Samsun’dan Srebrenitsa’ya – Vlasis Ağcidis (*)

İnsan neslinin tarihinde aralarında bakımdan bu kadar birbirine benzeyen ama ideolojik bakımdan bu kadar çok farklı olan, Türk ve Yunan halkarı gibi iki halka çok ender rastlanır. Bunun sebebi iki halkın ayrı görüşleri sebebinden olmayıp, milliyetçiliğin gerçeği deforme etmesi ve onu efsane ve ideolojilerle  değiştirmesidir. Buna paralel olarak, iki halk arasında irtibat köprüleri gelişmemesi sebebiyle aralarında geçen ve onları ayıran şiddetli dinsel çatışmalar,  milli kapsam ile bürünmüş  savaşlar, soykırımlar, işgaller, mübadeleler gibi olaylara sakin bir yaklaşım yapılamamıştır.

Türk-Yunan tarihi, özellikle çok uluslu premodern İslami Osmanlı İmparatorluğundan çağdaş etnik devletlere geçiş çok az derecede araştırılmıştır.  İki tarafın, hakim milliyetçi ideolojik doğmaları, tarihsel araştırmaları karartarak önyargısız tarihçiler arasında irtibatı engelleyip onların tarihte vuku bulan olayları anlaşılmasını ve bu trajik geçişimde uygulanan yöntemlerinin incelenip ortaya konulmasından alıkoymuştur.

Bu makalenin yazılmasın sebebi geçenlerde Serbenitza’de katledilen  7.000 sivil Boşnakların anısına yapılan anma töreni ve kimlikleri tespit olunan  naaşların defnedilmesidir. Mağdurların bu anma töreninde, kalabalık katılımcılar arasında Avrupa Birliği başkanı ve Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.  Erdoğan, Sırplar tarafından bu katliamın tanınması için arabuluculuk yapmıştı. Buna ek olarak Erdoğan Hükümeti Balkan Müslümanlarına verdiği “koruma” ve “Osmanlı mirası” politikaları kapsamında, Bosna-Hersek de yatırımları yürüterek ekonomik destek vermekte ve Sırp, Boşnak ve Hırvatlar arasında görüşmelerin ilerlemesine arabuluculuk yapmaktadır.

Halbuki iki yıl evvel, Samsun’da eski bir Rum köyü olan Yazılar’da bir toplu mezar bulunduğu zaman bütün Rum muhacir cemiyetlerinin çağrılarına rağmen, resmi Türkiye sağır kalmıştı. Batı Karadeniz’de 1914-1922 yıllarına ait toplu mezar konusu  varolan,  ama pek konuşulmayan bir konudur.

Höşgörü ve çeşitlilikten, tek kültür ve dışlamaya

O devirde olanların sebebi, Selanik’te 1911 yılında  İttihat ve Terakki Cemiyetinin  Selanik kongresinde Anadolu’nun homojelendirilemesi için tasarlanan, İmparatorluğun Hristiyan halklarının fiziksel varlıklarının yok edilmesi veya asimile edilmesi  programı idi[i]. O zamana kadar Anadolulu Rumlar Osmanlı reformlarını desteklemiş ve İmparatorluğun bütün halklarının ortak Osmanlı düşüne destek vermişlerdi. Demokratik olan bu düş, yurttaşların insan haklarını merkezine alarak, halklara karşı olan dinsel ve etnik ayrım baskılarına son veriyordu. Fakat Tanzimat ile başlayan bu düş,  bir Osmanlı perestroykası olarak, milliyetçilik tarafından dışlanarak çok kültürlü ve etnik yapılı Osmanlı toplumunun mahvı kararlaştırıldığı zaman söndü.  Celal Bayar’ın yazdığı “Ben de yazdım. Milli mücadeleye giriş» adlı kitabında söylediği gibi Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu Rumlarını Eşref Kuşçubaşı’nın atıfı ‘vücuttaki tümörler’ veya ‘dahili tümörler’olarak görüyorladı.

Bu yeni milliyetçi politikası Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp tarafından tasarlanarak “Müslüman ve Hıristiyanların eşitlilik yanılgısının” son bulmasını istiyordu. Ziya Gökalp’ın hayali yeni bir tarih geliştirerek Anadolu Müslümanlarını doğrudan 11nci ve 12nci asırlarda Orta Asya’dan göç etmiş Türkmen ve Oğuzlarla dönüştürmeyi amaçlıyordu. Gökalp’ın amacı Anadolu’da yaşayan halkların pekişmiş tek bir Türk halkına dönüşmesi idi (compact body). Gökalp 1911 yıllında“Yeni Hayat” dergisinde şunları yazıyordu: bu oluşturmak istediği yeni insanlar Alman Filizofu Nitze’nin umduğu “… üstün insanlar olup… Türklükten yeni bir hayat doğacaktı”.

