Yunanlılar ve Yabancılar El ele

Atina sokakları yine devrim kokuyor bu aralar. Ardarda patlayan siyasal ve ekonomik skandallar ve en son Papandreou Hükümetinin ilan ettiği kemer sıkma politikasından bu yana sokaklar, yüzleri korku ve öfke ile karışık kitlelerin gösterilerine sahne oluyor. Bir tarih daha yazılır mı bilemem ancak önümüzdeki günlerde toplumsal çalkantılar yine tırmanışa geçeceğe benziyor. Önceki hükümetin devletin kasasını tamamen bir kaç büyük aile ve şirketin lehine boşaltmasının faturasını yine emekçiler ödeyecek.  Hiç bir siyasal güç, parti yıllardır devletin kasasını boşaltanların yargılanmasını ve krizin bunlara fatura edilmesini de talep etmiyor!

Dolar – Euro savaşının arkasındaki dev finans sirkatlerinin birliğin ekonomik olarak en zayıf durumdaki ekonomilerine faturayı ödettireceği görülüyor. Bunlardan biri de Yunan ekonomisi.  GSMH’nin %12,5 uğuna denk düşen yaklaşık 300 milyar euroluk dış borçla Papandreou Hükümeti kelimenin gerçek anlamında bir enkaz devraldı. Sadece dibe çökmüş bir ekonomi değil aynı zamanda patlamaya hazır ve bugüne kadar çözülmemiş, çözülmesi de istenmemiş sorunlarla da karşı karşıya yeni hükümet. Örneğin çevre sorunu, yerel yönetimlerle ilgili sorunlar, sosyal sigortalar sorunu, mülteci ve yabancılar sorunu bunlardan bir kaçı.

Gecen yıl finansal krizi yaratanlar bugün de krizi yönetmeye devam ediyorlar. O yüzden de tünelin sonunda ışık görünmüyor şimdilik.  Son yüzyılda kapitalizm kaç kez krizlerle karşı karşıya geldi, buhranlar yaşadı. Her buhran beraberinde birtakım çözümler de getirmişti. 1929’daki büyük kriz ABD de Keynesci politikaları devreye sokmuştu. 2. Dünya savaşı ise kıta Avrupa’sında sosyal devletin doğumu ve komünistlerle sosyalistlerin ya tek başlarına yada iktidar ortakları olmalarıyla sonuçlanmıştı.  1974’teki petrol kriziyle sosyal devlet de çatırdamaya başlayınca 80’lerin başında neoliberal programlar devreye sokularak (ABD de Reagan, İngiltere’de Thatcher ile sembolleşmişlerdi) kriz atlatılmaya çalışılmıştı. Sovyetler ile Doğu bloğunun çöküşüyle varlık nedenlerini sorgulamaya başlayan kapitalizm bu kez ideolojik bir krizin esiğindeydi. Ancak refleks gecikmedi. Mülkiyet hakkı ile Pazar (ekonomisi) bir kez daha kutsanarak neoliberal adalet tezleri piyasada yok satmaya başladı. Görüldüğü gibi kapitalizm her buhranda bir takim çözümlerle tarih sahnesindeydi.  Ne ki geçen yıl finans sermayesine daha fazla nefes aldırmak için yaratılan kriz kendisiyle birlikte hiç bir çözüm getirmedi. Varsa yoksa kutsanan “Pazar”ın düzgün işlemesi lazımdı ve gerekirse piyasalara sıcak para akımını kolaylaştırmak için bankalara milyarlarca euro destek aktarıldı.

Geçen yıl, Avrupa’nın en sağ hükümetlerinin merkez solun 2. Dünya savasından sonra uygulaya geldiği sosyal devletin bazı politikalarına doğru çubuğu kırdığına tanık olduk. Bu, tabandan gelen tepkilerin sonucu değil, tersine yukarıdan yani siyasal ve ekonomik elitin, sistemin baskıları sonucu mecburen başvurmak zorunda kaldığı ve kendi ideolojileri ve siyasetleriyle zıt düşen tedbirlerdi.  Mesela Fransız cumhurbaşkanı Sarkozy, en uç düzeydeki müdahaleci politikalarıyla ve en son Londra da yapılan G20 toplantısında borsaların sıkı kontrole alınması önerileriyle bir neoliberalden çok (ki aslı odur) bir sosyal demokratı andırıyor.  Sarkozy sonuç itibariyle, kolektif örgütlenmelerin, isçi ve memur sendikalarının baskısı sonucu değil, sistemin bekası gereği siyasal çizgisinde ciddi değişikliklere gitti. Piyasalar canlanıp, Pazar kendi kurallarıyla normal islerliğine kavuştuğunda kuşku yok ki devlet yine ekonomi üzerindeki şimdiki ayarlayıcı rolünden çekilecek, küçülecek ve kamu güvenliği alanıyla sınırlandıracak (siz isterseniz buna mülk sahibi sınıfların mülklerini koruma da diyebilirsiniz), ancak açık olan başka bir şey var ki, artık neolibarel ideoloji son 30 yılda oynadığı rolü oynama fırsatı asla elde edemeyecek.

