Tarihi Doğru Okumak ve 1925 Üzerine -1

Metodolojik Sorunlar

Tarihe yaklaşım her dönem hem tarihçileri hem de tarihsel ve siyasal olaylara ilgi duyan her bireyi meşgul eden en önemli sorunlardan biri olagelmiştir. İster meslekten tarihçiler olsun ister tarihi olayları yorumlamaya kalkışan her hangi bir araştırmacı olsun bazı sorulardan hareketle tarihsel olayları anlamlandırmaya ve tarihe bu çerçevede belirli bir konsept oturtmaya çalışırlar. Her kesin üzerinde hem fikir olduğu ve genel kabul gören “doğru” lar oluşturmak özellikle siyasal ve tarihsel olaylarda çok zordur. Bu noktada tarih felsefesinde teorik ortak “doğru”larda anlaşmak başlı başına bir sorun olarak duruyor.

Bu sorunların temelinde ise tarihe yaklaşım sorunu gelmektedir. Yani tarihi olayları yorumlamaya çabalarken hangi metodolojik ilkelerden hareket ettiğimiz sorunu başlı başına merkezi değeri olan bir sorundur. Tarihi yorumlarken başvurduğumuz metodoloji tarih felsefemizin temelini oluşturur ve buna bağlı olarak bütün bir tarih yorumumuzu belirler.

Kısaca belirtirsek iki metodolojinin tarihsel olaylara yaklaşımda hakim olduğunu tespit ederiz. İlki doğal bilimlerden etkilenerek doğal bilim felsefesinin beşeri bilimler için de geçerli olduğu savını öne süren Pozitivist/Olgucu yaklaşım, diğeri ise tarihsel olguların doğal bilimlerin positivist yöntemiyle araştırılabileceğini tezini ret eden ve tarihe kendine özgü bir yöntemle yönelmek gerektiğinde ısrar eden tarihselci yaklaşımdır. İkinci yaklaşımın en önemli dayanağı tarihi olayların ve olguların doğal fenomenlerde olduğu gibi istendiği zaman istendiği gibi tekrarlanamayacağı, tarihi olayların tekrarı olmayan ve bir defaya mahsus olaylar olduğu vurgusuna dayanır. Oysa yerçekimi kanununu test etmek istediğimiz her seferinde bir elmayı elimizden bıraktığımızda yere düştüğünü görerek yerçekimi kanununu ispatlama olanağımız var. Ancak tarihi olayları geriye sayarak yeniden yaşatma şansımız yok.

Toplumsal ve siyasal yaşama ilişkin fenomenleri incelemeye kalkışan ister akademik ister meraklı her araştırmacı belirli toplumsal ve siyasal koşullar içinde belirli bir değer sistemi, kişilik, siyasal duruş ve toplumsal rol sahibi öznelerdir aynı zamanda. Bu yüzden incelemeye çalıştığı nesne ile öznelliği arasındaki dengeyi nasıl tutturacağı, incelediği olaya hangi düzeyde mesafe alıp objektif tutum alabileceği sorunu da tartışıla gelen bir sorundur. Yani araştırmacının kişisel kanaatlerini araştırma sonuçlarına hangi düzeyde yansıtacağı sorunu siyasal bilimcileri de meşgul eden önemli sorunlardan biridir. Aslında sorun felsefiktir ve araştırmacının temsil ettiği felsefik geleneğe bağlı olarak da soruya verilen cevaplar da birbirinden değişiktir.

Olgulardan hareket eden Pozitivist gelenek her ne kadar kendi içinde bir çok versiyon ürettiyse de öne sürdüğü temel tezleriyle belirgin şekilde tarihselci anlayıştan ayrılır. Buna göre toplumsal olgular edilgen olgular değil, tersine özneye etki eden, davranışlarını sınırlayan hatta belirleyen nesneler olarak ele alınmaktadır. Bu tespit Kürt tarihine ilişkin yapılan kimi değerlendirmelerde önümüzü aydınlatacağından özellikle belirtmek istedik. Çünkü toplumsal kurumlar ve yapılar özneleri belirlediğine göre ve öznenin düşünce tarzına etki ettiğine göre o zaman bu tespit, özellikle Kemalizmin ideolojik argümanları ile Kürt tarihine yaklaşan bazı yazarların durumunu açıklamada bize yardımcı olacaktır. Yine bu tespite bağlı olarak, tarihe positivist yaklaşan yazımlar, olgunun dış görüntüsüne yüklenmekte, gözlemlenebilen, sayılabilen ölçülebilen verilere takıldıklarından özneleri eyleme iten düşünceleri, siyasal duruşları, amaçları gibi son derece önemli konuları göz ardı etmek gibi bir risk de taşırlar. Örneğin; 1925 hareketinde “dini misyonları” olan şahsiyetlerin yer almasına dayanarak, bu görüntüyü temel alarak, hareketi “gerici” olarak nitelendirmek gibi.

