Statüko Kriz Geçiriyor!

Bir önceki yazımda (2010’a Girerken Kaos Devam Ediyor!), Türkiye’de ve Kürdistan’da kaotik ortamın devam ettiğine işaret etmiştim. Yazının devamında kaotik ortamın, devletin yapısal karakterinden kaynaklandığını, Türk devletinin devir aldığı miras, kuruluş felsefesi ve yüz yıllık icraatının değişime, dönüşüme, geçmişle yüzleşmeye olanak tanımadığını iki simge karakterle hatırlatmaya çalışmıştık. Ve yine dünyadaki konjonktürel gelişmelerin, Türk devletinin statükocu yapısını zorladığını, statükonun çatırdamaya başladığını ve her tarafından cerahat akmaya başladığını belirtmiştik.

Türk devlet sistemi, halkın istemlerinin temsiline olanak tanımaz. Devlet kurumları (askeri ve sivil bürokrasi, yargı ve parlamento), resmi ideolojiyi savunmak, korumak ve kollamakla mükelleftir. Aynı zamanda her kurum, diğer kurumların muhtemel “sapmalarına” karşın tetikte olmak zorundadır. Örneğin Anayasa Mahkemesi Parlamentoyu, Cumhuriyet Başsavcılığı siyasi partileri, HSYK (Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu) yargıyı, Danıştay yürütmenin icraatlarını, militarist bürokrasi bütün devlet kurumlarını denetlemek ve gerektiğinde hizaya getirmekle görevlidir.

Türk devlet sisteminde halk potansiyel suçludur. Sadece “suçlu” olarak görülen Kürtler değildir; Kürtler, düşman kabul edilmiş ve bütün plan ve programlar, bu tespite istinaden yapılmıştır. Kürtlerin dışında kalanlar da güvenilmezdir ve “devletin idaresi bunlara teslim edilmeyecek kadar” önemlidir. Bundan hareketle devletin görünen ve görünmeyen kurumları, açık ve gizli anayasası (Milli Siyaset Belgesi), yasaları ve gizli sahra talimatnameleriyle yürütülen bir aygıta dönüştürülmüştür. Bu aygıt, kendini taşıyamaz hale gelmiştir. Enerji koridorunda yer alan Türkiye’nin dünyaya uyumu gündemdedir ve ideolojik devlet yapılanmasının ıslah edilmeye ihtiyacı vardır.

Bu anlamda son iki haftada oldukça çarpıcı gelişmeler meydana geldi. Geçen hafta, HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu), Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Ergenekon soruşturmasına müdahale etti ve soruşturmayı yürüten dört savcının yetkilerini elinden aldı. Akabinde “Balyoz Darbe Planı” kapsamında, 49 emekli veya muvazzaf subay gözaltına alındı. Bunlardan otuz küsur muvazzaf ve emekli subay tutuklandı.

Geçen haftaya damgasını vuran olay, şüphesiz ki HSYK’nin Erzurum’da sürdürülen Ergenekon Soruşturmasına yaptığı müdahaledir. Bu yazımızda HSYK’nın yapısı ve icraatları üzerinde duracağız. HSYK’nin aslî görevi, yargıyı sıkı denetim altında tutmak, resmi ideolojiyi “hakkıyla” özümseyememiş unsurları ayıklamak, yargılamalarda muhtemel “sapmaları” bertaraf edip “uyumu” ve “yekpareliği” sağlamaktır. Her devlet kurumu gibi HSYK da kendisini devletin sahibi kabul eder; Kemalist ideolojiyle bezenmiş “kutsal yapıyı” koruma amacına dönük olarak muhtemel aşınmalara karşı koruma zırhını güçlendirecek önlemler alır. Bunun en iyi yolu “sızmalara” karşı içeriyi sağlam tutmaktır. Bu nedenle HSYK’nin kararları, tıpkı Askeri Şura Kararları gibi yargıya kapalıdır.

Bunun en iyi örneği Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın başına gelenlerdir. Devletin resmi görevlileri Şemdinli’de Umut Kitapevini bombalarken halk tarafından yakalanır. Soruşturmayı Van Özel Yetkili Savcısı Ferhat Sarıkaya yürütür ve zanlılar hakkında hazırladığı iddianamede sanıkların yalnız olmadıkları, üst makamlarca (dönemin Genel Kurmay Başkanı kast ediliyor) korunduğu iddia edilir. Bunun üzerine dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın talimatıyla HSYK harekete geçer, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten (avukatlık dahil) ihraç eder. Söz konusu dava Van Askeri Mahkemesi’ne gönderilerek, sanıkların tahliyesi sağlanır.

