Üçüncü Dünya Devletlerini Yönetenler II

Türkiye’de iktidar ile hükümet her zaman farklı olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bazen gizli bazen açık ülkenin fiili iktidarı ordu ile vitrindeki iktidarı hükümet arasında çeşitli seviyelerde didişmeler, tartışmalar, hoşnutsuzluklar baş gösterdiğinde silahlı kuvvetler Türkiye Büyük Millet Meclisini lağvederek darbe yapmışlardır. Ankara’da hükümeti devirme amacıyla askerlerin yolun karşı tarafına geçmeleriyle siyasi iktidar ve meclisin işlevsizleşmesi bir olmuştur. 28 Şubat 1997’de buna da gerek duymadılar. Tankları Sincan sokaklarında gezintiye çıkarmaları meclisteki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyon hükümetinin beyaz bayrak kaldırmasına, Necmettin Erbakan’ın tasını tarağını toplayıp gitmesine yetti. Bu post modern darbenin ardında nasyonal sosyalist milliyetçi cephe hükümeti niteliğinde koalisyonlar hükümet oldular.

Türkiye’deki tüm darbelerin ABD plan ve tertiplemesi dâhilinde olduğu artık bir sır değildir. 12 Eylül askeri darbesinden sonra Amerikalı yetkililerin Türkiye’deki darbeyi kast ederek “Our boys did it” demeleri bu gerçeğin dışa vurulmasından başka bir anlama gelmiyor. Bu durum sadece Türkiye için değil, dünyanın onlarca ülkesi için gerçeğin ta kendisidir. Zaten yaptırdıkları darbelerin arkasında olduklarını gizleme gereğini de pek duymuyorlar. Pervasızca olsa da bu yaptıklarının arkasında olduklarını çeşitli demeçlerinde açıkça dile getiriyorlar.

Sovyetler Birliğinin çökmesi, dolayısıyla soğuk savaşın sona ermesinden bu yana Türkiye’de darbe olmamasının başlıca sebebi darbelere gerekli ortamı hazırlatıp yaptıranların artık geçici de olsa askeri yönetimleri kendi çıkarlarına uygun görmedikleri anlamına geliyor. Bu durum daha demokratik bir sisteme kavuşmak için olumludur.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1989’da resmen dağılıp sona ermesiyle, Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye dâhil fiili bağımlılık ilişkisi temelinde yönettiği devletlere yeni misyonlar vermeyi uygun gördü. Tam bu noktada faaliyetlerini SSCB ve soğuk savaş dönemi Amerikan stratejisi üzerine ilkesel düzeyde sürdürmekte olan ordu mensuplarının kendi aralarında ayrıştıkları; yeni dünya düzeni adlı tek kutuplu global konjonktüre ayak uyduramadıkları ve bu yeni duruma karşıt bir örgütlenmeye gittikleri belirlenmiştir. Bu kesimini sivil uzantısı niteliğindeki Kemalist organizasyonlar başta olmak üzere çeşitli sol, sosyal demokrat, nasyonal sosyalist ve bazı sosyalist grupların da aynı yönde faaliyet gösterdikleri gözleniyor. Ergenekon örgütünün bu şekilde doğduğunu ve geliştiğini söyleyebiliriz.

Ergenekon mensupları ve onlara yakın çevreler Amerikanın post SSCB politikasının Türkiye’nin çıkarlarına uymadığını iddia ederek devletin yönünü doğuya Rusya, İran ve Çin’e çevirmek istiyorlar. Söz konusu örgütün bu temelde askeri ve siyasi faaliyetlere girişmesi Amerika’nın sivil hükümeti iktidara taşıma ve bu grubu etkisizleştirerek tasfiye etme sürecini başlatmasını beraberinde getirdi. Türkiye’deki sosyal demokratlar, sosyalist ve komünistlerin ezici çoğunluğunun Ergenekon örgütüyle aynı safta yer almaları bunların gerçek kimlikleri konusunda önemli bilgiler veriyor. Devrimci Karargâh örgütünün Ergenekon’un sol silahlı kolu olması ve bu örgütün diğer silahlı gruplarla ilişkileri düşündürücüdür. Bu solcu gruplar içinde yer alan, bazen açık bazen dolaylı yollarla Ergenekon’un değirmenine su taşıyan bazı Kürt örgüt ve partilerinin durumu derinlemesine incelemeye değer akademik bir araştırma konusudur. Veli Küçük, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük başta olmak üzere 1989’dan 2008’e kadar Ergenekon örgütünün lider kadrosu ve çeşitli düzeylerdeki mensuplarının sürdürdükleri askeri, siyasi ve istihbarat faaliyetlerinin sonuçları bu bağlamda incelenmeye değerdir.

