Sosyal, Kültürel, Etik bir dönüşüm olarak Sosyalizm ..*

EthicEğer bir ekonomik-sosyal dönüşüm, geniş halk kitlelerinin bilincinde radikal bir dönüşüme, köklü bir sıçrayışa eşlik etmiyorsa, orada gerçek anlamda devrimden söz etmek mümkün değildir. Toplum çoğunluğunun bilincinde bir sıçrama söz konusu değilse, kitlenin “devrimci dönüşüm” sürecine katılımı bir retorik veya “biçim” olmanın ötesine geçemez. Kitlelerin bilincinde köklü bir “devrim” olmadan gerçekleşen tüm “dönüşümler” de en iyi koşullarda bir çeşit “hükümet darbesi” olabilirler… Kitlenin süreci belirlemesi gerekirken, kitle süreci yönetip-yönlendirenlerin elinde bir manipülasyon aracı, bir çeşit ‘hammadde’ ya da ‘yakıt’ işlevi görecektir. Aslında “yeni kurumların” oluşturulması aldatıcıdır. Yeni kurumlar, kitlenin kaderinin sürekli ve kalıcı olarak “değiştiği” anlamına gelmez. Yapılan, son tahlilde eski şarabı yeni şişede sunmaktan ibarettir. Bu bakımdan L. Trotsky: “Devrim her şeyden önce kişiliksiz oldukları varsayılan kitlelerde insanî olanın uyanmasıdır.” derken tamı tamına bunu ifade ediyordu. Bu yüzden, kimi ekonomik-politik dönüşümler yapmak, “yeni kurumlar” oluşturmakla devrim gerçekleşmiş olmaz. Devrimin gerçekleşebilmesi için radikal bir sosyal, etik ve kültürel dönüşüm de olmalıdır. Aksi halde birey “insanî” olarak azgelişmişlik statüsünde kalmaya devam edecek, kendi bireysel “özerkliğini” kazanması da mümkün olmayacaktır.

Halk çoğunluğu adına başkaları, “devrimci öncüler” karar vermeye devam ettikçe, geniş halk kitlelerinin kaderi ve akıbeti “halk yararını” bilenlerin insafına tâbi olmaya devam eder. O zaman hemen şu soru akla gelecektir: Kitleler kendiliğinden durumlarının bilincine varabilirler ve sadece politik-ekonomik değil, kültürel-etik-sosyal bir radikal dönüşümü gerçekleştirebilirler mi? Her ne kadar “devrimci çevrelerde” halkın kendiliğinden eylemleriyle bunu gerçekleştiremeyeceği, en iyi koşullarda “ekonomik bilince” ulaşabileceğine dair genel bir kanaat geçerli olsa da, bu doğru değildir. Aslında bu görüşün bu ölçüde yaygın oluşunun nedeni, kitleyi ve kitle hareketlerini manipüle etmeyi  “meslek” edinmiş olanların yaygın bir nüfûza ve ideolojik üstünlüğe sahip olmalarındandır. Geniş kitleler “eski yerlerini” ve “konumlarını” muhafaza etmeye devam ettikleri sürece, devrim yapanlar tarafından manipüle edilmeye, yönetilip-yönlendirilmeye de devam edeceklerdir. Bu durumda devrim, olsa, olsa devrimi yapanların “devrimi” olabilir… “Devrim” denilen de süratle ‘kurumsallaşıp’ devrimin inkarına dönüşür… Elbette devrimi yapanlar, kitleyi ve kitle hareketini manipüle edenler kitlelerin bilincinde de devrimin gerçekleşeceğini; ama bunun belirli bir zaman alacağını, bir “geçiş süreci” sonucu gerçekleşeceğini, “kitlenin henüz böylesi bir dönüşüm için yeterince olgunlaşmadığını,” vb. söylemeye devam edeceklerdir. Eğer kültür denilen, bir ‘insanlaşma’ süreciyse, insan doğasında mündemiç olan ‘insanî potansiyelin gerçekleşmesiyse,’ devrim behemehâl  kültürel bir olgudur ve her ikisi de aynı amaca yöneliktir: İnsanların her seferinde daha ‘iyi’ yaşamalarının olanaklarını yaratmak, insanda ‘insanî olanın gerçekleşmesini’ sağlamak… Velhasıl, yoksunluk zincirini kırmak, insanî olanın, insanî potansiyelin gerçekleşmesinin önünü tıkayan engelleri aşmak, baskıdan, sömürüden, hiyerarşiden, toplumsal eşitsizliklerden kurtulmak… Demek ki; gerçek anlamda devrimden söz edebilmek için, kimi “yeni kurumlar” ve “yeni söylemler” ve sloganlar yeterli değildir. Devrim sadece yeni kurumlar oluşturup onun ötesine geçemezse, insanlar arasında yeni ilişkiler yaratamazsa; ve emekçi çoğunluğun toplumsal yapıdaki konumunda radikal ve kalıcı bir kayma sağlayamazsa, gerçek anlamda “devrim” den de söz edilemeyecektir. Devrim, özgürleştirici, insanî potansiyeli harekete geçirici, yeni ilişkiler, yeni bir kültür yaratabilmelidir. Yeni bir kültür, “yeni ve farklı ihtiyaçlar” da yaratacaktır; ve bu yeni ihtiyaçlar sınıflı toplumda geçerli olanın daha yoğun ve daha hızlı taklit edilmesiyle gerçekleşemez… Buradan bir başka sonuç çıkar: Sınıfsız, sömürünün, baskı ve hiyerarşinin geçerli olmadığı bir toplumsal düzene giden yollarla nihai hedef arasında doğru yönde bir ilişki söz konusudur. Son analizde, kapitalist üretim ve tüketim modelini esas alan, onu daha hızlı taklit etmeyi marifet sayan, “ileri” kapitalist ülkelerin üretim ve tüketim düzeyine kestirme bir “geçiş süreci” mümkün olsa bile, varılan yer ‘sosyalizm’ kavramıyla ifade edilenle örtüşemez. Maurice Godelier’nin dediği gibi, “kapitalizmin ayaklarıyla yürüyerek” ancak “kapitalistsiz kapitalizme” varılabilir.” Bu itibarla, devrim öncesinde geniş kitlelerin bilincinde kayda değer bir sıçrama olmadan “gerçekleşen” “devrimin” yeni bir kültür, yeni etik değerler yaratarak, “özgürlükler krallığına” (le royaume de la libérté) giden yolu aralaması mümkün değildir.