Olgucu anlayışa temelden karşı çıkan tarihselci anlayış toplumsal olgularla doğal olguların farklı farklı olgular oldukları ve bu yüzden birleşik bir yöntemle, daha doğrusu doğal bilim yönteminin toplumsal olgulara uygulanamayacağına vurgu yapmaktadır. Bu anlayışa göre toplumsal gerçeklik dediğimiz şey öznelerin kendi ve başkalarının davranışlarına yükledikleri anlamla toplumsal olarak inşa edilen bir üründür.Bir davranış biçimi yada toplumsal bir olgu birbirine tamamen zıt iki şekilde yorumlanabilir. O halde tarihselci anlayışta anlamlandırma süreci yani “söz” ün kendisi bu geleneğin temel halkasıdır. Toplumsal olayları yorumlarken eylemde bulunan öznelerin “eylem nedenleri”ni açıklamak temel sorundur. Yani pozitivizm olayların niçin olduklarını açıklarken, tarihselci anlayış neden olduklarını açıklamaya kalkışır. Örneğin Melik Ehmed’de elinde bir bıçakla yoldan gecen birine saldırarak öldüren bir gencin durumunu düşünün. Pozitivist anlayış acısından olay şudur (saldıran kişi açısından) Büyük ihtimalle adli tıp raporunda ölen adamın vücuduna isabet eden bıçak darbeleri, yaraların çapı ve derinliği, kan kaybının miktarı gibi veriler yer alır. Oysa tarihselci anlayışla olaya yaklaşan bir araştırmacı ise öncelikle genç adamı bu olaya iten ve bir başkasının hayatına mal olan bu olayın perde arkasındaki sosyolojik, psikolojik vb sorunlar aranır. Konumuz açısından bir örnek vermek gerekirse; Piran olayı önemli bir olaydır. Bu olayı “niçin” sorusu ile açıklaya kalkarsanız, “bir grup firariyi yakalamaya giden askeri birliği, firarilerin teslim edilmemesi üzerine çıkan bir çatışma” olarak algılarız. Oysa olayın “nedenleri”ni sorarak bakarsanız, öznelerin “eylem nedenleri” ni açıklamaya girişmeniz gerekir. “Firari olayının” bir bahaneden ibaret olduğunu, devletin mutlaka bir çatışmayı hedeflediğini, Şeyh Abdurrahim’in kişisel zaaflarını kullandığını, bu kişisel zaafların neler olduğunu araştırmanız ve yanıtlamanız gerekir.

Dış dünyaya ilişkin her insanin algı mekanizması anlamlandırma tipolojilerine bağlı olarak işler ve dış dünya içe dönük algılanırken objektifleştiriliyor ve yeniden inşa ediliyor. Böylece toplumsal gerçeklik mantıksal düzeyde yeniden kuruluyor. Sonuç olarak tarihselci anlayışta toplumsal olgular “söz” ile özdeştir ve sözün ifade ettiği harekete geçiren nedenler, değerler, inanç sistemi ve davranış biçimleri ile özdeştir.  Kısaca sözsel pratikler bu geleneğin merkezinde duruyor. Gerçektende arkeoloji ve antropoloji açısından bu durum çok önemlidir, çünkü karşınızda duran ve binlerce yıllık bir tarihe sahip olan cansız varlıklar adına siz söz söylemek ve onlara açıklama getirmek zorundasınız. Dolayısıyla dil merkezi bir yere sahiptir ve gerçeklik ile tanımlama arasında yalnızca aracı rolü değil, fakat belirli bir zaman ve mekan boyutunda gerçekliğin kendisini oluşturuyor. Çünkü dil ve söz aracılığıyla  insanlar etraflarındaki olaylara anlamlar vermeye kalkışırlar. İnsanlar etraflarındaki olay ve olgulara karşı önceden belirlenmiş tepkiler vermezler, tersine olay ve olguları nasıl algıladıkları ve yorumladıklarına bağlı olarak bilinçli bir şekilde duruşlarını ve eylemlerini seçerler. Bireylerin toplumsal olguları anlamlandırma süreçleri de koşullar değiştikçe değişiyor. Daha doğrusu hiç değişmeyecek ve kalıcı olduğunu düşündüğümüz değerler ve anlamlar da değişime uğruyor.

Pozitivist anlayışın simetrik olarak karşısında duran tarihselci anlayış, düşüncelerimizden bağımsız olarak bir “objektif toplumsal gerçeklik” olacağı tezine karşı çıkmaktadır. Bu anlayışın çağdaş en önemli temsilcilerinden biri olan Thomas S. Khun (Bilimsel Devrimlerin Yapısı) araştırma konusu  için seçilen Teori’nin kendisinin, olguyu nasıl algıladığını da belirliyor demektedir. Yani değişik teorik yaklaşımlar, aynı olguya ilişkin değişik (çoğu zaman da birbiriyle çatışan) sonuçlara varabilir demektedir. Toplumsal gerçekliği araştırmak için belirli bir teorik sistemden bağımsız tarafsız araçlar maalesef bulunmamaktadır. Biraz da en uç noktalara çekerek yorumlayacak olursak öznelerin anlamlandırma sistemlerinden bağımsız bir toplumsal gerçekliğin olmadığı tezini ileri sürmekteler.

