Fikret Başkaya ile söyleşi – Mehmet A. Karavelioğlu

Baskaya_Roportaj_Agustos” Entellektüelin misyonu daha iyiye, daha güzele giden yolu aralamaktır…”

Mehmet A. Karavelioğlu: Hocam siz baştan itibaren “sürdürülebilir kalkınma” söylemine karşı çıktınız. Fakat, artık önüne ‘sürdürülebilir niteleme sıfatı getirilmeyen bir şey kalmamış gibi… İşte ‘sürdürülebilir enerji, ‘sürdürülebilir su’, ‘sürdürülebilir tarım”, ‘sürdürülebilir gıda’, ‘sürdürülebilir turizm’, ‘sürdürülebilir spor’… Bu durumu nasıl açıklamak gerekiyor?

 

Fikret Başkaya: Bir yalanı ne kadar büyütür ve ne kadar sık tekrarlarsanız, o yalana inananların sayısı da o kadar artar. Aslında sürdürebilir kalkınma diye bir şey yoktu, hiç bir zaman olmadı, zaten olması da mümkün değildir. ‘Sürdürülebilir kalkınma bir oxymore’dur ve oxymore yan yana getirilmesi caiz olmayan, uygun olmayan, karşıt anlamlı iki kelimeyi yan yana getirmeye deniyor. Mesela parlak karanlık gibi… Oradaki amaç da zihinleri bulandırmak, şeyleri olduğundan farklı göstermek, insanları aldatmak, oyalamaktır. Yaklaşık otuz yıldır yapılan da o… Eğer sürdürebilir olsaydı, zahmet edip kalkınma kelimesinin önüne konur muydu?

M.A.K: Sürdürülebilir kalkınmayla amaçlanan ne idi aslında? Ne yapılmak isteniyordu?

 

F.B: Doğa tahribatını önlemek, üretim sürecini (ekonomik büyümeyi) doğanın korunması gereğiyle uyumlandırmak veya aynı anlama gelmek üzere ekolojik yıkımı durdurmak; her bir ülkede ve dünya ölçeğinde gelir dağılımı eşitsizliğini, adaletsizliğini törpülemek ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak!.. Aradan geçen zamanda yani sürdürülebilir kalkınma söyleminin ilk defa dillendirildiği 1987 sonrasında ve geride kalan üç ‘dünya çevre ve kalkınma zirvesinden’ sonra (1972 Stockholm, 1992 Rio, 2012 Rio) söz konusu üç alanda da işler iyice sarpa sarmış bulunuyor. İşte ‘sürdürülebilir kalkınma’ safsatası bu durumu gizlemek, gözlerden uzaklaştırmak, sürdürülemez olanı sürdürülebiliyormuş gibi gösterme işlevi görüyor! Onun için olur-olmaz her kelimenin önüne monte ediyorlar…

  1. A. K: Siz, sürdürülemezlik üzerinde çok duruyorsunuz. O halde sürdürülemezliğin emareleri neler?

 

F.B: Aslında bu zaman zarfında çok alâmetler belirdi…. Atmosfer ısınıyor, buzullar eriyor, ki, bu iklim krizi demek, deniz (okyanus) seviyelerinin yükselmesi demek. Bu yüzden daha şimdiden yaklaşık 1 milyardan fazla insanın yaşamı tehdit altında. Toprak, su ve hava kirleniyor… Çöller genişliyor ve bu ikisi gıda üretimini ve bir bütün olarak tarımsal üretimi zora sokuyor. Tatlı sular azılıyor. Modern kapitalist tarım toprakları öldürüyor, gıda maddelerini zehirliyor, canlı türleri ve biyolojik çeşitlilik yok oluyor. İklim değişikliği doğal felaketleri, (seller. su baskınları, fırtınalar, hortumlar, vb.) artırıyor, köyler boşalıyor ve kent demeye bin şahit 20-25 milyonluk tuhaf ‘yerleşim yerleri’ oluşuyor, Enerji kaynakları ve stratejik öneme sahip madenler kıtlaşıyor, tükeniyor… Velhasıl dünya yaşanmaz, hayat çekilmez hale geliyor! Tabii doğal kaynakların kıtlaşması, tükenmesi bu kaynaklara ulaşma rekabetini de azdırıyor ve savaşları, çatışmaları, boğazlaşmaları tetikliyor… Orta-Doğu denilen bölgedeki ve başka yerlerdeki  ‘savaşların’, boğazlaşmaların, katliamların asıl nedeni bu…  Fakat sürdürülemezlik demek ayın zamanda yönetememezlik de demek ve artık yönetemiyorlar…