Eğer devrim, radikal bir sosyal, kültürel, etik dönüşümse, kendilerini ‘sosyalist,’ dahası ‘komünist’ olarak tanımlayan rejimlerin hangi nedenler yüzünden bu amacın uzağına düştüklerinin tahliline geçebiliriz. Başka türlü söylersek, derginin bu sayısının konusu olan: Nerede hata yapıldı? sorusunu tartışabiliriz. Elbette bu kapsamlı bir sorudur ve hemen karşımıza iki önemli sorun çıkıyor: Bir kere, bu kadar kısa bir yazıda bu kapsamda bir sorunu tartışmak sanıldığından çok daha zordur; ikincisi, bizim entelektüel kapasitemizi, yetişkinliğimizi ve yetkinliğimizi zorlayan bir durum söz konusudur. Yine de cesaret edip bu devasa sorunu tartışmayı deneyeceğiz ve eğer, ‘verimli’ bir tartışma başlatabilirsek, yazı kendi sınırlı amacının ötesinde bir anlam bile taşıyabilecek… Sosyalizmin gerçekleşmesinin önündeki engeller nelerdi? Hangi sebeplerle devrim hedeflerinden saptı? Tartışma aşağıdaki başlıklar altında sürdürülecek: Teorinin dogmatikleştirilmesi veya teori yokluğu, örgütsel yanlışlar, demokrasi sorununun kavranışındaki aymazlık, geçiş sorununun yeterli düzeyde kavranamamış olması, kültür sorununun, daha açık bir ifadeyle, kültür, din, etik vb. gibi sorunların yetersiz veya yanlış kavranışı, klasik metinlerin birer “kutsal kitap” mertebesine yükseltilmesi…

Bir yerde bir kavram veya sözcük çok sık kullanılabilir; ama orada o kavrama veya sözcüğe uygun bir ‘gerçeklik’ olmayabilir. Başka bir ifade ile, retorikle realite arasında bariz bir uyumsuzluk olabilir. Sosyalist olduğu söylenen toplumlar olsun, kendilerine sosyalist diyen hareketler olsun, dillerinden hiç düşürmedikleri kavramlardan biri herhalde “bilimsel sosyalizm” idi. Yapılanların bilimle uzaktan yakından ilgisi olmamak bir yana, bilimin inkarı olanın “bilimsel sosyalizm” olarak nasıl sunulduğu, bugün, artık herkesin malumudur. Eğer teori yoksa veya dogmatikleştirilip, dejenere edilmişse, bilim denilen de kısır bir ideolojik söyleme dönüşür. Teorik sorunlara ilginin azaldığı veya yok olduğu bir ortamda, pratik sorunlarla ilgilenmek bilinçli olarak yüceltilir ve haksız olarak teorik uğraş küçümsenir. Karl Korsch, haklı olarak, II. Enternasyonal’in tutumunu bu yüzden eleştirmişti. Eğer bir devrimci hareket, ‘devrimci teoriden’ yoksunsa, artık tarihsel-toplumsal olayların kavranışı gerçekleşemez. Bu yüzden Lenin, “Devrimci teori olmadan devrimci pratik de olmaz.” demişti. Gerçekten teori yokluğu demek, hareketin önünü görememesi demektir ve böyle bir tablo ortaya çıktığında, pratik yaşamın dayattığı sorunların anlaşılması imkansız hale gelir ve sonuçta mücadele süreci yolundan sapar. Sözde “bilimsel sosyalizm” adına Marksizmin yozlaştırılması İkinci Enternasyonalle başlayıp Stalin’le devam etti. Aslında söz konusu olan devrimci teorinin, Marksizmin içini boşaltmaktı. Sovyetler Birliği’nde bir kere teori dogmatikleştirilip içi boşaltılınca, dünyanın başka yerlerindeki devrimci hareketler de Sovyet bürokrasisi tarafından “yönetilir”, “yönlendirilir” duruma geldi. Henri Lefebvre, “Marksizmin kurumlaştırılmasıyla, devrimin kurumlaşması atbaşı gitti” derken bu durumu ifade etmek istemişti. Devrimin kurumsallaşması da son analizde bir egemenlik tarzı olan ‘yeni’ siyasi iktidarın temelinin takviye edilmesinden başka bir şey değildir.

SocialismDevrim bir kere kurumsallaşınca, artık sorun bir “asayiş” sorunu olarak algılanır hale gelir… ‘Diyalektik ilkeler’ yeni yönetici sınıf tarafından mutlak hakikatler olarak ilan edilecektir; ama, aslında diyalektik ilkeler sadece bir retorik, içi boş sloganlar olarak mevcuttur. Bunun anlamı, olup bitenlerin ve tarihsel fırsatların anlaşılmasının ve ‘değerlendirilmesinin’ önünün kapanmasıdır. Artık, tartışma açmak, yeni şeyler söylemek, yeni çıkış yolları arayışına girişmek, sadece teşvik edilen bir şey değil, “yıkıcı” olarak algılanmaya başlanır. Mevcut olanın, halen yapılmakta olanın “bilimsel” olana uygun olduğu, dahası “tek geçerli yol” olduğu yaklaşımı hakim görüş haline gelir. Teorinin dogmatikleştirilmesinin veya teori yokluğunun en olumsuz sonucu, devlete ilişkin yaklaşımda ortaya çıktı. Kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde devletin konumu, işlevi, vb. konusunda teorik donanım son derecede yetersiz kaldı. Bu konuda hemen hiçbir teorik çaba da harcanmadı. Elbette, özellikle geçiş sürecinin başlarında devlet önemli bir ikili işlev görecektir: Eski rejimin tasfiyesini tamamlamak yeninin kurulmasının önünü açmak. Fakat bunu yaparken devletin doğasında mündemiç olan genişleme, büyüme, ‘kapsama’ eğilimini gözden uzak tutmamak gerekiyordu. Devlet, devlet olarak varoldukça, her zaman “muhalifleri” yok etmek, etkisizleştirmek bunu da kendine özgü yöntemlerle yapmak durumunda olan bir aygıttır. Devletin bu temel niteliğinin gözden kaçırılması, hafife alınması, devrimi “yönetenlerin” baktıkları her yerde “devrim düşmanlarını,” “rejim muhaliflerini”, şimdilerde moda tabirle “bölücü ve yıkıcıları” görmeleri kaçınılmazdır. Elbette Marksizmin önde gelen teorisyenleri bu sorunla ilgilendiler; ama, hiçbir zaman “geçiş sürecinde” devletin konumu, işlevi ve ‘geçiş sürecinin devleti’ konusunda yeterli teorik-entelektüel bilgi birikimine ve donanıma sahip olunamadı. Aslında Marx, Engels ve Lenin’in geliştirdikleri görüşe göre, geçiş döneminin devletinin siyasi bir yapıdan giderek sadece idari [administrativ] işlevlere indirgenmiş bir yapıya doğru evrileceği varsayılıyordu. Örneğin, Sovyetlerin asıl iktidar odakları, devletin de idari-bürokratik işlerle ilgili ve giderek önemi ve ağırlığı azalan bir administrativ aygıt olması gerekirken, tam tersi tecelli etti. Sovyetlerin içi boşaltıldı, ‘iktidarı’ devlet [siyasi aygıt] lehine kaybettiler. Artık Sovyetler devrimci hareketin organları değil, devletin birer uzantısı durumuna geldiler. Böylesi bir ortamda giderek “devletin sönmesi” bir yana süreç, devletin güçlenmesiyle sonuçlandı ve devletin otoritesi, gücü ve kapsamı büyüdü.Bu aşamadan sonra da ancak “siyasi bir devrimden” veya dönüşümden söz edilebilirdi; ama artık yukarıda tanımlamaya çalıştığımız tarzda, sosyal, kültürel, etik bir dönüşümden söz etmek mümkün olamazdı. Bir kere böyle bir yola girilince, ve devrimin ufku salt politik devrimle sınırlanınca, baskı ve şiddetin de ön plana çıkması kaçınılmazdır. Oysa başlangıçtaki amaç, daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi, daha insanî bir toplum oluşturulmasına muhalif unsurları etkisizleştirmekken; ve emekçi çoğunluğa daha iyi maddi-moral yaşam koşulları yaratmakken, “düşman yaratıp” yaratılan düşmanı imha etmek gibi bir yola girilmesi kaçınılmazdır. Artık bu aşamadan sonra yapılacakları tahmin etmek zor değildir: Özgürlüklerin gelişip-serpilmesinin önünü kesmek ve özgürlük ortamının yerleşmesini tehir etmek için her zaman bir gerekçe bulunacaktır. Yaratılan yeni yasal çerçeve de ‘yüceltilip-kutsandığı’ sürece, devrimin içinin boşalması, ‘iğdişleşmesi’, bir karşı devrime dönüşmesi kaçınılmazdır. Nasıl bir önceki dönemde daha çok hak ve özgürlük talebi, yasalar gerekçe gösterilerek yasaklanıp bastırılıyorduysa, “yeni rejim” de benzer gerekçeler ileri sürerek özgürlüklerin gerçekleşmesinin önünü kesme yoluna gidecektir. F. Engels, A. Bebel’e yazdığı bir mektupta bu soruna dikkat çekmişti. Elbette doğası gereği devrim, her zaman varolan ‘eski düzenden’ hoşnut olmayan çoğunluğun eseri olabilir. “Yeni rejim” geçerliyken eskisindekine benzer gerekçelerle kitleden gelen taleplerin ezildiği koşullarda ne gerçek anlamda devrimden, ne de kapitalizmden sosyalizme, komünizme geçişten söz edilebilir.

