T.C.’nin Niteliği Üzerine
Mustafa Kemal tarafından 29 Ekim 1923 de bir darbeyle kurulan T.C.’nin niteliği, aradan 83 yıl geçmiş olmasına rağmen hiçbir zaman tartışılmadı, tartıştırılmadı, tartışılması engellendi. Tartışmaya cesaret edenlerin başına gelenler herkesin malûmudur. Rejimi tartışma konusu yaptırmamanın yolu da, onu tabulaştırmaktan geçiyordu ve tabulaştırdılar. Bir şeye dokunulmasını, bir toplumsal olayın ve/veya sürecin tartışılmasını- anlaşılmasını engellemek, ona dokunulmazlık kazandırmaktan, başka bir ifade ile tabulaştırmaktan geçiyor. Tanımı gereği tabu, yasaklanarak korunandır… Fakat, hiç bir tabu ilelebet varlığını sürdüremez. Gün gelir gerçeğin üstünü örten sis perdesi dağılır. Görünen o ki, TC’ye dair üretilen tabular artık gününü doldurmakta… Aksi halde son dönemde asker destekli ideolojik zorlamaları, kendi tabirleriyle “şu çılgınlıkları” anlamak zorlaşırdı.
‘Şemdinli olayı’ sonrasında, özellikle de son bir-iki hafta içinde Türkiye siyasetinde olup-bitenlere, söylenip-yazılanlara ve söylenmesi gerektiği halde ‘korkudan söylenemeyenlere’ ya da imâ yoluyla bulanıklaştırılanlara, takıyyelere, vb. bakan dikkatli bir göz, rejimin niteliğine dair fikir sahibi olabilirdi. Bu yazıda laf kalabalığının ve mantıkî tutarsızlıkların gerisindeki gerçek durumu, başka bir ifade ile söylemle gerçek arasındaki uyumsuzluğu velhasıl rejimin niteliğini tartışmayı deneyeceğim.
Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, türbanla ilgili olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a: “ Türkiye’de başını türbanla örten kız çocuklarının üniversiteye gidememesi sorunu var. Bu sorunu ortadan kaldırmak, iktidarın vaadi ve görevidir. Kaldırmayın diyen mi var …gücün yetiyorsa kaldır?’ diyor. Daha önce bugün eleştirdiği başbakanın yerinde kendi otururken de, daha yükseğe çıktığında da türban sorunu vardı ve bu işe kendi gücü yetmediği için kurcalamadı… “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi ve bir daha ağzına alamadı… Neden? Gerçekten bir siyasetçi oy almak için meydanlarda söz verdiği, programına koyduğu bir vaadi neden yerine getiremez? Hem hükümet olmak hem de iktidarsız olmak ne anlama geliyor? Adı üstünde hükümet hükmeden değil mi? Hükümet sözcüleri bu aşamada ‘yeni bir Terörle Mücadele Yasasına’ ihtiyaç olmadığını söyleyip dururken neden tasarıyı alel-acele Meclis gündemine getirdiler? Hükümet istemiyorduysa kim istiyor? TMY’nin 6.’ıncı maddesinin oraya nasıl girdiğiyle ilgili tartışma ibretlik ama CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın sergilediği tutum evlere şenlik, doğrusu ‘devlet partisine’ de pek yakışıyor… 6.’ıncı maddeyi oraya cinler mi soktu? Bu maddeyi kimin önerdiği mi önemli yoksa orada yer alması mı? Söz konusu maddeyi kimin önerdiğini açıklamak için Mecliste kapalı oturum yapma teklifi ne anlama geliyor? Gerekçe ne kadar da ‘ilginç’… Adalet Bakanı: “… gelin kapalı oturum yapalım şu işi konuşalım. Niye kapalı oturum yapalım bu işi konuşalım… çünkü bunların üzerinde ‘gizli’ damgası var” diyor… Başbakan da Baykal’ın ‘bu maddeyi oraya kim koydu’ sorusuna “Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetine ispiyonculuk yakışmaz” şeklinde cevap veriyor. Yüce Divan’da yolsuzluktan yargılanan eski bakan Güneş Taner: “Babam generaldi. Amcalarım Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün silah arkadaşlarıydı. Dedem, Emniyet-i Mahsusa’da [Eski Milli İstihbarat Teşkilatı] bu devlete hizmet etmiştir, beraat hakkım”… diyor. Şemdinli savcısını meslekten atan HSYK gerekçesinde, savcının olayın bir dizi olaylar zincirinin bir parçası olduğunu, ‘ucunun