Beşikçi: T.C.nin bütünlüğü isteniyorsa, BDP meclise gitmeli
Kürt Olsam Bağımsızlık için Savaşırdım !

Peyama Azadi Manset

Get Adobe Flash player

Sorun ve Çözüm

Birbirleriyle aynı ya da farklı kültürlere sahip insanlar başlıca beş siyasi statüden biriyle idare edilen devletlerde yaşarlar. Bu siyasi statüler üniter yapı, otonomi, federasyon, konfederasyon ve bağımsızlık diye birbirinden ayrılırlar. İdari yapı olarak bunlardan herhangi biriyle idare edilip insanları mutlu olan yerler kadar aynı idari yapıyla idare edilip insanları mutsuz olan yerlerin sayısı kıyaslandığında sorunun sınır çizmek yada çizmemek olmadığı, asıl sorunun birlikte ya da ayrı yaşayan insan topluluklarını idare edenlerin vatandaşlarının doğal hak ve hukuklarını hangi derecede uygulayıp uygulamadıklarıyla ilişkili olduğu anlaşılır. Hayatlarından memnun, mutlu, özgür insanlar hiçbir zaman sorun çıkarmazlar. Ateşin olmadığı yerde duman çıkmaz atasözü bu gerçeği anlatır.

Kürt sorununa birinci derecede taraf olan devletler, dar milliyetçi, radikal dinci, mezhepçi yaklaşımlarından kaynaklı büyük düşünememe zaaflarına rağmen, konuya vakıf uzmanlarına danışarak Ortadoğu’daki bölgesel çıkarları temelinde yeni yüzyıla uygun stratejik tutumlarını belirlemeye çalışıyorlar. Sorunun diğer tarafı olan Kürtler, siyasi yapılarının lider hareketlerinden prensip hareketlerine geçemeyişinden kaynaklanan benmerkezci yapılarından doğan ortak akıldan yoksunluğun yarattığı sonuçları en ağır şekilde yaşamaya devam ediyorlar.

Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde bazen iktidar bazen muhalefet olan siyasi oluşumlar, şahlar, padişahlar, darbeciler, cuntacılar, şeriatçılar, siyasi partilerin hiç biri Kürt vatandaşlarını nasıl katlettiklerinin, doğal haklarını nasıl gasp ettiklerinin, uygulamalarıyla ülkelerinde yaşayan halkların arasına kin ve nifak tohumlarını nasıl ekip büyüttüklerinin özeleştirisine yanaşmamıştır, halen de yanaşmıyorlar. En az söz konusu siyasiler kadar geçmiş ve mevcut düzenlerin inkar ve imha anlayışlarından sorumlu aydınlar, yazarlar, akademisyenler ve medya da doğal olarak bu soruyu ne kendilerine ne de asıl sorumlularına sorabiliyor.

İsmail Beşikçi ve benzeri konunun uzmanı bilim adamlarının bilimsel belirlemelerinin ısrarla görmezden gelinmesi öngörülen çözümün doğruluğu açısında kaygı vericidir. Çözüm adına karanlık tarihin tekerrürüne yeni bir davetiye çıkarmanın vebali ağırdır. “Dün dündür, bugün bugündür” anlayışının yeni varyantlarına gösterilen ilgi yanlış adrese davetiye niteliği taşır. Sövgücülerle övgücülerin aynı gerçeğin iki yüzü oldukları, sesleri oldukları sahiplerinin de gömücüleri olabildikleri unutulmamalı. Onları bilim adamlarına tercih etmek dönüşü olmayan büyük felaketlere yolculuktur.

