Ulusal Taleplerde Dibe Doğru

Mayıs ayında, batılı iki gazetede “Kürt Sorunun Çözümü” başlıklı, bin imzalı bir ilan yayınlandı. Söz konusu ilanla ilgili bir çok sitede; olumlu bulan veya eleştirel yaklaşan yazılar yayınlandı. Bizler ise bu konudaki düşüncelerimizi açıklamak için metnin yayınlanmasını uygun bulduk. Nedenine gelince ortalıkta bilgi kirliliği vardı. Metinle “ilgilenenlere” göre; ortalıkta birden fazla metin dolaşmaktaydı. Ve sonunda ilan yayınladı.

“Türkiye’de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Bildirgesi” başlıklı ilan bir çok açıdan çarpıcı; ancak şaşırtıcı değildir. Çarpıcıdır, bireysel demokratik haklar; dünya kamuoyuna “Kürtleri ulusal istekleri” olarak ilan edilmiştir. Güncel, demokratik ve bireysel hakları Kürtlerin ulusal istemleri olarak dünyaya  ilan etmek; kelimenin en basit anlamıyla Kürtlere yapılmış tarihsel bir haksızlıktır. Yalnız Kürtlere yapılmış bir haksızlıkta değildir, dünyanın mazlum halklarına da  yapılmış bir haksızlıktır.

Ana dilde eğitim talebi dışında sıralanan talepler, yaşanan sürecin sonuçlarıyla ilgilidir. Genel af, köy koruyuculuğunun kaldırılması gibi uzayıp giden talepler; Kürt-Kürdistan Sorununun sebepleri değil, sonuçlarıdır. Genel af çıkarılması, Köy Koruyuculuğunun kaldırılması vs. Kürt Sorunun çözer mi? Elbette hayır. Sonuçların ortadan kaldırılmasıyla ilgili çalışma yapılması yada adım atılması olumsuz bir gelişme midir? Buna verilecek yanıt birkaç açıdan farklılık arz eder.

Birincisi; sorun bütün yakıcılığı ile ortada dururken, sonuçlarını ortadan kaldırmak olanaklı mıdır?

İkincisi; sonuçları öne çıkarmak, asıl sorunu hasır altı etmeye hizmet etmez mi?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, olaya bakışımızı ortaya koyacaktır. Sorun devam ettiği sürece sonuçları ortadan kaldırmak olanaklı değildir. Temel mesele, sorunun adını koymak ve çözüm alternatiflerini sunmaktır. Sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt-Kürdistan Sorununu kabullenmeye ve çözmeye niyetli olmamasıdır. Devlet, Kürt Sorununun; Kürt Halkının kendi kaderini tayin etme sorunu olduğunu gündemden düşürmek için, sorunun siyasal boyutunu örtbas etmeye ve şiddet ortamını tırmandırarak Kürtleri “iknaya” çalışmaktadır. Bir başka anlatımla devlet, bireysel demokratik hakları; tansiyonu düşürmek, sorunun tartışılmasına ve çözümüne giden sürece zemin hazırlamak amacıyla devreye sokmuyor. Tam tersine, Kürtlerin ulusal kolektif haklarından vazgeçmesi için şantaj aracı olarak kullanmaktadır. Devletin uyguladığı temel strateji budur.

Kürtlere gelince tablo oldukça trajiktir. Yüzyılın başlarında boy veren Kürt yurtseverliğini; “Osmanlılık” bir virüs gibi sarıp sarmaladı. Bu nedenle Kürt milliyetçiliği prematüre doğdu. Uçta olması gereken Kürt aydınları; Kürt yurtseverliği ile İttihatçılar arasında mekik dokudular. 1920’lere gelindiğinde İttihatçılık (Kemalizm) Bolşevizm’in desteği ile zehir zemberek bir ideolojiye dönüştü. Kürtlerin imhasını önüne koyanlar; Bolşevikler tarafından “anti- emperyalist” ve “ ilerici” olarak “tescil” edilerek dünyaya sunuldu. Türk Solu’nun ideolojik yapılanmasında da aynı maya kullanıldı. 19 Mart 1969’da Devrimci Öğrenciler Birliğinin dağıtığı bildiride şunlar yazılmıştı.

“Devrimci, gerçek milliyetçi öğrenciler bizleriz…Biz Mustafa Kemal gençliği olarak Amerika Emperyalizmini Türkiye’den atıncaya kadar savaşa devam edeceğiz. Bu uğurda tevkif değil, hepimiz öleceğiz.”[1]

İşin ilginç tarafı sisteme karşı “silahlı mücadeleyi” esas aldıklarını söyleyenler ve bu uğurda dar ağacına gidenler, ideolojik olarak sistemden bağımsızlaşamadılar. Geride bıraktıkları miras; bırakın Kemalizm’i sorgulamayı, Kemalizm’e hizmet eden odaklar haline geldiler. Eski “radikallerin” Cumhuriyet Mitinglerinde boy göstermeleri tesadüfü değildir.