Globalleşen dünya ekonomisi devletlerarasında çok ciddi bağımlılık ilişkileri de ortaya çıkardı. Özellikle çevre ve yarı çevre ülkeler merkeze göbekten bağlı durumdalar. Ancak ekonomi dışı alanlar için de aynı şey geçerli, özellikle de çevre ve mültecilik gibi sorunlar artık dar ulusal politikalarla çözülemiyor. Küresel yada bölgesel işbirliklerini gerektiriyor. Özellikle mülteci politikası ve cevre sorunları artık bu konsept içinde tartışılıyor. Bu sevindiricidir. Yunanistan’da da soldan tartışmaya katılanların çıkış noktası aşağı yukarı bu. Gerçi sol yıllarda özellikle G8 ve G20 toplantıları vesilesiyle 3. Dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi talebi sürekli gündeme getiriyor. Özellikle doğal felaketler ile (her ne kadar özünde doğal felaket olsa da arkasında insanın doğa üzerindeki yıkıcı tahribatları sonucu tetiklenen doğal felaketlerdir aslında) oluşan tahribatları artık hiç bir ülke kendi olanaklarıyla karşılayamayacak şekilde gözler önünde. Çevre kirliliği ve mültecilik sorunları da öyle.

Şu anda en hızlı kalkınma potansiyelleriyle dikkatleri çeken Çin ve Hindistan’da sürdürülen geleneksel kalkınma modeli (kapitalist kalkınma modeli) batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın neredeyse 100 yıl önce terk ettikleri bir model. Artık gelişmiş ülkelerde şimdi çok rağbet edilen tabirlerle dönüşebilir enerji kaynaklarına, (su, güneş, rüzgar enerjisi vb) yönelinmiş durumda.  3. Dünya ülkelerinde ve gelişmekte olan ülkelerde ise çevreye ve doğal dengeye onarılması neredeyse imkansız zararlar veren bir kalkınma modeli yürürlükte. (Buradan gelişmiş ülkelerin çevreye hiç zarar vermediği sonucu çıkarılmasın) Sonuçları sadece bu ülkelerde yaşayanlar değil, bütün yerküre çekiyor. Belki sınır boylarına tel örgüler çekerek ve ileri teknoloji ile donatarak insan kaçakçılığını sınırlandırmak mümkün ama gökyüzüne sınır çekmek imkânsız. Bir ülkedeki çevreye zararlı ekonomik faaliyet bütün kıtalara yayılıyor. Dolayısıyla gelişmiş batının gerek deney ve tecrübelerini gerekse de teknoloji transferi ile çevreyi kirleten ülkelere yardım etmesi gerektiği tartışmaların en önemli halkalarından birini oluşturuyor. Mülteci politikası de aşağı yukarı benzer bir anlayışla karşılanıyor. Sorunun, kaynağında çözülmesi gerektiği, tartışmaların en önemli noktasını oluşturuyor. Yani dar ulusal politikalarla sorunun çözülemediği, bunun devleti daha ceberut yöntemlere ittiği, bir milyar insanin dünya çapında açlık sınırında yaşadığı ve bu gerçek karşısında gelişmiş batının “Dünyanın Lanetlileri”ni daha iyi bir gelecek kurma çabasında sadece sınırlar örerek karşılayamayacağını, sermayenin dünya çapındaki hareketinin mültecileri yerlerinde ve belli bir hayat standardında tutacak iş olanakları sunmadığı Dünya İş Örgütünün de raporlarına yansımış durumda.  Burada bati dünyası iki seçenekle karşı karşıya, ya demokratik özgürlükleri sınırlandırarak polis devletlerine dönüşecek, yada sorunun yerinde çözülmesi için 3. Dünya ülkelerine ekonomik yardim edecek ve işbirliğine gidecek.