Modern bilim felsefesinde de büyük oranda yankı bulan bu anlayışa göre toplumsal gerçekliğin yeniden sunumu, onu oluşturan öznelerden bağımsız olarak mümkün değildir.

İste tam da bundan dolayı örneğin Türk devleti açısından vatan hainliği, bölücülük veya terörizm kategorisinde ele alınan olgular Kürdistani cephede yurtseverlik ve kahramanlık olarak değerlendirileceklerdir.

Toplumsal ve kişisel koşulların karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucu olan kavramsal bir prizmadan toplumsal olaylara bakan araştırmacının kişisel tercihleri ile benimsediği teorik model araştırma konusunu ve sonuçlarını da büyük oranda belirler. Konunun anlaşılması için bir kaç örnek daha verelim, mesela açlık, terörizm yada normal cinsel davranış gibi konular nereden ele alındığına bağlı olarak farklı anlamlar kazanabilirler. Bu yüzden örneğin ceza hukukunda tecavüze getirilen hukuki tanım ile Feminist Hareketin tecavüz tanımlaması birbirlerinden tamamen farklıdırlar.

Bilimsel faaliyette Teorik tezlerin, araştırma sürecinin sonunda elde edilen verilerle doğrulanma yoluna gidilir. Eğer veriler tezimizi doğrulamıyorsa  o zaman tez yeniden ele alınır ve gerçekliğe daha uygun yeni bir şekilde ifade edilir. Söz konusu durumda çok büyük zorluklarla baş başayız. İlk zorluk, ele aldığımız olgunun (1925 Hareketi) temel öznesi olan Azadi örgütünün tamamen illegal örgütlenmesi ile ilgilidir. İkinci temel neden ise örgüte ait belge ve veriler ile dönemin mahkeme tutanaklarının (Özellikle, örgüt lideri Halit Bey ile Yusuf Ziya Bey’in yargılandıkları Bitlis Dava Dosyası’nın) kapalı olması ile ilgilidir. Geriye o dönemim tanıklığını yapan kişilerle birebir görüşerek onlardan bilgilerinin elde edilmesi yöntemi kalıyor. Azadi örgütüyle ilgili geriye fazla belge kalmamıştır maalesef. İkinci durumda ise, yani devletin elindeki belgeler ise kapalı olup, işine gelen ve kendi tezlerine dayanak oluşturan bazı bilgileri dışarıya sızdırarak konuyla ilgili yanlış imaj oluşturmakta ve resmi ideolojiyi yeniden üretmektedir.

Son zamanlarda 1925 eksenli yapılan tartışmalar zorunlu olarak tarihe nasıl yaklaşmalı sorusunu da gündeme getirdi. Ulusu belirleyen ve biçimlendiren en önemli olgulardan biri olan tarih bilinci mücadelenin döne döne tekrarladığı yanlışları görmemize ve hatalardan dersler çıkarmamıza hizmet eder. Ulusalcı siyasal tezlerin haraç mezat piyasada satılığa çıkarıldığı, bir yandan Kemalist demokratik cumhuriyet ile maniple edildiği diğer yandan ise ulusal değer adına tabuların yaratıldığı ve putların oluşturulduğu bu hassas süreçte anlatılan kapsam son derece önemlidir. Ağrı, Dersim, 1925 ve Koçgiri gibi hareketlerin ulusal direnmeler olduğunu kabul edene kadar Kürt hareketi gerek Türk soluna ve Türk Devletine gerekse de bunların Kürdistan’daki versiyonlarına karşı çok bedel ödedi. Şimdi gelinen yerde bu perspektifi kıskançlıkla korumak hayati bir öneme sahiptir.  Bu perspektif aynı zamanda Kürdistan’ın diğer parçalarındaki hareketleri açıklamamızda da yolumuzu aydınlatacaktır. Böylece Kürdistan’ın diğer parçalarındaki siyasal güçlerin bütün süreçleri boyunca bağımsızlıkçı olmadıkları, yer yer egemen güçlerle flörtlere giriştikleri, yer yer diğer parçalardaki mücadeleleri sabote eden yanlar taşıdıkları da ortaya çıkacaktır. İşte bundan dolayı tarih anlayışı bugünü daha sağlıklı görmemize yardım eder. Kürdistan’daki süreç zaman zaman kendiliğinden gelişmiş, zaman zaman dört parçayı kapsayan bağımsızlıkçı anlayışı dışlamıştır. Bunu bilince çıkardığımız zaman bugün G.Kurdistan’ı daha rahat değerlendirme olanağı da elde ederiz. Bu bakımdan kendi zaaflarımızı da korkusuzca yazmalıyız. Tarih, çok öz olarak bir anlama faaliyetidir. İşte bundan dolayı dersler çıkarmamıza yardim eder.