Ergenekon mensupları, özellikle Amerika tarafından Irak’ın işgal edilmesi sonucunda Güney Kürtlerinin resmiyette federal, fiiliyatta konfedere bir sistem dâhilinde Kürdistan Bölge Hükümetini kurarak iç işlerinde kendi kendilerini yönetecek düzeye gelmeleriyle, Amerika karşıtı faaliyetlerini daha da artırmaları, kendileriyle eski emperyalist dostları arasında iplerin kopmasına, köprülerin atılmasına, sözün bitmesine sebep olmuştur. Ergenekon örgütünün emperyalist dostlarına sırtını çevirmek zorunda kalması, Kürtlere Büyük Ortadoğu Projesinde Amerikan çıkarları gereği verilen, ya da verilmek istenen rolün sonucu olan siyasi statüde aranması gerektiği gerçeğini görmekte yarar var. Amerikalı üst düzey yetkililer soğuk savaş sonrasında muhtelif zamanlarda Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları ile Kürtlerin doğal haklarına kavuşma taleplerinin çakıştığını dile getirmeleri tek kutuplu dünyanın patronunun niyetini anlamada önemli bir veridir.

1989’da Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü konusunda Amerikan planını hayata geçirmede dönemin ANAP hükümeti ve Erdal İnönü başkanlığındaki muhalefet partisi SHP üzerlerine düşeni yerine getirdiler. Yine 1993 yılının Mart ayında Güney Kürdistan’dan Celal Talabani, Türkiye’den milletvekili Ahmet Türk, Avrupa’dan PSK lideri Kemal Burkay ve PDK-Hevgirtin genel başkanı Hamreş Reşo’nun katıldığı, PKK’nın bağımsızlıktan vazgeçtiği ve federasyon talebini ilk ateşkes ilanıyla birlikte deklare ettiği süreç söz konusu planın önemli kilometre taşlarından biridir. Bilindiği gibi ateşkes ilanından kısa bir süre önce dönemin Cumhur Başkanı Turgut Özal “Federasyonu tartışabiliriz” demişti. PKK lideri Abdullah Öcalan ateşkesten sonraki birçok demecinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bu söylemiyle kendilerinin attığı adımın birbirinden bağımsız olmadığını, kendisiyle ilişki içinde olduklarını ve Kürt sorununun çözümünden yana olduğu için öldürüldüğünü dile getirdi.

SHP parti meclisi üyesi Deniz Baykal ve arkadaşlarının 1989’da hazırlamış oldukları Kürt Raporu Amerikan planının hayata geçirildiği en önemli adımlardan biridir. HEP geleneğinden gelen legal Kürt partileri ve PKK’nın devamı olan illegal örgütlerin 1999’dan bu yana defalarca yazılı ve sözlü olarak dile getirdikleri talepleri bu raporda dile getirilenlerden çok farklı değildir. ABD yetkilileri daha sonra MHP ile birlikte CHP ve lideri Deniz Baykal’a Kürt sorununun çözümü konusunda aşırı muhalefet rolünü verdiler. Baykal ve ekibi bu rollerini de başarıyla oynadılar. Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin sahipleri, Baykal’ın duygusal davranarak Ergenekon örgütünün avukatlığına soyunduğunu dillendirmesi ve bu örgütü açıkça sahiplenmesini içlerine sindiremediler. Ancak bunu hemen belirtmediler. CHP’ye Kürt sorunu konusunda vermiş oldukları aşırı muhalefet misyonunun bitmesini beklediler. CHP için uygun görülmüş yeni misyonun Baykal ile sürdürülmesi inandırıcı olmayacağı gibi mümkün de değildi. Yeni misyon için yeni bir lider ve daha güçlü bir CHP’ye ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacın gereği yapıldı.