yakarılara dayandığını’ söylemesi, güvenlik güçlerini zan altında bırakmak, yargıyı siyasallaştırmak sayılıyor… Aslında bu tür gerekçeler neyin nereye dayandığını bilip de söylememekle, ya da söylemekten korkmakla ilgili… Gerçeği söylemek tabuya dokunmadan mümkün değil… Öyleyse kim neden korkuyor? Savcının işi iddia etmek değilse nedir? Aslî işini yapan biri o işi yaptı diye neden cezalandırılırıyor? Adı üstünde iddia makamı, müddeî–î umumi değil mi? Meclis Başkanı ‘gizli anayasa’ denilen MGSB [ milli güvenlik siyaset belgesi] bizim dışımızda kotarılıyor diye şikayet ediyor. Meclis başkanı Arınç, 23 Nisan konuşmasında:” … ‘gizli anayasa’ diye kabul edilemez bir tanımlamayla anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin hazırlanmasında, Meclisimiz tamamen devre dışıdır. Bu kavramlar, gizli, anti-demokratatik bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder. İç Güvenlik Stratejisi Belgesi’nin çete kurmakla suçlanan kişilerin arşivinden çıkması devlet ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır“ diyor. Bu TBMM’nin İşlevsiz, içi boş bir kabuk olduğunun itirafı değil midir? Başbakan ‘ulusal egemenlik’ duvarda diyor… “…Türkeye’de egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacaktır. Duvarda değil, milletin kendisinde olacaktır” diyor. Bir törende sakız çiğnedi diye bir parti yöneticisi tutuklanıyor… Diyarbakır’da Nowroz günleri ve sonrasında devletin uyguladığı şiddeti eleştiren DTP Mersin il başkanı da… Örnekler çok ve çoğaltmak mümkün… Şemdinli iddianamesi generalin isminin geçtiği yerler atlanarak okunuyor… Genel Kurmay Başkanı bir demeç veriyor, neyi kastettiğini ‘çözmek için’ ‘şifre çözücü’ anlı–şanlı gazeteciler seferber oluyor… Cumhurbaşkanı bir demeç veriyor yine şifre uzmanı gazeteciler devreye giriyor… Söz konusu şahsiyetler herhalde sıradan insanların anlamayacağı şeyler söylüyorlardır… Bundan sonra iletişim fakülteleri ‘şifre çözme’ bölümleri açarlar, hiç değilse, bu konularda uzman yetiştiren ‘anabilim dalı’ açmayı gündeme alırlar… Anlı-şanlı gazeteciler Genel Kurmay Başkanı’nın, Cumhurbaşkanı’nın söylediklerinin şifresini çöze dursun, bizim rejimi anlamaya ihtiyacımız var. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Bütün bunlar Türkiye’deki rejimin cunta anayasısının dibâcesinde [madde 2] yazılanlarla bir ilgisinin olmadığı anlamına geliyor! Nitekim cunta anayasası’nın ikinci maddesinde “ Türkiye Cumhuriyeti,… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” deniyor. Türkiye’deki rejimin neden ikinci maddede tevatür edilenlerle bir ilgisi olmadığının bilince çıkarılması, rejimin niteliğini tartışabilmekle mümkün. Aksi halde mevcut durumu aşmak isteyenlerin ‘yenilgi tuzağından’ kurtulmaları mümkün olmayacak.
1. “Kutsal devlet” cephesinde yeni birşey yok…
Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu ‘haraca dayalı’ prekapitalist sosyal formasyonlarda, devlet kutsaldır. Sistem, devlet fetişizmine dayalı olarak kendini var edebilir ve yeniden üretebilir. Zira, orada servete ve zenginliğe giden yol devletten geçer. Bu durum da bir tesadüf değildir. Sistemin mantığı ve varlık nedeni sosyal artığın merkezileştirilmesine dayanır. Boşuna devlet başa kuzgun leşe denmemiştir. Sosyal artık merkezde toplanır ve merkez bürokrasisi tarafından ‘tasarruf edilir’. Egemen sınıf da söz konusu sosyal artığı tasarruf eden padişah ve onun hizmetindeki devlet bürokrasisinden başkası değildir. Merkez dışında herhangi bir gücün ortaya çıkması [ ki, bu sosyal artığa ortak olmak demektir] durumunda sistem zaafa uğrar, krize girer, kendini yeniden üretmesi problemli hale gelir.