————————————-

Kürt tarih yazımında karşılaşılan en önemli sorunların başında gelen metodolojik sorunları birinci bölümde kısmen de olsa vurguladıktan sonra kısaca kendi izlediğim yöntemi de bir iki cümleyle açıklayıp okuyucuyu da yöntem sorunlarıyla fazla sıkmadan asıl konumuza geçelim. Kanımca iyi araştırmacı konuya hakim olan araştırmacıdır. Bu şu demektir: yöntemlerden birini iyi kullanabilen araştırmacı her zaman iyi araştırmacı olmayabilir. İyi araştırmacı araştırdığı konu ile ilgili nelere vakıf olduğunu, nelere olmadığını ve nerede hata yapma payı olabileceğini de bilen araştırmacıdır. Hangi yöntemi kullanacağı ise kendisinin tercihine bağlıdır. Zaman zaman tamamen olgucu zaman zaman da verilerin yetersiz olduğu durumlarda yada toplanan verilerin yorumlanması aşamasında baksa yöntemler de kullanabilir. Söz konusu olayda mümkün olduğunca verilerle olayları açıklama yoluna gittim. Ancak herkesin hakim olmadığı bir takım aile bilgilerini de yer yer kullanmaktan çekinmedim. Bunları yaparken özellikle metinde ismi gecen şahsiyetlerle yaptığım sohbet veya söyleşileri birinci elden kaynak olarak kullandım. Diğer taraftan da ikinci elden veriler kategorisinde ise konuyla ilgili yayınlanan kitaplar, yayınlanmamış bir takım dokumanlar vs de kullandım. Bunları ise tamamen kritik bir gözle, içerik analizi yöntemi ile ele aldım, inceledim. Söz konusu şahsiyetlerle olan sohbet ve söyleşilerde ise her hangi bir yöntem izlenmemiş olup, daha çok kendilerini rahatlıkla ve sınırsızca ifade edebilmeleri için müdahale etmeden, belirli sorularla sınırlamadan özgürce yapılan sohbetlerden edindiğim notlar ve öğrendiğim bilgileri kullanma yöntemini izledim.

Tarih bilgisi durağan bir bilgi değildir demiştik birinci bölümde.. Her kuşakla beraber yenilenmesi ve yazılması gerekir. Bunun sebebi geçmişle bugün arasındaki etkileşimdir. Bu durum iki açıdan önemlidir. Birincisi; tahrip edilmiş, gizlenmiş, bilinmesi egemen güçlerce “sakıncalı bulunan” bilgi ve belgeler zamanla gün ışığına çıkarılabilir. İkincisi; kuşakların toplumsal değişime bağlı olarak bakış açıları farklılaşabilir.

Bugünün doğru kavranması geçmişin objektif olarak araştırılması ve aktarılmasına bağlıdır. Bunun da olmazsa olmaz koşulu araştırmadır. Konu Kürtler ve Kürtlerin tarihi olunca işin rengi oldukça değişmektedir. Kürtlerin yakın tarihini araştırmak, tabir yerindeyse “iğne ile kuyu kazmaya” benzer.

Kürtlerin bugünkü statüsünün şekillendiği döneme ait bilgi ve belgelere ulaşmak kolay iş değildir. Türk devletinin arşivi tümüyle kapalıdır. Devletin sızdırdığı az sayıdaki bilgi ve belgeler“ kendi tezlerine dayanak oluşturmak amacıyla” piyasaya sürülen bilgilerdir. Sonuç olarak önyargılarımızdan arınarak, eldeki tarihsel belge niteliğindeki çok az malzemeyi titizlikle araştırmalı, bunlardan sonuçlar çıkarmalıyız. Bütün bu bilgileri eleştirel olarak yorumlama, hoşumuza gitmese bile, gerçeklere yaklaşmaktan korkmamalıyız.

Geride bıraktığımız yıl 1925 Hareketi ile ilgili çalışmaların yoğunlaştığı gördük. Bu çalışmalardan bir tanesi, Sayın Ruşen Aslan tarafından Selim Kılıçoğlu ile yapılan söyleşi idi. Bir diğeri de Metin Aktaş tarafından kaleme alınan “Nişancı” romanıdır. Söyleşi ile ilgili yazılan yazılarda geçen, önemli gördüğüm bir-iki hususa değindikten sonra, romanla ilgili düşüncelerimi aktaracağım.

