Üçüncü Dünya Devletlerini Yönetenler I

Kendi kendilerini yönetme yetisi olmayanlar her zaman, her yerde başkaları tarafından yönetilirler. Başkaları tarafından yönetilmenin çeşitli şekilleri vardır. Sömürge ve sömürgeci ilişkisi bunun en açık ve yalın olanıdır. Yeni sömürgecilik diye adlandırılan sistemlerde yönetme ve yönetilme ilişkisi farklıdır. Kâğıt üstünde bağımsız yüzlerce devlet var. Bu devletler süper devlet olarak adlandırılan sayıları bir düzineyi geçmeyen emperyalistler tarafından yönetilirler.

Emperyalist devletlerin büyük çoğunluğu kapitalist olsa da, aralarında kendilerini sosyalist, hatta komünist olarak adlandıranlar da var. Çin Halk Cumhuriyeti ve 1989 yılında dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni, komünist parti bürokratları denetiminde silahlı kuvvetler ve istihbarat örgütleri aracılığıyla kendi halklarını sindiren ve başka devletlere hükmeden emperyalist devletlere örnek gösterebiliriz. Diğer kapitalistlerden en önemli farkları özel sektör kapitalizmi yerine, devlet kapitalizmi uygulamalarıdır. Sosyal emperyalist olarak da adlandırılan bu tür devletlerde insan hak ve özgürlüklerini savunmak bile suçtur. Başını Amerika ve Avrupa’nın çektiği batı emperyalizmine ajanlık yapmakla eşdeğer suçlar grubuna girer. Cezası devletten devlete farklılık gösterse de, genellikle birkaç aydan başlayıp ömür boyu ya da ölüm cezasına kadar yükselebiliyor.

Üçüncü dünya devletleriyle emperyalist devletler arasındaki bağımlılık ilişkisi eşit konumdaki ülkelerin uluslar arası ekonomik çıkar ilişkileri olmadığı gibi, insan hakları, demokrasi ve benzeri dünya insanlarının insanca yaşamalarının lehine olan sosyal ve siyasal pozitif bağımlılık ilişkisi de değildir. Hatta tam tersi olduğu söylenebilir. Fiili olarak yöneten devlet ya da devletler yönettikleri devletlerin yetkililerini tamamen serbest bıraktıkları başlıca alanlardan biri insan hak ve özgürlükleri alanıdır. Boyunduruk altındaki devletlerin kendi vatandaşlarına soykırım, işkence, kötü muamele dâhil istedikleri her tür muamelede bulunmalarına izin veriyorlar. Bununla birlikte diğer tüm alanlarda olduğu gibi bu göz yumma yönetilen devletlerin yönetenlerinin çıkarlarına ters düşmedikleri sürece geçerlidir. İran-Irak savaşı süresince Irak’ı destekleyen ve bizzat kendi yapımları olan kimyasal silahları satan batılı devletler, Enfal ve Halepçe katliamları sırasında açıkça Saddam Hüseyin’in katillerinin yanında yer aldılar. Irak’ı temize çıkarmak için ellerinden geleni yaptıkları bir sırada, Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle birlikte her şey tersyüz oldu ve çanlar Bağdat için çalmaya başladı. Mekke’den İstanbul’a, Ürdün’den Adana’ya kadar tüm camilerin minarelerinde Baas iktidarının salası okunmaya başlandı. Sahibi tarafından gereğinden fazla şımartılan kudurmuş it sahibinin ekmeğini göz koymuştu. Hırlamakla kalmayıp sahibinin canı değerindeki malını ısıran diktatörün akıbeti belliydi. Başta Amerika ve İngiltere olmak üzere tüm batılı güçler Irak ordusunun elindeki kitle imha silahları ve bu silahların Enfal ve Halepçe katliamlarında kullanıldıklarını gerekçe göstererek kısa bir süre önceki işbirlikçileri olan Saddam’ın iktidarına son verdiler. İbreti âlem olsun diye önce iki oğlunu öldürüp evlat acısı yaşattılar. Böylece yaşarken ocağına incir ağacı ektiler. Bir vahşi hayvanı yakalar gibi kendisini yeraltındaki ininden çıkardılar. Sonra, tüm yolların idam sehpasına çıktığı mahkemede yargılatıp ipte sallandırttılar.

Emperyalist devletler, insan hak ve özgürlüklerini de boyundurukları altında bulundurdukları devletlerin yetkililerine karşı bir koz olarak ellerinde bulundurur ve gerektiğinde kullanırlar. Bazen bu kozun kullanımı Bosna Hersek, Hırvatistan, Kosova, Güney Kürdistan (Irak Federasyonu), Güney Osetya ve benzeri yerlerde olduğu gibi diktatörlerin elinde temel insan haklarından dahi yoksun konumda yaşayan halkların lehine sonuç verebiliyor. Bu tür durumlarda süper devletler fiilen yönettikleri devletlerin yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarından önemli bir pay alarak bu ülkelerin insanlarına geçmişe göre daha insanca yaşama imkânlarını sağlayabildikleri gerçeği görmezden gelinmemelidir. Bu durumda fiilen başka bir devlet tarafından yönetilen halklar belli başlı alanlarda kendi kendilerini yönetecek bir statüye sahip olabildikleri görülmektedir.

