Suriye’ye dair gerçeği söylemek!*

Yaklaşık bir yıldır Suriye’de “düşük yoğunluklu” bir savaş devam ediyor. Her zaman olduğu gibi medyatik yalanlar ve diplomatik dalavereler ve tam bir ikiyüzlülükle Suriye’ye dair gerçek gizleniyor. Savaşın tarafları hakkında insanların kafası karışık. Genel algı kabaca şöyle: Orada özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa çıkanlara, gösteri yapanlara “zalim diktatör” Beşar Esad’ın askerleri ve polisleri ağır silahlarla saldırıyor, insanları öldürüyor, yaralıyor, hapsediyor, işkenceye tâbi tutuyor, ülkeden kaçmaya zorluyor… Eğer sorun gerçekten hak, özgürlük ve demokrasi talebi ve mücadelesiyle ilgili olsaydı, tartışmasız isyancıların desteklenmesi gerekirdi. Lâkin, gerçek durum görünenden çok farklı… Dolayısıyla söylemle gerçek arasında bariz bir uyumsuzluk var… Elbette Suriye’deki Baascı rejim otokratik bir “muhaberat” rejimi ama orada yapılmak istenen, iddia edildiği gibi otokratik bir rejimin yerine demokratik bir rejim kurmakla ilgili değil. Yıllar öncesinden tezgahlanmış Suriye’yi çökertme planının sahneye konması… Suriye, ABD başta olmak üzere, Siyonist İsrail, ABD uydusu petrol monarşileri ve NATO’cu Türkiye tarafından çökertilmek isteniyor. Suriye’ye saldırı kararı, New York ve Washington’a yapılan suikastın hemen ardından, 15 Eylül 2001’de Camp David’de alınmıştı. Bush yönetimi, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Sudan, Somali ve tabii İran’ı kapsayan bir saldırı planı hazırlamıştı. 2003’de Bağdat’ın düşmesinin hemen sonrasında ABD Kongresi bir Accountability Act’la mümkün olan en uygun zamanda Suriye’yle savaşa girmeyi emrediyordu. Bush’un eli ermediği için iş Barack Obama’nın üzerinde kaldı…

Şam’a giden kanlı yol medyatik yalanlardan ve diplomatik manevralardan geçiyor

NATO’cu ittifaka ve bölgedeki gerici rejimlere ve Türkiye’ye göre, geniş halk kitleleri aylardır Beşar Esad’a karşı daha çok özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklara dökülüyor… ‘Ana-akım medyanın dünyaya servis ettiği resim böyle… Gösterileri örgütleyenler ve sokağa dökülenler “sıradan insanlar” mıdır? Başlarda “demokratik bir muhalefet”in varlığından söz edilebilir. Fakat gösteriler kısa sürede manipüle edilerek ortamın terörize edilmesi sağlanmıştır. Silahın ve emperyalist müdahale çağrılarının yapıldığı ortamda seküler, demokratik güçler sahneden çekilmiştir. Geriye kalanlar kuşkusuz, Mısır ve Tunus’taki gibi özgürlük talebiyle sokağa dökülmüş kitleler değildi artık. Bu gösterilerin arkasındakiler, içindekiler ve önündekiler, Suudi ve Mısırlı fetvacıların El Cezire televizyonundan yaptıkları çağrıya cevap veren dinci fanatiklerdir. Libya’dan, Irak’tan Afganistan’dan vb. geliyorlar… Türkiye’den ve Lübnan’dan Suriye’ye giriyorlar. Elbette aralarında Suriyeliler de var. İsyanın omurgasını Sünni İslam anlayışının fanatik bir yorumunu temsil eden selefiler ve Suriye’de birçok kanlı cinayetin sorumlusu olan radikal dinci Müslüman Kardeşler örgütü oluşturuyor. Amaçları Beşar Esad’ın yerine daha demokratik bir rejim kurmak değil, kendi istedikleri bağnaz bir İslamî rejim kurmaktır. Zira Alevi Beşar Esad’ı bir sapkın, kedilerini de “saf islamın” temsilcisi olarak görüyorlar. [Bu fanatik akımın şefleri dünyanın en kötü rejimlerinden olan ve Esad’a “halkının sözünü dinle” diyecek kadar yüzsüz olan Suudi Arabistan’da mülteci olarak bulunuyorlar ve sapkınların, daha doğrusu Sünnî olmayan herkesin öldürülmesini emrediyorlar.]. Dolayısıyla, rejimin barışçıl göstericileri dağıtmak için silah kullandığı, yüzlercesini öldürdüğü iddiası tipik bir medya yalanıdır. Bastırılması için önce gerçekten gösteri yapılması gerekirdi ve bilinen anlamda gösteriler söz konusu değildi. Tam tersine bu güne kadar yüz binlerce Suriyelinin katıldığı çok sayıda miting rejimi desteklemek için yapıldı ve neredeyse bunların tamamı egemen medya tarafından görmezden gelindi

