil toplum kurumları tarafından nasıl değerlendirildiği yine bu çerçevede ele alınmaktadır. Azadi’nin resmi tarih bakımından görmezden gelinmesi, Azadi’nin bu konuyla ilgili duruşmalarının, örneğin Cibranlı Halid Bey’in duruşmalarının hala kilit altında tutulması, bu sürecin vermeye çalıştığı sağlıklı ve güçlü bilinçle ilgili olabilir. Kitlelerin bu bilince ulaşmasını engellemek için bu tür tutanaklar hala kilit altında tutuluyor olabilir.

 

İkinci Bölüm

 

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e