Kürt Cephesinde durum farklı değildir. Kürdistan yangın yerine çevrildikçe, kavramlar muğlaklaşmaya, tarih ters yüz edilerek sunulmaya, talepler dip noktaya doğru çekilmeye devam ediyor. Taraflar, sorunun adını koymaya ve çözüm önerini sunmaya niyetli değillerdir. Devlet, “PKK teröristtir ve teslim olmalıdır” nakaratını dillerden düşürmezken; PKK, “barış hemen şimdi” söylemine kilitlenmiştir. Ortalık tam anlamıyla maskeli baloya dönüştürülmüştür. Savaşı ısrarla sürdürenler, barış havarileri gibi ortalıkta dolaşmakta, Kemalizm’in erdemlerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Alanlardan yasaklı olan geçmişin siyasal kadroları, çağrılacakları bir toplantının veya imzanın umuduyla; uğruna mücadele ettikleri bütün ilkelerden vazgeçerek, hazır kıta beklemekteler.

Siyasete kriterler anlık değişebilmektedir. Siyasi aktörler, kişisel pozisyonlarına uyarlı politikalar geliştirmektedirler. En önemlisi de siyasal erozyon toplumun tümünü sarıp sarmalayan, toplumsal afete dönüşmüş durumda.

“Kürt Sorununa Çözüm” ilanı çarpıcıdır; ancak şaşırtıcı değildir demiştik. Çünkü; uzun süreden beri, çeşitli organizasyonlarla aynı talepler seslendirilmektedir. “Barış Meclisi”, “Türkiye Barışını Arıyor”, “Aydınlar Bildirisi” gibi platformlarda aynı talepler olgunlaştırıldı ve içselleştirildi. Söz konusu çalışmaların tümünde organizatörler aynıdır. Bağımsız, sivil organizasyonlar olarak lanse edilse de aynı merkezlerden yönetilmektedir. Yere ve zamana göre farklı simalar dahil edilmektedir. Bu simalardan biride Yaşar Kemal’dır. Yaşar Kemal, 13 Ocak 2007 tarihinde Ankara’da yapılan “Türkiye Barışını Arıyor”  adlı konferanstaki konuşmasında şunları söylüyor:

“Mustafa Kemal Paşa’nın büyük zekası, bu zorluğu alt etti. Samsun’a çıktıktan sonra niçin kongreyi karadenizde, haydi oralar deniz kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasya’da, Ankara’da yapmadı. Niçin yapmadı? O büyük zekanın başka sağlam düşüncesi olmalıydı. Erzurum’da ordu müfettişinin emrinde olması gereken bir ordu vardı. Ordunun kumandanı Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına geldi, “emrinizdeyim Paşam” dedi, bundan sonra ordu müfettişinin yanında bir güç daha vardı: o da Kürtlerdi.

Erzurum’da ona Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi. Onunla bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.

Ellili yıllardı, Nurullah Ataç, arkadaşı Cevat Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken, söz Hacı Musa Ağa’ya gitti. Yemekte bir arkadaş, Erzurum Kongresi üyesi Dursunoğlu’na “paşa’nın Hacı Musa Ağa ile konuştuğu doğru mu” diye sordu. Dursunoğlu, “İyi ki Mustafa Kemal o anlaşmayı yaptı. Koçgiri isyanı bu anlaşma sona erdirildi” dedi.”[2]

Yaşar Kemal’in Mustafa Kemal’e düzdüğü methiye kısmını geçelim. Tespitlerine bakalım. “Kürtler Mustafa Kemal’in yanında yer aldı”, “Hacı Musa, Kürtlerin mümessili olarak Erzurum’a geldi ve analaşma imzalandı”, “Bu anlaşma ile Koçgiri isyanı sona erdirildi.”

Cevat Dursunzade (Dursunoğlu) ve Albayrak Gazetesini sahibi Süleyman Necati (Güneri) Erzurum Kongresinin düzenlenmesinde aktif görev aldılar. Her ikisinin Erzurum Kongresini anlatan birer kitabı bulunmaktadır. Cevat Dursunoğlu’nun “Milli Mücadele’de Erzurum” adlı kitabı 1946 yılında Birinci baskısı,  Kasım 1998 yılında İkinci baskısı yayınlanmıştır. Kitabın 89,90 ve 91 sayfalarında Erzurum Kongre’sine katılan delegelerin listesi yayınlanmaktadır. Yayınlanan liste içinde Hacı Musa Bey yoktur. Hacı Musa Bey, Temsil Heyetine de seçilmemiştir. Hacı Musa Bey, Mustafa Kemal tarafından gıyabında Temsil Heyetine ilave edilmiştir.

