Uğur Eser ile söyleşi

“Mali sermayenin gücü, tüm kamusal müdahaleleri etkisizleştiriyor”

Fikret Başkaya:

Yükselen ülkeler [ emerging countries] grubu veya BRICS beşlisi, dünya nüfusunun %43’ünü barındırıyor, dünya GSYH’sinin de %27’sini [2011] temsil ediyor. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan beşlinin ekonomik bir aktör olarak dünya sahnesinde yerini alması, şimdilerde Güney denilen bizim tarafımızdaki ülkeler için bir şans ve bir manevra alanı da yaratmış durumda.  Tabii böyle bir oluşum dünya jeopolitiği bakımından da önemli. İşte Suriye savaşında bunu gördük… Eğer başta Rusya ve Çin olmak üzere, bu beşli direnmeseydi, Suriye’de de Libya senaryosunun tekrarı [remake] kesin gibiydi…

Fakat bi sorun var: Her ne kadar bu ülkeler grubu triad emperyalizminin [ABD, AB, Japonya + Kanada ve Avusturalya] karşısına bir güç odağı olarak çıksalar da, ne kapitalizmi ne de neoliberal finansal küreselleşmeyi sorun ediyor değiller… Dolayısıyla kapitalizmin tüm olumsuzluklarını üreterek yola devam ediyorlar. Kapitalizm dahilinde de insana ve doğaya zarar vermeden yol almak mümkün olmadığına göre, bu süreç nereye ve nasıl evrilebilir sorusu ister istemez akla geliyor. Size göre bu sürdürülebilir bir “proje” mi? Her bir ülkenin iç çelişkileri bu projenin bu haliyle sürmesine izin verir mi?

Uğur Eser:

brics_2012_6_1

Yükselen piyasalar (emerging markets) olarak adlandırılan ülkeler, 1980’lerin sonlarından başlayarak finansal serbestleşmeyi ve piyasalarda her türlü devlet müdahalesini kaldırarak kuralsızlaştırmayı gerçekleştirmiş ülkelere verilen addır. BRİCS ismiyle ünlenen ülkeler ise dünyanın geri kalanından ayrışarak yüksek büyüme performansı gösteren ve yakın gelecekte küresel güç odağı olacağı gözüyle bakılan ülkelerdir. Bu kavramsallaştırmaların “yeni”  kalkınma iktisatında kullanıma girmesi, dünyaya daha öncekilerden farklı bir şekilde yayılan kapitalizmin 1990’larda neoliberal reformlar yoluyla köklü değişikliğe uğramasından sonradır. Bu dönemde kapitalizmin ekonomik coğrafyasında ilginç gelişmeler oldu. Yükselen piyasalar kavramsallaştırmasının arka planında 1970’lerdeki dünya krizinin ardından yeniden yapılanma sürecine giren kapitalizmin piyasaların serbestleşmesine yönelik neoliberal politikaların yanı sıra, uluslararası üretim ve işbölümüne yönelik post-fordist esnek yeniden düzenlemenin payı vardır.

Bir kere, David Harvey’in de belirttiği gibi kapitalizm 1970’lerden bu yana çok farklı şekilde çalışıyor.20-25 yıl öncesiyle karşılaştırıldığında bugün dünya ekonomisinin çevresinde yer alan az sayıdaki ülkenin kapitalist üretim ve işbölümündeki konumu çarpıcı biçimde farklılaşmıştır. Bu farklılaşmanın bir biçimi de geçmişteki merkez-çevre bağlantılarının (gelişmiş kuzey- yoksul güney kavramsallaştırıması da dahil edilebilir) ters yüz olmasıyla birlikte, yükselen piyasa ekonomilerinin ortaya çıkışıdır. Uluslararası ölçekte kapitalist dünya sisteminin merkezinden dikkate değer bir ayrışma (decoupling) gözlemleniyor. Ticaretin bölgesel coğrafyası değişiyor ve uluslararası ticaret daha çok bölgesel bir nitelik kazanıyor. Geçmişte uluslararası ticaretin temelini oluşturan endüstriler arası ticaretin yerini  endüstri içi ticaret almaktaticarette önemli bir ağırlığa sahip ülkelerdeki ticaretin genellikle birbirleri arasında olduğu görülmektedir. Gelişmekte olan, yeni sanayileşen ve gelişmiş ülkeler arasındaki çapraz ittifaklara (cross-alliances) dayalı olan, “yeni bölgecilik” (new regionalizm) olarak adlandırılan oluşum dünya ticaretinin çok parçalı yapısını göstermektedir[1] . Küresel üretim ve işbölümündeki değişim gelişmekte olan ülkelerin konumlarını çarpıcı biçimde farklılaştırmış ve dünya coğrafyasında yeni yoğunlaşma alanları ortaya çıkmıştır. Dünya ekonomik coğrafyasında başlıca yoğunlaşma bölgeleri Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Doğu Asya’dır. Dünya sanayi üretiminin yeni merkezleri “yeni sanayileşen” ya da “yükselen piyasa ekonomileri” olarak adlandırılan Doğu Asya ülkeleridir. Yirmi yıl önce dünya üretiminin dörtte birini gerçekleştiren bu ülkeler bugün dünya üretiminin yaklaşık yüzde kırkını gerçekleştirmektedir. Senin de belirttiğin gibi BRİCS beşlisi ülkeler dünya nüfusunun yüzde 43’ünü barındırırken, dünya GSYH’nın yüzde 27’sini yaratıyor. 2050 yılına kadar 18.5 trilyon dolarlık GSYH ile bu ülkelerin dünya ekonomisinin en önemli aktörleri haline geleceği öngörülüyor[2]. …..

