Tövbe ve Teslimiyet

Son 30 yıllık tarihimizin belki de en acili, en dramatik, en haksiz parçalarından birisi şu “geri dönüş”ler. Modern tarihimizin son 30 yılını biraz da bu “dönüş”lerin arkasında duran perdeyi aralayarak yazmak gerekiyor. Adına barbarların barış grupları dedikleri, tarihi kendisi olmayan, bir başkasına ait tarihi icrada rol almış, gelecekleri de olmayan ama sadece geçmişinde haklılığını ve kendini arayan suskun yüzler… Tarihte hiç aktör olamayan, kendisi olamamış olmanın ezikliğiyle kendisine ait olmayan bir rolü oynamanın verdiği acizlikle ve ülkesinde mültecileştirilmiş portreler..

ZarokSon otuz yılda Kürdistan’da gerillacılık yapılacak diye buyur eden güçler bugün de geri dönülecek diye ferman çıkarmış durumdalar. O gün Kürt çocuklarını evlerinden koparip Filistin’de 400 dolara satan, Türk ordusuna yemlik olarak atıp onbinlercesini öldürenler, bugün de proje oturduğu ve devlet büyük bir nefes aldığı için gerisin geriye çağırıyorlar.

İçinden geçtiğimiz şu günlerde yaşananlar hafızalarımızdan kazınmayacak türden. Devrimci değerlerimiz, siyasal tezlerimiz ve en önemlisi de Kuzey Kürdistan mücadelesi hiç bir güvenceye bağlanmadan sömürgeci Türk devletinin “Birliği”ni kurtarma adına tövbe ve teslimiyet alanında boğulmaya terk ediliyor. Yanlış anlaşılmasın teslim olan ve tövbe eden PKK değil, PKK’nin şahsında teslim alınmak ve tövbe edilmesi istenen Kürt ulusu ve onun haklı mücadelesidir.

Bir yandan Türk devletinin ve medyasının diğer yandan da PKK ve medyasının yaydığı dezinformatik bilgi kirliliği ile beyinler bombardıman edilerek akıllar tutsak hale getirilmiş durumda.

Senaryoya göre Öcalan Türkiye’de tıkanan sürecin önünü açmak ve örgüt üzerindeki gücünü ispat etmek için barış gruplarının gelmesini önermiş. Buna göre Kandil, Mexmur ve Avrupa’dan barış grupları Türkiye ye girecekti. 24 Ekim 2009 tarihli milliyet gazetesinde Economiste dayandırılan bir haberde “Bu adım, Türkiye, Amerika, Iraklı Kürtler ve büyük olasılıkla PKK arasında bir yıldır süren gizli görüşmelerin ardından geldi” şeklinde bir haber geçiyor.  Demek ki Öcalan’ın spontane olarak önerdiği bir güç gösterisi değil, tersine uluslararası ve bölgesel güçlerin ortak planladıkları ve Öcalan ve PKK üzerinden uygulamaya geçirilen politikanın yeni bir evresidir. Biz daha da ileri giderek bugün sahneye konan gösterinin uçları Kürdistan’da sürdürülen 20 yıllık savaşın program  hedefleri olduğunu söyleyelim. O halde geri dönüşler için startın Öcalan’dan değil bizzat devlet (en azından devletin bir kanadından) geldiği açıktır. Tam da bundan dolayı Erdoğan 24 Ekim de Pakistan ziyareti öncesi Avrupa üzerinden gelecek PKKlilerin gelmemesi gerektiğini açıklayınca bu gelişler de bir sonraki emre kadar ertelenmiş durumda.

Açık söylemek gerekirse; Kürdistan’da büyük ve kanlı bir pazar kurulmuş durumda. Bu pazarda birçok devlet, örgüt ve “şahsiyet” ortak. Pazarın en renkli tezhaglarından bazılarının da sahibi maalesef güneyli kardeşlerimiz. Bu pazarda Kürt halkına şimdiye kadar talan, katliam, asimilasyon düştü. Şimdilerde ise tövbe ve teslimiyeti kabul etmeleri karşılığında devlete bağışlayan ve affeden bir rol verilerek bütün yaşananları unutmamız istenmekte. Dağbaşlarında vurulanlar babalarının kesesinden gittiler. Kalanlar ise adli suçlu olarak ama tövbe edeceklerinden “af” edilecek. Kürtler ve Kürdistan haksız ve af dileyen suçlu, asıl katliamcılar ise aff eden, bağışlayan pozisyonda.