II. Sosyalist deneylerin başarısızlığının ikinci grup nedenlerini, örgütsel yaklaşımlar ve yöntemler oluşturuyordu. Bu alanda ilk akla gelenler de “demokratik merkeziyetçiliğin” anti-demokratik merkeziyetçilik olarak anlaşılması, devrimciliği kimi “profesyonellerin” mesleği mertebesine çıkaran “profesyonel devrimcilik” kurumunun varlığı ve onun bir uzantısı olan “dışarıdan bilinç taşıma” yaklaşımının kaba kavranışıdır. Demokratik merkeziyetçilik Lenin tarafından “tartışmada özgürlük, uygulamada birlik” (la liberté dans la discussion et unité dans l’action) olarak formüle edilmişti. Gerçekten tüm devrimci ve sosyalist hareketler örgütsel işleyiş modeli olarak, ‘demokratik merkeziyetçiliği” benimsediler ve bu örgütsel işleyiş modeli özellikle iktidarın ele geçirilmesi sürecinde etkin bir araç işlevi gördü. Buradaki ana fikir, her türlü sorunun derinlemesine ve hiçbir sınır olmaksızın sonuna kadar tartışılması; ama tartışma sona erip alınan kararın uygulama aşamasına gelinince, çoğunluğun azınlığa mutlak itaatinin söz konusu olmasıdır. Soruna teorik olarak yaklaşıldığında bu modelin önemli sorunlar çıkarmadan işleyebileceği izlenimi doğar. Eğer gerçekten demokratik bir işleyiş geçerliyse, çoğunluk tarafından benimsenen bir eylem kararının veya stratejik-taktik bir tercihin pek de sorun çıkarmayacağı düşünülebilir. Oysa uygulama hemen her zaman talihsiz sonuçlar doğuracak biçimde tezahür etti. Ve ‘demokratik merkeziyetçilik’ ilkesi tepetaklak edildi. Giderek demokrasi bütünüyle unutuldu. Artık “demokratik olmayan bir merkeziyetçilik” söz konusuydu ki, örgütün alt-kademeleri için demokratik merkeziyetçilik, disiplin, baskı, kayıtsız itaate zorlanma, vb. demekti.

Bir kere “demokrasi” unsuru denklemin dışına atılınca, sağlıklı unsurlar örgütte barınamaz hale geliyor. Artık ilke adamı olmayanlar, yukarıdan gelen emirlere kayıtsız itaati içine sindirebilen oportünist-çıkarcı-bencil, memur kafalı unsurlar örgütün asıl omurgasını oluşturur duruma geliyorlar. Dolayısıyla herhangi bir kapitalist veya pre-kapitalist siyasal formasyondakinden daha da katı bir işleyiş geçerli olabiliyor. Demokratik işleyişin söz konusu olmadığı örgütler ve yapılar sosyalizmin gerçekleşmesine hizmet edemezlerdi; ama onun boğazlanması için biçilmiş kaftandılar… Hiyerarşinin üst kademelerinde alınan kararlar, yukardan aşağı ve kademe kademe en alt birimlere kadar indiği sürece, çoğunluğun ne düşündüğü, ne istediği, neye karşı olduğu, vb. gibi sorunların hiçbir kıymeti harbiyesi olamaz. Artık yöneticilerin kararları ve görüşleri tartışmasız ve otomatik olarak kabullenilmesi gereken “hikmetinden sual olunmaz” emirler olarak algılanır… Böylesi bir işleyiş geçerliyken de seçimler, genel kurullar, ‘tartışmalar’… en iyi koşullarda balkondaki seyirciyi oyalamak içindir. Demokrasinin olmadığı yerde yapılan her şey, bir manipülasyon ve “kitabına uydurma” biçiminde tezahür eder. Aslında özellikle merkezi plana göre işleyen bir ekonomide demokrasi yokluğunun ne büyük talihsizliklere neden olduğunu, olabileceğini hatırlatmaya bile gerek yoktur. Fakat, olumsuzluk sadece Sovyetler Birliği’yle de sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1934’deki onyedinci kongresinde, demokratik merkeziyetçiliğin dört maddelik yeni bir formülasyonu yapıldı ki, o tarihten sonra demokratik merkeziyetçilik ilkesinin yarısı sadece fiilen değil, resmen de eksilmiş oldu ve geriye merkeziyetçilik ayağı kaldı. “Demokrasi” kavramının yerini “disiplin ve itaat” aldı… Aşağıda demokrasi sorununa tekrar geleceğiz. Esasen demokratik olmayan bir yapı ve işleyişin geçerli olduğu, özgürlüklerin gerçekleşmediği yerde, sosyalizmden söz etmek insan haysiyetiyle alay etmekle özdeştir…