Kaldı ki rejim daha baştan dış destekli fanatik dinciler tarafından yapılan provokasyonun farkındaydı ve olabildiğince muhtemel bir mezhep çatışmasını engelleyecek şekilde ve yumuşak davranma yolunu seçti. Esad, güvenlik güçlerine sivillere zarar vermeyecek şekilde davranma talimatı vermişti. İsyancılar tarafından iki bini aşkın polisin ve askerin öldürülmesinin nedeni budur… Ölüm timlerinin çoğu dışarıdan [daha çok Türkiye, Ürdün ve Lübnan sınırından] ülkeye sızmış katillerden ve paralı askerlerden oluşuyor. Ordu birliklerine, polis karakollarına, resmi binalara pusu kuruyorlar, hastane, okul ve ulaşım hatlarını bombalıyorlar, kentlerin göbeğinde sivilleri öldürüyorlar. Medya, saldırganların kimliğini ve işledikleri cinayetleri gizlemek için her türlü ahlâk dışı yolu deniyor. El Cezire ve el Arabiye gibi Katar ve Suudi Arabistan destekli kimi televizyonların stüdyolarında hazırlanan filmler, görüntüler ve 1.5 milyon Suriyelinin rehin alındığı gibi yalan haberler tüm dünyaya servis ediliyor. NATO cephesine dahil “ana-akım” Batı Medyası üretilen yalanları yaymak üzere seferber oluyor. Bu konuda o kadar ileri gidilmiş görünüyor ki, mesela Çeçenistan savaşında direnişçiler tarafından ele geçirilen bir Rus uçağının görüntüleri sanki Suriye’de gerçekleşmiş gibi sunulabiliyor… Hızlarını alamamışlar ki 2006 tarihli bir videoyu yayına sokmuşlar… Yüzüne ve vücuduna ketçap sürülmüş insanları savaş mağduru gibi gösteriyor… O kadar ki, İkinci Dünya Savaşına ait görüntüleri bile servis edebilirler… Amaç rejimi olabildiğince şeytanlaştırmak…

Fakat provokasyon için Suriye’ye sızanlar sadece El Kaide ve Müslüman Kardeşlerin silahlı unsurlarından ve paralı askerlerden oluşmuyor. Fransız ve Türk istihbaratçıları ve subayları başta olmak üzere bir çok NATO ülkesinden  ve tabii ABD’den “uzmanlar” da işin içinde. [49 Türk istihbarat görevlisinin, biri albay bir grup Fransız subayının ve bir kaç İngiliz askerinin Suriye rejimi tarafından yakalanması, ortada bir halk isyanı değil, apaçık dış kaynaklı bir saldırı olduğunu ortaya koyuyor.]

Ölü, yaralı ve ülke dışına sığınanlarla ilgili rakamlar da medya yalanlarını takviye edecek biçimde “imal ediliyor.” Rakamlar, İngiliz istihbarat örgütleri tarafından yönlendirildiği ileri sürülen, ne idüğü bilirsiz, yöneticilerinin kim olduğu doğru düzgün bilinmeyen  Londra merkezli “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi” tarafından imâl ve servis ediliyor… Asıl önemli ve rahatsız edici olan husus da, bu “kurum” tarafından uydurulan rakamların Birleşmiş Miletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin hiç bir doğrulama çabası olmaksızın alıp kullanmasıdır. Bu durum bile tüm BM kurumlarının aslında kimin hizmetinde olduğu hakkında da bir fikir veriyor… Aslında “uluslararası” denilen kurumların ulusların kurumları olduğu bir tevatürden ibarettir. Mesela Birleşmiş Milletler Örgütü, baştan beri asıl ABD’nin bir örgütü olarak işlev gördü. Keza Arap Ligi de petrol monarşilerinin oyuncağı haline gelmiş durumda… Başka türlü ifade edersek, kim finanse ediyorsa örgüt onun borusunu çalıyor.

