Taraf’ın “Demokratlığı” Nereye Kadar?

Taraf Gazetesinde 20 Ekim 2008 tarihinden itibaren, Ayşe Hür imzasıyla; “Osmanlı’dan Bugüne Kürtler ve Devlet”  ismiyle yayınlanan yazı dizisinde yer alan bazı yorumlarla ilgili, hem gazeteye hem de yazarın kendisine aşağıda sunduğum yazı gönderdim. Yazar, gönderdiği yanıtta; “Tek yanlışım buysa sevineceğim” deyip, olaylara bakış mantığını ortaya koymuştur. Bu nedenle dizinin devam ettiği sürece, ifade tarzını düzeltmeye dair bir yaklaşım göstermemiştir. Bu yaklaşım tarzına  söyleyecek fazla da bir sözümüz yoktur.

En garibi, gazetenin takındığı tutumdur. “Demokratlık”, “çok seslilik”, “evrensel hukuk normları” konusunda mangalda kül bırakmayanlar, bir türlü öğrenemediğimiz sebeplerden ötürü yazıyı yayınlamaktan vazgeçtiler. Yayınlamaktan vazgeçtiler diyoruz, Çünkü “yayınlamayı düşünüyoruz” demişlerdi. En önemlisi de neden yayınlamadıkları sorusuna; “sıcak gündemden dolayı” yayınlayamadıklarını belirttiler. Sıcak gündem dedikleri; “Öcalan’a işkence” söylemi ile beraber meydana gelen olaylardır. Sıcak gündem kolay kolay bitmeyecek. Oynanan maskeli balonun müşterisi çok ve ihtiyaç oldukça aynı sahneleri görmeye devam edeceğiz.

Taraf, dilediğine çarşaf çarşaf yazı yazdıracak; ancak eleştirel yanıtlara “sıcak gündem” nedeniyle yer vermeyecektir. Demokrasi yalnızca eleştirmek değildir. Demokrasi eleştiriye karşı hoş görülü olabilmektir. Demokratik kültür, yanlıştan arınabilme cesareti göstermektir. Bu söylemlerin, yaşadığımız coğrafyada çokta hayat bulmadığını hepimiz farkındayız.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürtlere Yaklaşım ve Kürt-Ermeni İlişkileri

Taraf Gazetesi’nde Ayşe Hür tarafından kaleme alınan, “Osmanlı’dan Bugüne Kürtler ve Devlet” isimli bir yazı dizisi yayımlandı. Yazının, “ulusal medyada” bir ilki ifade ettiğini söylemek abartı olmamalı. Bununla beraber yazarın, 1900’lü yılların başlarında meydana gelen olaylara ilişkin yer yer yaptığı yorumların, bir bütün olarak günümüze aktarıldığında yetersizler ve yanlışlıklar taşıdığı açıktır. Yazı dizisinde mevcut olan yetersizliklere ve yanlışlıklara rağmen; devletin kırmızı çizgileriyle bezenmiş bir dönemi tartışmaya açtığı için son derece önemlidir.

Tarih bilgisi durağan bir bilgi değildir. Her kuşakla beraber yenilenmesi ve yazılması gerekir. Bunun sebebi, geçmişle bugün arasındaki etkileşimdir. Bu durum iki açıdan önemlidir. Birincisi; tahrip edilmiş, gizlenmiş, bilinmesi egemen güçlerce “sakıncalı bulunan” bilgi ve belgeler zamanla gün ışığına çıkarılabilir. İkincisi; kuşakların toplumsal değişime bağlı olarak bakış açıları farklılaşabilir.

Kürtlerin bugünkü statüsünün şekillendiği döneme ait bilgi ve belgelere ulaşmak kolay iş değildir. Türk Devleti’nin arşivi tümüyle kapalıdır. Devletin sızdırdığı az sayıdaki bilgi ve belgeler “kendi tezlerine dayanak oluşturmak amacıyla” piyasaya sürülen bilgilerdir. Sonuç olarak önyargılarımızdan arınarak, eldeki tarihsel belge niteliğindeki çok az sayıdaki malzeme titizlikle araştırılmalı, bunlardan sonuçlar çıkarmalıdır. Bütün bu bilgileri eleştirel olarak yorumlama, hoşumuza gitmese bile gerçeklere yaklaşmaktan korkmamalıyız.

Yazımın başlığında ifade edilen olgular son derece kapsamlıdır. Bu yazının içerisinde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devlet destekli Kürt örgütlenmeleri ve bunların; Kürt-Ermeni ve Alevi- Sünni Kürt aşiretlerinin ilişkilerine olan olumsuz etkilerini analiz etmek olanaklı değildir; ancak başlıklar halinde görüşlerimizi kısaca belirtmekle ve yazı dizisindeki yanlışlıklara ve eksikliklere işaret etmekle yetineceğiz.