Söyleşinin yayınlanmasından sonra, söyleşi ile ilgili yazılan, “bazı yazıların” tarifini yapmak çok zor. Tümü olmasa bile, tümüne yakını için şu söylenebilir. Söyleşinin içeriğini tartışan yok. Söyleşide geçen konuşmaların, belirlemelerin doğruluğu yada yanlışlığı başka bir şeydir ve tartışmaya açıktır. Ancak tartışmalar söyleşinin içeriği ile ilgili değildir. Söyleşi manipüle edilerek başka bir zemine kaydırılmak istenmektedir.

Yazılıp-çizilenlerin bir kaçına göz atmak gerekirse; “söyleşinin içeriğine bir şey demiyorum ama ulusal değerler adına bunlar yazılmamalıydı” veya “ böyle öğrendik ve çocuklarımıza böyle anlattık, şimdi ne diyeceğiz?” yada “ Hain Kasım’ın akrabası ile söyleşi yapılır mı?” türünden bilimsel izahı mümkün olmayan bir mantıkla olaya yaklaşmaktalar.

Taktir ederseniz söylenenler içinde en dikkat çekici olanı; “Hain Kasım’ın akrabası ile söyleşi yapılır mı?” belirlemesidir. Gerçi Sayın Ruşen Aslan, söyleşi ile ilgili eleştirileri yanıtlarken, gerekli izahı yapmıştır. Buna eklenecek fazla bir şey görmüyorum.

Üzülerek şunu belirtmek zorundayım. Zamanla insanların düşünceleri değişebiliyor. Dünün katı sosyalistleri liberal yada Kürt milliyetçisi olabiliyorlar, fakat düşünce tarzları ve alışkanlıkları değişmiyor. Olayları değerlendirmede ak-kara mantığı egemendir. Kürtlerin sıkıntısı da bu noktalarda düğümleniyor.

Bu belirlemeleri yapan zatların çok iyi bildiklerine emin olduğum bir hususu belirtmekte yarar görüyorum. Bırakınız bütün aile yada aşiretleri, Kürdistan tarihinde yurtseverlikleri ile öne çıkmış aile ve aşiretlerde bile hainler eksik olmamıştır. Yezdanşer’den tutun Rehber’e kadar Kürt tarihinin her bir karesi bu tür örneklerle doludur. Güney Kürdistan’da da durum farklı değildir. Kürt tarihine adını yazdıran Barzanilerin bir ferdi, babasına karşı Bağdat’ta bakanlık koltuğuna oturabildi. Bu durum kolay kabullenilebilecek, hazmedilebilecek bir durum değildir. Ama realite budur. Demek ki biz kendi tarihimizi yazarken acı gerçekleri sahte ve aldatıcı gerçeklere tercih edeceğiz. Ulusal tarihimiz ele alınırken döne döne yapılan yanlışlardan bir tanesi Kürdistanı sömürgeleştiren devletlerin resmi ideolojilerinden etkilenmek ise bir diğeri de tarihimize seçmeci davranma alışkanlığımızdır. İşimize geleni alıp işimize gelmeyeni hasır altı etme alışkanlığımızdır.

Söyleşilerinizde bunu bir ölçü kabul ederseniz Kürdistan’da konuşacak tek bir insan bulamasınız. Belirtmek istediğim başka bir husus da şudur: Bu belirlemeyi yapan zatların Selim Kılıçoğlu ile Binbaşı Kasım’ın akrabalıklarıyla ilgili ne bildikleridir. Doğrusu bu zatların tahmin yürütebilecek durumda bile olduklarını zannetmiyorum. Bunların ki Sinan Sabri’nin o ünlü şiirinde geçen: “Duymuşlar İsfahan’da halı dokunduğunu,Eni boyu nedir bilinmez” misalidir.

Gelelim Selim Kılıçoğlu ile Binbaşı Kasım’ın akrabalığına. İkisinin ortak yanı aynı aşirete mensup olmalarıdır. Her ikisi de aşiretin farklı iki koluna mensupturlar. Selim Kılıçoğlu, Halil Kılıçoğlu’nun( Xelile Sebri) oğludur. Halil, Cıbranlı Halit Bey’in amcası oğludur. Halit Bey ailesi, dedelerinin isminden dolayı Halilanlılar(Mala Xelil) olarak bilinir. Binbaşı Kasım, Temıran ailesine mensuptur. İki aile arasındaki çekişmeler zaman zaman çatışmalara dönüşmüştür. Öyle ki bu çatışmalar trajik sonuçlara yol açmıştır. Halit Bey’in babası Mahmut Bey, 1898 yılında iki aile arasındaki çatışmaya müdahale etmek ve durdurmak için, görevli bulunduğu Van’dan Varto’ya gelmiş ve yanlışlıkla öldürülmüştür.