Batı Avrupa’da gelişen kapitalizmin imparatorluk üzerindeki baskısı artıp sistem kendini yeniden üretmekte zorlandıkça, bir tür rönesans, kökene dönme, başlangıçtaki ‘şanlı geçmişi’ ihya etme zorlaması söz konusu oluyor. Fakat tarihte geriye dönüşün mümkün olmadığının anlaşılması için fazla zaman gerekmiyor. Devlet sahipleri devletlerini korumak ve ilelebet yaşatmak için [oysa bu dünyada ilelebet yaşayan hiçbir şey mümkün değildir...] Batı’dan kurum, kural, yasa, tarz-uslup, giyim-kuşam modeli, vb. ithal ederek, onların yaptığını yaparak, onlara benzeyerek durumu kurtarmak istiyorlar. Lâkin kapitalizmi, emperyalizmi, sömürgeciliği ve kendi gerçekliklerini anlamaktan aciz oldukları için, yapılan yenilikler hastalığı azdırıyor. Durum kötüleştikçe de daha çok kurum-kural-mekanizma, vb. ithal ediliyor ve yarı-sömürgeleşme süreci derinleşiyor. Varlığı devletin varlığına bağlı olan herkes -padişah ve adamları- devleti kurtarma çabası içine giriyorlar. Fakat tam bir emperyalist kuşatma altındaki Devleti-i Âli’yi yeniliklerle kurtarmak artık mümkün değildi, zira söz konusu olan yenileşme değil, yarı-sömürgeleşmeydi. Yapılması gereken Eski Rejimi [ Ancién Régime] yaşatmak değil, ondan kopmak, velhasıl bir modernite devrimini gerçekleştirmek olabilirdi. Fakat, sistemin yapısı ve mantığı böyle bir kopuşun gerçekleşmesine uygun değildi. Bu iki bakımdan imkânsızdı: Birincisi sistem merkez [iktidar] kendi dışındaki bir sosyal öznenin sahneye çıkışını zorlaştırıyordu; ikincisi sömürgeci-emperyalist kuşatma da sistemin merkezini dışardan zorlayacak bir öznenin [kapitalist sınıfın] varlık nedenini yok etmiş durumdaydı. Böylesi bir ortamda imparatorluk içindeki muhalefet rejim karşıtı bir muhalefet değil, rejim içi muhalefetti. Gerek Padişah çevresi [Saray], gerekse de, ona karşı muhalefet edenler [Genç Osmanlılar, Jön Türkler de denilen İttihatçılar ve başkaları] aynı paradigma içindeydiler. Aralarındaki fark esasa ait değildi. İkisi de imparatorluğu kurtarmak, yaşatmak istiyordu. İttihatçılar da Padişahın yapmak istediğini ‘başka türlü’ yapmak istiyorlardı…
Bu yüzden ne 1908 ne de 1923 “Eski Rejimden” [Ancién Régime] gerçek bir kopuş anlamına gelmiyordu. Üslubun, söylemin ve personelin değişmesi [ devletin adının değişmesi, padişahın yerini ‘Ulu önderin’ alması, sarıklı ulemanın yerini kıravatlıların alması, vb.] resmi ideolojinin ileri sürdüğünün aksine, sanıldığından çok daha az önemliydi… İster 1908’deki İttihatçı darbesi, isterse 1923’deki Cumhuriyet darbesi olsun, merkezi otoritenin [egemen sınıfı ittifakının] bekasını sağlamaktan başka bir amaç ve anlam taşımıyordu. Cumhuriyete varan ‘Milli Mücadele’ süreci, emperyalist savaş sonrasında tehlikeye giren egemen ittifakın iktidarını yeniden tesis etmekten ibaretti. Şeylerin adını kendileri koydukları, kavramların içini kendileri doldurdukları, neyin ne anlama geldiğine kendileri karar verdikleri sürece, olup-bitenlerin, yaşananların anlaşılması mümkün olmayacaktı. Emperyalist savaşta koskoca bir imparatorluğun kaybedilmesi asla söz konusu edilmezken, Yunanlılara karşı kazanılmış önemsiz bir savaş bir ‘kurtuluş savaşı’ olarak sunuldu ve hala da sunulmaya devam ediliyor… Zira, yenik düşenlerin bir zafere ihtiyaçları vardı… Her halde bu dünyada Türkiye kadar tarihi tahrif edilmiş bir başka ülke yoktur… İmparatorluğun bakiyesi üzerine kurulan bir devletin bir ‘kurtuluş savaşı’ sonucu kurulduğu iddia edile bilir miydi? Eğer Türkiye’deki kurtuluş savaşı sayılırsa, Osmanlı İmaparorluğuyla aynı anda çöken Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun bakiyesi üzerine kurulan Avusturya için de aynı şey mi söylenecektir? O halde Avusturya’daki de bir ‘kurtuluş savaşı’ mıydı? İmparatorluğun iyice budanmış bakiyesi yeni bir adla ama aşırı modernist bir söylemle yoluna devam etti… Kutsal devlet Cumhuriyetle daha da pekişti. Biçimsel plandaki değişiklikler işin esasını, rejimin niteliğini angaje etmiyordu. Kurduklarını ilan ettikleri Cumhuriyette halk çoğunluğunun esamesi hiç okunmadı, bugün de değişen birşey yoktur…