Yazı dizisinin, 20 Ekim 2008  tarihindeki 1. bölümünde; “Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektepleri” başlığı altında, şu yoruma yer verilmiştir:

“Abdulhamit tahttan indirildikten sonra(1909)  adları Aşiret Hafif Süvari Alayları olarak değiştirilen alaylar, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle özellikle Üçüncü Orduya bağlı olarak Doğu Cephe’sinde görev aldılar. Sünni Kürt Cibran Aşireti’ne bağlı alayların, Ermenilere ve Varto-Hınıs-Bingöl havarisindeki Kızılbaş(Alevi) Zaza aşiretlerine karşı gerçekleştirdiği eylemler Sünni ve Alevi Kürtlerin ilişkilerinde onulmaz yaralar açtı.”

Alevi- Sünni Kürt aşiretlerinin ilişkilerinin yara alması; yüzyılların derinliğinde yatan bir olgudur. Hamidiye Alayları ve Kürt Alevi milis örgütlenmeleri bu olguya ivme kazandırmıştır. Madalyonun iki yanını da görmek gerekir. Devlet destekli Kürt örgütlenmelerini iki döneme ayırmak doğru olur.

Birinci dönem; Osmanlı’nın organize ettiği Hamidiye Alayları:

Ermeni taleplerinin Berlin Anlaşmasında kısmen yer alması; Ermenileri umutlandırırken, Osmanlı’nın Kürtleri Ermenilere karşı kışkırtmasına zemin hazırlamıştı. Hamidiye Alayları, bu atmosferde ortaya atıldı ve organize edilir. Osmanlı bir taşla iki kuşu birden vurmayı hedefler. Bir taraftan İmparatorluğun doğu sınırlarını Hamidiye Alayları vasıtasıyla korumaya alırken, diğer taraftan Alevi- Sünni Kürt aşiretleri arasındaki çelişkileri derinleştirmeyi sağlar ve ciddi tahribatlar gerçekleştirilir.

1909’da İttihat-ı Terakki’nin yönetimi ele geçirmesiyle dengeler değişir. İttihatçılar, Hamidiye Alayları’na iyi gözle bakmıyorlardı. Bu nedenle yeni bir düzenlemeye giderler. İsmi, Aşiret Hafif  Süvari Alayları olarak değiştirilir ve her alaya bir muvazzaf subay verilir. Hareket alanları sınırlandırılır. Sünni Kürt aşiretleri rahatsız olsalar da İbrahim Paşa(Milli) dışında fazla tepki gösteren olmaz.

Bu dönemi, Cumhuriyet dönemi milis komutanlarından M. Şerif Fırat şöyle anlatıyor:

“Sultan Hamid’in istibadına son veren Meşrutiyet devri, oldukça Türk milli birliği kaynaşmasına birinci merdiven sayılır. Meşrutiyet idaresinde yer alan Hürriyet, Adalet, Müsavat, Uhuvet(kardeşlik) umdeleri; derebeylik, eşkiyalık ve zorbalığın ortadan kalkmasını sağlamış, doğu illerinde Türk köylüsüne huzur içinde bir çalışma fırsatı vermişti”.[1]

Sessizlik, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar devam eder. Savaş’ın başlamasıyla yeni düzenlemelere gidilir. Aşiret Alayları 3. Ordu’ya bağlanarak cepheye gönderilir. Cibran Aşiret Alayları Ağrı ve Erzurum Cephesi’nde görevlendirilir. 3. Cibran Alayı Komutanı Halit Bey(Azadi Lideri Halit Bey değil), Pasinler’de Rus Ordusu’yla girdiği çarpışmalarda hayatını kaybeder. Tüm Cibran Alaylarının bağlandığı Halit Bey(Azadi Lideri),  Erzurum- Varto arasındaki bölgelerde Rus Ordusu’na karşı çetin bir direniş gösterir ve alayının büyük kısmı çatışmalarda ölür. Rus Ordusu’nun bölgeyi ele geçirmesinden sonra Elazığ- Palu bölgesine çekilir ve bütün Cibran köyleri yakılır. Bu nedenle Cibran Aşiret Alayları’nın 1909’daki İttihatçı iktidarından sonra ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Kürt- Alevi aşiretlerine yönelik, yazarın tabiri ile, “eylemleri” olmadığı gibi  bunun şartları da olmamıştır.