Birinci Dünya Savaşı sonrası meydana gelen gelişmeler, Kürtlerde hareketlilik yaratmıştı. Halit Bey, Kürtlerde ön plana çıkan bir isim olmaya başlamıştır. Binbaşı Kasım, bütün bu gelişmelere karşı son derece mesafelidir. Kendi tabiri ile “Erzurum Kongresi’den beri” Kemalistlerle dirsek teması vardır. Kendi ailesi içinde olan etkisi nedeniyle, aşiretin yumuşak karnıdır. Tutum ve davranışları “kuşku yaratsa da” kendisine karşı takınılacak bir tavrın, aşiret içinde eskiden beri süren rekabeti çatışmaya vardıracağı endişesi hakimdir. Bu nedenle kendisini kazanmak veya en azından devletin safına geçmesini engellemek hedeflenmiştir. Bu sorun sadece Binbaşı Kasım’la sınırlı değildir. Azadi üyesi oldukları halde Xoyti Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, Kör Hüseyin Paşa Kemalistlerle dirsek teması içindedirler. Mezhepsel, aşiretsel veya ailesel çıkarların ilişkilerde belirleyici olması, Kürtlerin kanayan bir yarasıdır. Bugün bile sorun çözülebilmiş değildir. “Devrimcilik” yada “yurtseverlikte” “mangalda kül bırakmayanlar” sıkıştıklarında nasıl “aşiretleriyle” övündükleri, gündelik olaylardandır.

Bu bölümü özetlemek gerekirse, Cıbranlılar, 1925 Hareketinin merkezinde olan aşiretlerden birisidir. Halit Bey’in yakınında bulunabilen, harekete başından sonuna kadar katılmış ve hayatta kalan birkaç şahsiyet vardır. Bunlardan bir tanesi Halit Bey’in kardeşi Ahmet(Sever), bir diğeri Halil(Kılıçoğlu) ve Sadi Ağa’dır. Sadi Ağa(Sediye Telhe), Suriye dönüşü Xoybun adına faaliyetlerde bulunduğu gerekçesi ile 1942 yılında Sıvas’ta idam edilmiştir. Dolayisıyla hareketle ilgili kendisinin bilgilerinden istifade edilememiştir. Ahmet(Sever), 1973 yılında Varto’da, Halil(Kılıçoğlu) 1981 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Her ikisi de benim dedemdir. Ahmet Bey(babamın babası), Halil Bey (annemin babasıdır). Dolaysıyla çok genç yaşta olmamıza rağmen her ikisin de anlatımlarına tanık oldum. Hareketle ilgili sağlıklı sonuçlara ulaşmak için zannediyorum, bu anlatımların bilinmesi gerekir.

Gelelim üzerinde bu kadar fırtına yaratılan Selim Kılıçoğlu’nun, “Şeyh Said’in teslim olduğu” imasına. Bu konuda bize düşen duyumlarımızı objektif olarak okuyucuya aktarmaktır. Yargıyı okuyucuya bırakmak gerekir.

Halil(Kılıçoğlu)’nun anlatımları özetle şudur: Diyarbakır’ın alınamaması üzerine Şeyh Said ve arkadaşları kuzeye yönelmişlerdir. Melekan’a gelen Şeyh Said ve arkadaşları, Varto Cephesi komutanı Şeyh Abdullah ile birleştiler. Aralarında Binbaşı Kasım’da bulunmaktadır. Melekan’dan hareketle Solhan’ın İğik Köyünde toplandılar. Burada Kargapazarlı Mehmet Reşit ve Hacı Mücin(Özmen) le çeşitli cephelerde yer alan insanlara haber göndererek İğik’te toplanmalarını istediler. Buradaki eğilim bütün güçleri bir araya getirerek Bitlis üzerine yürümektir. Daha sonra Solhan ve Muş arasında bulunan Gırvas Köyüne geldiler. Gırvas’ta yeniden durum değerlendirmesi yaptılar. Son derece kritik bir karar vermek durumundalar. Bundan sonraki amaçlarını ve hareket planlarını yapmaktalar. Her ne kadar başlangıçta güçleri birleştirerek Bitlis’e yürümek yönünde öneriler yapılmışsa da genel eğilim İran’a doğru çekilmektir. Bunun için Murat Nehrinin aşılması gerekir. Mart ayının son günleri, Nisan ayının başlarıdır. Bu mevsimde köprüler dışında Murat Nehri geçit vermez. Murat Nehri üzerinde iki köprü vardır. Birincisi Muş Ovasında bulunan Murat Köprüsüdür. İkincisi Varto yakınlarında bulunan Abdurrahman Paşa Köprüsüdür.