Seçimlerden önce Amerika’yı ziyaret edip oradan gerekli talimatları almadan hükümet kuran siyasi parti liderleri Türkiye’de neredeyse yok sayılır. Bu ziyaretler fiili bağımlılık seviyesinin başlıca belirtilerinin bir kısmını oluşturur. Görüldüğü kadarıyla Amerikanın başını çektiği Yeni Dünya Düzeninde ordudan daha çok seçimle başa getirilmiş hükümetlerle işbirliği tercih ediliyor. Siyasi partilerden hangisine ne kadar süre hangi konuda muhaliflik yapması gerektiği, ne zaman ve nasıl siyasi lider ve gruplarının değişeceği Amerikan strateji uzmanları tarafından yazılan bölgesel siyasi projelerde belirlendikleri sonucuna varabiliriz. Tıpkı bir film senaryosu gibi zamanı geldiğinde kendileri açısında gerekli değişiklikleri yaptıkları görülüyor.

El Kaide’nin 11 Eylülde Amerika’nın New York kentindeki World Trade Center saldırısından sonra AKP hükümetiyle Türkiye’de ılımlı İslam modelini test eden ABD, İslami muhafazakâr siyasi partilerin Hıristiyan Demokratlara benzemediklerini, dinci terörist gruplar dâhil, radikal İslami hareketlerle aralarına kayda değer mesafe koyamamalarının yarattığı sonuçları değerlendiriyor. Fethullah Gülen’in başında bulunduğu Fethullahçı grupların İslami reformizme öncülük edemeyeceğinin kanıtları gün geçtikçe artıyor. İsrail’e gönderilen Mavi Marmara adlı insani yardım gemisi pratiğinde olduğu gibi Fethullah Gülen’in kendisinin de bu grupları öngörüldüğü gibi kontrol etmede zorlandığı söylenebilir. Fethullah Gülen’in konuyla ilgili açıklamaları bu gerçeği çok net olarak gösteriyor.

AKP hükümeti ve başbakanı Tayip Erdoğan’ın Hamas ve Hizbullah başta olmak üzere Avrupa ve Amerika tarafından terörist ilan edilen İslami örgütlere maddi ve manevi desteği devam ediyor. Hükümetin ABD’nin terörist devletler listesinde ön sıralarda yer verdiği İran, Suriye, Sudan gibi devletlerle ilişkilerini güçlendirmeye çalışması batılı güçlerin çıkarlarına ters düşüyor. Ak Parti hükümeti İsrail-Filistin sorununda gereğinden fazla duygusal davranıyor. Bu duygusallığın seviyesini bazen bölgesel Amerikan planlarına hayır diyebilecek kadar yükseltebiliyor.

AKP hükümetinin Darfur katili olarak bilinen, Sudan devlet başkanı Ömer Hasan El Beşir’in Uluslar arası Ceza Mahkemesinde yargılanmasını engellemek için İran ve Çin gibi batı karşıtı devletlerle alenen aynı safta yer alması ılımlı İslam’ın Türkiye için model olmaktan çıkarılıp yerine sosyal demokratlar ve milliyetçilerin hükümete taşınmalarını gündeme getirebilir. Türkiye’nin Brezilya ile birlikte Birleşmiş Milletlerin İran için öngördüğü yaptırımlara hayır demesi Amerikanın AKP konusunda artmakta olan hayal kırıklığı ve güvensizliğinin daha da artmasına ve hükümeti değiştirme isteğini kamçılamaktan başka bir şeye yaramadığı sonucuna varabiliriz.