Sosyalizmin yozlaşmasında bir başka örgütsel hata, “profesyonel devrimcilik” uygulamasıydı. Profesyonel devrimciler yaklaşımı, kitlelerin bilinçlenmesinin bir ‘dış faktör’ sayesinde mümkün olabileceği  kabulüne dayanıyordu. Lenin’in Çarlık Rusyası’nın “özel koşulları” için ortaya attığı profesyonel devrimcilik, dünya solu tarafından hiçbir tartışma olmaksızın kabullenildi. Üstelik kaba ve hoyratça bir uygulama alanı da buldu…Zaten tartışmalı olan böyle bir örgütsel işleyişin, kitle-parti yabancılaşmasını daha da azdırması kaçınılmazdı. Elbette Çarlık Rusyası’nın otokratik devlet yapısı veri iken, gizli bir örgütün etkin olabilmesi için ve geçici olarak, bu tür bir uygulama anlaşılabilir bir şeydi. Ama buradan hareketle, her yerde ve her zaman geçerli bir örgütsel işleyiş modeli çıkarmak, sosyalizmin teorik-entelektüel geleneğiyle çelişiyordu. Bu tür bir uygulama her şeyden önce geniş halk yığınlarıyla “öncüler” arasına Çin duvarı örmek demekti. Devrim artık ‘profesyonellerin’ özel alanı haline geliyordu ki, zaten sözde bir “demokratik merkeziyetçilik” yüzünden devrimci dönüşümün dışına itilmiş halk çoğunluğunun kaderi bütünüyle profesyonellerin insafına terk ediliyordu. Her ne kadar Lenin durumu nüanse etmeye çalışsa da, “profesyonel devrimcilerin” herkesin hesabına ve herkes adına düşünmesi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını” söylese de, sonuçta ülkenin, toplumun ve devrimin kaderi ve daha genel olarak da dünya sosyalist hareketinin âkibeti dar bir ‘profesyoneller grubunun” tekeline geçti… Zira, bu grup “devrimin gizinin tapusuna sahip olduğunu” düşünüyordu. Böylesi bir durum geçerliyken, proletaryanın diktatörlüğünden değil de, proletarya üzerindeki diktatörlükten söz edilebilirdi ancak…Elbette “profesyonel devrimcilik” uygulamasının olumsuz sonuçları yukarıda söylediğimizle de sınırlı değildi. Profesyonel devrimciler ücretlidirler. Lenin bununla, küçük burjuva kesimler dışında işçi kesiminden militanların da devrim sürecine katılımının sağlanabileceğini öngörmüştü. Oysa, maaşa bağlanmış unsurların bir devrimci tavırdan çok, “memur” tavrı ortaya koymaları kaçınılmazdır. Son tahlilde kendilerine maaş ödeyen örgüte tâbi unsurlar olabiliyorlar. Maaşlı unsurlar memur olabilirler; ama devrimcilikleri tartışmalıdır… Profesyoneller daha çok maaşlarıyla ilgilidirler. Zaten maaşlı devrimci sosyalist etikle de bağdaşmaz. Üstelik bunlar ayrıcalıklı kesim içinde daha dar bir “ayrıcalıklı” katman” oluşturuyorlar. Devrim öncesi ve devrim sürecindeki etkinlikleri devrimden sonra da devam ediyor. Profesyonel devrimcilik ilkesi, kitlenin  kendiliğinden olayları bilince çıkaramayacağı, en iyi koşularda ekonomik bilince ulaşabileceği, kitleye bilinç ancak dışarıdan taşınabileceği kabulüne dayanır. Bu durumu aşmak için de, siyasi mücadeleyi yürütecek profesyonel devrimcilere gerek olduğu ileri sürülür. Oysa gerek Rusya’da 1905 ve 1917’de ortaya çıkan Sovyetler ve başka tarihlerdeki ve başka yerlerdeki deneyler [19. yüzyılda Almanya ve Macaristanda, vb.] kitlelerin kendiliklerinden eylemlerinin hafife alınmasının yanlışlığını kanıtlamaya yetecek durumdadır. Hiyerarşinin ve “ayrıcalıkların” yeniden üretildiği, yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ilişkisinin kural olduğu koşullarda, özgür bireyler varolamaz. Özgür olmayan bireyler de özgür olmayan bir toplum ‘yaratabilirler’ ve devrim bir ritüel veya retorik konusu olmanın ötesine geçemez. Artık toplumda geçerli kültür de ‘insanlaştırıcı’ değil, ‘sosyalleştirici’ bir kültür olabilir. Başka bir ifade ile, kültür anti-kültüre dönüşür.

III. Bir başka sorun da demokrasi konusundaki saçma yaklaşımdır. Sosyalist hareketler ve kendilerini “komünist” ilan eden rejimler, demokrasinin kavranışı, algılanışı, uygulanışı konusunda tam bir aymazlık içinde oldular. Biçimsel-liberal demokrasi düşmanlığı, sonuçta demokrasi düşmanlığına dönüştü. Gerekçe olarak da, burjuva yönetimleri tarafından kavramın “kirletildiği” ileri sürüldü. Bir kavramın birileri tarafından kirletilmiş olması o kavramın sözlüklerden çıkarılması için bir gerekçe olabilir mi? Demokrasi son analizde insanlığın önemli bir kazanımı değil midir? Eğer demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi demekse, özgürlük ve eşitlik kavramlarıyla da tamamlayıcılık halindedir. Eşitlikçi, özgürlükçü, insanî bir toplum düzeni ancak demokratik bir işleyiş temeli üzerinde yükselebilir. Kitlelerin kendi kaderine sahip çıkmadığı, “iyi niyetli,” “toplum yararını bilen,” kitleye “neyin ne zaman gerektiğine karar veren” öncülerin her şeye karar verdiği bir sosyalist inşa mümkün müdür? Eğer sosyalizm, daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi bir toplum düzenini tanımlamak için kullanılıyorsa, bütün bunlar ancak demokratik bir temel üzerinde serpilip gelişebilir. Kaldı ki, demokrasi insanlığın etik bir değeridir ve son derecede büyük öneme sahiptir. Zira, demokrasi sadece bir araç olmaktan da öte, bizatihi içeriği, stratejik değeri itibariyle de büyük bir öneme sahiptir. Sömürüden, baskıdan arındırılmış, özgürlüğün ve toplumsal eşitliğin geçerli olduğu bir toplum, ancak gerçek anlamda demokratik bir toplum olabilir. Elbette hepsi bu kadar da değil, devrimci bir örgütün sağlık göstergesi de onun gerçekten demokratik bir işleyişe sahip olup-olmamasına bağlıdır. Hem örgüt-içi işleyiş, hem örgüt-kitle ilişkisi, hem de militanların kendi aralarındaki gündelik ilişkilerde demokrasi sadece olmazsa olmaz bir araç değil, aynı zamanda stratejik öneme sahip etik bir değerdir.