Yeni ve farklı bir şey yapmanın yolu modernite devriminden, aydınlanmadan, başka bir ifade ile, Eski Rejimden radikal bir kopuştan geçiyordu. Modernite demek, geleneksek metafizikten kopmak, siyasetin önünü açmak, alternatiflerin potansiyel hale gelmesi demektir. Orada artık hiçbir kutsallığa yer yoktur. Zira, modernite demek insanlar bireysel ve kollektif olarak kendi tarihlerini yaparlar-yapabilirler-yapmalıdırlar demektir. Modernite kapitalist teknolojinin ürünlerine sahip olmaktan ibaret değildir. Modernite devrimi ve aydınlanma yokluğunda yapılanlar ‘eski şarabı yeni şişede sunmaktan‘ ibaretti. Cumhuriyet ‘eski rejimi ihya etme’ amacı taşıyordu, ama afişe edilen amaç ve söylem tam da yapılanın ve yapılmak istenenin karşıtına gönderme yapıyordu Velhasıl, aşırı modernist bir dil ve söylemle, kimi ‘modern’ kurumlar ve mekanizmalarla gerçek durumu gizlemeyi başardılar…
Anayasa devletin kutsallığına gönderme yapıyor, kutsal Türk devletinden söz ediyor ve laiklik rejimin vazgeçilmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez temel ilkelerinden sayılıyor. Cunta anayasasına öyle yazıldı diye Türkiye’deki rejimin gerçekten laik olduğu sonucunu mu çıkarmak gerekir? Bir kere modernite devrimi yaşamamış bir rejimin laik olması mümkün değildir. Zira, laiklik modernitenin bir gereği ve o olmazsa olmaz koşuldur. İkincisi, din-devlet ilişkisi Cumhuriyetin ilanından sonra da imparatorluk dönemindekinden özde farklı değildir. Laiklik, dinin devlet aygıtı dışına çıkarılmasını, dinin siyaset alanına, siyasetin de din alanına müdahale etmemesini gerektirir. Başka türlü ifade edersek, ne devlet dini bir işlev üstlenecek, ne de din siyasi bir amaç için kullanılacak. Osmanlı İmparatorluğunda [bir ideoloji olarak] din rejim tarafından araçlaştırılmıştı. Din-devlet ilişkisi bakımından Cumhuriyet dönemindeki yagane değişikliğin imparatorluktaki Şeyh-ül- İslamlık kurumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı olarak değiştirilmesidir. Gerçi Şeyh-ül- İslamlık kurumunun ismi gidiyor ama kendi yâdigâr kalıyordu. Şer-î mahkemelerin kaldırılarak ‘laik mahkemelerin’ kurulması elbette önemsiz birşey değil ama o kadarı rejimi laik saymak için yeterli olamazdı. Nihayet, medreselerin yerini de ilahiyat fakülteleri alıyor ki, o da isim değişikliğinden öte bir şey değildi. Din bir ideoloji ve kurum olarak devletin göbeğindeki yerini korurken, devlet 100 bine yakın imama ve din görevlisine maaş öderken, televizyonlardan, radyolardan dini programlar yayınlanırken, okullarda din bir ders olarak okutulurken ve din dersi zorunluyken, laiklikten söz etmek, kimilerini dini siyasete alet etmekle suçlamak, Türkiye laiktir laik kalacaktır türü sloganlarla sokağa çıkmak hiç de anlamlı ve inandırıcı değildir. Bu aldatılmışların bir kuruntusudur. Kaldı ki, rejimin dini siyasetten ayırmasını engelleyen bir şey daha vardı: Rejim sadece kendi ideolojisine dayanarak egemen olamaz, yönetemezdi. Zira, kitlelerin bilincine yerleşecek, yanılsama yaratacak, gönüllü kabullenmeyi mümkün kılacak bir egemen ideoloji üretme gücüne sahip değildi. Dolayısıyla, kendi uyduruk resmi ideolojisi olan Atatürkçülüğe geleneksel ideoloji olan dinin eşlik etmesi kaçınılmazdı. Bu önemli nedenden ötürü de Türkiye hiçbir zaman laik olmadı… Bu günkü Diyanet İşleri Başkanlığı aslında adıyla çağırmak gerekirse, ‘Din İşleri Bakanlığı’dır ve Osmanlı sistemindeki ‘Şer’iyye Vekâleti’nin bugünkü devamıdır. Nitekim, Diyanet İşleri Başkanı’na tahsis edilen makam aracının plakası da bakanlarınki gibi kırmızıdır… Laik sayılan rejimin dini nasıl araçlaştırdığına dair sayısız örnek verilebilir. 1950-1960 döneminin başbakanı Adnan Menderes, “… her cami ve minare diktikçe, komünizme ve Moskovo’ya karşı bir kale yaptığıma inanıyor ve kuvvet duyuyorum” demişti.