Van Savcısı’nın apar topar görevden alınması ve Şemdinli Dosyası’nın kapatılmasının iki önemli sebebi vardır.

Birincisi, olayı gerçekleştiren gizli yapının organize olduğu ve devletin üst kademelerine (Genel Kurmay Başkanı kastediliyor) kadar uzandığı iddianamede belirtilmesidir.

İkincisi, davanın Şemdinli’de meydana gelen olaylardan hareketle açılması ve bu illegal yapılanmanın Kürdistan’daki faaliyetlerini kapsaması ihtimali, devletin tüm kurumlarını rahatsız etmiştir. Devletin gizli yüzünün esas pratik faaliyet alanı Kürt coğrafyasıdır ve bu örgütlenme faaliyetlerinin deşifresi sakıncalıdır. Bu nedenle Ergenekon kapsamında yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar İstanbul merkezli başlamış ve Kürt illeri bu soruşturmanın dışında tutulmuştur.

HSYK’nin icraatları Van Savcısı’nın görevinden, Erzurum’daki savcıların da yetkilerinin ellerinden alınmasından ibaret değildir. Bu iki olay, kamuoyunun bilgisi dahilindedir. HSYK’nin buna benzer bir dizi icraatı vardır ki kamuoyu bunlardan haberdar değildir. Örneğin 1998 yılında Ağrı İli Ağır Ceza Mahkemesi Üyesi Vahdettin Gümgüm’ün[1] meslekten ihraç edilmesi…

Vahdettin Gümgüm, Ağrı İli Ağır Ceza Mahkemesi Üyesi iken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 21.05.1998 gün 1998/130 sayılı kararı ile hâkimlik mesleğinden çıkartılır. Sayın Vahdettin Gümgüm’ü meslekten (avukatlık dahil) ihraca götüren süreç, Ağrı Valiliği’nin 08.12.1987 günlü ihbarıyla başlar. Adalet Bakanlığı’nın 17.12.1987 günlü soruşturma iznine bağlı olarak, soruşturma açılır. Adalet Bakanlığı’nın 11.03.1998 günlü oluruyla hazırlanan fezleke, Hâkim Vahdettin Gümgüm hakkında gereği yapılmak üzere Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na gönderilir.

Hâkim Vahdettin Gümgüm’e isnat edilen soruşturma maddesi: Kusurlu veya uygunsuz ve ilişkileriyle mesleğin şeref ve nüfûzunu, şahsî onur ve saygınlığını yitirdiği…dir.

Fezlekede “Mesleğin şeref ve nüfûzunu ve şahsî onur ve saygınlığını” yitirdiği iddiasına dayanak gösterilen gerekçelerden bir kaçını aktaralım:

“- Ağrı İlinde göreve başladığı tarihten itibaren PKK Örgütü sempatizanı olduğu iddia edilen 19.05.1996 tarihinde ölü ele geçirildiği söylenen Cemil Duman’ın abisi olan Ağrı Baro Başkanı Avukat Eyüp Duman ve yine anılan örgütle yakınlığı bilindiği iddia edilen Avukat İkram Çetinkaya ile samimiyet kurup her yerde birlikte olduğu,

-İl merkezinde bulunan 12. Piyade Mekanize Piyade Tugayı’na ait orduevine kendisinin ve kardeşinin konumundan dolayı girmesi istenmeyen Baro Başkanı Avukat Eyüp Duman’la birlikte gittiği, oyun oynadığı ve komutanların bu gidiş gelişlerinden rahatsız olduğu bu durumu açığa vurdukları belirtilmektedir.

-Vali Muavini’nin tayini nedeniyle verilen veda yemeğinde Kıdemli hakim olarak Komisyon Başkanı sıfatıyla kendisine ayrılan protokoldeki yerine oturmadığı, Baro Başkanı Av. Eyüp Duman ve ailesi ile ayrı bir masada oturduğu, koro halinde Türkçe söylenen türkülere katılmadığı ve yanındakilerle Kürtçe konuştuğu,

-Devletin bölgedeki uygulamalarını eleştirdiği, yöre (Kürt) halkının ezildiğinden bahsettiği”[2] iddia edilmektedir.