Bağımsız Kürdistan vaadi ile dağlara çıkarılan Kürt gençleri ihanet zinciri içinde teslimiyete sürükleniyorlar. Her namuslu Kürt gibi beni de yaralayan teslimiyete şölen düzenlenmesi. Oysa çiçekler içinde özgür bir ülkeye dönülmediği gibi esaret zincirlerine yeni halkalar eklenerek Kürtlüğümüzden utanır hale getirildik, getiriliyoruz.

Kadrolar politik ve ideolojik olarak sersemletilip ülke gerçekliğinden, mücadele hedeflerinden uzaklaştırılmıştır. Bazılarının barış grupları dedikleri, benim teslimiyet ve tövbe grubu dediğim şu grup sözcülerinin yaptığı açıklamalara, bakışlarına, yüz ifadelerine, dudaklarının etrafındaki gölgelere bakarsanız adeta tövbe resmedilmiş durumda. Acaba, bunlar şairin deyişiyle çiçekler içinde bir ülke armağan etmek için dağa gittiklerini mi unuttular? Yoksa niçin kavgaya atıldıklarını mı hatırlayamıyorlar ? Belki de hangi tarihe, hangi güce bağlı olduklarını şaşırıverdiler ! Sahi gelecek kuşaklar bunları Kürdistan tarihinin bir parçası olarak mı okuyacaklar yoksa Türkiye tarihinin bir parçası olarak mı? Acaba hafızaları ve bilinçleri büyük bir yara almış desek abartı mı yapmış oluruz? Yoksa PKK ye adım attıkları gün kişisel tarihleri bitti ve “yeni” dönemlerindeki tarihsel rolleri bu muydu?

Gerçekleşmemiş bir ütopyayı (siz bağımsız Kürdistan deyin isterseniz) arada bir dillerine dolandırmakla şimdiki pratiklerine meşruiyet elde etmelerine yetecek mi?

Bu dönüşler bir tarihtir artık. Bir defa yazılmıştır, ancak kimin tarihidir ve kimi meşrulaştıracak? Barbar ve sömürgeci bir rejimi mi meşrulaştıracak yoksa haklı ve namuslu bir mücadeleyi mi boğacak? Tarihte “yanlış”lara, kararsızlıklara yer yoktur, her zaman birileri “ak”lanırken birileri “kara”lanacaktır. Şimdilerde yeni bir tarih yazılıyor, bin yıldır “kardeşçe” bir arada yasadığımızın tarihi. Tarih bilincimize damga vuruluyor, politik tercihlerimiz ipotek altına alınıyor. Dedelerimiz de başkaldırdılar, savaştılar ve kahramanca toprağa düştüler ve bizlere iki önemli miras bıraktılar, birincisi direniş geleneği ikincisi de yenilseler de ahlaki üstünlüğü asla düşmana kaptırmadıkları için tarih de onlardan yana tavır aldı. Tarihe yenik geçtiler ancak meşruiyetlerini asla ortadan kaldırmadılar ve bir sonraki direnmenin tohumlarını hep gelecek kuşaklara serptiler.

Son 30 yılda bağımsız Kürdistan adına yola çıkan Kürtlerin anti-Kürt programlarda kullanılması, geçmişten günümüze nice Kürt devrimci ve yurtseverinin işkencelerden geçirilmesi, intihara sürüklenmeleri, “kutsal” Bekaa’nın Kürt mezarlığına dönüştürülmesi, birbirilerine düşman edilmesi, iç çatışmalarda katledilmesi, Kürt gençlerinin suça bulaştırılması ve nihayet bugün teslimiyet ile noktalanan tarihleri, yaşamlarının her saniyesini kontrol eden gücün (PKK ve Öcalan’ın) iplerinin Türk devletinin elinde olmasından başka nasıl açıklanabilir?