Birinci Dünya Savaşının 1914 de başlaması ile sivil halka baskılarla, Celal Bayar’ın dediği gibi “Stratejık alanlarda kümeleşmiş Türk olmayan halkların tasfiyesi” ile başladı (Celal Bayar, “Bende Yazdım”). Bu proje Jön Türklerin yakın müttefiki Almanların desteğini alıp birçok düzlemde beraber uygulandı.

Batı Karadeniz bölgesinde 1916’da sistematik olarak sahillerden Anadolu’nun  iç bölglelerine trajik şartlar altında sürgünler  başladı.  Berlin’e gönderilmek üzere hazırlanmış bir metinde Avusturya Dışişleri Bakanlığı Sürgünlere ilişkin şunları ifade etmektedir: Türklerin politikası devlete karşı tehlike olarak gördükleri Rumları genelleşmiş bir kovulma hareketi ile bütünüyle ortadan kaldırmak ki daha önce Ermenilere karşı da aynı politikayı uygulamıştı. Türkler nüfusun hiç bir ayırıma bakmaksızın ve hayatta kalmalarına hiç bir olanak vermeksizin başka alanlara göçertme taktiği altında, yani sahillerden iç alanlara doğru, onları insanlık dışı ve sefil koşullar altında açlığa terk ederek ölüme terk ediyorlar. Boşaltılan evler ise çeteciler tarafından el geçirildikten sonra yağmalanıp yakılıp yıkılıyor. Ermenilerin kovulmaları sırasında alınan bütün tedbirler Pontos Rumlarına karşı da aynen uygulanmaktadır[ii].

Bu dönemden sonra milliyetçiler tarafından önceden tasarlanmış olan Hıristiyan toplumların fiziki imha planı yürülüğe konuldu. Rum çetelerinin etkinleri bir vesile kullanılarak silahsız sivil halkın toptan sürgüne gönderilmesi uygulandı. Olayların şiddeti ve yaygınlığı  o derecedeydi ki  Jön Türklerin müttefikleri bile itirazlarını açıkça  yazdılar. Markiz Pallavicini Ocak 1918 şunları yazıyordu: “Açıkça belidir ki Rum tehcirleri askeri nedenler ile hiç bir ilişkisi yoktur ve bunların amacı kotü anlamda politik sebeplerdir”. Hemen aynı zamanda Samsun’da Avusturya Konsolosu  Kwiatkowski resmi yazışmasında Rum halkının tehciri ile Jön Türk programının Karadeniz sahilini Hıristiyan unsurundan arındırılama planının çerçevesinde yapıldığını ifade ediyordu.

Yazılar Mezarlığı

Samsun yakınlarında Karadenizli Rumlara ait olan toplu mezarlığının bulunması ile az hatırlanan bölgedeki sivil  Rum halkının milliyetçiler tarafından 1916’dan sonra yapılan katliamını yüzeye çıkardı.[iii] Mezarlık Yazılar köyünde bir okulun inşası sırasında bulunduğu ve bulunan kemiklerin işçiler tarafından orada bir dereye atıldığı Türk Haberler  Ajansı tarafından bildirildi. Mezarlığın bulunduğu köyün sakinleri yörede dört Rum kilisenin kalıntılarının varlığını söylemişlerdi. Bu kiliselerden birinin inşa edilen okulun yanında olduğu bildirilmişti.

Samsun yakınlarında bulunan bu toplu mezarlık anlaşıldığı kadar Topal Osman tarafından yapılan marifetlerin listesine aittir. Giresun’lu Topal Osman kana susamış bir çete reisi olup sonunda 1 Nisan Ankara hükümetinin silahlı kuvveteri tarafından öldürüldü. Bu toplu mezarlık için Batı Karadeniz tarih araştırmacısı Yiorgos Antoniadis şunları yazmaktadır : “Yazılar mahallesi, Dereköy köyüne ait olup sahil yolunun üstünde bulunmaktadır. Haziran 1921 ayında, Dereköylü çocuk ve kadınları toplanıp iplerle boğulup bir çukura atılıp toprakla örtülmüştür …”

Konu bir kere daha aşağılanarak, mesul Yunan makamları tarafından alışa gelen travmatik Anadolulu  Rumlara karşı olan önyargılar ve Türk Yunan ilişkilerin etkilenmemesi yüzünden, temel uygar, insani prensiplerin uygulanmaması (ölülerin anısına  ve onurlarına saygı) ile, yakın zamanda unutulmaya bırakılmıştır.