Eğer durum yukarıda söylediğimiz gibiyse, laiklikle ilgili tartışma ne anlama geliyor. Bir siyasi parti diğerine karşı laikliği koruduğunu iddia ediyor. Yüksek Yargı’nın başkanları da her vesileyle laiklik uyarısı yapıyor. Sık sık laikliğin demokrasinin teminatı olduğu söyleniyor… Bu olmayan iki şeyden bahsetmek değil mi? Olmayan şeylerin nesini koruyorlar? Aslında laiklik üzerinden yapılan tartışma mevcut durumu [statükoyu] sürdürmeye, dokunulmazlıkları ve ayrıcalıkları korumaya yarıyor. Bu yüzden, birazdan sözünü edeceğim Asıl Devlet Partisi de kendini laikliği koruma söylemiyle var ediyor.
2. “Asıl Devlet Partisi” veya “iktidar ikiliği”
Osmanlı sisteminde köklü bir –devlet – halk yabancılaşması söz konusuydu. İlişkinin yönü devletten halka doğruydu. Halk yığınları devlet tarafından haraç alınan bir sürüydü: reaya. Cumhuriyet rejimi reaya’yı vatandaş ilan etse de bu sadece bir biçim sorunuydu. Zira, yurttaş denilenlerin yurt sorunlarına müdahil olmasına, söz sahibi olmasına, yurttaş olmasına hiçbir zaman izin verilmedi. Velhasıl söyleme rağmen ve genel bir çerçevede reaya reaya olarak kaldı. Teorik olarak kitlelerin yönetim sürecine katılmasının, devlet işlerinde söz sahibi olmasının araçları olması gereken, ‘modern’ kurumsal yapılar ve mekanizmalar aslında tersini gerçekleştirmenin, sistemi korumanın, Eskiyi sürdürmenin araçlarıydı. Oysa bunların kitleler lehine kazanılmış mevziler olmaları gerekirdi. Parlamento toplum sınıfları tarafından Eski rejimden koparılmış bir mevzii olmak yerine, Eski rejimin [merkezin] ideolojik-bürokratik bir manipülasyon aracı olarak var oldu. Dolayısıyla, Parlamento devlet dışı toplumsal öznelerin kazandığı bir mevzi değildi. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir solganı bütünüyle içi boş bir slogan olarak kaldı ve hala da hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. [Bu ifadeden burjuva parlamentosunun önemini abarttığım sonucu çıkarılmamalıdır. Söylenmek istenen, Türkiye’de parlamento’nun esas itibariyle halkın siyasete müdahalesini engelleme misyonuna koşulmuş bir manipülasyon aracı olduğudur]. Rejim, bir dizi ‘modern’ kurum, mekanizma söylem ve sloganı eski yapıyı yeni bir görüntü altında sürdürmenin aracı olarak kullandı ve kullanıyor. Anayasa kitle baskısı ve dayatmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış, adı üstünde devletle toplum sınıfları arasında bir sözleşme değil, devletin kendini tahkim etmesinin hizmetine koşulmuştu. Bu durum diğer kurumsal yapılar ve mekanizmalar için de aynı şekilde geçerliydi. Esasen modernite devrimi yaşamamış bir rejim söz konusuyken, bu durum şaşırtıcı değildi.