Yukarıda belirtilen fiiller, “mesleğin şeref ve onurunu” bozacak nitelikte fiil olarak görülmüştür. Ayrıca, Adalet Bakanlığı’nın 11.03 1998 tarihli Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na gönderilen Düşünce yazısında (fezleke)’in 3. sayfasında soruşturma maddelerinin izahı başlığı altında:

“-Hâkim Vahdettin Gümgüm’ün Ağrı Valiliği tarafından ihbar edildiği,

-Valilikçe yapıldığı iddia edilen istihbarı çalışmalarda Vahdettin Gümgüm’ün Muş Varto İlçesi nüfusuna kayıtlı olduğu yani Kürt kökenli olduğu belirtilmiştir.”

Hâkim Vahdettin Gümgüm’ün hâkimlikten ihracına neden olarak gösterilen ve “mesleğin şeref ve onuru ile bağdaşmayan tutum” olarak iddia edilen yukarıda birkaçının sıraladığımız fiiller, Vahdettin Gümgüm’ün etnik kökeni ve siyasal düşüncelerinden ötürü kendisine dayatılan isnatlardır. “Bununla görüldüğü”, “şunun la oturduğu” isnatları soyut olup, tamamen asıl gerekçeyi örtmeye yönelik çabalardır. Kaldı ki söylenen iddiaların tamamı doğru olsa bile (ki Vahdettin Gümgüm’ün, bunların tamamını yalanladığını da belirtelim) iç hukuk mevzuatına göre suç teşkil etmemektedir.

Ayrıca kişinin yakınlarından veya tanıdıklarından birinin soruşturma geçirmiş olması, cezaların ve suçun şahsiliği gibi evrensel hukuk kuralı dikkate alındığında, hiçbir şekilde kendisini bağlamaz. Bu nedenle Vahdettin Gümgüm ve benzerlerine karşı yürütülen işlemler hukukî bir süreç değil, siyasal bir tavırdır. Esas itibariyle devletin yapısal karakterini ortaya koyar. “Anti-Kürt” refleksle kurgulanan devlet yapılanmasının pratikteki tezahürüdür. HSYK’ye göre Kürt olmak veya bunun bilincinde olmak “mesleğin onur ve şerefini” ortadan kaldırır.

1998’in bugünden farkı, devlet kurumları arasında müthiş bir uyum söz konusudur. Ağrı Valiliği ihbar ediyor, Adalet Bakanlığı jet hızıyla soruşturma açıyor, fezleke hazırlıyor ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na sevk ediyor. Akabinde HSYK, meslekten ihraç kararını veriyor. HSYK’nin kararı ile iç hukuk yolları kapanmıştır.

Hâkim Vahdettin Gümgüm’le ilgili HSYK kararı aleyhinde 01.02.2000 gün ve 54516/00 başvuru numarasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açılır. Davanın Avrupa’daki serüveni oldukça ilginçtir. Açılan davada, 1.500.000 ABD Doları maddî, 1.500.000 ABD Doları manevi olmak üzere; toplam 3.000.000 ABD Doları tazminat talep edilmektedir. Tazminat talebi haklı ve yüksek bir meblağdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dava sonucunda mahkûm olacağı kesin gibidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin dava ile ilgili istediği bazı belgelerin, avukatlar tarafından zamanında gönderilmediği için, dava (kendisinin ölümünden 2 ay sonra) düşmüştür; reddedilmemiştir; ne ki ailesinden öğrendiğimize göre, ailenin zorlamaları neticesi bundan haberdar olmaları ancak 3 yıl sonra mümkün olacaktır. Bu Mahkeme’de ise, bir dosyaya ilişkin tüm bilgi ve belgeler, bir yıl bekletildikten sonra imha edilmektedir. Ortada açıklanması zor bir durum vardır. İhmal mi? Kasıt mı? Bunu bile bilmek olanaklı değil; ancak davanın özelliği ve maddî boyutu dikkate alındığında ihmal edilmeyecek kadar önemli bir dava olduğu kesindir.

Saygılarımla.

26.02.2010

Sayın Nedim DİT’in Vefatının 3. yılında sabık Ağır Ceza Hakimi, Kürt aydını: Vahdettin Gümgüm’ün Anısına adlı makalesi için tıklayın


[1] Vahdettin Gümgüm, 1956 Muş-Varto doğumludur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Son olarak görev yaptığı Ağrı İli Ağır Ceza Mahkemesi üyeliğinden, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı ile ihraç edilmiştir. İhracından sonra Muş’ta bir hukuk bürosunda gayrı resmi sıfatla çalıştı. Yılların getirdiği ağır yükün etkisiyle akciğer kanseri hastalığına yakalandı ve 18 Mayıs.2005 tarihinde, tedavi görmekte olduğu Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde vefat etti, aynı günün gecesinde memleketi olan Muş’un Varto ilçesinde defnedildi.

[2] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru dilekçesinden

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e