İçinde yaşadığımız devletlerin taraf oldukları, ancak Kürtlerden dolayı bazı maddelerine çekince koydukları, bazılarını ise, Türkiye’nin Lozan antlaşmasında yaptığı gibi, imzaladıkları halde ilgili maddelerini ihlal etmeye devam ettikleri uluslar arası sözleşmelerin tüm hükümlerine tam olarak uymaları sorunun kalıcı çözümüne gerekli zemini hazırlayabilir. İlgili devletler ve Kürt siyasileri halklarımızın yaralarını gizlemek yerine, gerçek anlamda tedavi etmenin gereklerini yapmalıdırlar. Sorunun gerçek çözümü tarafların birbirlerine hoş görünmelerinin çok üstünde, doğru prensipler temelinde bilimsel ve hukuki bir anlayışı gerektirir. Mesele bir tarafın az hak istemesi, ya da çok hak istemesi olmadığı gibi, diğer tarafın az hak vermesi ya da çok hak vermesi de değildir. Yapılması gereken geçmişte yaşanan acıların bir daha yaşanmaması için insanlık tarihinden gerekli dersi alarak soruna gerektiği gibi kalıcı uygar bir çözüm bulmaktır. Tarihi aldatmaların aldatılanlar kadar olmasa da aldatanları da mağdur konumuna düşürebileceği gerçeği görülmelidir.

Güney Afrika’nın efsanevi lideri Nelson Mandela’nın kendisiyle ceza evinde görüşmeye giden hükümet yetkililerine Only free men can negotiate; prisoners cannot enter into contracts. Your freedom and mine cannot be separated. (Sadece özgür insanlar müzakere yapabilir; tutuklular müzakerelere giremezler. Sizin özgürlüğünüz ile benimki birbirinden ayrılamaz)” söyleminin yeterince bilince çıkarılamaması beklenmedik sonuçlar doğurabilir.

Masada farklı siyasi düşüncelere sahip irili ufaklı siyasi grupların çoğu, silahlı güçler ve sivil toplum kuruluşlarının bileşiminde oluşan ortak akla dayanan temsilin olmaması uzun vadede çözüm adına çözümsüzlüğü derinleştirebilir.

Ulusal sorunların çözümünde anayasal garantinin yalnız başına kalıcı çözüm getiremeyeceği tarihi tecrübeler defalarca göstermiştir. Lozan Antlaşmasının değiştirilemez özelliğe sahip maddelerinden biri olan 39/4 maddesinin “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.” hükmüne rağmen 80 yıl boyunca Türkiye devleti tarafından diğer ilgili maddelerde olduğu gibi bu maddenin hükmü de görmezden gelinerek, inkar, imha ve asimilasyon politikasını Kürtler üzerinde nasıl uyguladığı biliniyor. Irakta Saddam Hüseyin döneminde Kürtlerin özerkliğinin kabul edilmiş olması ve kültürel haklarının anayasal güvenceye alınmış olması 185 bin Kürdün katledilmesini engellememiştir. İlgili devletlerden hiçbirinin Anayasa ve kanunlarında vatandaşlarına kötü muamele, işkence edilmesine dair bir madde olmamasına rağmen sistematik işkence yaptıkları adli tıp raporları, hastane raporları, insan hakları örgütlerinin raporları, ulusal ve uluslar arası mahkeme içtihatlarıyla ispatlanmıştır. Bütün bunlar göz önünde bulundurularak anayasal güvencelerin gerektiği gibi icra edilmeleri için ulusal ve uluslar arası garantör kurum ve kuruluşların olması zorunludur. Garantör kurum ve kuruluşlar tehdit unsurları değil, kalıcı çözümün kalıcılığının devamının güvenceleridir.

Niteliği, niceliği, özelliği ne olursa olsun toplumun hiçbir kesimi yalnız başına bir halkın temsilcisi ya da iradesi olamaz. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı söz konusu olduğunda tüm siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları temsilcisi oldukları halkı bilinçlendirme ve iradesini özgürce beyan edebileceği ortamı sağlamakla yükümlüdürler. İnsanlar özgür iradelerini beyan etmek için belli periyotlarla seçimlere ve referandumlara giderler. Bu mekanizmaların gerektiği gibi işletilmesi sorunlara kalıcı çözüm getirir. Birlikte yaşamak istemeyen halkların Finlandiya ve eski SSCB, Çek ve Slovak halkları gibi self determinasyon hakkını kullanırken kimsenin burnu dahi kanamadan birbirlerinden ayrılabilmeleri ve iyi komşuluk ilişkilerine sahip dost ülkeler olarak yan yana yaşamayı bilmeleri bir erdemdir. Erdemli ve onurlu insanlar zorla ayrılığa karşı oldukları kadar zorla birliğe de karşıdırlar.