Daha önce de söylediğimiz gibi, yeniliklerin, reformların, inkilâpların, modern söylemlerin misyonu yeni birşey yapmak değil, askeriyenin belirleyici olduğu, asker-ulema-tacir komprador ittifakına dayanan sınıf egemenliğini, geleneksel yapıyı sürdürmekti. Başka türlü ifade etmek istersek, ‘modern’ kurumsal yapılar, mekanizmalar ve söylemler farklı bir görüntü altında Eskiyi, Kutsal Devleti koruma misyonuna koşulmuştu. Rejimin esneme yeteneğinden mahrum oluşunun başlıca nedeni budur. Zira, söylemle gerçek durum arasında bâriz bir uyumsuzluk var. Daha önce başka yerde yazdığım gibi, baştan itibaren gündeme gelen yenilikler, yeninin değil, eski yapıyı korumanın hizmetindeydi. Bu bağlamda Tanzimat-Islahat- birinci ve ikinci Meşrutiyet, Cumhuriyet, “çok partili sisteme geçiş…”, vb. kutsal devleti yaşatmak içindi. Fakat, İkinci Meşrutiyetle [1908] İttihatçıların iktidara gelmesiyle yönetim üslubu bakımından yeni bir durum ortaya çıktı. İttihatçılar iktidarı denetler duruma geldikleri halde ‘gizli örgüt’ olarak kaldılar. En azından örgütün ‘Merkez-i Umumi’si gizliliğini korudu ki, bu bir tür uzaktan kumandayla yönetme tarzının gündeme gelmesi demekti. O dönemden başlayarak ikili yönetim geleneği oluştu. Bu, gerçek iktidar-görünen iktidar ikiliğine dayanan bir yönetim biçimiydi. Merkez kulisten yönetiyordu ama kitlelerin gözüne görünen sahnedeki aktörlerdi. Aslında böylesi bir iktidar ikiliği benim Asıl Devlet Partisi dediğim gerçek iktidara sadece dokunulmazlık ve sorumsuzluk değil, müthiş bir manevra ve manipülasyon olanağı da sağlıyordu. Emperyalist savaşın sonundan [1918] Cumhuriyetin ilanına varan süreçte asıl devlet partisi dediğimiz Merkez bir bocalama ve sarsıntı geçirse de 1923 sonrasında yeniden toparlandı ve tekrar dizginleri ele geçirmeyi başardı. Fakat, 1923-1950 dönemi tam bir dikta rejimi, [Ebedi Şef ve Milli Şef diktatörlüğü] olduğu için, asıl devlet partisi bakımından herhangi bir sorun ortaya çıkmadı. Zira, totaliter rejim olmanın bir gereği olarak, orada devlet-hükümet-parti iç içe geçmiş, birbirine karışmış durumdaydı. Merkez dar bir merkez olarak varlığını kolaylıkla sürdürebildi.
Asıl devlet partisinin yönetim aygıtı içindeki işlevi ve konumu ‘çok partili sisteme’ geçildiği 1946-50 sonrasında yeniden önem kazandı. Bu vesileyse çok partili sistem denilenin kısaca da olsa eşelenmesi gerekir. Aslında söz konusu olan burjuva anlamda bir çok partili sistem değildi. Bunu birden çok ‘devlet partisi’ sistemi veya muvazaa partileri aracılığıyla yönetim üslubu olarak tanımlamak mümkündür. Çok partili sistem denilen aslında tam bir danışıklı dövüş durumuydu. Devlet partisinden başka bir şey olmayan, devletin bir aygıtı olan, bu niteliği itibariyle de tipik burjuva partilerine benzemeyen CHP dışında kurulan parti veya partiler, Asıl Devlet Partisi [merkez] tarafından kuruluyor, kurduruluyor, kurulmasına izin veriliyordu. Bu ‘yeni’ siyasi partiler bir tür asıl devlet partisinin taşeronu işlevi görüyor. Tabir maruz görülürse, kulisten yöneten Asıl Devlet Partisiyle, seçimlere girip hükümet kuran görünen siyasi aktörler arasındaki ilişki bir tür müteahhit-taşeron ilişkisiydi. Bu ikili yapı tartışılmadan ne Türkiye’deki rejimin niteliğini, ne de olup-bitenleri anlamak mümkün değildir. Aksi halde derin devlet türü safsatalarla kafalar bulandırılmaya devam edilecektir.