Peki evlatlarını özgürlük umutlarıyla kendi elleriyle dağlara yollayan Kürdistanlılar bunun hesabını bir gün soracaklar mı? Bu son teslimiyet şölenleri iyimser olmak için bütün verileri elimizden alıyor. .  Tersine Kürt kitlesinin bütün ulusal özlerinden boşaltılarak ideolojik ve siyasal olarak bitirilmesi, kimliksiz, kişiliksiz bir toplum durumuna sokulması anlamına gelen demokratik cumhuriyet projesinin program hedeflerine oturduğunun verileri gündelik ve siyasal hayatımıza egemen.

Öcalan defalarca hem devletle hem PKK ile savaşıyorum diyordu, kastettiği Kürtler ise gerçekten de PKK ye bağımsızlık şiarı ile katılan 35 bin Kürt gencini özgürlük umutları ile imha ettiği, kalanları ise kişiliksizleştirdiği gün gibi ortada.

Eğer kalanlar gerçekten adam gibi adam olsalardı,

Kürdistan’da evleri başlarına yakılıp yıkılarak ülkesinde mültecileştirilen 5 milyon Kürdün dramı, 4 binin üzerindeki köyün yakılıp haritadan yok edilmesi, uzun vadede onarılmayacak bir harabeye çevrilen Kürdistan’ın içinde bulunduğu içler acısı durum, bütün siyasi güçlerin manevra alanlarının daraltılarak denetim altına alınması karşısında Öcalan’ın “devlet de hatalar yaptı, PKK de hatalar yaptı, ama bunlar geçmişte kaldı. Biz intikamcı yaklaşmıyoruz. Gün bunları birbirimizin gözüne sokma günü değil, demokratik cumhuriyetin esas ilkelerinde anlaşma günüdür” deme cüreti gösterdiği anda tavır koyarlardı yada DTP deki xulamlar devlet bir adım atarsa biz her şeyi unutabiliriz dediklerinde bu kadar acı çekmiş ve yaralarını saramamış bu toplumun tarihsel ve güncel haklılığını ortadan kaldırarak onu ancak kişiliksizleştirecek bu söylemlerini onlara yedirebilirlerdi. Ancak hiç biri olmuyor, olamıyor. Keza yukarıda sıraladığımız sonuçlar dünyanın hangi ülkesinde gerçekleşse bir daha asla birlikte yaşayamazlar, toplumun psikolojik bölünmesi kaçınılmaz olur, bizde neden olmuyor derseniz, hikmeti Öcalan ve önderliğini yaptığı PKK dir., O halde ne PKK ne de gerilla, DTP ve benzeri legal oluşumlar ile basın yayın organları Türk devletine rağmen değil, tersine devletin istem ve iradesiyle ayakta tutuldular, tutuluyorlar.

Daha önce de yazdığımız gibi Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da yıllardan beridir yürüttüğü kontra programın yerli yerine oturması, Kürtlere kabul ettirilmesi, Kürt kitlesinin ulusal demokratik özlerinden boşaltılması, başka bir güç odağının engellenmesi ve de Güneydeki oluşumun önüne geçilmesi politikalarını yalnızca kendi askeri ve siyasi gücüyle değil ayni zamanda MEDYA TV, Roj TV O. Politika, legal partiler, dehap, dtp vs, PKK ve “gerilla” üzerinden yürütmektedir. Gerilla hem kitlesel rahatsızlıkları giderme hem de bu programı kabullenmeyenler için düşünülen en iyi baskı aracı olacaktır demiştik. Hayat bu konuda maalesef  bizi doğru çıkardı.

Onun için en yukarıda ifade ettiğimiz gibi bağımsızlık şiarıyla Kurt çocuklarını yola çıkaranlar anti-Kürt programlarda hepsini telef ettiler, işkencelerden geçirdiler, intiharlara sürüklediler. Bağımsızlıkçı kadrolar teker teker infaz edildiler. Bu mekanizma yıllardır işbaşındadır ve bugün olduğu gibi dün de açık, saklısız ve pervasız işliyordu.

O zaman adını doğru koymak gerekir, Türk devleti Kürt hareketini tasfiye planlarını A. Öcalan ve PKK üzerinden yürütmektedir. İşimizi güçleştiren, kolumuzu kanadımızı kıran da budur.

Öcalan ve PKK olgusu doğru tanımlanmadan, tamamen tövbe, teslimiyet ve sömürgeciliği meşrulaştırma eylemi olan İmralı süreci kavranmadan yapılacak tüm siyasal belirlemeler havada kalacağı gibi, bugün yaşananlar da algılanamaz.