Avustralya neredeyse devlet olma öğelerinin hepsine sahiptir. Açık ve net olarak halen İngiliz krallığına bağlıdır. Kanada ve benzeri onlarca ülke Avustralya ile aynı siyasi statüye sahiptirler. Fildişi Kıyıları ve bazı Doğu Afrika ülkeleri aynı statü ya da yakın siyasi statülerle direkt yâda endirekt olarak Fransa’ya bağlıdırlar. Söz konusu devletlerin parlamentoları, sınırları, orduları ve hatta bağlı oldukları devletinkinden farklı bayrak ve para birimlerine sahip olabilmeleri dahi resmi bağımlılık gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Avustralya, Kanada ve benzeri bazı devletler resmen bağımsız, ya da kâğıt üzerinde bağımsız devletlerden çok daha fazla gerçek bağımsızlığa yakın, insan hak ve özgürlüklerinin tadını çıkarabildiklerini söylersek abartmış olmayız. Pakistan, Suriye, Etiyopya, Somali, Kongo Cumhuriyeti, Ruanda, Mozambik ve diğer yüzlerce devlet Kanada ve Avustralya vatandaşlarının yaşadıkları hak ve özgürlüklerin çeyreğine bile sahip değiller.

Resmen bağımsız olup fiilen bağımlı olan yüzlerce devlet var. Bu devletler arasında resmen farklı bir devlete bağlı olanlardan daha fazla bir süper güce bağlı olanlar olduğunu söyleyebiliriz. Kuveyt, Kosova, Hırvatistan, Ermenistan, Güney Osetya bu tür devletlere örnek olarak gösterilebilir. ABD ile olan resmiyete yakın fiili bağlılık ilişkisi esas alındığında İsrail de bu gruba dâhil edilebilir. Ancak İsrail’in kendisine has farklılıklarının görülmemesi yanıltıcı olabilir. Orta Doğu gibi çatışma, kargaşa ve farklı terörist grupların hüküm sürdüğü cehennemi andıran bir bölgede kendi içinde tamamen demokratik bir devlet yapılanmasına sahip olması, nükleer güç olması, hatırı sayılır bir ekonomik gelişmeyi sağlamış olması, tarım ve ziraat alanındaki gelişmişliği, vatandaşlarının refah düzeyinin yüksekliği bu farklı özelliklerinin bir kısmını oluşturur.

Türkiye Cumhuriyeti devleti de Amerika Birleşik Devletleri ile fiili bağımlılık ilişkisi içindedir. Eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin mevcudiyeti döneminde bu fiili bağımlılık stratejik ortaklık, NATO müttefikliği olarak adlandırılırdı. NATO üyeleri Almanya Fransa, İtalya ile ABD’nin ilişkisi Türkiye, Gürcistan, Polonya ile ABD ilişkisinden çok farklı olduğu biraz düşünebilen herkes tarafından kabul edilir. Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinin çoğunun ABD ile ilişkileri birbirlerinde farklı oranlarda da olsa eşit ortaklık temelinde çıkar ilişkileridir. İşine gelmediği halde, siyasetleri zaman, zaman Amerikan çıkarlarına tamamen ters yönde ilerleme kaydettikleri halde ABD bu devletlerin silahlı kuvvetlerini kullanarak darbe yapamaz. Bunu aklından bile geçiremez.

Türkiye’nin ABD ile fiili bağlılık ilişkisi inkâr edilmeyecek kadar açık ve nettir. Amerika Beyaz Saraydaki siyasilerinin talimatlarıyla CIA, Gladio, muhtelif istihbarat örgütleri ve Pentagon yetkilileri aracılığıyla Türkiye’de Sovyetler birliğinin çöküşüne kadar neredeyse periyodik bir şekilde on yılda bir darbe yaptırarak Türk siyasi sistemini istediği şekilde düzenleyebiliyordu. Türkiye’de siyaset sadece Irak’ta Saddam Hüseyin ve onun Baas yönetiminin devrilmesi döneminde Amerikanın Türkiye topraklarını kullanarak Irak’ı işgal etmesine kısmen de olsa hayır diyebilmiştir. Bununla birlikte, kısa bir süre sonra bu tavrından dolayı ne kadar pişmanlık duyduğunu defalarca dile getirmiş ve ülkedeki Amerikan üslerinden savaş uçaklarının kalkmasına hiçbir şekilde itiraz etmeyerek söz konusu tavrının içini boşaltmaktan da geri durmamıştır. Türkiye’nin çıkarları Amerika’nın bölge ve dünyadaki yüksek menfaatlerine endekslenmiştir.

28 Mayıs 2010

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e