Üniversite – Bilim İlişkisi

Bilim ancak, düşün özgürlüğü ortamında oluşur.  Bilim, bilim ortamında üretilebilen bir düşün yöntemidir. Bilim ortamını oluşturacak tek güç ise, ifade özgürlüğüdür. Herhangi bir siyasal sistemde, siyasal rejimde,  ifade özgürlüğü kısıtlıysa,  orada bilim ortamının oluşması, bilimin üretilmesi mümkün değildir. Bu, özellikle, Tarih, Sosyoloji, Antropoloji, Siyaset Bilimleri, Ekonomi gibi Sosyal Bilimler için temel bir koşuldur.  Hukuk gibi normatif disiplinler için,  Beşeri Bilimler için de durum budur.

Dünyanın her tarafında, bütün devletlerde üniversite vardır.  Ama üniversite olması, orada bilim anlayışının, bilim yönteminin dört başı mamur bir şekilde yaşama geçtiği anlamına gelmiyor.

Herhangi bir devletin, bir toplumun siyasal sisteminde, siyasal rejiminde, ifade özgürlüğü yoksa ifade özgürlüğü kurumlaşmamışsa,  siyasal kültür tarafından, anayasa ve yasalar tarafından sınırlandırılıyorsa, o toplumda, o devlette, bilimin geliştiğinden,  sağlıklı bir bilim anlayışı olduğundan söz edilemez.

“Yaşamak için yemek lazımdır, su içmek lazımdır.”  Yaşamın doğal koşulu budur.  Ama bunu sık sık tekrar etmek gereğini duymuyoruz. Doğal olarak,  böyle bir kabulden hareket ediyoruz.  Yaşamak için ekmek, su neyse, bilim için ifade özgürlüğü, özgür eleştiri de odur. Ama bunu sık sık ifade etmek, vurgulamak gereği ortaya çıkmaktadır.

Bilim anlayışı için, üniversite için, ifade özgürlüğü koşulunun sık sık vurgulanma gereği resmi ideoloji kurumuyla ilgilidir.  Türk düşün hayatında, bilim -sanat hayatında,  resmi ideoloji çok etkin bir kurumdur. Resmi ideolojinin bilgileri,  bilimi de, sanatı da, üniversiteyi de yönlendirmektedir.  Resmi ideolojinin bilgileri bilim kabul edilmektedir.  Resmi ideolojinin bilgileri hukuk kabul edilmektedir. Resmi ideoloji Türk siyasal hayatında, Türk bilim hayatında çok etkili bir kurumdur. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin en önemli kurumudur.  Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığını, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu vurgulamak gerekir.

Üniversitede, mali özerkliğin, idari özerkliğin temel amacı akademik özerkliği, akademik özgürlüğü koruyup geliştirmektir. Ama o ülkenin siyasal sisteminde, siyasal rejiminde ifade özgürlüğü kurumlaşmamışsa,  ifade özgürlüğü kısıtlanmışsa, akademik özerklik, akademik özgürlük hiçbir şey ifade etmez. İfade özgürlüğü yoksa akademik özgürlük de yoktur.  Akademik özerkliğin amacı, üniversitenin kendi stratejik planları uyarınca, öbürlerinden değişik olabilmektir,  eğitim programlarını araştırma ve inceleme politikalarını kendisinin tespit etmesidir. İfade özgürlüğü kurumlaşmamışsa,  resmi ideoloji düşün ve bilim hayatında belirleyiciyse, üniversitelerin bu planlarını gerçekleştirmesi mümkün değildir.

İfade özgürlüğü elbette, sadece üniversite için, üniversite öğretim üyeleri, öğretim elemanları için olmaz. İfade özgürlüğü,  elbette, tüm toplum içindir ve anayasada,  “ama”sız, “fakat” sız bir biçimde yer almalıdır.