1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ikinci kez startı verilen Ermeni Katliamı’nda Aşiret Alayları’nın rolü, yazarın aktardığı gibi değildir. Bu hususu dönemin tanığı, Taşnak yöneticisi, 1919-1920 Ermenistan Parlamentosu’nda milletvekili olan Garo Sasuni’den dinleyelim:

“Hayret edilecek bir gerçek de 1915 Nisan jenosidinde Reaya Kürtlerin, aşiretlerden daha kötü rol oynadıklarıdır. Osmanlı idaresi aşiretlerden şüphe ettiği için Reaya Kürtleri piyasaya çıkarıp, kısa vadeli jandarma olarak görevlendirip silahlandırarak, kendilerine Ermenileri kırmalarına bırakmış olan mülkiyetleriyle zenginleşmelerine izin verilmiştir. Osmanlı idaresinin kendilerine verilen bu yetkilerden şımaran Reaya Kürtler, Ermenilerin başına tam bir bela kesilecek, son derece insafsız davranışlarda bulunmuşlardır. Ve hatta şu ya da bu aşiretlerin yanına sığınan Ermeniler de Osmanlı makamlarına ihbar edilmesidir.”[2]

Rus Ordusu’nun Bitlis’e kadar olan bölgeyi ele geçirmesi yeni bir trajediyi beraberinde getirmiştir. Aktörler aynı, mağdurların rolü değişmiştir. Bu gerçeği yine Ermeni yazar Garo Sasuni dile getirir:

“Kürtlerin büyük kısmı, Osmanlı ordusuyla beraber Anadolu içlerine doğru çekildiler. Kaçamayan Kürtlerin akibeti, kaçanlardan pek farklı olmadı. Rus birlikleri, özellikle Kazaklar ve onlarla birlikte Ermeni gönüllüler de Kürtlere düşman gözüyle bakıyorlardı. Kalan Kürtler kazakların ve Ermenilerin öcüne maruz kalıyorlardı. Van, Muş, Bitlis ve Hınıs bölgelerinde kalmış olan Kürtler üç yıllık işgal döneminde onların çoğu dağlarda açlıktan eriyip öldü. Kürt halkı gaddar Türk planlarından başka, savaş hareketlerinin doğurduğu felaketlerden dolayı yakinen Ermeniler kadar büyük zarar gördüler”[3]

İkinci dönem Kemalistlerin organize olmaya başladıkları dönemdir. Cibranlı Halit Bey, bölgeye dönmüş ve Kürt İstiklali için çalışmaya başlamıştır. Mustafa Kemal, yandaş olarak Varto- Kiği-Hınıs üçgenindeki Kürt- Alevi Hormek ve Lolan  aşiretlerini seçer.

Hınıs Müfreze Komutanı Kaymakam Osman Bey’in Hormek Aşireti’nden M. Şerif (Fırat) ve Veli Ağalara gönderdiği 14 Mart 1341(1925) tarihli talimatında:

“Topların ateş saçan mermileri, ussatın kalblerini çak, çak edecek müthiş gürültüleri altında köpekler gibi titreyecek ve kaçacak bir delik ararken, sizin arka ve yandan yapacağınız Hayderana hücumlarla, onların sizin hayvanlarınızın ayakları altında ezildiğini ve can çekiştiklerini göreceksiniz”[4]

Milisler, kendilerine gönderilen talimatların gereğini fazlasıyla yerine getirmişler, Kürt güçlerini arkadan vurmuşlar, yüzlerce masum insanı evlerinden alarak öldürmüşlerdir. Yapılanları, bizzat yapanların yazdıklarında uzun uzadıya aktarmak mümkündür.

Hem Hormekliler hem de Cibranlılar olayların mağdurlarıdır, aktörleri değildir. Tıpkı Ermeniler ve Kürtler gibi. 1903 yılında Taşnak yöneticileriyle görüşen Şeyh Ubeydullah’ın küçük oğlu Şeyh Sıddık’ın söyledikleri, yaşananların kısa özetidir.

“Osmanlı” öldürür ama suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar, kabahatli olan yine Kürttür”[5]

25.10.2008

tahsinsever@hotmail.com

[1] Firat, M. Ş, Doğu İlleri Varto Tarihi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara-1983, Beşinci Baskı, S:141

[2] Sasuni, Garo, Kürt Ulusal Hareketleri ve Kürt- Ermeni İlişkileri, Orfeus  Yayınevi, Stockholm-1986, İkinci Baskı, S:153

[3] a.g.e. s:156-157

[4] Fırat, M.Şerif, age,s: :187

[5] (“Yaşantılar”, “Hayretlik” aylık dergi, 1926, No:2, içinde, Sasuni, Garo, Kürt Ulusal Hareketleri ve Kürt- Ermeni İlişkileri, Orfeus  Yayınevi, Stockholm-1986, İkinci Baskı, sayfa:130-131

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e