AB ülkeleri içinde henüz ortak bir mülteci politikası biçimlenmiş durumda değil. Genel olarak Avrupa sağı ve neoliberaller bildik muhafazakâr politikalarıyla polisiye tedbirler önerirlerken sol ve demokrat çevreler ile yeşiller daha radikal çözümlerde ısrarcılar. Yunanistan da 4 Ekim 2009 seçimlerinden sonra iktidara gelen PASOK hükümetinin gündemine aldığı konulardan biri de mülteci politikası. Meclisteki iki sağ parti ile meclis dışı aşırı sağcı irili ufaklı grupların yabancı karşıtı söylem ve çabalarına rağmen PASOK ve diğer iki sol parti ile Yeşiller partisi yukarıda açmaya tartıştığımız çerçevede sorunu tartışmaya ve toplumu bu şekilde hazırlama gayreti içindeler. Hemen hemen her gün televizyon programlarıyla, gazete ve dergilerde, panellerde yabancılar sorunu tartışılmakta ve en son geçtiğimiz günlerde meclise gönderilerek alt komisyondan gecen yabancıların politik yaşama katılmalarını öngören yasa tasarısı modern yunan tarihinde bir dönüme işaret ediyor.

Bu çerçevede 4 Mart 2010 da Yunanistan’ın başkenti Atina da Esperia Otelinde Mülteciler için siyasal haklar öngören kanun taslağı konulu bir panel düzenlendi.

Yunanistan Yeşiller Partisi tarafından Yunanlılar ve Yabancılar El ele şiarıyla düzenlenen ve şu günlerde Yunan meclisinde tartışılan ve meclisin alt komisyonundan geçen ve uzun yıllardır Yunanistan’da legal olarak ikamet eden yabancılara vatandaşlık hakkı ve bununla beraber siyasal hakları öngören kanun taslağı Panel’in konusunu oluşturuyordu.

Panel 19 Şubatta kalp krizi sonucu yaşamını yitiren ve geçen yılki seçimlerde (Ekim 2009) Yeşiller Partisinin Atina Çevre listesinden milletvekili adayı olan Kürt kökenli Ürem Faruk ve son 10 yılda Ege, Akdeniz ve Trakya’dan Yunanistan’a geçmek isterken hayatını kaybeden 34 bin mültecinin anısına gerçekleştirildi.

Paneli Yeşiller Partisinin İnsan Hakları komisyonu üyesi Nikos Milonas yönetti. Panelin açılış konuşmasını Yeşiller Partisinin basın sözcüsü ve yürütme kurulu üyesi Nikos Chrisogelos yaptı. Brüksel yerel hükümetinde Ecolo Belgium partisinden müsteşar olan yunan kökenli Christos Doulkeridis toplantıya bir mesaj göndererek desteğini sundu. Yeşiller Partisinin Avrupa Milletvekili Michalis Tremopoulos un da bir konuşma yaptığı Panel’in diğer konuşmacıları şöyle

  1. Eleonora Zotou, Selanik Valiliği meclis üyesi, Yeşiller Partisi Kurucu üyesi

Konu: Kanun taslağı ve bizim önerilerimiz

Sayın Zotou konuşmasında kısaca, mültecileri ikinci sınıf ve tehdit olarak gören ve temiz ırk safsatasını işleyen değişik mitolojilerden uzak yeni bir mülteci politikasının zorunluluğuna vurgu yaptı.  Aksi halde yabancıların marjinalleştirilmesi ve soyutlanması gibi politikaların uzun vadede kolayca denetlenemeyecek yeni toplumsal patlamalarla sonuçlanacağını ifade etti. Yeşiller Partisi olarak mülteciler için eşit is şartlarını ve sosyal güvenceleri garantiye alan, keza göçmenlik konusunda her türlü engeli ortadan kaldıran düzenlemelerden yana olduklarını, mültecilerin geldikleri ülkeler için sürdürülebilir kalkınma, demokratik ve insan haklarının daha da genişletilmesi için daha fazla işbirliği ve hepimiz için daha iyi bir dünya temennileriyle sonuçlandırdı konuşmasını.