Kürdistan’da patlayan PKK silahının nişangahına Kürtlerin umutları ve düşleri oturtulmuştur. Kürtler demoralize edilip özgürlüklerine ve silaha olan inançları bitirilmiştir. O zaman PKK nin elindeki bu silahın alınması Kuzey Kürdistan mücadelesinin onunu açacak bir gelişmedir ancak Türk Genelkurmayının programladığı ve son 30 yılda sürdürdüğü kontra programı devre dışı bırakabilecek ne iç nede dış faktörler TSK ile çatışmayı göze alabilmiş değildir. Tersine Erdoğan, adına Kürt açılımı denen proje hakkında defalarca “Biz bunu milli birlik projesi olarak başlattık” demektedir. Kısaca Türk devletinin bizden istediği Türk devletini devletimiz, bayrağını bayrağımız kabullenip kutsamamız ve Kürdistan’ın parçalanmışlığı üzerine oturtulan Misak-I Milliyi savunmamızdır.

Buradan şunu da belirtelim, Kürtlerin pazarlık masasında bir taraf olduğu ve temel ulusal talepleri ortadan kaldırmadığı sürece mücadele sürecinde elde edilecek bu tür demokratik haklar kazanım olarak sahiplenilmelidir. Örneğin bugün (13 Kasım 2009) Türk meclisinde İçişleri bakanı Beşir Atalay yerleşim birimlerinin eski isimlerinin talep olması halinde geri iade edilebileceği, siyasal partiler kanununun alanını genişletebilecekleri ve siyasal çalışmada Kürtçenin kullanılmasına izin verecek hazırlıklar üzerinde çalıştıklarını deklere etti. Bunlar sahiplenilmesi gereken taleplerdir. Bizden zorla alınan hakların elde edilmesidir. Ancak garip olan Kürtlerin hiç bir şey talep etmemeleri. Maalesef bu haklar birçok Kürt çevresine “fazla” bile gelmektedir. Kürtler yıllardır demokratik cumhuriyetin erdemlerine alıştırılarak hiç bir şey talep etmemeleri konusunda “terbiye” ediliyorlar. Süreç göstere göstere bugünlere geldi. Daha gecen yıl 1000 Kürt aydını ve siyasetçisi, yıllarını siyasetlerde geçirmiş, bunca yılın “deneyimli   siyasileri”, bir dönem bağımsızlık dışındaki bütün talepleri ihanet ile özdeşleştiren dünün “militan kadroları” ve dürüstlüklerinden kuşku duymadığımız bir yığın yurtsever Türkiye’de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Bildirgesi adlı aslında Kürtler adına hiç bir şey talep etmeyen bir metne imza atmamışlar mıydı? Temmuz sonlarında Amed de yapılan Çalıştay ve yıllardır Avrupa ve Türkiyede organize edilen Barış Meclisleri bugünkü teslimiyet sürecinin hazırlığını yapmıyorlar mı? Örneğin Barış Meclislerinde Kürdistan bağımsızlık mücadelesinin ruhuna el Fatiha okunurken birilerinden itiraz mi yükseldi, yada Amed Çalıştayı bütün Kürtleri 15 Ağustos ta Öcalan’ın açıklayacağı yol haritasına kilitlerken dünün bağımsızlıkçı kadrolarının bu yerlerde bulunmalarını nasıl okumak gerekiyor . Asıl sorun Kürtlerin umutlarını zamana yayarak, çürüterek mücadele hedeflerini ortadan kaldırmaktır. Kuşkusuz son 30 yılda Özel Harp Dairesinin çizdiği sınırlar içinde yapılan gerillacılık ile gelinen yer bundan başka türlü de olmayacaktı.  Yine bundan dolayı silahlı mücadelenin şahsında bağımsızlık umutları tüketildi, kadrolar savruldu ve parti programları aşağılara çekildi, diğer siyasal örgütlenmeler vesayet altına alındı, en önemlisi de siyasal hedefler darmadağın edildi. O yüzden bugün devlet PKK ile birlikte Kürt tarafına tek kale gol atarken ortalıkta hiç bir siyasal güç kalmamış durumda.

Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte “özgürüz”, yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz.! (Lenin, Ne Yapmalı?)

13 Kasım 2009

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e