14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti [DP] seçimleri kazanıp hükümet kurdu. Bir muvazaa partisi olarak kurulan DP, güdümlü olmaktan çıkma, Asıl Devlet Partisinden [merkezden] bağımsızlaşma istidadı gösterince, 27 Mayıs 1960’da bir darbeyle devrildi. Aslında on yıllık DP hükümetleri dönemi Asıl Devlet Partisi’nin yeni yönetim üslubunu oluşturması için bir denemeydi. Kuliste kalarak yönetmenin araçları ve mekanizmaları 1960 darbesiyle oluşturulmaya başlandı. Böylece Asıl Devlet Partisi’nin konumunu güvence altına alan bir kurumsal yapı ve işleyiş oluşturuldu. 1960 darbesiyle MGK etkin bir müdahale aracına dönüştürüldü. Ordunun gerektiğinde darbe yapmasına imkân veren yasal düzenleme ‘iç hizmet kanununda’ yapılan bir değişiklikle gerçekleştirildi. Senato, Tabii Senatörlük, Kontenjan Senatörlüğü, vb. seçimle gelen partinin iktidar olmasını engellemenin araçlarından bazılarıydı. 1971, 12 Mart darbesiyle 1960’da oluşturulan kurumsal yapı ve mekanizmalar kısmen takviye edilse de asıl tahkimat 12 Eylül 1980 darbesiyle yapıldı. Dolayısıyla bugünkü durum esas itibariyle 12 Eylül’ün eseridir. 1980 sonrasında seçimle gelen hükümetlerin manevra alanı iyice daraltıldı. Siyasi partiler, seçimler, hükümet, önceki dönemlerden daha da işlevsiz hale getirildi. Bir tür asıl devlet partisinin belirleyici olduğu komprador ittifakın sekretaryası işlevine indirgendi ama asıl işlevi kitleleri aldatmak ve rejimi meşrulaştırmaktır. Elbette siyasi partiler sadece komprador egemen ittifakın sekretaryası ve kitleleri oyalama işlevi görmüyor, gerçek anlamda siyasi parti olmayan, Asıl Devlet Partisi’nin taşeronu olan söz konusu partiler daha çok bir şirkete benziyorlar. Böylesi koşullarda particilik bu işe bulaşanları zenginleştirmenin, bütçeyi ve hazineyi yağmalamanın ve yağmalatmanın bir aracına dönüşüyor… Hiç seçime girmeden bir parti Mecliste grup kurabiliyorsa, orada bir gariplik yok mu? Bu durum siyasi partilerin Asıl Devlet Partisi’nin taşeronu olmaktan dolayı nasıl birbirlerine benzedikleri, nasıl ilkesiz olduklarının da göstergesidir… Elbette siyasi partilerin giderek kamu hizmeti araçları olmaktan uzaklaşmaları sadece Türkiye’ye özgü birşey değil. Fakat, Türkiye’deki Asıl Devlet Partisi’yle siyasi partiler ve hükümet arasındaki ilişkinin Türkiye’nin bir özgünlüğü olduğunu söylemek mümkündür.
Son günlerde yeniden gündeme gelen ‘yargıyı siyasallaştırma’, ‘dini siyasete alet etme’, ‘irticayı tırmandırma’, vb. tartışmalar, ahmakları aldatmak içindir. Rejim her zaman ‘dozunu kendi ayarladığı’ bir dinci gericiliğe ihtiyaç duyuyorken, hükümeti dini siyasete alet etmekle, irticayı hortlatmakla suçlamak, gerçek durumu gözden kaçırmakla ilgilidir. Sorun dini siyasete alet etmekle değil, egemen ittifakın ihtiyaçları doğrultusunda dinci gericiliğin dozunu ayarlamakla ilgilidir. Önce Fetullah Gülen [ve diğerleri] sahneye sürülüyor tüm devlet olanakları seferber edilerek destekleniyor [Aksi halde Fetullah hoca o kadar ülkelede o kadar okul-üniversite, vb’yi açabilir miydi?] sonra da irticanın başlıca tehdit olduğu söyleniyor… Necmettin Erbakan’ı sahneye sürüp-desketleyenlerle, irticadan şikayet edip, irtica ile mücadele ettiklerini söyleyenler aynı çevreler değil miydi? Asıl Devlet Partisi’nin izni ve onayı olmadan din bu şekilde araçlaştırılabilir, devletin içine bu kadar nüfuz edebilir miydi? Öyleyse neden? Fakat, irtica ile mücadele bir işlev daha görüyor: kendi yarattıkları, kendi eserleri olan ‘tehlikeyle’ mücadele ederek’ rejimi büyük bir tehlikeden kurtarıyorlar… Velhasıl ‘kurtarıcı misyon’ gündemden hiç düşmüyor. Yargının siyasallaştırılmasına gelince, böyle bir devlet yapısı ve iktidar ikiliği geçerliyken, Asıl Devlet Partisi diye birşey varken ve dokunulamaz, hesap sorulamazken, asıl söz konusu olan yargı bağımsızlığı değil, yargı bağımlılığıdır… Böyle bir rejim söz konusuyken, bağımsız yargıdan, hukuk devletinden, hukukun üstünlüğünden söz etmek abestir. Hukuk devleti şurda dursun Türkiye hiçbir zaman kanun devleti bile olmayı başaramamıştır… Demokratik denetim yollarının kapalı, sayısız dokunulmazlıkların ve tabuların geçerli olduğu bir rejimde, yargı elbette siyasallaşacaktır, zaten siyasallaşmış durumdadır. Başka türlü olabilir miydi? Yargı bağımsızlığını bir savcının ortadan kaldırması mümkün değildir ama kafaları bulandarmak için bir günah keçisi işe yarayabiliyor?