M.A.K: O halde neden bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı?

F.B: Çok açık bir nedenle ki, kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden yol alamaz… Zira, varlığını her seferinde ‘daha çok üretmeye’ borçlu… Ölçü yok, sınır yok, durmak yok! Tuhaf bir kör gidiş söz konusu. Her seferinde daha çok üretmek de, her seferinde daha çok enerji, daha çok doğal kaynak, daha çok su, daha çok maden, vb. kullanmak demek. Oysa bu dünyanın kaynakları sınırlı, sonsuz değil. Sınırlı bir dünyada sınırsız büyüme mümkün değil… Şimdilerde o sınıra dayanılmakta olduğu görüldüğü için ‘sürdürülebilir’ söylemiyle kafalar bulandırılıyor, insanlar oyalanıyor, şeyler görünmez kılınmaya çalışılıyor. Bilindiği gibi, üretmek demek doğadan bir şey çekmek, yani eksiltmek ve üretirken de tüketirken de kirletmek demektir ve bunun başka bir yolu yok. O zaman ölçü kaçtığında, doğaya taşıyabileceğinden daha çok yük bindirildiğinde işlerin sarpa sarması kaçınılmazdır ve sarpa sarmış durumda…

M.A.K: Bu vesileyle bir soru akla geliyor. İşler kötüye giderken, ona bir tepki olarak sahneye çıkan ‘ekolojik hareketin’ bu durum karşısında bir etkinliği yok mu?

 

F.B: Genel bir çerçevede söylersek, ekolojik hareket büyük ölçüde sistem tarafından ‘ehlileştirildi’, ‘iğdişleştirildi’, egemen düzenin bir bileşeni, bir parçası haline geldi. Aksi halde ‘sürdürülebilir kalkınma’ söyleminin karşısına dikilmeleri gerekirdi ama tam tersine onlar da ‘sürdürülebilirci’ olup çıktılar. Onlar da yangına körükle gidiyorlar. Artık küresel oligarşinin safındalar. Onun suç ortakları durumuna geldiler. Batı’daki “Yeşil Partilere” bak ne dediğim anlaşılacaktır.

M.A.K: Hangi durumda öyle olmazdı peki?

 

F.B: Kapitalizm karşısında radikal bir karşı duruş gerekiyordu. Zira, radikal olarak anti-kapitalist olmayan hiç bir ekolojik hareketin bir şeyler kotarma şansı yoktur. Bu sadece ekolojistler için geçerli değil, hiç bir hareket ne olursa olsun kapitalizmi radikal olarak karşısına almadan hiç bir şey yapamaz. Tabi bir yanlış anlamaya da meydan vermek istemem. Egemenlerin ekolojisiyle, yeryüzünün lânetlilerinin ekolojisini birbirine karıştırmamak gerekir. Zira, yeryüzünün lânetlileri için ekoloji var olma-yok olma meselesidir…

M.A.K: Kaynakların kıtlaştığından, tükenmekte olduğundan söz ediliyor ama bu arada yeni yeni petrol ve doğal gaz rezervleri keşfediliyor. Orada bir çelişki yok mu?