Fakat Türkiye’de, üniversitenin,  ifade özgürlüğü diye bir kaygısı yoktur. Üniversite, herhalde, ifade özgürlüğünü, insan hakları kurumlarının, insan hakları savunucularının, İnsan Hakları Akademisi’nin bir mesaisi sanmaktadır.  Resmi görüşün, düşün hayatı üzerinde, bilim hayatı üzerinde bu kadar ağır baskısının olduğu bir yerde,  üniversitenin ifade özgürlüğü konusunda bu kadar kaygısız olması, şaşırtıcı ve aynı zamanda,  dikkate değer bir konudur.  Hâlbuki ifade özgürlüğünün sınırlandığı bir yerde akademik özgürlük falan olmaz.  İnsan hakları kurumları, insan hakları savunucuları, İnsan Hakları Akademisi ifade özgürlüğünü elbette her yerde, her zaman savunacaktır. Ama üniversitenin bu konuya uzak kalması her zaman eleştiriye konu olacaktır.

Resmi ideoloji savunan, ifade özgürlüğüne karşı çıkan kurumlar arasında üç kurum başta yer almaktadır.  Üniversite, yüksek yargı ve basın. Türk basını… Türkiye’de, bu kurumların üçü de şu veya bu şekilde devlete bağlı kurumlardır. Kürt basınının da resmi ideolojinin, ifade özgürlüğünün bilincine vardığı kanısında değilim.

Üniversitede, ifade özgürlüğünün, resmi ideolojinin işlevinin bilincine varmış hocalar elbette vardır. Fakat bunları bireysel olarak değerlendirmek gerekir. Kurum olarak üniversite, YÖK,  ifade özgürlüğüne karşı bir kurumdur, resmi ideolojiye destek veren bir kurumdur.

Rektör tayinleri sırasında, rektör adaylarının yayımladıkları bildirilerde, broşürlerde bu kaygısızlığı bütün açıklığıyla görmek mümkündür. Bu seçimler, tayinler sırasında,  hazırlanan bildirilerde, broşürlerde, “tüm toplumda, ifade özgürlüğünün geliştirilmesi için mücadele edeceğim” şeklinde bir öneri yer almamaktadır.  Bildirilerde, broşürlerde, sadece, teknik konularda iyileştirmeler önerilmektedir.

Rektörlük, rektörün nasıl seçileceği, teknik konulardır.  Eğer bir siyasal sistemde, ifade özgürlüğü kurumlaşmışsa,  rektörün nasıl seçildiği önemli bir konu değildir. İfade özgürlüğünün, özgür eleştirinin kurumlaştığı bir yerde,  bilim ortamının oluştuğu bir yerde,  rektörü, ister öğretim üyeleri seçsin,  ister mütevelli heyeti tayin etsin,  ister cumhurbaşkanı/Başbakan tayin etsin,  önem arz etmemektedir. Ama o siyasal sistemde, siyasal rejimde, ifade özgürlüğü kısıtlıysa, düşün hayatını, bilimi, sanatı, resmi ideoloji yönlendiriyorsa,  orada rektörü, bizzat öğretim üyeleri, öğretim elemanları seçsin, YÖK, Cumhurbaşkanı vs. arada olmasın, üniversite yine üniversite değildir.  Bunlar, şüphesiz dekanların seçimleri/tayinleri konusunda da söylenecektir.

Akademik Özgürlük,  ‘Düşün Suçluları’nı Korumaz

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İzmir İl Gençlik Kolları,  18 Kasım 2006 günü, İzmir’de, “AB-Türkiye İlişkilerinin Toplumsal Etkileri” konulu bir konferans düzenledi. Bu konferansta, Siyaset Bilimleri Profesörü Atilla Yayla konuştu. Prof. Dr. Atilla Yayla,  Liberal Düşünceler Topluluğu’nda yer alan bir hoca.  Bu konferans sonunda,  “Atatürk’ün manevi hatırasına hakaret edildi” diye, Atilla hoca hakkında ihbarda bulunuldu.  İhbarda, Atatürk hakkında,  konferans sırasında birkaç yerde, “bu adam” denildiği vurgulanıyordu.  Ege basını, daha sonra genel olarak basın bu konuyu günlerce işledi. Bunun üzerine, Gazi üniversitesi Atilla Yayla hakkında idari soruşturma açtı, derslerine girmesini yasakladı.  İzmir’de, Asliye Ceza Mahkemesi de, Atilla Yayla hakkında,  5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun uyarınca,  dava açıldı. Bu dava sonunda, Atilla Yayla’ya bir yıl üç ay ceza verildi.