Elbette, demokrasinin emekçi halkların tarihsel bir kazanımı olduğunu, onlarca, yüzlerce yıllık mücadelenin ürünü olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Bu nedenle, kimi uyduruk gerekçelerle demokrasiyi hafife almak, sosyalist ilkeler ve devrim etiğiyle de bağdaşır değildir. Her aşamada temsilî mekanizmaları daha iyi işleterek, mümkün olan durumlarda ‘doğrudan demokrasi’yi ön plana çıkararak, yeni ve katılımcı yöntemler keşfedip uygulayarak, delegasyon sisteminin olumsuzluklarını asgari düzeye indirecek mekanizmalar ‘icadederek’, demokrasiyi derinleştirmek, sosyalist mücadelenin başarısının önkoşuludur. Zira, unutulmamalıdır ki, demokrasi sürekli olarak ‘yeni hakların yaratıldığı’ bir toplumsal alandır. Marx da demokrasiyi çoğunluğun iktidar konumuna yükselmesi olarak tarif etmişti ki, bu ancak demokratik bir cumhuriyet olabilirdi. Sol hareketler, “reel liberal demokrasilerin” içini boşaltıp, dejenere ettiği kimi kurum ve mekanizmaların, seçimlerin, vb. anlamsız birer oyuna dönüştürmelerini bahane ederek, bağnaz bir totalitarizmi yüceltme yoluna gittiler. Bu, ‘çocuğu leğendeki kirli suyla birlikte atmak’ kadar saçma bir tutumdur… Elbette kitleyi temsil etmek bir yana, kitleyi manipüle etmek amacıyla kurulmuş siyasi partiler, seçimler, kurulan hükümetler, vb. “siyaseti” egemen sınıflar lehine “ehlileştirip-sosyalleştirmeye” yarar. Böyle bir rejim de en iyi koşullarda egemen azınlığın çıkarlarını gerçekleştirebilir. Zapatist hareketin prestijinin bu ölçüde yüksek oluşunun başlıca nedenlerinden biri, demokrasinin kavranışı konusunda geleneksel sol yaklaşımların dışına çıkmış olmasıdır. Eğer yeni solun bir geleceği olacaksa, [ki olacaktır], yeni bir başlangıç yapılacaksa, [ki mutlaka yapılacaktır] bu ancak yeni bir sosyalist kültür ve mücadele etiğinin yaratılmasıyla mümkün olabilir. İşte demokrasi de böylesi bir yeni sürecin olmazsa olmaz bileşenidir…

IV. Sosyalist deneylerin başarısızlığının nedenleri arasında “geçiş” sürecinin yeterli düzeyde kavranamamış olmasının da önemli payı vardı. Marx, sosyalist toplumun ne olması, kapitalizmden sosyalizme geçişin nasıl olması gibi sorunlardan çok kapitalist toplumu anlamaya çalıştı. Kapitalizmin teorisini oluşturdu. Paris Komünü konusunda olsun, başka vesilelerle olsun [Gotha programı,vb], yazdıkları bir “geçiş teorisi” için yeterli değildi. Kaldı ki, sosyalizmin, komünizmin kuruluşu, birilerinin kafasından çıkacak fikirlerden çok, doğrudan proletarya tarafından mücadele sürecinde gerçekleşebilecek bir şeydi. Jose Marti’nin dediği gibi, “yapmak en iyi söyleme tarzıdır.” Bir kere klasik anlayışta kapitalizmin hızla dünyayı homojenleştireceği, bunun da pek uzun olmayan bir dönemde dünya devrimine giden yolu aralayacağı beklentisi vardı. Öte yandan, sosyalist geçiş süreciyle ilgili oldukça mekanik bir anlayış geçerliydi. Sosyalizmin, kapitalistlerin elindeki üretim araçlarını devletleştirmek, merkezi plan uygulamak, kimi bürokratik kurumlar ve mekanizmalar oluşturmakla mümkün olacağı beklentisi vardı. Daha önce de değindiğimiz gibi, devrim kültürel, sosyal ve etik bir radikal dönüşüm olarak değil de, bir ekonomik-politik dönüşüm sorunu olarak anlaşılıyordu. Bir başka sorun da devrimin bir dünya devrimi olarak mümkün olduğuydu. Bu yerinde bir tespit olmakla birlikte, kapitalizmin kutuplaştırıcı karakteri, dünya devrimi perspektifini nüanse etmeyi gerektiriyordu. Sosyalizmin, komünizmin nihai kuruluşu ancak evrensel planda mümkündür oysa Sovyet deneyinde olduğu gibi, bir sosyalist devrimin sadece ‘tecrit olması’ değil, emperyalizm tarafından kuşatılması gibi olumsuzluklarla da cebelleşmek kaçınılmaz oluyor. Bir kere Sovyet Devrimi II. Enternasyonal geleneğinden kopmuş Bolşeviklerin eseri olsa da, devrimden sonra ve kademe kademe II. Enternasyonal anlayışı etkin ve hakim konuma geldi. Bu aşamadan sonra artık sosyalizm bir çeşit ‘kalkınma modeli’ olarak anlaşılmaya başlandı. Sorun bu biçimde kavranınca, sanki yegane amaç emperyalist dünyanın üretim ve tüketim düzeyini yakalamaya indirgenmişti. Eğer bir yarış söz konusuysa, yarışta öne geçme çabası önem kazanır. Bu amaçla sermaye birikiminin hızlandırılması temel amaç haline geldi. Örneğin, mecburi kolektivizasyon bu tür bir tercihin doğal sonucu olarak anlaşılabilir. Sovyetler Birliği’nde ‘sosyalist ilkel sermaye birikimi’ köylülüğün sömürüsüne dayandı. Köylülük bir bakıma emperyalist ülkelerde sömürgelerin işlevine koşuldu… Böyle bir tercih, geniş köylü kitlesinin devrime sırt çevirmesi ve devrim sürecinde oluşan işçi-köylü ittifakının çatlamasıyla sonuçlanabilirdi… Devrim “başka şey yapmak için başka yola girmeyi ve asla hasım kampla yarışmamayı” gerektiriyordu; ama devrim, emperyalist dünyanın gittiği yere “daha çabuk ve kestirme yoldan gitmek” olarak anlaşıldığı anda, boğulması kaçınılmazdı… Buraya kadar söylenenler birer vakıa olmakla birlikte, kapitalizmden sosyalizme geçişin kolay ve sorunsuz olması da mümkün değildir. Binlerce yıllık sınıflı toplumun yerini alacak ve ilk defa insanın bilinçli eylemiyle yeni bir toplum düzeni kurmak, umulandan daha sorunlu, daha zor ve oldukça uzunca bir zaman kesitinde “yükselişler ve düşüşler, yenilgiler ve zaferler, umutlar ve umutsuzluklar” sonucunda mümkün olabilir.

Kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecini başlatan rejimlerde her şeyi “kamulaştırmak” yönünde abartılı bir eğilim söz konusuydu. Fakat, kamulaştırma ‘devletleştirme’ biçiminde tezahür ediyordu. Devletleştirmenin  insanların üretim sürecindeki yerini, konumunu, vb. otomatik olarak değiştireceğine dair bir kural yoktur. Böyle bir anlayış da devletleştirmeyle sosyalizm arasında doğru yönde bir ilişki olduğu kabulüne dayanıyordu. Her türlü ekonomik faaliyetin kamulaştırılması ve genel planlama uygulamasıyla sorunun nihai ve kalıcı olarak çözülebileceği beklentisi vardı. Oysa, bürokratik bir planlama söz konusuysa, orada sosyalizmden söz etmek mümkün değildir. Şüphesiz, stratejik öneme sahip üretim sektörlerini kamulaştırmadan, planlı bir ekonomik işleyiş mümkün değildir. Ekonominin yönünü ve işleyişini pazarın diktasından kurtarmadan sosyalizme geçişten söz etmek de elbette mümkün değildir. Ne var ki, geçiş döneminin hayati sorunu “ne kadar çok kamulaştırma, o kadar çok sosyalizm” olamazdı… Değişik mülkiyet biçimlerinin varlığı sosyalist geçiş için bir engel oluşturmaz. Kaldı ki, ‘pazar eşittir kapitalizm’ diye bir şey de yoktur. Önemli olan hedefleri ve o hedeflere ulaşmak için gerekli araçları doğru saptamak, pazarı sosyal yeniden üretimin hizmetine sokmaktır. Dolayısıyla geçiş döneminde kamu mülkiyetiyle özel mülkiyet ve ikisi arasında yer alan ‘kooperatif mülkiyet’ biçimleri yanyana, bir arada varolabilirler. Önemli olan, kamusal olanın giderek hakim sektör durumuna gelmesi, demokratik, sosyal, etik özünün güçlenmesi ve sınıflı topluma özgü yabancılaşmalardan uzaklaşma yolunun açılmasıdır.Tarihsel deneyler de bize bir üretim tarzının hakim üretim tarzı haline gelinceye kadar hem uzunca bir zamana gerek olduğunu, hem de her iki üretim tarzının [eski ve yeni] uzunca bir zaman kesitinde yan yana, iç içe, bir arada yaşadığını gösteriyor. İnsanın bilinçli eylemi devreye girse de, kapitalizmden sosyalizme geçiş de oldukça uzun bir zaman diliminde mümkün olabilir. Bunun anlamı, sosyalizmle kapitalist formların bir arada varolabileceği bir ‘geçiş sürecinin’ kaçınılmazlığıdır. Böyle bir tespit sol çevrelere egemen olan iki yanlışı düzeltme fırsatı yaratabilir. Devrimci sosyalist militanlar ekseri iki düzeyde hatalı bir yaklaşım içinde oluyorlar: Birincisi, tüm sorunların çözümünün “devrimle” mümkün olacağı: İkincisi de nihai çözümün dünya devrimine bağlı olduğu… Bu son derecede saçma ve oportünist bir yaklaşımdır. Oysa, dünyayı değiştirmek isteyen, işe önce ve hemen kendinden başlamalıdır ve olabildiğince yabancılaşmadan arınmış, sosyalist etiğe uygun bir yaşam sürmek için çaba harcamalıdır. Sosyalist insan ilişkileri sosyalist devrimden önce başlayıp, sosyalist devrimle hızlanıp, sosyalist devrim sonrası dönemde olgunlaşıp hakim insan ilişkileri konumuna gelebilir. Bu yüzden, sosyalist ilişkileri kapitalizmin ‘bağrında’ ve bugünden geliştirmek durumundayız… Sosyalist etiğe uygun bir yaşam sürmek için ‘devrim sabahını’ beklemek gerekmiyor…

V. Kültür sorununun kavranışındaki tutarsızlık, kültürel sorunların öneminin küçümsenmesi ve kültürün bir üstyapı kurumu olarak kolaylıkla vazgeçilebilir, ihmal edilebilir bir ‘unsur’ olarak görülmesi de sosyalizmin başarısızlığının bir başka önemli nedeniydi. Bir kere, kültürün toplumsal yeniden üretimin çok önemli bir unsuru olduğu gerçeği göz ardı edildi. Toplumsal dönüşümün ekonomik dönüşümün doğrudan uzantısı olduğu, “üstyapıdaki değişimin alt yapıdaki değişim tarafından ve tek yanlı olarak belirlendiğine dair” kaba anlayış, sadece kültürel veçhenin önemsenmesini engellemekle kalmadı, aynı zamanda bir dizi yanlış ve talihsiz uygulamaya da kaynaklık etti. Elbette kültürü toplumsal yaşamın diğer veçhelerinden ayrı, bağımsız, ‘kendi başına’ bir şey saymak yanlıştır, üstelik, kültürel veçhenin ‘üretiminin ve yeniden üretiminin’ havada, boşlukta gerçekleşmediğini, kültürü, onu yaratan maddi geri plandan “bütünüyle bağımsız”, istendiğinde istendiği gibi manipüle edilebilir bir şey olarak görme eğilimi, sadece sol harekette değil, genel olarak modernleşmeci siyasal akımların da önemli bir handikabı oldu ve hâlâ da olmaya  devam ediyor. Sanki “bilinçli bir politik tercihle”, kanun ve kararnamelerle bir toplumun kültüründe köklü değişiklikler yapılabilirmiş türü bir saçma anlayış, sosyalist harekete de egemen oldu. Oysa, maddi temeli olmayan, havada kalan bu tür zorlamalar, beklenen sonucu doğurmak bir yana, içi boş slogana, anlamsız bir retoriğe dönüşüyor ve pratik yaşamla ilgili bir dizi olumsuzluğa da neden oluyor. Bu bağlamda etik sorun üzerinde de önemle durmak gerekiyor. Yeni bir kolektif ahlâkın oluşması, sosyalist inşanın gündeminde önemli bir yer tutuyor ve referans olarak da “yeni insan”dan söz ediliyor. Che Guevera, “insanı değiştirmeyi teklif etmeyen devrim beni ilgilendirmiyor” demişti. Bununla birlikte, kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde ‘devrimci öncülerin’ ‘etik’ değer anlayışıyla kitle arasında bir dizi sürtüşme ortaya çıkabiliyor. Bu tür olumsuzlukları önlemenin yolu, kolektif bilincin oluşum mekanizmaları konusunda teorik planla hazırlıklı ve donanımlı olmaktır. Dolayısıyla, sadece bir mücadele etiği yeterli olmuyor. Kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin etiğinin de oluşturulması gerekiyor. Bunun için de toplumsal dönüşümün ekonomik-politik bir dönüşüm olmaktan öteye, sosyal, kültürel, etik bir radikal dönüşüm olduğunun da anlaşılması büyük önem taşıyor.

