Sürecimizi sorgulayalım !

“Kendi ülkeleri olmaksızın, bağımsızlık cesareti olmaksızın, Kürtlerin kaderi daha büyük güçlerin kaprislerine bağlı olacaktır.” Jeffrey Fleishman

Kürt ulusu acılarıyla, kederleriyle, sevinç ve umutlarıyla bir yılı daha geride bıraktı! Zor ve kanlı, bunun yanında darmadağınık bir süreç yaşandı. Kürt ulusu bir kere daha kapı arkalarında sürdürülen kanlı pazarlıkların hesabına kurban edildi.

14Sömürgeci Türk devleti Kürdistan’da sürdürdüğü politik cinayetlerin, kitlesel imha eylemlerin günden güne deşifre olmasıyla sıkışmış durumda. Buna rağmen Kürdistan’da sürdürdüğü vahşetle Kürt ulusunu inkâr etme politikasından bir dirhem ödün vermiyor. TC’nin sürdürdüğü şiddeti protesto eden Kürt çocuklarının güvenlik güçlerine taş attıkları gerekçesiyle kolunu kanadını kırdığı gibi on yılları kapsayan cezalara çarptırarak hapishanelere doldurmaktadır. Bunun yanında İzmir’de DTP konvoyunu taşlayan Türk milliyetçilerine ise aynı güvenlik güçleri destek veriyor! Türk devleti bu kadar onursuz bir geleneğe sahip bir devlettir.

Sömürgeci TC’nin sürdürdüğü Kürt karşıtı politikası bu kadar açık ve net iken demokratik muhalefetin yanında Kürt liberallerinin korku duvarlarını aşma cesaretini göstermediği gibi devletin bekası için farklı organların akıl babalığını yapmaktadırlar. PKK’nin terörünü lanetlerken bu terörü destekleyen, besleyen, geliştiren kaynaklara, yapılara tek bir eleştirileri söz konusu değil.

Muhalefetin altına imza attığı yasalarla birlikte basının gönüllü desteğini alan Türk devleti Kürtlerin ulusal haklarından doğan istemlerine karşı vahşice saldırmakta, ne pahasına olursa olsun bu beladan kurtulmak için elinden geleni yapmaktadır.  “Açılım” adı altında Kürdü Kürtlerle vurmaya çalışarak işin içinden çıkmak için çırpınıyor, bunu yaparken tüm kurum ve kuruluşlarıyla devletin çürümüş cesedinin kokusunu Kürtlerin boynuna yıkmaya çalışıyor. Hesapta “demokratik açılım” adı altında sürdürülen çalışma gene devletin eliyle Reşadiye de yapılan saldırıyla önünü kesti ve devletin yaptığı bu eylemi PKK üstlendi(!) ve böylece öldürülen yedi Türk askerin hesabı Kürtlere çıkarıldı. Ahmet Altan’ın dışında hiç kimse şu soruyu sormadı: “Reşadiye de yapılan saldırı Kürtlere ne kazandırdı?” Öte yandan Genel Kurmayla birlikte PKK cennahı Taraf gazetesine saldırıyor ve Ahmet Altan’ı tehdit ediyor. Fakat PKK- Devlet işbirliğini görmek, tartışmak, sorgulamak kimsenin aklına gelmiyor. “TC, devletinden kurtulmasına kurtulacağız da PKK den bizi kim kurtaracak?” Bütün mesele burada yatmaktadır.

Seksen küsur yıldır başını kaldırmayan demokratik ve sosyalist muhalefetin bugün çıkardığı sesler gerçeği ifade etmiyor. Devletin onlara verdiği gıdayla ayakta durarak muhalefet edilmeyeceğini anlamayan Kürt siyasal Kadrolarının büyük bir çoğunluğunun bu gün TC devletine çiçek uzatmaları onların yüzsüzlüğünü, Kürt ulusuna karşı işledikleri suçları gizlemeye, aklamaya yetmiyor.

Bugün gelinen noktada dış müdahaleler olmaksızın TC devleti Kürt sorununun “çözümü” için bu kadar candan eğilim göstermesi söz konusu değildir. Daha düne kadar aşiret reisi dediği Güneyli Kürtleri devlet merasimiyle karşılıyor, sayın diyor. Demek zorunda bırakıldığı için bunu yapıyor. Her defasına ABD ve AB tarafından kulakları çekildikçe Kürtlerin dilinden, Kültürel haklarından bahsetmek zorunda kalıyor. Diğer yandan “PKK terör örgütüne karşı operasyon” adı altında Kürt köylerine komando baskılarını sürdürüyor, sınır ötesi dediği Güney Kürdistan bölgesinin federal yapısının daha fazla bağımsızlığa doğru eğilim göstermemesi için çağın en modern savaş uçaklarıyla bölgenin üzerinden alçak uçuşlar düzenliyor. İktidar ile muhalefeti ile süren kavga “sivil” siyasetle TSK arasında “kavgaya” dönüşmüş biçimde görünüyor.