BRİCS beşlisinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika- bazı yayınlarda G.Kore) küresel aktör olarak dünya sahnesinde yerini almasının, eskiden güney denilen bizim gibi ülkeler için bir şans ya da model olabileceği konusu ise bir kurgudan ibarettir. Bunu doğrulayan bir veri ortada yoktur.  Böyle bir oluşumun küresel ekonominin hegemon güçleri için tehdit oluşturacağı ve dünya jeopolitiği bakımından önemli olduğu söylenebilir. Ancak bu ülkelerin (senin de belirttiğin gibi) neoliberal kapitalizmle bir sorunları yok. Son Suriye savaşında Rusya ve Çin’in ABD ve AB’ye direnmesi ise dünya jeopolitiğindeki gelişmeleri kendi konumları bakımından tehdit olarak algılamalarıyla ilgilidir.  Unutmamak gerekir ki ne kadar alternatif güç odağı görüntüsü verse de bu ülkelerin ortaya çıkışı dünya kapitalizminin birikim ve büyüme süreçlerinin dinamiğinde yaşanan dönüşüm ile bağlantılıdır ve bu ülkeler neoliberal finansal küreselleşmenin (ben ikinci nesil neoliberalizm demeyi uygun buluyorum) belirlediği dünya jeoekonomisinin parçasıdır. Yüksek karlı yatırım alanlarında değerlenme arayışı içindeki sermayenin mekânsal hareketliliği zorunlu olarak, beraberinde kendi koşullarına uygun bir jeoekonomi ve jeopolitik yaratmaktadır. Yine Harvey’in deyişiyle,kendi birikim koşullarını kolaylaştıran ve birikimin önünde engel çıkarmayan bir mekan arayışı içinde olan kapitalizmin coğrafyası, kendisini hem uluslararası ölçekte gelişmiş-merkez ve gelişmemiş-çevre ülkeler arasında hem de ulus-altı ölçekte bölgeler arasında mekânsal-coğrafi farklılaşma (ve sosyo-mekansal eşitsizlik) olarak göstermektedir[3]. Bu farklılaşmayı biz yükselen ekonomiler ve BRİCS ülkeleri olarak gözlemliyoruz.

Post-Washington uzlaşmasının yönettiği ikinci nesil neoliberal reformlar 1990’lardan bu yana bu süreci hızlandırmıştır. Diğer ülkelerden farklı olarak sermaye hareketlerini (bazıları kontrollü olarak) serbest bırakan, aşamalı ve kontrollü dışa açılan ve seçici doğrudan