Şimdilerde hükümetle Asıl Devlet Partisinin uzantıları olan bilinen yapılar arasında alevlenen tartışma, tam bir kayıkçı kavgasına benziyor. Elbette bu tür kayıkçı kavgalarının kendisi bir amaç değil, böylece başka yerlerde sessiz sedasız nice yağma ve talanın önü açılıyor, kurumsal ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar pekiştiriliyor… Bu arada bal tutan da parmağını yalıyor. Asıl Devlet Partisi devlet aygıtı üzerinde sağladığı denetim sayesinde mevcut yapıyı sürdürüyor. Söz konusu denetim de esas itibariyle başta Genel Kurmay [TSK] olmak üzere, TSK’nın bir uzantısı olan MGK, Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, Yüksek yargı organları, Milli Güvenlik Akademisi, CHP, Barolar Birliği, Cumhuriyet gazetesi, MİT, TTK, TDK, medyadaki uzantılar, vb. araçlarla gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla siyaset alanı bürokrasi tarafından bütünüyle kuşatılmış durumdadır ve siyaset-bürokrasi ilişkisi terstir. İlişki siyasetten bürokrasiye doğru değil, bürokrasiden siyasete doğrudur. Bu durum, siyasi partilerin –ki muvazaa partileridir- , seçimlerin, seçimler sonrası kurulan hükümetlerin, seyirciyi oyalamak dışında bir işlevinin olmadığı anlamına gelir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin her zaman ‘sorunlu’ olması da sebepsiz değildir. Zira, Cumhurbaşkanlığı çok büyük yetkilerle donatılmıştır ve onun belirlenmesi ‘Asıl Devlet Partisi’nin’ ilgi alanındadır. Eski MİT müsteşarı Şenkal Atasagun, kendisine yöneltilen: “ Cumhurbaşkanını da dinliyormusunuz, izliyormusunuz” sorusuna, “Gerek yok, bizim istemediğimiz kimse zaten Cumhurbaşkanı olmaz”… diyordu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı anayasanın 102’inci maddesi gereği TBMM tarafından seçilse de ‘gerçek durumun’ eşelenmesi gerekir. Aslında Meclis seçmiyor Meclise seçtiriliyor… En azından bugüne kadarki uygulama öyle…
İttihatçı-Teşkilat-ı Mahsusacı geleneğin mirascısı olan Asıl Devlet Partisi dediğimiz odağın müthiş bir komplo, provakasyon, toplumu terörize etme, şiddeti tırmandırma ve linç ortamı yaratma yeteneği var. Bu durum her türlü demokratikleşmenin önünü kesmeye imkân veriyor. Rejimin Kürt sorunu başta olmak üzere hiçbir temel sorunu çözememesinin, çözmemekte direnmesinin asıl nedeni, sözünü ettiğimiz iktidar ikiliğidir. Bu durum tartışılmadığı, rejime dair gerçek söylenmediği, şeylerin üstünü örten sis perdesi kaldırılmadığı, velhasıl ideolojik netleşme sağlanamadığı sürece, kimse demokratikleşme konusunda kendini aldatmasın… O halde her zamanki önerimi tekrarlıyorum: Gelin rejimin niteliğini tartışalım…