Yaşanan deneyler, kitlelerin devrim sonrasındaki dönüşümlere katılmasını sağlamanın, devrim sürecine katılmasını sağlamaktan daha zor ve problemli olduğunu ortaya koyuyor. Kitlelerin devrimci sürece dahil olmaları, onların kapitalist, çoğu zaman da pre-kapitalist kültürel formları aştıkları anlamına gelmiyor. Bu durum doğrudan kültürün oluşmasının, değişmesinin, dönüşmesinin sanıldığından daha karmaşık bir olgu olmasındandır. Kültür başlığı altında bir de din sorunu karşısındaki kaba yaklaşım üzerinde durmak gerekiyor. Baştan beri anti-dinci [din karşıtı] ve ateist mücadele, devrimci mücadelenin neredeyse “olmazsa olmaz”ı sayıldı. Aslında Marx’ın bu konuya ilişkin söylediklerinin kavranışındaki yanlışlar, sosyalist mücadeleye ister devrim sürecinde olsun, ister geçiş döneminde olsun, büyük sorunlar yaratmaktan geri kalmadı. Sosyalizmi kurma adına insanların inancıyla mücadeleye kalkışmak, Marksizm’den çok, modernleşmeci ‘küçük burjuva ideolojisinin’ bir marifeti olabilirdi. Bir kere din, kültürün bir unsurudur. Bu yüzden de sosyal dönüşümlere paralel olarak değişime uğrayabilir ve her zaman bu dönüşümleri zora sokacak diye bir kural da yoktur. Dinin devrimi kolaylaştıran bir faktör dahi olabileceğine dair yakın örnekler de mevcut. Özellikle Latin Amerika’da 1970-80 sonrasında dinin bir ‘özgürlük öğretisi’ olabileceği, Théologie de la libération deneyimleriyle de ortaya çıkmıştır. Bir başka önemli sorun da, bugüne kadar ki ‘sosyalist devrimlerin’ hep az, kimi zaman da çok azgelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmiş olmasıdır. Köylüğün nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu bu sosyal formasyonlarda dinin önemli bir faktör olarak varlığı bir vakıa idi. Böyle bir gerçeği yok saymak, yokmuş gibi davranmak, sürtüşme anında ‘uygarlaştırma misyonunun’ taşıyıcısı bir sömürgeci tavrıyla yaklaşmak, materyalist-diyalektik bir tutum sayılabilir miydi? Bir kere dinin zorunlu ve kaçınılmaz olarak “toplumun afyonu” olduğu biçimindeki yaklaşım, hem bilimle hem de eleştirel-bilimsel bir teori olan Marksizmle bağdaşır değildir. Kaldı ki, Marx’ın yaklaşımı çok daha nüanse idi: İkincisi, bizzat Marx, Feuerbach’ın izleyicilerini radikal ateizmlerinden ötürü, asıl “teolojik” olanın kendi tavırları olduğunu söyleyerek eleştirmişti…

VI. Sosyalizmin başarısızlığında, klasik metinlerin ‘kutsal kitap’ mertebesine çıkarılmasının ve teorinin dogmatikleştirilmesinin, eleştirel-dönüştürücü içeriğinden arındırılmasının da önemli bir sorumluluk payı vardı. Marx’ın formüle ettiği biçimiyle Marksizm, eleştirel bir tahlil aracıdır. Eleştirel olduğu için de devrimcidir. Amacı gerçeği anlamak, ortaya çıkarmak, gerçeğin üstünü örten perdeyi kaldırmak olan bilimsel bir teorinin, tarihsel bir döneme takılı kalması, gerçek bilim kavramıyla çelişir. Bu yüzden de “Ortodoks Marksizm” diye bir şey mümkün değildir. Oysa, Marksizmin sürdürücüsü olduğunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu, klasik metinlere, Hristiyanların, Müslümanların, Musevilerin, vb. kutsal kitaplara yaklaşımındakine benzer bir biçimde yaklaştılar. Marx böylesi bir saçmalığı sezdiği için, “ben Marksist değilim” demek zorunda kalmıştı. Reel sosyalizmin geçerli olduğu ülkelerde Marksist öğreti bir çeşit ‘devlet dini’, bağnaz bir ‘resmi ideoloji’ durumuna getirildi. Marksizmin her yerde, her devirde tüm sorunları çözecek ‘sihirli bir anahtar’ sayılması, iktidarı gasbetmiş bürokratik elit’in işine gelen bir şeydi. Ama orada söz konusu olan Marksizm değil, en iyi koşullarda Marksizmin karikatürüydü… Elbette bugünün kapitalizmi de genel nitelikleri, işleyiş yasaları vb. itibariyle Marx’ın, Engels’in yaşadığı dönemdekinden özde farklı değildir; ama bu, bugünün ‘küresel kapitalizminin’ yüz elli yıl öncesinin kapitalizmi olduğu anlamına gelmez. İster egemen sınıflar blokunun yapısı, konumu, gücü, isterse de mevcut durumu dönüştürmekte çıkarı olan işçi sınıfı ve “diğerleri” artık eskisi gibi değil. Bir kere proletaryanın konumu, kompozisyonu ciddi bir değişikliğe uğramış durumda. Artık ‘yeni aktörleri’ de dikkate almak gerekiyor. Şimdilerde devrimci dönüşümün yegane öznesi işçi sınıfı değil… Zaten sosyalizmin krizinin en önemli nedeni de sadece devrimci öznelerle ilgili değil, devrimci olduğunu söyleyen öznelerin sosyal süreci kavramadaki basiretsizliği, bir dönüşüm stratejisi formüle etme yeteneğini ortaya koyamamalarıyla ilgili…Bir tahlil yöntemi ve aracı olarak Marksizmin, sosyalist öğretinin ‘teorik ürünlerini’ de insanlık düşüncesinin önemli bir aşaması, bir durağı saymak gerekir. Daha fazlası değil… Marksizmi bir Tanrı kelâmı olarak görme aymazlığından kurtulmadan ne realite anlaşılabilir, ne de dönüştürülmesinin yolu açılabilir. Marksizm adına pek çok hatalar yapıldı, ve o hataların talihsiz sonuçları oldu. Bunu kimse inkar edemez; ama bu asla Marksizme sırt çevirmenin gerekçesi olamaz. Özellikle bizimki gibi Üçüncü Dünya’nın marksistleri vakitlerinin çoğunu, kimi polemik amaçla kaleme alınmış ‘klasik metinler’ üzerinde ‘laf üreterek’ harcadılar. Bu saçma yaklaşımın bugün hâlâ geçerli olduğunu hayretle görüyoruz. Bunun yerine Marksist yöntemi kendi toplumlarını, kendi gerçeklerini anlamak ve dönüştürmek üzere devrimci bir tarzda kullanmaları gerekiyordu… Aksi halde geçmişte sıkça yapıldığı gibi, yerel ve tarihsel izdüşümler yapmaktan, imkanları ve fırsatları heba etmekten kurtulmamız mümkün olmaz…