yatırımlara (FDI) odaklanan BRICS ülkeleri uluslararası yatırımcılar açısından gözde ülkeler haline geldiler. Küresel sermaye için yüksek karlılık vaad eden yatırım alanlarına ve geniş bir iç pazara sahip olan, dünyanın ucuz emek deposu görevini gören bu ülkeler, ayrıca yüksek tasarruf oranına, yüksek döviz rezervlerine ve düşük borçluluk oranına sahip olmalarının da avantajını kullandılar.  Çin ve Hindistan’ın yer aldığı Asya bölgesinde demografik yapının sağladığı ucuz ve bol işgücü avantajının bu bölgede çokça kullanıldığı iyi biliniyor. Neoliberalizmin emeğe yönelik saldırıları asıl bu ülkelerde görülüyor. Ancak özellikle beşeri sermaye alanındaki gelişmelerin Çin’in ve Hindistan işgücü beceri ve deneyim düzeyinde büyük sıçramalara yol açarak rakip ülkelere kıyasla önemli rekabetçi üstünlükler sağladığı da belirtilmektedir[4].  Bu özellikler Çin ve Hindistanı BRIC’in diğer üçünden de ayrıştıran niteliktedir. Brezilya ve Rusya ise dünyanın başlıca sanayi girdileri ihracatçısı konumunda. Brezilya soya ve demir cevheri, Rusya ise doğalgaz ve petrol ihracatçısı. Çin ve Hindistan sanayi üretiminde Rusya ve Brezilya’nın ihracatını kullanıyor. Dolayısıyla bu ülkelerin aralarındaki endüstriler arası bağlantılar güçlü. Bununla birlikte bir çoğunun yurt içi tasarrufları artırmak, teknoloji transferi ve verimlik artışı sağlamak, üretken sanayi alanlarında yeni yatırımları uyarmak bakımından dikkat çeken benzer bir başarı gösterdiklerini söylemek zordur. Dolayısıyla bu ülkelerin oluşturduğu blok homojen değildir, karşılaştırırken aralarındaki önemli sosyo-kültürel, coğrafi, tarihsel vb. farklılıklar ve her birinin küresel ekonomiden beklentileri gözetilmelidir. Aşağıdaki tablo tasarruf ve yatırım oranları bakımından bu ülkeler hakkında bilgi veriyor. Çin, Hindistan ve Kore gibi ülkeler, başkalarının parasına muhtaç olmadan, belirgin bir süre daha önemli yatırım hamlesi yapabilecek durumdalar. Zaten yatırım oranları da yüksek. Ancak ki Türkiye’nin de dahil olduğu ikinci grup (Brezilya, Türkiye ve Rusya) hem tasarruf hem de yatırım oranı açısından çok gerideler.

aaaa

Fikret Başkayaİçerde ve dışarda Türkiye’nin ekonomik performansına dair bir başarı öyküsü [ succes story] üretilmiş gibi görünüyor. Birileri Türkiye’yi “yükselen ülke” olarak görme eğiliminde. Bu algının reel dünyadaki karşılığı nedir? Size göre böyle bir başarı öyküsü neden ve nasıl peydahlandı?

Uğur Eser: Türkiye de 1980’ler boyunca sürdürdüğü serbestleştirme politikalarını, 1989’da sermaye hareketlerini tamamıyla kuralsızlaştıran 32 sayılı karar ile birlikte tamamlamıştır. Böylece artık “yükselen piyasa” statüsü kazanan (!) Türkiye, büyümesini iç dinamiklerden (yurt içi tasarruflardan) koparmış ve giderek uluslararası finans sermayesinin kararlarına (“sıcak para” olarak adlandırılan portföy yatırımları olarak da isimlendirilen yabancı sermaye hareketlerine) teslim etmiştir. Salt bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin ne BRİCS beşlisi ile, ne de işgücü beceri ve deneyim düzeyinde büyük sıçrama gerçekleştirerek dünya pazarlarında rekabetçi üstünlükler sağlayan yeni sanayileşen ülkeler ile benzerliği yoktur. Birilerinin benzerlik algısı yaratması, izlediği ucuz emek politikasıyla emeği sermayenin boyunduruğuna sokmayı sürdüren ve toplumun düzenini oluşturan kurumların depolitizasyonunu (anti demokratik yapıları) meşrulaştırmayı amaçlayan neoliberal-muhafazakar hükümetin tutumuyla açıklanabilir. Belirttiğim gibi bu ülke bloklarında yer alan tekil ülke deneyimlerine bakıldığında Türkiye ile bir benzerlik görülmemektedir..