ABD 1999 yılında Abdullah Öcalan’ı Kenya’da tutuklayıp Türk devletine teslim ettiği sıra “Kürtler üzerindeki baskıyı azaltmaları için Türk yetkililerini ha bire dürtükledi ve Ankara’yı direnişe gösterdiği sert karşılık için eleştirdi. Türk – Kürt sorununun Türkiye’deki sivil-asker ilişkisine ve AB üyeliğine etkileri Amerika için oldukça önemli. Kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin bekçisi ilan eden ordu geleneksel olarak Kürt etnik varlığının kabulüne ve Kürtçeyi okullarda veya medyada kullanmanın önünü açacak reformlara karşı isteksiz olmuştur. Ordu gerek içerde gerekse dışarıda Kürt sorunu karşısında en etkili aktör olmuştur. Bazı zamanlar oldukça gaddar, zalimce önlemler tasarlamıştır. 1960’lardaki askeri cunta, Kürtlerin belli bir coğrafya’ya bağlılığını kırmak için, muazzam bir nüfusu göçe zorladı. Bugüne kadar, Türk-Kemalist kurum, ki orduda, yargıda, sivil bürokrasinin bazı kesimlerinde ve medyada yapılanmıştır, Kürt sorununda statükoyu korumayı başarmıştır.” (1)

Bu statükonun kırılması oldukça sarsıcı sonuçların olacağını bilen Türk devleti yeni manevralar için kendini sağa sola vuruyor. Bir taraftan TSK bünyesinde “kanun dışı” oluşturulmuş JİTEM gibi kurumları tasfiyeye yönelirken, o bir taraftan polis teşkilatının yeniden silahlandırılması ve daha da modernize edilmesine gidiliyor. Böylece demokratikleşmeye geçiliyor imajı yaratılmak isteniyor ve bu demokratikleşmeye Kürt ayağını da dahil ederek programı geliştirilmekte. Demokratik gelişme görüntüsüne bürünmüş kavga derinleştikçe milliyetçi politikada o derece üst boyuta sıçramış durumdadır. Bir taraftan demokratikleşme adı altında “açılım” sürerken o bir yanda batıda Kürtlere yönelik linç hareketi derinlik kazanmaktadır.

Taraf gazetesinin düzenlediği: “Demokratik bir Türkiye için mücadele” toplantısına katılan HAK-PAR genel başkanı orada yaptığı konuşmasıyla hem geçmişini inkâr etti hem de TC devletine çiçek uzattı! TC devleti bu uzatılan çiçeği alır mı bilmiyoruz? Fakat bildiğimiz bir şey varsa o da TC devletinin burun kıvırıp dalgasını geçeceğidir. B. Bozyel‘in geldiği gelenek geçmişte de CHP’ine çok yağ çekmişti, bu günde AK-PARTİ’YE yağ çekmektedir. Zaten HAK-PAR’ın onursal başkanı olan A. Melik “Kürtlerle Türkler iki Müslüman kardeş” olduklarını deklere edip tartışmalara nokta koymamış mıydı?

Tabi Ergenekon davasının Kürt ayağı mitolojik bir vaka olarak TC devletinin tozlu raflarında çürümeye bırakıldı. Çünkü Kürt sorunu bir olgudur, gerçek bir olgudur; bu olgu bağımsızlık, özgürlük ve toprak sorunudur. TC devletinin ön gördüğü ve dışarıdan yapılan baskının sonucu olarak Kürtlere bir takım kültürel haklar tanıyarak Türkiye’nin demokratikleşmesi gerçekleşemez, bu anlamıyla bizim liberallerin gözyaşları arasında ellerinde çiçekler uzatarak TC devleti Kürt kimliğini tanımaz. Türkiye de Kürt kimliğinin tanınması siyasi bir sorun olduğu gibi özünde üzerinde yükseldiği resmi ideolojinin değişmesi demektedir, bu da mümkün değildir. Kürt sorunundan dolayı oluşan statüko askerlerin vesayeti altındadır. Sivil siyasetin bunu çözmesine gücü yetmez.

Kozmik odalara Türk savcısı, yüksek hâkimi TC Anayasanın bunlara verdiği yetkiye rağmen giremedi, girmeleri gene askerlerin onayı ile olmuştur. Bir kere daha göstermiştir ki askerler parlamentonun, yargı organlarının da üstündedir. Bu aşılmadan Kürt sorunu nasıl çözülecek, Türkiye nasıl demokratikleşecek?  Taraf gazetesini yürüten bir avuç insan askeri vesayetinden çıkılarak Kürt sorunun demokratik sistemle çözülerek Türkiye’nin demokratikleşeceğine inanıyor, fakat Kürt sorunun ulusal bir sorun olduğunu, dolaysıyla resmi ideolojiyle hesaplaşılmadan çözülemeyeceğini bir türlü kavrayamıyorlar.

Sadece algı yanlışı Türk solu başta olmak üzere demokratik muhalefetinde yok, Kürt siyasal kadrolarının, aydınlarının birçoğunda da mevcuttur, dolaysıyla sağlıklı bir mücadele yürütülemiyor. Bu anlamıyla siyasi ufku dar politikacıların çırpınışları beyhudedir. Hayat realitedir, mücadele çetindir.

metinesenazadi@gmail.com

(1) Henri Barkey : Kürdistan Üzerine Çatışmaları Engellemek adlı Kürt raporu, çeviren Hanife. Kaynak: Serbesti Web sitesi

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e