Mustafa Kemal, sonrada gıyabında ilave ettiği Hacı Musa Bey hakkında şunları söylemektedir:

“İkincisi Efendiler; millet, memleket, siyaset ve ordu idareleriyle hiçbir alaka ve münasebetleri ve bu hususta liyakatleri görülmemiş ve tecrübe edilmemiş gelişigüzel zevattan, bilfarz Erzincanlı bir Nakşi şeyhi ve Mutkili bir aşiret reisi gibi zavallılardan da teşkili, ihtimalden hariç olmıyan herhangi bir heyeti temsiliyeye, mevzubahis olan vaziyet ve vazife bırakılabilir miydi? Ve bıraktığımız taktirde, memleket ve milleti kurtaracağız, dediğimiz zaman, milleti ve kendimizi iğfal etmiş olmak gibi bir hata irtikabetmiyecek miydik? Bu mahiyette bir heyete, perde arkasından yardım edebileceği mevzubahis olsa da, bu tarz, şayanı emniyet telakki edilebilir miydi?”[3]

Mustafa Kemal göre, “zavallı nakşi şeyhi ve aşiret reisiden” Temsil Heyeti oluşamaz. Böyle bir durum, “milleti ve kendimizi iğfal” etmektir. Dolaysıyla ne Kürtleri temsil eden Hacı Musa Bey’den nede bir anlaşmadan bahsetmek olanaklı değildir.

Koçgiri Ayaklanmasına gelince; son erdirilmedi, bastırıldı. Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman çeteleri tarafından Koçgiri mıntıkası yerle bir edildi. Dönemin Sivas Valisi Ebubekir Hazım (Tepeyran) göre yaşananlar “katliamdan” ibarettir. Ebubekir Hazım Bey, Koçgiri’de yaşananları şöyle anlatmaktadır:

“Askerle çemberlenen köyler ahalisi söylentilerin doğruluğuna, yani Kürtlerin tenkil edileceğine inanarak hayatlarını kurtarmak için köylerini, evlerini terk ederek dağlara sığınmaya mecbur olmuşlardır. Sırf can korkusuyla kaçanlar isyan ve eşkiyalıkla suçlanarak boş kalan köyler yakılarak bütün mal ve eşyalara el konmuştur.

Şu surette Umraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerinden 76 ve Divriği ilçesinden 57 toplam 132 köy savaşan düşman istihkamları gibi yakılmış, tahrip olunmuş ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca, bütün mal, eşya, zahire ve hayvanlar yağma olunmuştur. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkum edilmiştir.”[4]

Yaşar Kemal’i memnun eden sonuç, yukarıda anlatılar ise bizim söyleyecek fazla bir lafımız yoktur. Ancak; bilinmelidir ki Türkiye’nin “en ünlü” romancısının söyledikleri, resmi ideolojinin yalan dünyasının hikayelerinden ibarettir. Türkiye barışı arayacaksa; resmi ideolojinin yalan dünyasından sıyrılması gerekir. Geçmişin örtbas edilmesinden vazgeçip, geçmişi ile yüzleşmesi gerekir.

Barış çağrısı yapanların, tarihe bakış açısı bu denli çarpık ise bin imzalı “Kürt Soruna Çözüm” ilanı şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan programlarına federasyon talebini koyup, söz konusu ilana imza koymalarıdır. Hak-Par, Kadep ve TEVKURD programlarına federasyon talebini koymalarına rağmen, söz konusu ilanı imzalamışlardır. İlanda belirtilen talepler Kürt Sorunu çözecekse, programlarınıza neden federasyon talebini koydunuz?

Bu sorunun muhatabı şüphesiz, adı geçen örgütlerdir. Tamda bu noktada şu tespiti yapmak gerekir. “Demokratik Cumhuriyet” siyasal akım olarak DTP çevresiyle sınırlı değildir. DTP dışında seyreden birçok Kürt siyasal yapıları ve şahsiyetleri biçim olarak olmasa bile öz itibariyle; söz konusu siyasal akıma oldukça yakındırlar. Bu nedenle söylemlerine uygun siyasal örgütlenmeler yaratmadılar ve yaratılmasını da hep engellediler.

Bu bağlamda birlik sorunu ve Kadep- Hak-Par birlik görüşmeleri ilgili düşüncelerimizi, yazımızın ikinci bölümünde sunmaya çalışacağım.

Saygılarımla

03.06.2008


[1] Rasim Ozan Kütahyalı, Deniz’lerin Yolu ve Ergenekon Zihniyeti, Taraf Gazetesi, 24 Mayıs Cumartesi, S:13

[2] Yaşar Kemal,  Ya gerçek Demokrasi ya da Hiç ! 16.01.2007,  Gelawej. Org, S: 3

[3] Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul-1962, Beşinci Baskı, S:70-71

[4] Aktaran Uğur Mumcu, Kürt- İslam Ayaklanması, Tekin Yayınevi, İkinci Basım-1991, S:39-40

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e