Bir kere, Türkiye bu tür sermaye girişlerini yüksek reel faiz ve düşük döviz kuruna dayalı spekülatif arbitraj sayesinde çekebilmektedir. Sermaye girişi durduğunda büyümesi yavaşlamaktadır. Üstelik Türkiye büyümesini yüksek döviz açığı vererek sağlamaktadır. Yurt içi tasarruf oranının (sermaye birikiminin) yüksek olması yüksek bir yatırım düzeyine ulaşılarak yüksek oranda büyüme ve kişi başına gelir artışı sağlamak için önemlidirBüyümenin önündeki en önemli engel büyümenin finansmanı ya da finansmana erişim, yani tasarruftur.  Oysa Türkiye’de tasarruf oranının özellikle 2000’li yıllarda düştüğü ve uluslar arası karşılaştırmalar yapıldığında görece düşük olduğu görülmektedir[5]Geçmişte sermaye birikimine dayalı olarak büyüyen Türkiye, büyümenin kalıcı biçimde sürdürülebilmesini sağlayacak olan ve ekonominin genelinde genel etkinlik artışını gerçekleştirecek teknolojik değişim süreçlerinin içinde değildir. Türkiye’de finans sermayesinin boyunduruğunda yüksek miktarda kaynak-döviz açığı veren sanayi burjuvazisi firma içi teknolojik değişim ve inovatif süreçlere girecek kapasiteye sahip değildir. Diğer taraftan uzun dönemde verimlilik artışına dayalı hızlı ve kalıcı ekonomik büyümenin sürdürülebilmesi, ekonomide üretim kompozisyonunu ileri teknoloji-katma değerli mallar lehine değiştiren, emek verimini ve TFV’ni artıran beşeri sermaye (eğitim ve insan yetiştirmedeki geriliğin önüne geçilmesi), AR-GE, BİT ve inovasyona dayalı firma içi teknolojik değişim-yenilik faaliyetlerinin yaygınlaştırıldığı yeni bir tekno-ekonomik sistem ile mümkündür. Oysa Türkiye ekonomisinin donanımı bu bakımdan zayıftır[6]. Yüksek teknolojili içerikli ihracatın imalat sanayi ihracatı içindeki payı ile dünya yüksek teknoloji içerikli ihracat içindeki payını gösteren istatistikler incelendiğinde, Türkiye’nin diğer tüm ülkelerden daha kötü bir performans gösterdiği gözlenebilmektedir[7.Türkiye’nin yüksek teknoloji içerikli ürünlerinin toplam ihracat içindeki payı 2011 yılında yüzde 4.1 iken, bu oran Çin’de yüzde 27.5, Brezilya’da yüzde 11.2, Kore’de (2009 yılında) yüzde 28.7, Malezya’da yüze 44.5 oranında gerçekleşmiştir…. Aşağıdaki tablo Türkiye’de ihracatın bileşimi hakkında bir fikir veriyor.

İhracatın bileşimi,%

 

Yıllar Birincil mallar Kaynağa dayalı

mallar

Düşük teknolojili mallar Orta teknolojili mallar Yüksek teknolojili mallar
2000

10,9

12,8

47,7

21,0

7,6

2006

11,8

15,0

35,4

32,0

5,6

2011

13,3

17,5

33,0

32,0

4,1

Kaynak: E.Cundelioğlu (TEPAV)’ın çalışmasından http://www.tepav.org.tr/tr/ekibimiz/s/1258/H.+Ekrem+ Cunedioglu aktaran H.Ersel (2013) “Bilgi, teknolojide ilerleme ve eğitim üzerine”, İktisat ve Toplum, Sayı: 28, s.33

Türkiye ekonomisi Cumhuriyet dönemi boyunca (1923-2012) inişli çıkışlı yıllık ortalama yüzde 4.5 reel büyüme yaşamıştır. Türkiye’de potansiyel büyüme hızı yüzde 4-5 dolayındadır. Türkiye’nin büyüme ile ilgili performansı, yakın dönemdeki (sermaye girişlerine dayalı) kısa süren başarıya karşın, vasatı aşamamıştır. Türkiye’nin büyüme performansı gelişmiş ülkelere yakınsama konusunda da başarılı olamamıştır. Bir yanda çok sık yaşanan krizler (son 20 yılda 4 büyük kriz: 1994,1997,2001,2008) sonucu küçülen ekonomi, diğer yanda kriz dönemleri dışında yüksek ancak istikrarsız büyüme performansı Türkiye ekonomisinin karakteristik yapısal özelliğidir.

Şimdilerde yükselen piyasalara (ve Türkiye’ye) yönelik sermaye akımlarının yavaşlamasının, hatta durmasının ve FED’in parasal genişlemeye sınırlama getirmesinin bu ülkelerin büyüme performansı üzerindeki olumsuz etkilerinin yaşanacağı bir döneme giriyoruz. Sermaye hareketlerinin yön değiştirerek merkezdeki ülkelere yönelmesinin büyümeyi istikrarsızlaştıracağı, hatta yükselen piyasaları bir krizle karşı karşıya bırakabileceği, bundan Türkiye ve BRİCS ülkelerinin de etkileneceği yorumları yapılmaktadır.