İşte akademik özgürlük, bir profesör bazı konularda düşüncelerini açıkladığı zaman, profesörü korumuyor.  İfade özgürlüğü elbette temel koşul. İfade özgürlüğü yoksa akademik özgürlük hiçbir şey değildir. Böyle bir durumun,  üniversitedeki, basındaki etkileri ne olur?  Bazı konulardaki düşünce açıklamaları idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşıyorsa, bu süreç, üniversitede, basında ne gibi bir etki yaratır? Bu, her şeyden önce otosansürün kurumlaşmasını getirir. Otosansür ise, düşün hayatında, bilim ve sanat hayatında çölleşmeye, kuraklaşmaya neden olur. Böyle bir ortamda beyinler kötürümleşir.  Sansür, otosansür gibi kurumlar,  birbirlerini etkileyen, tetikleyen,  birlikte ele alınmaları gereken kurumlardır. Otosansürün düşün hayatında çok daha ağır bir tahribat yarattığı da söylenebilir.

Hakemli Dergiler, Hakemler, jüriler…

Resmi ideolojinin, bilimi, sanatı, üniversiteyi yönlendirdiği bir yerde,  hakemli dergiler, hakemler ne iş görürler? Böyle bir ortamda hakemlerin işlevi bilimsel kaliteyle ilgili değildir. Bu ortamda, hakemlerin yaptığı tek iş,  yazılarda, ileri sürülen görüşlerin,  resmi ideolojiye uyup uymadığının denetlemektir. Bu bilimsel bir kaygıdan ileri gelmemektedir,  polisiye bir görevdir.  Bazı yöneticilerin, “hakem”, “hakem” diye tutturmalarının arkasındaki endişe budur.  Hakemlerin, demokratik toplumlarda, bilimsel kaliteyi önceleyen bir işlevi olabilir, ama resmi ideolojinin düşün hayatını belirlediği, yönlendirdiği toplumlarda,  tek işlevleri polisiye bir işlevdir.

Mesut Yeğen’in, 13 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’ deki,  “Nasıl Profesör Olunur?” başlıklı yazısı hakemler, jüriler söz konusu olduğu zaman dikkate değer bir yazıdır.  Prof. Dr. Mesut Yeğen, bu yazısına 21 Şubat 2011 ve 27 Şubat 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde devam etmiştir. Bu çerçevede, Prof. Dr. Feride Acar’ın, 20 Şubat 2011 tarihli Radikal İki ’deki  “Nasıl Profesör Olunmaz?” başlıklı yazısı da incelenmelidir. Nasıl profesör olunacağını da, nasıl profesör olunmayacağını da,  Mesut Yeğen’ in,  Kürt toplumuyla ilgili çalışmaları belirlemektedir.

Yükseköğretim Kurulu,  yeni bir Yükseköğretim Yasa Taslağı hazırlamıştır. 2547 sayılı ve 1981 tarihli YÖK Yasası değiştirilmek istenmektedir. Aralık 2012 de, üniversite öğretim üyeleri, basın mensupları,    yeni taslak hakkındaki düşüncelerini belirtmektedir.  Basında yer alan yazılarda, rektörlük, dekanlık, bölümler, bunların birbirleriyle ilişkileri,  bütçe gibi konularda düşünceler, öneriler ifade edilmektedir. Akademik özerklik, akademik özgürlük gibi kavramaların sık sık dile getirilmesine rağmen,  ifade özgürlüğüne hiçbir vurgu yapılmaması, bunun eksikliğinin duyulmaması dikkate değer bir konudur. Ama ifade özgürlüğü olmadan, siyasal sistemde, siyasal rejimde ifade özgürlüğü kurumlaşmadan, üniversite, gerçek bir üniversite olmayacaktır. Bu çok açıktır.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e