Şeyh Said ve arkadaşlarının niyeti Murat Köprüsünden geçerek, Bulanık- Malazgirt üzeri İran’a doğru çekilmektir. Binbaşı Kasım ısrarla buna karşı çıkar. Murat Köprüsünün ovada bulunduğunu, devlet güçleri tarafından tutulduğu söyler. Gırvas Köyündeki tartışmalardan tam bir sonuç çıkmaz. Gırvas’tan sonra, Şerafettin Dağlarının ovayla birleştiği yerde bulunan Karabegan Köyüne gelirler. Burada tartışmalar devam eder. Binbaşı Kasım, Varto yönüne doğru hareket edilmesi konusunda Şeyh Said ve arkadaşlarını ikna eder. Halil(Kılıçoğlu), bu karara itiraz ettim. Binbaşı Kasım’ın amacı bizleri Varto’ya yönlendirerek, Varto’da karargah kuran fırka komutanı Osman Nuri Paşa teslim etmektir, diye uyardım. Bu konuda aramızda tartışmalar yaşandı. Binbaşı Kasım’ın önerisi doğrultusunda yönümüzü Varto’ya doğru çevirdik. Şerafettin Dağlarını aşarak, dağların kuzey yamacında, Varto’ya bağlı bulunan Habiban Köyüne yetiştik. Yaşanan tartışmalardan dolayı yolculuğu son derece gergin geçirdik. Kafilede benim dışında bir çok kişinin Binbaşı Kasım’a karşı tepkisi vardı. Ancak Şeyh Said ve Şeyh Abdullah’a karşı olan saygımızdan dolayı, Binbaşı Kasım’a karşı bir harekette bulunmadık. Habiban Köyünde bu düşüncelerimi tekrar dile getirdim. Kararları değişmeyince yedi arkadaşımla beraber kafileden ayrıldım.

Ayrıldıktan sonra Varto Cephesinde yer alan Sadi Ağa, Hınıs Cephesinde bulunan Halit Bey’in kardeşleri Selim ve Ahmet(Sever) Beyler ve Yadin(Zaza Yado) Ağa kuvvetleriyle birleşerek 1925’ten 1927’ye kadar dağlarda, devlet güçleriyle çatışarak geçirdik. 1927 yılında Suriye’ye geçmeye karar verdik.

Bu dönemin başka tanıkları da vardır. Bunlardan bir tanesi de Hacı Mücin(Özmen) dir. Hacı Mücin, Kargapazarlı Mehmet Reşit’le beraber kuvvetlerin İğik Köyünde toplanmasında görevlendirilmişti. Hacı Mücin anılarını, Kasım Demiralp’ın yazılı anlatımlarından öğreniyoruz. Kasım Demiralp, harekete katılıp tesadüfen sağ kalabilen Kargapazarlı Mehmet Reşit Bey’in oğludur. Kasım Demiralp’ın yazılı anlatımlarına göre, Hacı Mücin(Özmen) bu dönemde geçen olayları şöyle anlatıyor:

“Solhan İğik Köyünde alınan karara göre yeniden toparlanan güçlerle Bitlis’te tutuklu bulunan Halit Bey’in durumu ve bundan sonra İran’a veya başka bir ülkeye veya Bitlis, Hizan yöresindeki Kürtlerle ilişki kurularak yeniden harekete geçmek öngörülmüştü.

Solhan’dan sonra Gırvas Köyüne gelindiğinde Murat Köprüsünün takip edilmesi ve yola devamı planlandığı halde bu durumdan vazgeçilerek Şerafettin Dağı aşılarak Varto bölgesine dönüş Kasım Bey tarafından planlanmış ve şeyhlerde ikna edilmiştir.

Habiban’da bulunduğu sırada neden Varto suyunu geçerek, Varto merkezi tarafına geçmesinin tercih edilmemesi dikkat çekicidir.

Üç gün 400 kişilik Kürt topluluğu Varto’ya 10 km mesafedeki bir sahada engelleniyor. Son gün geri Abdurrahman Paşa Köprüsüne getirilmesi çok anlamlıdır. Varto merkezinde karargah kuran Osman Nuri Bey fırkasına zaman kazandırmak için her türlü çaba sarf ediliyor.” (S:9)

Yazının devamında bir çok kişinin bu duruma itiraz ettiğini ve sert tartışmaların yaşandığı belirtilmektedir.

“Bunlardan Bongılanlı Molla Halıt, bizim kaderimizi Kasım Bey’e nasıl teslim etmek istiyorsunuz gibi sözler sarf etmiştir. Kargapazarlı Mehmet Ağa, Kasım Bey’e silahını doğrultmuş buna Şeyh Said müdahale etmiş, biz burada bir mesele için toplanmış bulunuyoruz, birbirimizi öldürmek için değil diyerek ortamı sakinleştirmiştir.”(S:9)

1925 Hareketinin savaşçısı Hasan Hişar Serdi, Görüş ve Anılarım adlı kitabında aynı konuya parmak basıyor ve şöyle diyor:

“Tüm uyarılara ve yalvarmalara rağmen Şeyh Said, Kaso’ya olan güvenini sürdürmeyi sürdürdü. Bunun üzerine Şeyh Said’in üç oğlu, kardeşi ve kırk suvarisi köprüye varmadan kendisinden ayrılarak köprüye gitmediler. Şeyh Said ve atmış süvarisi ise köprüye gitmekte kararlı davrandılar.” (S:230)