Dünya ekonomisinde yeni bir döneme girileceği beklentisi ve zaten gittikçe ağırlaşan işsizlik ve yoksulluk endişesi o kadar yüksek ki, bu endişe Dünya Bankasının 2014 Kalkınma Raporuna yansımış vaziyette. Küreselleşme nedeniyle artan, kriz olasılığı nedeniyle artması beklenen işsizliğe ve diğer pek çok soruna (çevre tahribatı, artan suç oranları vb.) işaret eden bu rapor ekonomiyi piyasalara terk etmenin olumsuz sonuçlarına gönderme yaparak devleti sorumluluk almaya davet ediyor (www.worldbank.org).

 

Fikret Başkaya:

Bir ülkenin dünya ekonomiler hiyerarşisinde bir üst basamağa sıçraya bilmesinin koşulu, sanayi alanında bir sıçrama yapabildiği durumda mümkündür. Bu alanda sanayi sektöründe hangi kritik sıçramalar gerçekleşti de “yükselen ülke” şarkıları söylenir oldu? Durum böyleyken, Türkiye ekonomisine dair söylemle gerçek arasındaki uyumsuzluk hakkında neler söylemek istersiniz?

Bir ülke, bir ekonomi eğer dış ekonomik ilişkilerini içerinin ihtiyaçları doğrultusunda dizayn etmeyi başarırsa, orada ulusal bir ekonomik inşadan söz edilebilir. Dolayısıyla söz konusu ülkenin iç tutarlılığı olan, iddialı bir kalkınmacı perspektife sahip olması gerekir. Oysa sizin de çok iyi bildiğinriz gibi, Türkiye 1980’de ünlü “24 Ocak Kararları” ve onu destekleyen 12 Eylül askeri cuntasıyla kalkınmacılığa elveda dedi. Başka türlü ifade edersek, “içeriyi dışarının ihtiyaçlarıyla uyumlandırma” tercihi yaptı. Böyle bir tercih yapmak demek de son tahlilde “lümpen kalkınmaya” razı olmak, “kompradorlaşma rotasına girmek” demeye geliyordu…

Uğur Eser:

 Sanayi politikaları ekonominin üretim yapısını yenileyen, sanayiyi belirli hedeflere ulaştırmak amacıyla kaynak tahsislerinin mekanizmalarını değiştirmek için tasarlanmış politikalardır[8. Bir ülkenin dünya ekonomileri hiyerarşisinde bir üst basamağa tırmanabilmesinin koşulu iç tutarlığı olan bir kalkınma perspektifiyle oluşturulmuş, büyüme hızını orta ve uzun dönemde de sürdürecek bir sanayi politikası oluşturmaktır. Ekonominin sektörel yapısını değiştirmeyi hedefleyen bu politikalar Türkiye gibi sanayileşmesi gecikmiş toplumlarda kalkınma odaklı olmalı ve sanayileşmiş bir toplum olma idealini canlı tutacak uzun vadeli bir vizyonla tasarımlanmalıdır. Oysa Türkiye’de bu yönde tanımlanmış, mümkün ve uygulanabilir bir sanayi strateji belgesi ya da sanayi politikası yoktur[9. Türkiye’nin yakın dönemde uzun vadeli ulusal bir sanayi politikası ve sanayileşme stratejisi hiç olmamıştır.  Türkiye sanayi bugün bir yol ayrımındadır. Sadece küresel mali kriz nedeniyle değil, istikrar arayışına ve borç dinamiklerine odaklanan yürürlükteki büyüme –sanayileşme stratejisinin kendi içinde tutarsız olması nedeniyle de artık sürdürülebilirliği tartışmalıdır.

Soruda belirtildiği gibi, böyle bir kalkınma perspektifi olan plan anlayışından çok önce, 1980’lerin başlarında vazgeçilmiştir, 1990’lar ise (benim ikinci nesil neoliberalizm olarak adlandırdığım süreçte)  sanayinin sorunları ve sanayileşme olgusunun Türkiye’nin gündeminden çıkarıldığı bir dönem olmuştur. Türkiye’nin yakın dönemde uygulanabilir uzun vadeli ulusal bilim, teknoloji ve sanayi politikası ve sanayileşme stratejisi hiç olmamıştır. Son otuz yılda iktisadi istikrar odaklı neoliberal reformlar pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de sanayi politikalarının içeriğini boşaltmıştır.