  1. Dimitris Christopoulos, Doç. Dr. ve Yunan Vatandaş ve İnsan Hakları Derneği başkanı

Konu: Mültecilik ve vatandaşın niteliğine ilişkin algılamalar, dışlanmaya karşı hedefler

Avrupa’daki mülteci politikalarının bir yanda entegre diğer yanda da dışlanma arasında ipe çekildiğini ifade eden Christopoulos, dışlama politikasının, halihazırda kırılmaya hazır toplumların güvenlik ve bütünlüğünü tehdit eden boyutlara ulaştığını belirtti. Dışlanma politikasında ısrar edenlerin son tahlilde tam da insanların korkularını güvenlik kaygısı olarak araçlaştıran çürük bir söylemin sahibi olduklarını dile getirdi. Konuşmasını bu eksende örneklerle zenginleştirerek sürdürdü sayın Christopoulos.

  1. Kostis Papayoannou, İnsan Hakları Ulusal Komisyonu başkanı
    Konu: Bir başka “biz” e doğru

Konuşmasına yeni yasa taslağının pozitif yanlarına ışık tutarak başlayan sayın Papayoannou, yeni taslağın bu anlamda önemine ve toplumsal bütünlüğe sunacağı katkıya değindi, keza eleştirilmesi gereken ve düzelmesi halinde daha iyi sonuçlar verecek maddelerine de ışık tuttu. Ayrıca mikropolitik kaygılarla öne sürülen korku ve güvenlik kaygılarına dikkat çeken Papayoannou, yeni bir siyasi özne olarak “biz” kavramının yeniden tanımlanması gerektiğini, bunun, yenilenmenin yegane dinamiği olduğunu ve ırkçılığa karşı mücadelenin ancak bu şekilde sürdürülebileceğini ifade etti.

  1. Gazmet Kaplani, Gazeteci – Yazar

Konu: Kabile toplumu mu sivil toplum mu?

Konuşmasına birinci ve ikinci kuşak göçmenler arasındaki farkı belirterek başlayan Kaplani, mültecileri karşılama konusunun bir toplumun erdemlerini ve kusurlarını göstermesi bakımından ayna işlevi gördüğünü ifade etti. Bugünkü mülteci politikası konusundaki arayış ile ekonomik ve toplumsal kriz arasındaki ilişkilere dikkat çekti. Sonuç olarak krizden birlikte yaşamayı kabullenmiş bir toplum olarak yada biri diğerinin kurdu olan bir toplum olarak çıkmak gibi iki seçenekle karşı karşıya olduğumuzu, bu anlamda da krizin daha güçlü bir Avrupa birliği veya birliğin sonunun başlangıcı olabileceğini ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.

  1. Loreta Makoli, Afrikalı Kadınlar Derneği üyesi
    Konu: Beşikten beri ırkçılığa hayır!

Bayan Bakoli ise göçmen çocukların maruz kaldıkları ayrımcılık konusuna vurgu yaptı. Keza Yunanistan’da doğan ve büyüyen, çoğu kez Yunancadan başka dil de bilmeyen, hatta Yunanistan dışında başka bir vatanları da olmayan göçmen çocukların vatansızlığına vurgu yaptı. Yunan devletinin bu çocukları yunan vatandaşı olarak kabul etmemesindeki zorluklara dikkat çekti. Yeni yasa taslağıyla sorunlarının son bulacağını umarken yeni zorluklarla yüz yüze geldiklerini ifade eden Bakoli, hâlihazırdaki yabacılar yasasının zorluklarına da dikkat çekti. Eş birleşimi yasasıyla Yunanistan’a gelen eşlerden biri boşanmak isterse yürürlükteki yasa ile kaçak duruma düştüğünü, bu durumda da en büyük zorluğun çocukların çektiğini ifade etti. Keza evlenmeden çocuk sahibi olan kadınların durumun hiç belli olmadığını, buraya kaçak olarak gelen ailelerin çocuklarının geleceğinin ise meçhul olduğuna vurgu yaptı. Buraya yaşı ilerlemiş olarak gelen ve Yunanca öğrenemeyen ama burada vatandaşlığa geçmek isteyenlerin de durumunun ciddi olduğunu, bunlar için de bir program oluşturulması gerektiğini ifade etti.

  1. Petros Linardos Pilmon, Ekonomist, Yunanistan Genel İşçi Sendikaları Enstitüsü Araştırmacısı
    Konu: Mültecilerin ekonomiye ve iş ilişkilerine katkısı

Ekonomist Pilmon ise uluslararası ve yunan ekonomik krizi ile mülteci sorunu arasındaki bağlantıları ele aldı. Çalışma ortamında meydana gelen toplumsal çatışmaların ırkçı hezeyanlara kolaylıkla dönüşme potansiyeline dikkat çeken Pilmon, sürdürülebilir bir ekonominin ancak çevre dostu ve yabancıların toplumsal ve iş haklarına saygı gösterilen bir zihniyetle mümkün olduğunu ifade etti kısaca.