 

F.B: Bunu biz söylemiyoruz ki, Uluslararası Enerji Ajansı (AIE), dünyadaki petrol rezervlerinin 54 yıl, doğal gaz rezervlerinin 61 yıl, kömür rezervlerinin  de 142 yıllık ömrü kaldığını söylüyor! Fakat sorun sadece tükenmekle de ilgili değil, bu kaynaklar kıtlaştıkça, üretimleri de zorlaşıyor. Mesela bir varil petrol, bir metreküp gaz, bir ton kömür çıkarmak için her seferinde daha çok harcama yapmak gerekiyor. Dolayısıyla bunların pahalanması kaçınılmaz oluyor. Ve fakat bir şey daha var: Fosil yakıtlar ne kadar çok kullanılırsa, atmosferin ısınması da o ölçüde artıyor ve iklim krizi derinleşiyor…

M.A.K: O zaman ne yapmak gerekiyor? Fosil kaynakların yerine ne ikame edilebilir?

 

F.B: Fosil yakıtların (petrol, doğal gaz, kömür) yerini doldurmak sanıldığı kadar kolay değil. Mesela 2013 yılında yenilenebilir enerji dünya enerji tüketiminin sadece % 2.7 si kadardı. Nitekim, bir taraftan her tarafa güneş enerjisi panelleri kurulurken, fosil yakıt tüketimi de artmaya devam ediyor. Sanayi devriminden bu yana geçen dönemde, yeni bir enerji kaynağının devreye sokulması, eskisinin yerini almıyor ama ona eklemleniyor. Dolayısıyla, en azından kısa ve orta vadede yenilenebilir enerjiler de eskilere eklenebilir ancak… Onların yerini alamaz…

M.A.K: Ama siz kitabınızda bu durumdan çıkmak için güneş enerjisini öneriyorsunuz?

 

F.B: Sadece güneş enerjisi değil, iki şey daha öneriyorum: 1. Üretimi ve tüketimi önemli ölçüde kısmak (tabi herkesin üretimini ve tüketimini değil, zira, üretimi ve tüketimi artırılması gerekenler var!); 2. Kapitalizmden çıkmak ve bunu da vakitlice yapmak!

M.A.K: Söyledikleriniz iyimser olmaya pek uygun değil. O zaman ufukta ne görünüyor?

 

F.B: Bir kere bir şeyi öncelikle ve açıklıkla ifade etmek gerekir. Bu gün dünyada yaşayan nüfusun üçte ikisi (2/3) petrol sayesinde yaşamını sürdürebiliyor ki, bu yaklaşık 5 milyar insan demek! Gıda üretimi ve taşınması petrole dayanıyor, ulaşım, sağlık sistemi petrole dayanıyor, nerdeyse her şey petrole dayanıyor. Bu da, bu günkü üretim ve tüketim düzeyi ve yaşam standardı petrole dayanıyor demektir. Yapılan tahminler 2035 yılında petrol üretiminde ciddi bir azalma öngörüyor. Ama önümüzdeki dönemde petrol tüketimi hızla artmaya devam edecektir. Şu anda dünyada yaklaşık 1,5 milyar araba (otomobil) var bu sayının 2035 yılında ikiye katlanacağı tahmin eriliyor. İkincisi ekonomiler de artık eskisi gibi büyüyemez. Şimdilik borçlandırmayla yol alınıyor ama borçlanma ancak büyüme varsa mümkündür.

Eğer herhangi bir nedenle (petrol yetersizliği, finansal deprem, vb.) kentler gıdasız kalırsa, tam bir kabus tablosu ortaya çıkabilir. 3-4 ayda 3-4 milyar insan ölebilir… Yaşamını sürdürenler de ancak köylü-çiftçi olarak varlıklarını sürdürebilirler ama bu sefer de tarım yapmayı çoktan unutmuş olduklarını hayretle göreceklerdir…

M.A.K: Bu kötümser bir senaryo. Yeni teknolojiler, inovasyon böyle bir şeye izin vermez deniyor. Öyle söyleyenler çoğunlukta?