Şimdiye kadar birçok toplu mezarlıklar bulunmuş ve kayıtlara geçmiştir. Bu konu iki tarafın, Türkiye ve konuya gözünü kapayarak eski muhacir Anadolu Rumlarını aşağılayıcı politikasını devam eden Yunan hükümetleri tarafından sakinlikle ele alınmalıdır. Amaç bütün kemiklerin, Yazılar köyünde bulunanlarla başlayıp, bir ortak mezarlığa toplanmasıdır.

Sonuç

Muhtemelen, iki tarafın sıradan insanları, düşünürler, sanatçılar ve etnografları bütün bu ortak kültür zenginlikleri paylaşan insanlar ve milliyetçiliğe kapılmamış tarihçilerle beraber ortak bir çabaya girerek halklar arasında gerçek dostluk, dayanışma ve işbirliği köprülerini inşa etmelidir. Ege ve Karadeniz sahillerinde yaşayan ve yaşayacak nesillere örnek olunmasının zamanı gelmiştir. Karşı “tarafın”, “ötekinin” ve “başkasının”  nasıl düşündüğünü anlayarak ortak nesnelerinin bulunarak geçmişte yaşanan o karanlık anları – ne kadar da acılarla dolu olsa  bile  – konuşsunlar. Bu karanlık anlar Steiner söylediği gibi insanların canavarlaşarak “şiddete susayarak” kutsal mabetlerini, kiliselerini ve camilerini bile  mezarlara çevirmişlerdi.

Bütün bu irtibat çabası bir kurtuluş anlamı taşıyarak çok yüksek bir öneme sahiptir. Bu tarihsel araştırma ile milliyetçiliğin ve devletlerin suçluluğu ortaya çıkıp, halkların bu cani iktidarlarla eşitlenmenin ağırlığından  kurtulup aralarında güdümsüz irtibat kodlarını geliştirebilirler..

————-

BATI KARADENIZ BÖLGESİNDE TOPTAN MEZARLARIN LİSTESİ

(Veriler hayata olan tanıklarından  Y. Antoniadisin derlediği bilgilere ve kısmen yerel özlenimlere  dayanmaktadır)

BÖLGE -TOPLU                 MAĞDURLARIN SAYISI – RUM KÖY SAYISI  MEZAR SAYISI

1) Bafra                        18                                9.800                           75

2) Samsun                      9                                2.380                           67

3) Havza                        1                                3.500                             9

4) Erbaa                         6                                1.080                           13

5) Kavak                        2                                   550

————                      ——                           ———-                        ——-

TOPLAM                     36                              17.310                          164

Kaynaklar

[i] Londra Times Gazetesinin 3 Kasım 1911 nüshasında “Jön Türkler ve  Programları” başlığı altında  bu Kongresinin yer aldığı bildirilmekte ve bütün halkların Osmanlılaştırılması (ottomanization) zorla da olsa kesin olarak kararlaştırıldığı bildirilmektedir. Bunun gerçekleşmesi Müslümanların silahlanması ile olacaktı. Gazetenin yayınında Kongrede söylenenler arasında şunlar belirtilmektedir: “…Türkiye ilk evvela bir Müslüman ülkesidir… Hristiyanlara güven olmadığından, herhangi başka bir dinsel propaganda bastırılmalıdır … Bunlar her zaman yeni [jön-Türk] rejimin çökmesi için çabalamışlardır… azınlıkların teşkilatlanması, otonom olmaları ve polise katılmaları mümkün değildir ve bunlar dinlerini muhafaza edebilir  ancak dillerini değiştirmelidirler. Türk dilinin hakimiyet kazanması Müslüman hakimiyetinin temel öğelerindendir...”.