Son 25 yılda dışa açılma ve serbestleşme politikaları, Türkiye de dahil, pek çok gelişmekte olan ülke ekonomisini uluslararası piyasalardaki gelişmelere daha duyarlı hale getirmekle kalmamış, uluslararası kuruluşların getirdiği kural ve yükümlülükler nedeniyle hükümetlerin iktisat politikaları üzerindeki egemenliklerini yitirmeleriyle sonuçlanmıştır. Bunun ülkelerin büyüme-sanayileşme süreçleri üzerindeki etkileri büyük olmuştur.. Mali sermayenin gücü öyle büyüktür ki, ülkelerin kendi çıkarlarına uymayan tüm kamusal müdahaleleri etkisizleştirebilmektedir. Son 20 yıla damgasını vuran İMF-Dünya Bankası kaynaklı “istikrar ve yapısal uyum reformları” na dayalı neo liberal iktisat politikalarının ekonominin iç ve dış şoklara karşı dayanaklılığını zayıflattığı ve iktisat politikalarını etkisiz hale getirerek, özerk ve kalkınmacı bir siyasal iradeyi ve bu iradeyi gerçekleştirecek kurumsal yapıları önemli ölçüde tahrip ettiği de bir gerçektir….

* Prof. dr. Uğur Eser, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İİBF öğretim üyesidir

 

[1]   G.Vertova (2006) “Reinventing Space”, G.Vertova (der.) The Changing Economic Geography of Globalization, Routledge: London içinde: 1-18.

[2]   Goldman Sachs’ın yayınladığı makalelerde BRICS ülkelerinin diğer ülkelerden ayrıştığı, ülke milli gelirlerine göre sıralandığında bu ülkelerin dışında dünya GSYH’sı en yüksek on ülkesi arasında yer alabilen başka gelişmekte olan ülke olmadığı vurgulanıyor. Bkz. J.O’Neill (20019 “Building beter global economıc BRICs”, Goldman Sachs Global Economıcs Paper, No: 66.

[3] D. Harvey (2011) Sermayenin Mekanları, Eleştirel Bir Coğrafyaya Doğru, Sel yayıncılık.

[4] L. Alan Winters ve S. Yusuf (2007) Dancing With Giants, China, Indıa and the Global Economy, World Bank, Instıtute of Polıcy Studies..

[5] Rıjckeghem, C.V ve Üçer, M (2009) Türkiye’de tasarruf oranının evrimi ve başlıca belirleyicileri: Doğru politikalar için çıkartılacak dersler, TUSİAD yayını, Haziran.

[6] Kazgan, G (2013) 2008 Krizi Üsseleşirken Türkiye’nin Sürdürülemez Büyüme Modeli, TEK Tartışma Metni, http://www.tek.org.tr , erişim 08.03.2013.

[7] U.Eser (2009) “Büyüme sanayisiz, sanayileşme stratejisiz sürdürülemez”, S.Durusoy ve S.Köse (der.) Bilim Teknoloji ve İnovasyonun Ekonomideki Yansımaları, Gazi Kitabevi, Ankara, Nisan 2009 içinde, s. 89-121.

[8] Sanayi politikasını kısaca verimliliğe dayalı kalıcı, istikrarlı ve sürdürülebilir büyüme sağlamak için sanayinin yapısını değiştirmek olarak tanımlayabiliriz. Sanayi politikasının bileşenleri ise kurum oluşturma ve rekabet politikası, yatırım ve finansman politikası, bilim ve teknoloji politikası ile bölgesel gelişme politikası olarak sıralanabilir. Bu tanımı sanayinin sektörel yapısını daha yüksek katma değer yaratacağı umulan sektörlere yönelik değiştirmeyi hedefleyen ve belirlenen stratejik hedeflere ulaşmak amacıyla bu süreçlere seçici müdahaleleri kapsayan politikaların bütünü olarak yapmak da mümkündür. Yapılan farklı kavramsallaştırmalar ve tanımlamalarla ilgili Stiglitz (1998), Pack ve Saggi (2006); Haque Ul  (2007), Türel (2007), Eser (1993) ve Taymaz (1993)’e bakılabilir.

[9] Bu konu için bkz. U.Eser (2011), “Sanayi Strateji Belgesini (2011-2014) yeniden düşünmek”, İktisat ve Toplum Dergisi, Mayıs 2011, Sayı:7,s:40-53.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e