  1. Melitta Gourtsoyanni, Mimar, Yeşiller Partisi Kurucu üyesi

Konu: Mültecilerin barınma koşulları ve Atina kent merkezi için bir öneri

Bayan Gourtsoyanni Atina kent merkezinin yeniden canlanması için toplumsal, etnik ve değişik yaş gruplarının yaratıcı bir şekilde karışımını öngören bir önerisini dile getirerek konuşmasına başladı. Devamında, Atina merkezindeki boş ve terk edilmiş binaların, bir konut programı çerçevesinde kiralarının kamu kaynaklarından karşılanması karşılığında genç göçmen, öğrenci veya yunanlı çiftlere devredilmesini yada düşük taksitlerle konut olarak söz konusu kategorilere satılmasını önerdi.

  1. Yannis Papatheodorou, Yanena Üniv. Yunan Filolojisi ana bilim dalında Doç. Dr.
    Konu: Yeni ırkçılığın retoriği (söylemi)ş

Sayın Papatheodorou konuşmasına yeni ırkçı söylemin hedefine yalnızca yabancıları değil ayni zamanda onlara desteklerini sunan ilerici ve demokratları da aldığını belirterek başladı. Bu yeni ırkçı söylemin, geleneksel söylemin yanına (yabancı korkusu) daha nitel bir söylem de geliştirdiğini belirtti. Mesela Yabancılar ile ilgili Kanun tasarısı için Halkoyuna gidilmesi gerektiği gibi söylemler, kısaca en temel insan haklarını hak edip etmedikleri türden hukuk meselesine kadar söylemin sızdığını söyledi. Hatta mültecilerin sisteme entegre olup olmaması konusuna kadar bir dizi soruna etkide bulunduğunu ifade etti. Örneğin yunanca öğrenildiğine ilişkin belge istenmesi, mülkiyet beyannamesi, hatta tavsiye mektuplarının vatandaşlık için başvuruda gerekli belgeler arasına girmesi gibi. O yüzden sayın Papatheodorou yeni kanun taslağının modern yunan tarihinde bir çığır olduğunu ve mutlaka savunulması gerektiğini ve ırkçı söyleme karşı mücadeleye verilecek en iyi cevabın bu olduğunu ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.

  1. Dara Cibran, Panteion Üniv. Sosyoloji bölümü doktora öğrencisi

Konu: Kimlik ve bir mültecinin deneyimleri

Ben ise konuşmam da (bir kaç gün içinde Türkçeye de çevirip bu sayfadan yayınlama olanağına kavuşmuş olacağım) öncelikle misafirperverlik ile yabancı düşmanlığı kavramlarını yunan tarihinden örnekler vererek, birinin (misafirperverliğin) yunan kültürünün bir parçası olduğunu, aksine yabancı düşmanlığının (xenophobia) ise her ne kadar kavram yunanca kökenli olsa da bir İngiliz gazetecinin icadı olduğunu belirterek sözlerime başladım. Ve ilk başlarda candan dost olarak algılanan “yabancı” nın zamanla nasıl korkulması gereken bir idole dönüştüğünün altını çizdim.

Bilim dünyasında, özellikle de sıyasal bilimcilerin vatandaşlık konusunu, dar hukuksal anlamının dışında kültürel boyutlarıyla çok ciddi tartıştıklarını ifade ettim. Bir toplumun kültürünün sabit, yerleşik ve ilelebet olmadığını, tersine dinamik olduğunu ve değişip dönüştüğünü, kimliklerin de ister bireysel olsun ister kolektif olsun, bu değişimin içinde olduklarının belirttim.

İster yabancı olalım, ister yerleşik, hepimizin, aynı coğrafyada aynı kaderi paylasan insanlar olarak yeni düşünce ve tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu ve esnek geçişlerle yeni şartlara uyarak cevap vermenin dışında seçeneğimizin olmadığını ifade ettim. Bu anlamda kimliklerimizin de yeniden bir kurulumla karşı karşıya olduğunu ve bunu başarırsak sonuçta hem birey olarak hem de toplum olarak bizi daha zenginleştireceğinin altını çizerek konuşmayı sonlandırdım.

7 Mart 2010

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e