Selanik’te Rumca yayınlanan “Nea Alitheia” gazetesinin 10 Temmuz 1910 nüshasında şunlar yazılmaktadır: “Bizim Rumlar için ne diyelim. Bu kadar şiddet dolu  her günkü baskıları anlatmak için kelimelerin manası kalmamıştır. Bizi yok ediyorsunuz Son iki yılda başımıza gelen felaketleri anlatmak sözler bulamıyoruz. Hangi sebeple bütün bu  baskılara uğruyoruz. Bize hiç kimsenin haksızlığa maruz kalmayacağı sözü verişmişti. Buna rağmen kiliselerimizi ,okullarımızı  ve mezarlıklarımız kapatan kanunlar oylandı. Bize ait olanları alıp başkalarına veriyorsunuz. Papazlarımızı ve öğretmenlerimizi hapislere  tıkıyorsunuz. Yurttaşları dövüyorsunuz ve her yerden feryatlar ve ağıtlar işitiliyor..”

[ii] Avusturya Konsolosluğunun 13 Ocak 1917 “Rumların Toplu Tevkif Edilmesi” başlığı altında  kaleme aldığı yazıda şunları okuyoruz : “Yerli Rumlara karşı uzun zamandan beri hazırlanan darbe bu ayın 9′ nda gerçekleşti [İsa Peygamberin doğum yortusu günü]…. aynı gün Samsuna yakın Aylazköy ve Kadıköy askeri işgal altına alındı. Üç veya dört bin kadar olan yerli halkı Mutasarrıf size konuşacak diye gece toplayarak şiddet kullanarak herhangi bir giyecek veya yiyecek almalarına müsade etmeyerek iç bölgelere sürdüler. Çok yoğun süren kış şartları altında, barınacak yerler olmadığından ve gıda eksikliğinden bu talihsizleri ölüm beklemektedir.

Samsun Avusturya Konsolosu Kwatofski 1918 yılında bir yazısında şunları söylemektedir:  “Geçmişte bir çok kere söylediğim gibi. Karadeniz sahilindeki  Rumlarının tehciri Jön Türklerin Hristiyan unsurlarının arındırılması programı planı altında yapılmaktadır ve bu müthiş bir yok  etme eylemi olup Avrupa’da Ermenilere karşı yapılan zulümlerden daha fazla tepki yaratacaktır”.

Bunun gibi Avusturya arşivlerinden çıkan evraklar çok yüksek sayda olup bunları ilk kere Viyana Üniversitesi Profesörü (bugün Emertıus) Polihronis Enepekidis 1962 yılında Argonotlar-Kominos’lar Cemiyetini dergisinde yayınlamıştır. – P. Enepekidis, “Yayınlanmamış Avusturya-Macaristan Arşivlerine dayanarak Pontos Rumlarına karşı yapılan Züllümler (1908-1918)”, Atina, Argonot-Komınoı, 1962  ve P.Enepekidis, «Pontosta  Jenosid. Viyana Diplomatik Evrakları (1909-1918), Selanik, Efksinos Leshi,1995.

[iii] Yorgo Antoniadis’in Araştırmaları: Toplu mezarlar hakkında verilen bilgiler öğretmen Yorgo Antoniadis’in henüz yayınlanmamış araştırmasından. Bu araştırma hayata olan tanıklardan ve yerel incelmelere dayanmaktadır. Kendisi Samsunun Karapınar kasabasında doğmuştur. Kendi kasabasının Rum nüfusun  macerasını şöyle anlatmaktadır : «Karapınar kasabası (18-6-1921):  Topal Osman’ın çeteleri kasabanın iki mahallesini çember altına alarak önlerinde buldukları herkesi öldürmeye başladılar. Yakaladıkları sakinleri Ayios Haralambos kilisenin önünde topladılar. Orada 70-80 kadar genç kızı ayırıp tecavüz etikten sonra yarı ölü kilisenin içine sokarak öbür sakinlerle beraber yaktılar. Daha sonra kiliseyi yıkarak kalıntıları toprakla örtüp cinayeti gizlemeye çalıştılar. Genç kızların arasında kız kardeşim vardı. Karapınar’da bu toptan mezarlığı bir çok kere ziyaret etim..

Bu veriler ve toptan mezarların haritaları yayını aşağıdaki gazetede yayınlanmıştır:  – Yorgos Kiousis, “Samsunda bulunanlar neyi ortaya çıkarıyor. Bizim Holokostumuz, Elefterotipia, 26 Temmuz 2010, sayfa. 15.

—————————

(*) Vlasis Ağcidis tarih doktoru olup ailesi baba tarafından Karslı (Gümüşhaneden göçmenler) anne tarafından Manisanın Muradiye köyündendir.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e