 

F.B: Bunu söyleyenler sorunlara kimin tarafından bakıyorlar? Harikalar yaratan ‘modern teknoloji’ bu güne kadar hangi sorunu çözdü de bundan sonra da çözecek? İnsanlar nedense her ileri teknolojinin işleri daha da sarpa sardırdığını görmemek için yeminliler… Onun için şu lânet olası teknoloji hayranlığından, teknolojiye tapınmaktan, şu tuhaf saplantıdan vakitlice yakayı kurtarmazlarsa, bu işin karakolda bittiğini hayretle göreceklerdir ama o zaman da artık vakit geçmiş olabilir… Teknoloji, modern çağın en büyük tabularından biri, ve maalesef akıl almaz bir batıl inanç mertebesine yükselmiş durumda… Modern teknoloji yok olan canlıları, yok olan biyolojik çeşitliliği geri mi getirecek? Buzulları tekrar yerine mi koyacak? Deniz seviyelerini mi indirecek?

M.A.K: Eğer durum söylediğiniz kadar vahim ise insanlar neden ayağa kalkıp bu duruma müdahale etmiyorlar? Neden seyretmekle yetiniyorlar?

 

F.B: Ne yazık ki, insanlar sorunları mahalli (lokal) düzeyde görme eğilimindedirler. Ufukları ekseri sınırlıdır. Uzaklarda ne olup-bittiğini pek merak etmezler. Sorunu bütünlüğü içinde kavramakta yetersizdirler…Fakat asıl sorun kapitalizmi ‘insanlığın normal hali’ saymakla ilgili… O zaman, bu gün olup-bitenlerin eskiden de olduğu ve ilerde de olacağı şeklinde bir anlayış geçerli oluyor. Oysa kapitalizmin insanlığın normal hali değil bir “sapma” olduğunun bilinmesi gerekiyor…

M.A.K: Kapitalizmi insanlığın normal hali sayanlar sadece ‘sıradan insanlar’ mı?

 

F.B:  Mektepli taife de öyle düşünüyor ve üstelik bu kepazeliği meşrulaştırmak ve kabullendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar…

M.A.K: O zaman entellekteül işlev, eleştirel etkinlik hayatî öneme sahip mi demek lâzım?

 

F.B: Doğrusu insanlık tarihinin hiç bir döneminde eleştirel düşüncenin bu kadar elzem olduğu bir zaman olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla entellektüellere büyük iş düşüyor. Zaten entellektüel etkinliğin varlık nedeni de şeylerin gerçeğine nüfuz etmek değil midir?

M.A.K: Umberto Eco, aydınlarla ilgili olarak: “Mesele şudur: Bir aydın, ancak gelecek söz konusu olduğunda yararlı olabilir, mevcut durum için değil… Aydın’nın  işlevi (bir şeyi söylemekte) ön almasıdır… Aydın’ın işlevi söylemektir. Şunu yapmalıyız, bunu yapmalıyız gibi…” diyor. Sizin yaptığınız da o mu?

 

F.B: Doğrusu aydın kelimesi yerine entellektüeli kullanmayı yeğlerim, zira bizde belirli bir eğitimden geçmiş olanlara, diplomalılara, aydın deniyor. Bu son derece saçma. Bu okullardan çıkan entellektüel olamaz ama entellektüelin inkârı olması kesindir! Tabii iyi ki, her zaman istisnalar var, aksi halde durumumuz daha da vahim olurdu… Sorunuza gelirsek, Umberto Eco’nun söylediklerine aynen katılıyorum. Mevcut olanı eleştirmek başlı başına bir amaç olamaz, olmamalıdır. Amaç, daha iyiye, daha güzele giden yolu aralamak olmalıdır…

M.A.K: Hocam çok teşekkür ediyorum, sorularımı cevapladığınız için.

 

F.B: Ben de sana teşekkür ediyorum.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e