Hasan Hişar, çatışmalarda kahramanlıklarıyla ön plana çıkan Neboyé Keleş’i anlatırken de aynı konuya değinmektedir:

“Neboyé Keleş; Cıbran ve Hasenan aşiretlerinin de kendisini sayan ünlü Kürt savaşçısı idi. Seyh’in Varto köprüsüne gitmemesi ve Binbaşı Kaso’yu dinlememesi için çok yalvardı. Şeyh inat edip gidince de kendisinden ayrılmak istemedi, birlikte gitti.” (S: 200)

Bütün bu anlatımlar bize şunu gösteriyor. Binbaşı Kasım profesyonel bir asker olmanın avantajını iyi kullanmaktadır. Yenilginin yaratığı moral çöküntüsü, bir kısmının ilerleyen yaşın getirdiği yorgunluk, çetin doğa koşuları ile birleşince çaresizlik kendisini hissettirmeye başlamıştır. Binbaşı Kasım, karla kaplı bir alanda kafileyi günlerce hatta haftalarca dolaştırarak, çaresizlik duygusunu egemen kılmaya ve bunu teslim olmaya dönüştürme gayretindedir. Üç gün boyunca köprünün etrafında kafileyi dolandırırken, teslim olma önerilerini yapar. Bunu da “başka çarelerinin kalmadığını, böyle devam edersek, çevredeki Hormek, Lolan ve Çerkez milislerinin eline geçeceğimizi, bunların kendilerine çok kötü muamele yapacağını, en iyisinin Varto’daki Fırka Komutanı Osman Nuri Paşa’ya teslim olmak olduğunu” söyler.

Bu öneriler kabul görmez. Ancak kafile köprüyü geçip Bulanık istikametinde bulunan Melhemli Köyüne gelirler. Bir gece burada konaklarlar. İlerisinin askerler tarafından tutulduğunu görünce dönüp, Abdurrahman Paşa Köprüsüne tekrar geldiklerinde, hareket edecek, karşı koyacak, tabir yerindeyse “kıpırdayacak” halde değildirler. Ciddi bir çatışma olmadan tutsak alındılar.

Bu noktada Şeyh Abdullah, Binbaşı Kasım’dan yanaydı, Şeyh Said karşıydı türü tartışmalar ciddi tartışmalar değildir. Doğru da değildir. Asıl sorun hareketin liderlerinin profili ile ilgilidir. Hareket, Azadi Örgütüne sonradan katılan, halk arasında saygınlıkları bulunan geleneksel kadroların öncülüğünde başlamıştır. Şeyh Said, Şeyh Abdullah, Şeyh Şerif, Şeyh Abdurrahim, Şeyh Mehdi gibi kadrolar medrese eğitimlerinden yetişip gelen, derin dini bilgiye sahip birer ulusal kahramandırlar. Cesaretlerine söylenecek laf yoktur. Bu yönleri bizim onların eksilerini görmemize engel değildir. Politik yetersizlik, siyasal öngörüsüzlük, askeri bilginin yokluğu ile birleşince Piran’da kendi iradeleri dışında başlayan hareket, köprüdeki trajedi ile sonuçlanmıştır. Hareket liderlerinin eksilerini telafi edecek bir kurmay heyeti de ne yazık ki yoktur.

Yazımın ikinci bölümünde Sayın Metin Aktaş’ın kaleme aldığı “resmi yalan dünyasınin karşı bir isyani” olarak tanıtılan, benimde çok önemsediğim, “Nişancı” romanında geçen bazı tarihi şahsiyetlerle ilgili belirlemeler üzerinde duracağım. Olayın üzerinde sis perdesini hep beraber araştırıp kaldırmadıkça, tüm “iyi niyetlerimizle” “yalana” karşı çıktıkça, farkında olmadan bizler daha çok “haksızlık” yapacağız.

Ayrıca Sayın Selim Kılıçoğlu’nun Azadi Örgütü ile ilgili değerlendirmelerin bir kısmına katılmak mümkün değildir. Bununla ilgili düşüncelerimizi başka bir çalışmada ayrıntılı olarak yapacağız.

Ocak- Şubat 2006

tahsinsever@hotmail.com

1-  Kasım Demiralp- 1925 Tarihinde Kürt Halk Ayaklanması ( Yayınlanmamış Eser)

2- Hasan Hişyar Serdi – Görüş ve Anılarım- 1994, İsatanbul, Med Yayınevi

Sözlü Kaynaklar

3- 1925 Hareketini; sözlü olarak Ahmet Sever(Cıbranlı Halit Bey’in Kardeşi),

Halil Kılıçoğlu,

İbrahim Sever(Halit Bey’in oğlu),

Kasım Demiralp ve

babam Sabri Sever’den dinledim.

Ocak 2006

——————————-

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e