Asıl amaç Beşar Esad rejimini yıkıp, emperyalistlerin, Siyonist İsrail’in, bölge monarşilerinin ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun İslamcı bir rejim kurmaktır.

Aslında Suriye’de yapılan ve yapılmak istenen, Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de Libya’da yapılanın bir tekrarı ve asıl amaç bölgeyi emperyalizm ve başta Siyonist İsrail devleti olma üzere, gerici-çürümüş bölge monarşileri için “dikensiz gül bahçesi” haline getirmektir. Bu amaçla bu güne kadar göreli bir biçimde olsa da onca etnik ve dini ve mezhebi barış içinde yaşatmayı başarmış rejimi yıkmak istiyorlar. Böylece etnik, dini ve mezhep çatışmalarının yolu açılmış olacak. Bölge bütünüyle batağa saplanacak. Eğer mevcut rejim emperyalist komplo sonucu çökertilirse, emperyalizmin peydahlayıp-beslediği Müslüman Kardeşler iktidar olursa, sadece Baascılar değil, Alevi-Nusayriler başta olmak üzere, tüm heterodoks ve Hıristiyan halkların varlığı tehlikeye girecektir. Bu arada, Suriye devletinin, sürekli bir Alevi devleti ya da Alevilerin egemenliğinde bir diktatörlük olarak anlatılmasının gerçek dışılığına da işaret etmek gerekiyor. Fakat bu söylemle Sünni-İslam duyguları harekete geçirilmek, Suriye rejimine yapılan/yapılacak saldırılar meşrulaştırılmak istenilmektedir.

Elbette rejimin demokratikleştirilmesi, her türlü özgürlüğün gerçekleşmesi mutlaka gerekiyor ama onu ancak orada yaşayan halk yapabilir. O halde üç şey: Birincisi, haklar, özgürlükler ve demokrasi ihraç veya ithal edilebilir bir şey değildir, ona ihtiyacı olanların mücadelesiyle kazanılabilir, yaşanabilir, geliştirilebilir ve korunabilir; ikincisi, emperyalistlerin asla demokrasi ve insan hakları diye bir kaygısı yoktur ve olamaz, zira böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır; üçüncüsü de emperyalistlerin demokrasi şampiyonu kesilmelerinin asıl nedeni, başta “eğitilmiş kesimler”  olmak üzere, kitleleri aldatmaktır. Her halde bu kavramı en son ağızlarına alması gerekenler en büyük demokrasi düşmanı olan yeryüzünün egemenleridir… Bu vesileyle Irak’a demokrasi götürme iddiasındaki ülkeler koalisyonundan bazılarının [Katar, Suudi Arabistan, vb.] “demokratik performanslarına” ne demeli? Ve bu ikisinin Bahreyn’de özgürlük talebiyle ayağa kalkan halkı ezmek üzere asker, silah ve para gönderdikleri bilinmiyor mu? Tabii Suriye’yi etkisizleştirmek tek başına amaç değil. Zira, Suriye’deki rejimi çökertmek, Lübnan Hizbullah’ını da etkisizleştirmek demek ki, böylece İran’a giden yol açılacaktır. Zaten nihai hedef de İran’ı çökertmektir. Daha doğrusu Suriye’ye yönelik saldırı, Suriye, Lübnan, Irak ve İran’a yönelik saldırının bir parçasıdır. [Şimdilerde Filistin Hamas’ı, Katar emiri tarafından satın alınmış ve kamp değiştirmiş görünüyor… ].