Çözümün dış kaynaklı yada iç kaynaklı olması önemli değildir. Çözümün kendisi önemlidir. Yaşamın her alanında globalleşmenin bu denli güçlenerek devam ettiği çağımızda dış güçlerin ne kadar dış, iç dinamiklerin ne kadar iç oldukları tartışmalıdır. Tarihin hiç bir döneminde dış güçler ile iç güçler bu denli iç içe geçmemişlerdir. Totaliter sistemler silahlı güçleriyle insanlığa karşı alenen suç işlerken “bunlar bizim iç işlerimiz, dış güçler karışamaz” demeleri karşısında sessiz kalmak vicdanımızı sızlatmıyor mu? Çıkarları gereği de olsa bu katil yönetimlere müdahale ederek halkları yaşanılabilir sistemlere kavuşturan dış güçlere karşı çıkmak işlenen suçlara ortak olmak anlamına gelmiyor mu?

Onlarca yıl enerjilerini ve kaynaklarını birbirlerini katletmekle harcayan, sorunlarını kendi aralarında çözebilme güç ve kabiliyetinden yoksun halkların sorunlarını çözerek insanca yaşamalarını sağlayan dış güç yada güçlere karşı çıkmak insanlık dışı suçların devamına destek olmaktır. Dış güçleri de, iç güçleri da artıları ve eksileriyle değerlendirmeyi bilmeliyiz. Hatalarını hata, doğrularını doğru olarak görebilmeliyiz. Sebebi ne olursa olsun doğruyu yanlış, yanlışı doğruymuş gibi göstermek onurlu insanlara yakışmaz.

Katil Sudan devletinin Darfur’da devam ettiği soykırım ve küçük kız çocuklarına tecavüzleri uykumuzu kaçırmıyor mu? İnsanlıktan nasibini almamış Omer El Beshir adlı Sudan başbakanının Uluslar Arası Mahkemelerde yargı önüne çıkarılmasını candan istemiyor muyuz? Çıkarları gereği de olsa 1978’de Kamboçya’yı işgal ederek Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerlerin kendi halkına uyguladığı jenosidi aratmayan vahşetine son veren Vietnam, 1998-99 eski Yugoslavya topraklarında Sırp ordusunun etnik temizliğe varan savaş suçları işlemesine son veren NATO, 2003 yılında Irakta jenosit suçu işlemiş Saddam diktatörlüğünü yıkarak, Şiilerin özgürleşmesine katkı sunan, Arap-Kürt, hatta Kürt-Kürt sorununu önemli oranda çözen Amerika, 2008’de Güney Osetya-Gürcistan sorununu çözen Rusya Federasyonu ve benzeri dış müdahaleler söz konusu halklara insanca yaşama imkanı sağlayabildiklerini görmezden gelmek işlenen suçlara ortak olmaktan başka anlam ifade etmiyor.

Medya İmparatorluğunun yıkılmasından sonraki tüm zamanların Kürt siyasileri sorunun nedenleri değil, tarihi yanılgıları, hataları, öncülük kabiliyetinden yoksunlukları, ihanetleri ve diğer yetmezlikleriyle sorunun sebepleri, sonuçları ve kendi halklarının mağduriyetinin sorumlularıdır. Milattan önce 562’de Perslerle başlayan ve şimdiye kadar Kürtlerin gönüllü yada zorunlu birlikte yaşadığı halkların siyasileri Kürt halkının hukuki, siyasi, kültürel haklarını gasp ederek tarihi inkâr, imha, asimilasyoncu ve zaman zaman soykırıma vardırdıkları zalimlikleriyle sorunun nedenleri, yaratıcıları ve yaratıcısı oldukları sorunla kendi halklarının da mağduriyetine yol açmanın sorumlularıdır. Sorun gerektiği gibi çözüldüğünde yaratıcıları, nedenleri, sonuçları ve tarafların mağduriyetleri var oluş sebeplerini kaybedeceklerinden değişim geçirerek çözüm sonrası siyasi ve toplumsal sistemlere adapte olma sürecine gireceklerdir. Uluslar arası bir özelliğe sahip olan Kürt sorununun çözülmesi Ortadoğu’da demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleşmesinin en önemli kilometre taşlarından biridir.