VII. Bu vesileyle, genel olarak Üçüncü Dünya’nın Marksist sol hareketinin temel olumsuzluklarına ‘ortak’ olsa da, Türkiye sol hareketinin kimi zaaflarına ve sakatlıklarına da kısaca değinmek uygun düşüyor. Türkiye’de sol hareketin praksis’ten çok ithal yanı ağır basıyor. Her ülkede pirinçten pilav yapılır; ama hiçbir ülkede yapılan pilav diğerlerine benzemez. Marksist teori için de aynı şey söz konusudur. “Şu bunu dedi, bu bunu yaptıyla” bir ülkede devrimci mücadele yapılamaz. Bu olumsuzluğu aşmanın yolu, Avrupa-merkezli ideolojik saplantılardan ve yabancılaşmalardan kurtulmaktan geçiyor. Aksi halde sözde ‘değiştirme’ iddiasında olduğu realiteye sürekli olarak yabancılaşan ‘özneler’in gerçek özneler olmaları da, süreci etkilemeleri de mümkün değildir. Avrupa-merkezli yabancılaşma, Türkiye’deki sol hareketin önemli bir handikabıdır. Onu kendi gerçekliğine yabancılaştırarak, toplumu anlamasını, kitleyle sağlıklı ve kalıcı bağ kurmasını, velhasıl, misyonunun gereğini yapmasını önemli ölçüde engelliyor. Zaten teorik-ideolojik referansları Stalinizm-Kemalizm karması ‘garip’ bir bileşime dayanıyor ki, bunun sosyalizmle bir ilgisi olduğunu düşünmek, iflah olmaz budalaların bir kuruntusu olabilir. Bir kere Türkiye’nin sosyalist mücadele tarihinde öğünmeye değecek fazla bir şey olmadığını teslim etmek, hamaset edebiyatı yapmaktan vazgeçmek, geçmişin radikal bir eleştirisini yapmak gerekiyor. Geçmişte fazla verimli olmayan ‘tartışmalar’ ve o tartışmalara eşlik eden örgüt ve mücadele anlayışı, daha çok ‘devleti ele geçirme’ problematiğine kilitlenmişti. Sanki devleti ele geçirmekle tüm sorunların otomatik olarak çözüleceğine dair genel bir kabul söz konusuydu… Sosyalist deneylerin iflasından sonra hâlâ benzer yaklaşımda ısrar edenlerin varlığı düşündürücüdür…Zapatist hareket bu alanda farklı bir anlayışı temsil ediyor. Devletin ele geçirilmesinden önce de bir şeyler yapmanın mümkün olduğunu kanıtlamak istiyor. Gerçekten, geçerli mücadele anlayışı, bir kere sosyal [adalet] olanla politik [demokrasi] olanın birbirinden ayrılabileceği kabulüne dayanıyordu. Bu ikisini birlikte talep etmek, mücadelenin başarısı için büyük önem taşıyor. Mücadele, sadece siyasi iktidarı ele geçirmeyi sorun ettiğinde, asıl sorunların tartışılması engellenip, hareketin ufku daralıyor. Nasıl bir düzen kurulacak sorusu ve geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek muhtemel sorunlara hazırlıksız yakalanmak kaçınılmaz hale geliyor.Sosyalist militanların durumu da ayrı bir sorun olarak tezahür ediyor. İnsanlar kendilerini büyük bir kolaylıkla ‘sosyalist’, ‘komünist’, ‘marksist’ ilan edebiliyorlar. Sosyalist mücadeleye katılma isteği hemen sosyalist bir “kişiliğin” oluştuğu anlamına gelmez. Kaldı ki, bir kimsenin kendi hakkındaki hezeyanlarının, kuruntularının da bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Binlerce yıllık sınıflı toplumun, kapitalist kültürün ‘kirlettiği’ insanın bu işten kolaylıkla sıyrılması sanıldığından çok daha zordur; ancak belirli bir sürecin sonucunda mümkündür. Dolayısıyla dünyayı değiştirmek isteyen, yeni bir dünya kurma iddiası taşıyan birinin bir dizi yabancılaşmadan arınması ve mücadele için gerekli donamına kavuşması durumunda gerçek anlamda bir devrimci militandan, ‘sosyalist kişilikten’ söz edilebilir. Bunun için de etik bir ‘bireysel devrim’ eşiğinin aşılması zorunludur. Militanların günlük yaşamları ve sorunları algılayış biçimleriyle ‘söyledikleri’ arasındaki bariz uyumsuzluk bu durumla doğrudan ilgilidir. Öyle bir ‘militan’ tipi ki, sanki iki kişiliği var… Sosyalist etiğin taşıyıcısı olmak bir yana, birçoğuna “ben merkezcilik,” “megalomani,” “kimseyi beğenmeme,“ “her şeyi kendinden menkul sayma“ “bilinci” yaygın bir hastalık olarak tezahür ediyor. ‘Ayrılık’ ve ‘geçimsizlik’ yaratma ve ortak iş yapmamak için bahaneler oluşturma, gerekçeler ‘üretme,’ kişisel sorunları ve ruhi bozuklukları ‘ideolojik’ ayrılıklarmış gibi gösterme, kendisinin içinde yer almadığı her hareketi ve girişimi kötüleme eğilimi, sol içi mücadeleyi bir çeşit hasım sınıfla mücadelenin önüne koyma, sol içinde şiddetin sosyalist etikle asla bağdaşır olmadığı gerçeğini görmezlikten gelme…vb. gibi… Aralarındaki çelişkilerin son tahlilde “halk içi çelişki” olduğu gerçeğini görmemek için inatçı bir çaba içinde olma…

Sosyalist mücadelenin başarısı demokrasi konusunda büyük bir duyarlılık ve hassasiyet gerektirdiği halde ve demokrasinin hem örgüt içi işleyiş, hem örgütün kitleyle ilişkisinde kritik bir işlev görmesi gerekirken, demokrasiyi horlama anlayışı, Türkiye’deki sol hareketin başlıca hastalıklarından bir başkasıdır. Kaldı ki demokrasi aynı zamanda etik bir sorun olarak da anlaşılması gereken bir şeydir. Özgürlük, eşitlik, adalet dayanışma kavramlarıyla birlikte demokrasi kavramı, sosyalist mücadelenin vazgeçemeyeceği bir şeydir. Kendi örgütünde demokrasiyi işletemeyenlerin kuracakları ‘muhtemel düzeni’ düşünmek bile rahatsız edicidir. Türkiye’deki sol hareketin bunca parçalanmış oluşu ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patolojik nedenlerle açıklanabilir. Sosyalist etik ve mücadele anlayışı asla misyoner anlayışı değildir. Eğer emekçilerin, ezilenlerin, dışlanmışların, velhasıl büyük insanlığın bir geleceği olacaksa, bu ancak onların kendi eseri olabilir, devrimcilikleri ve sosyalistlikleri kendilerinden menkul misyonerlerin değil. İnsanlığın önünde özyönetime dayalı eşitliğin, kardeşliğin, adaletin, özgürlüğün hakim olduğu bir tek toplum seçeneği var. Oysa “küresel kapitalizm” çağının ideolojik tamtamları “tarihin sonundan” söz ediyorlar… Tarihin sonu dedikleri de bugün ‘büyük insanlığa’ dayatılan tüm kötülüklerdir. Eğer insanlık, “yeni” ve “farklı bir şey” yapma macerasına girişmeyi başaramazsa, işte o zaman tarihin sonundan söz edilebilir; ama artık söz edecek kimse de kalmamak kaydıyla… Eğer neo-liberalizm vakitlice aşılamazsa, büyük insanlık sadece sayısız kötülükleri sineye çekmekle kalmayacak, bizzat kendi kolektif intiharına da “evet” demiş olacak. Zira, yıkım sadece toplumsal-insanî alanla sınırlı değil, ekolojik felaket de kapıda ve ‘geliyorum’ diyor… O zaman yeni bir başlangıç yapmamız gerekiyor ki, bunun da yolu yeni bir sol siyasal mücadele kültürü yaratmaktan geçiyor. Buna, insanı kirleten kapitalist kültürden kurtulmak için de mecburuz…

*              Özgür Üniversite Forumu, Cilt 1, Sayı 3, Nisan-Mayıs-Haziran 1998.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e