“Özgür Suriye Ordusunun” ve “Suriye Ulusal Konseyinin” Suriye’yle ilgisi tartışmalıdır…

Bir kere “Özgür Suriye ordusu” denilen bir tevatürden ibaret ve zaten ‘özgür’ de değil, olması da beklenemez. Paralı askerler, silahlar, propaganda aygıtı dışarıda kotarılıyor ve dışarıdan geliyor. Aslında birer ölüm mangası olan paralı askerler bu işi ABD, NATO Avrupa’sı, Siyonist İsrail, petrol monarşileri ve Türkiye adına yapıyorlar… Aynı şey “Suriye Ulusal Konseyi” için de geçerli. Bu örgüt ta baştan Fransa’nın gözetimi altında Paris’te peydahlandı… Bütün bunlar yapay ve Suriye toprağında kök salamamış zorlama “örgütler”… Benzer bir zorlama Türkiye’deki mülteci kampları için de geçerli. Aslında Hatay sınır bölgesinde oluşturulan kamplar reel bir ihtiyaca cevap vermekten çok, başta Batılı ülkelerin insanları olmak üzere, dünya kamuoyunu [eğer öyle bir şey varsa] etkileme amacı taşıyor… Bu operasyon ünlü şahsiyetlerin ziyaretleriyle, diplomatik planda da destekleniyor. Ünlü sinema oyuncusu Angelina Jolie’nin, BM eski Genel sekreteri Kofi Annan’ın ve ABD’li bazı senatörlerin ziyareti gibi… Böylece bir an önce harekete geçilmesini sağlamak için dikkâtler Suriye’ye çekilmek isteniyor…

AKP hükümetinin Suriye’ye saldırı için bu kadar hevesli ve aceleci davranması nasıl açıklanabilir?

Açık olan bir şey varsa, “Suriye’nin düşmanları cephesi” Esad rejimini çökertmek istiyor. Ortak amaç bu olsa da hepsinin kendine göre bir “gerekçesi”  var. ABD ve NATO için Esad rejimini çökertmek, İran’ın en önemli müttefikini yok etmek demek. Körfezin gerici monarşileri için seküler bir rejimi fanatik bir teokrasiyle ikâme etmek demek. El Kaide, Vahabiler ve Selefiler için başlıca amaç seküler rejimden kurtulmak demek. Siyonist İsrail için bölünmüş, parçalanmış, çökertilmiş bir Suriye, bölgedeki hegemonyasını güçlendirmek, istikrarlı bir “düşmana” son vermek demek… Türkiye ısrarla  “uçuşa yasak bölge”, değilse bir “insânî yardım koridoru” öneriyor. Aslında İnsanî yardım koridoru fiilen ülkeye saldırı demektir ve “insanlıkla” bir ilgisi yoktur… Söz konusu olan gerçekten insâni kaygılar mıdır? Zaten kendi topraklarını saldırganlara bir üs olarak kullandırması, silahların ve savaşçıların geçişini sağlaması, silah yardımı yapması, istihbarat ve askeri uzman desteği… geçerli uluslararası hukuk kurallarının ihlâli anlamına geliyor… Acaba AKP hükümeti bütün bunları kendi neoliberal kapitalist “ılımlı İslam” modelinin bölgede zafer kazanması için mi yapıyor? Yoksa başkaca amaçlar da söz konusu mu? Parçalanmış Suriye’den bir pay mı kapmak istiyor ya da vâsilik yapacağı zayıf bir İslamcı hükümet mi? “Gerekçeler” ne olursa olsun, derhal bu uğursuz yoldan dönülmeli, bu amaçla da muhalefet sesini yükseltmelidir. Zira olanlardan ve olacaklardan hepimiz sorumluyuz. Aslında Suriye’ye saldırı hepimize saldırıdır. “İnsânî yardım” ve “demokrasi”  götürmek üzere Irak’a giren ABD ve NATO’cu müttefiklerinin 1.2 milyon insanın ölümüne neden olduklarını hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Irak’ın işgali sürecinde gösterilen duyarlılık Suriye’den esirgenmekte; yoksa bütün bölgemizi yakacak bir savaşın eşiğinde olduğumuz idrak edilmiyor mu? Bunca zaman suskun kalınması büyük bir hata iken, halen bu hatadan dönme şansımız ve olanaklarımız var. Bir an önce, gittikçe yaklaşan emperyalist saldırıya karşı sesimizi yükseltmek, şu aşamada en haysiyetli tavır olacaktır.

Türkiye ve Orta Doğu Forumu Vakfı [ Özgür Üniversite] adına Dr. Fikret Başkaya

*17 Nisan 2012 tarihinde Özgür Üniversite’de yapılan basın toplantısında sunulan metindir. 

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e