Kürt sorununun kalıcı çözümü, onlarca isyana yol açan problemlerin çağdaş yöntemlerle köklü olarak çözülmesiyle ancak mümkün olur. İnsanlık tarihi ulusal ve etnik sorunlara hangi şartlarda uygar kalıcı çözümler bulunabileceği konusunda yeterli tecrübelere sahiptir. Sebebi ne olursa olsun bu tecrübelerin gereğinin yapılmaması mağdur taraf ya da tarafların felaketiyle sonuçlanır. Kalıcı çözümün gereklerini yerine getirmemek yaşanmış acıların katlanarak tekerrüründen başka sonuç doğurmaz. Küçük hesaplar büyük belalar doğurur. Tarih buna tanıktır.

Bilimsel bakış, ortak akıl, konjonktüre uygun davranış karşılıklı kazanmanın olmazsa olmazlarıdır. Taktikte buğday başağı kadar esnek, doğru prensipte granit kadar sert olmayı bilmeyenler tek taraflı ya da karşılıklı kaybetmenin özneleri olmaya mahkûmdurlar. Graniti aşındıranın suyun şiddeti değil damlaların sürekliliğidir söyleminde dile gelen sabır ve kararlılığın değeri hiçbir zaman unutulmamalıdır. Şimdiye kadar bu mantıkla insana yaraşır bir yaşam için mücadele edipte amaçlarına varmayan insan topluluklarının sayısı yok denecek kadar azdır.

Biz dünya insanları olarak ya eşit şartlarda Nazım Hikmet’in dediği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” birlikte yaşayacağız, ya insan hak ve özgürlüklerine eksiksiz olarak riayet eden, iyi komşuluk ilişkilerine sahip komşu uluslar olarak yan yana yaşayacağız, ya da siyasi statümüz ne olursa olsun ezen ve ezilenler olarak birbirimizin başına bela olup üç günlük yaşamı birbirimize zehir etmeye devam edeceğiz.

Mutluluğunu başkasının mutsuzluğu üzerine kuranlar bizlere cenneti vaat ederek hep cehennemi yaşattılar. Halen yaşatıyorlar. Dinimizi, rengimizi, dilimizi, üzerinde yaşadığımız yerleri gerekçe göstererek bizi birbirimize kırdırtanları artık uygar bir şekilde kırmak zorundayız. Mutluluğumuzu birbirimizin mutluluğu üzerine kurarak binlerce yıldır bize reva görülen cehennemi hayattan ve onun mimarlarından kurtulmak zorundayız. Böylelikle sağlık başta olmak üzere, insanlar arası eşitsizlik, ekolojik dengenin bozulması, kuraklık, çölleşme gibi asıl sorunlarımızın çözülmesine daha fazla zaman ve kaynak ayırabileceğiz. Gezegenimizin yaşıyla kıyaslandığında denizde damla dahi olamayan kısacık ömrümüzü yaşadığımız zamanın olanakları ölçüsünde çok daha güzel yaşayabilmenin başka alternatifi yoktur. Biri yiyip biri baktığı sürece kıyamet her gün kopmaya devam edecektir. Herkesin hayatın her alanında emeği oranında yemesinden başlayarak ihtiyacı oranında yiyebilmesi hedefine varıncaya kadar gerektiği gibi uygarca mücadele etme azmine sahip olduğumuz sürece çözemeyeceğimiz sorun yoktur.

21 Ekim 2009

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e