CHP yeni rolü gereği Kürt sorununun Türkiye’deki Amerikan çözümüne 1989’da olduğu gibi sosyal demokrat bir bakış açısıyla ele alabilir. Bu durumda demokratik açılım adlı süreci farklı bir söylemle de olsa çok net olarak desteklemesi kaçınılmaz olacaktır. Kılıçdaroğlu’nun Batman’da “genel af” kavramını dillendirmesi tesadüf olarak değerlendirilmemeli. Bütün bu veriler ışığında CHP’ye 2011 genel seçimlerinde hükümeti kurma görevi verilirse hiç şaşmamak gerekir. Böyle bir durumda Kürt muhalefeti CHP’ye barış için bir şans verilmesi gerektiğini, bu partinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürtlere verdiği önemi, Diyab Ağa ile dostluğunu, Amasya tamimi, 1921 anayasasının güncellenmesi ve benzeri söylemlerle sürece dâhil edilebileceği şimdiden söylenebilir. Hatta söz konusu Kürt siyasileriyle CHP seçim ittifakına da gidebilirler. Türkiye siyasetindeki gelişmeler muhtelif olguların belirleyiciliklerinin yanında, ana unsur olarak Kürt sorunu için uygun görülmüş Amerikan çözümünün kat ettiği ilerlemeyle doğru orantılı olacaktır. Son zamanlarda tırmandırılan çatışmalı ortam bu bağlamda değerlendirilebilir. Türkiye’deki siyasi, askeri ve diğer devlet erklerindeki ana yapılanma, daha uzun süre ülkeyi fiilen yönetmesi beklenen tek kutuplu dünyanın emperyalist patronunun yüksek menfaatlerine uygun olarak şekilleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

26 Haziran 2010

raifyaman@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Niha 2 şîrove girêdayê gotarê ne
    Soran says:

    Merhaba

    Yazınız Türk solunun bilinen mantığı ile yazılmış bir yazıdır. İşi iliginç yanı bütün kötlüklerin, bütün darbelerin kaynağını ABD ile açıklamaya çalışmanız. Türk solu Yüz yıldır Kürdistanda ki bütün başkaldırıların arkasında yabancı parmağı vardır teziyle harket ederek Kürt ve Kürdistan sorunundan kaynaklanan askeri darbelerin asıl amacını gizlemek için sürekli anti Amerikancılık yapmıştır.

    Türkiye de yapılan askeri darbeler Kürt sorunundan dolayıdır. Yanı (anlamanız için biraz açayım? Kürdistan ulusal demokratik hareketinin gelişme ve kıpırdanma sürecinde askeri darbeler gündeme gelmiştir. Yoksa ABD’nin tezgahladığı bir şey yok ortada. Ne zaman Kürlerin ve ABD politik çıkarlarının çakıştığı noktasında bir anti Amerikancılık furyası başlar.

    Devlet partisi olan CHP’yi sunmanız ve ona yaklaşımınız A.Öcalan’ın bakış açısı ve yaklaşımıyla aynıdır. “Kürt muhalefeti CHP’ye barış için bir şans verilmesi gerektiğini, bu partinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürtlere verdiği önemi, Diyab Ağa ile dostluğunu, Amasya tamimi, 1921 anayasasının güncellenmesi ve benzeri söylemlerle sürece dâhil edilebileceği şimdiden söylenebilir. Hatta söz konusu Kürt siyasileriyle CHP seçim ittifakına da gidebilirler.” demektesiniz. Çok korkunç bir durumdur bu Kürtler adına.

    Siz ya tarihi olgulardan uzaksınız ya da baştan savma Türk sol mantığıyla bakıyorsunuz tarihe.Bir kere 1921 Tc.Anayasası Türk ulusçuluğunun yaratılması için bir zemin olarak hazırlanmıştır, Kürtlere hak hukuk verilmesi için değil. Aynı Mustafa Kemal 1924 TC.Anayasasının da baş mimarıdır ve bu tarihten sonradır ki Kürtlerin varlığı yok sayılıp inkar edilmiştir. Kürt aydınlarının zaafı kendi tarihlerini hiç araştırmıyorlar.

    Böyle bir yazının peyamaazide yayınlanması beni çok şaşırttı doğrusu.

    Saygılarımla.
    Soran

    MAZGİRTLİ says:

    Kürt halkının chp ye yakınlamasi fayda dan çok zarar getirir. Kıliçtaroglu nun başa gelmesi demiyorum getirtilmesi de bu oyunun bir parcasidir.

    Kürtler için chp en az mhp kadar tehlikelidir chp dost görünüp düsmanlik yapar mhp aciktan yapar düsmanliğini tek farklari bu.
    MAZGİRTLİ

    —————-

    XWİNA ME RİJANDIN
    Xwina me rijandu
    Li dérsım é li zilan é lı koçgiri xalé wi
    Li qela bazid é Zindan a amed é
    Li bekaa yé li qandil é
    Xwina me rijandin
    Wan xwinxaran
    Xal ü xwrazi hevra Xwina me rijandin
    28 aralik 2009-MAZGİRTLİ

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e