Siyaset Akıl İşidir

Bilim her zaman her yerde başvurulması gereken en doğru rehberdir. Kalemlerini kılıçlarıyla doğrayanlar hiç bir zaman mutluluğun yüzünü göremezler. Mum ışığı, rüzgârın esmesine kadar; gaz lambası, gazının bitmesine kadar; el feneri, pilinin tükenmesine kadar; elektrik, ampulün yanmasına ya da dağıtım ağında arıza çıkana kadar; güneş, batıncaya kadar; karanlıkla mücadele edenlerin yollarını aydınlatabilir. Günün 24 saati, yaşam boyunca, her zaman, her yerde insanın yolunu aydınlatabilen sınırsız güce sahip yegâne enerji kaynağı insan beyni ve onun ürünü olan bilimdir. Bundan dolayıdır ki büyük filozof ve şairimiz Ehmedê Xanî yüzyıllar önce kalem ve kılıcın ahenkli birlikteliğine vurgu yapmıştır. Kalem beyindir. Bilimdir. Kılıç, dönemine göre kalemin emrindeki bilimin geliştirdiği en güçlü silahtır. Kalemden bağımsız kılıç eninde sonunda sahibinin katili olur. Kılıç ne kadar güçlü olursa olsun yaratıcısı olan kalemin emrinde olmadığı sürece oraya buraya savrulup eninde sonunda layık olduğu yere, geri dönüşüm tesisine gider. Oradan teneke olarak çıkmaya mahkûmdur.

Akıllarıyla değil duygularıyla halklarını yönetmeye çalışanlar peşlerindeki kitlelere felaketten başka bir şey veremezler. 1990’li yıllarda bir Kürt lideri partisini beyniyle değil, kalbiyle idare ettiğini itiraf etmişti ve üstüne üstlük bunu bir yücelikmiş gibi dile getirmişti. Daha sonra kalbiyle siyaset yapan siyasi liderlerin başlarına gelen felaketlerin kurbanı olmaktan kurtulamadı. Bir zamanlar menfaatleri gereği kendisine güzelleme yazan komşu ülkelerin cümle milliyetçilerinin gönül kapılarını, vicdan kapılarını bir bir çaldı. Ancak tüm kapılar yüzüne kapandı. Kapıyı kapatmayanlar ise kendisini karşı tarafa satmak için pazarlık yapanlardı. Belki siyasetin duygularla, vicdanla, gönül ile özcesi romantizmle yapılmayacağını anladı, ama çok geç kalmıştı. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

Romantizm, sanatın her türünde ve edebiyatta güzeldir, ancak insanları yönetme ve yönlendirmede felakettir. Victor Hugo “Sefiller” adıyla Türkçeye çevrilen ölümsüz eserinde: “Bir milletin başına gelebilecek en büyük felaket yöneticilerinin romantik olmasıdır” diyor. Duyguları yerine zekâlarıyla insanlarına öncülük edenler her zaman her yerde amaçlarına varmışlardır. Ortadoğu cehenneminin ortasında yaklaşık 2000 yıllık vatansızlık trajedisinden sonra soydaşı onlarca peygamberin diyarı “vaat edilmiş topraklarda” dünyanın dört bir yanına dağıtılmış dindaşlarının sığınacağı cennet gibi bir ülke armağan eden Beni İsrail kavmi beyin gücünün nelere kadir olduğunun dünyadaki en güçlü örneklerinden biridir.

İlk adı Arya olan Medya Krallığının yıkılmasından bu yana bir daha kendisini toparlayamayan, istikrarlı birliğini kuramayan Kürtler beyinleriyle değil, kalpleriyle hareket etmenin ağır sonuçlarını yaşıyorlar. Siyasileri romantik oldukları için felaketten felakete sürükleniyorlar. Medya döneminde Hindistan’dan Karadeniz’e kadar hüküm süren bir uygarlığın torunları tarihin çöplüğüne varmak için atlarını dörtnala kaldırmış adeta birbiriyle yarışıyorlar. Roma İmparatorluğundan İtalya, Bizans İmparatorluğundan Yunanistan, Pers İmparatorluğundan İran, Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden Rusya Federasyonu ve daha nice imparatorluk ve krallıktan torunlarına kültürel varlıklarını sürdürebilecekleri istikrarlı yapılar kaldı. Medya İmparatorluğundan torunlarına önce ikiye sonra dörde bölünmüş yamalı bohçayı rahmet okutan adı bile kendilerine ait olmayan, sömürge dahi olamayan, İsmail Beşikçi’nin deyimiyle “Devletler Arası Sömürge Kürdistan” kaldı.

Nelson Mandela, yaklaşık yirmi yıl önce cezaevinde kendisiyle Güney Afrika sorununu müzakere etmek isteyen ırkçı Apartheid rejiminin yetkililerine: “Only free men can negotiate; prisoners cannot enter into contracts. Your freedom and mine cannot be separated: Sadece özgür insanlar müzakere edebilirler; tutuklular sözleşme yapamazlar. Sizin özgürlüğünüz benim özgürlüğümden ayrılamaz” deyip cezaevinden ev hapsine ve orada arkadaşlarıyla özgürce görüşme imkânı elde edinceye kadar yetkililerle müzakereye oturmamıştı. Güney Afrika deneyiminden sıklıkla söz eden Kürt siyasilerinin bu deneyimi ne kadar bilince çıkardıkları ve bunun gereğini ne ölçüde yaptıkları hayati önemdedir.

Kürt halkı defalarca sınırları içinde yaşadığı devletlerin yetkililerinin entrikaları ve hilelerinin kurbanı olmuştur. Bu hileler sonucu tedip tenkil operasyonları yapıldı. Mecburi iskân dönemi yaşandı. Toplum mühendisliği devreye girdi. Asimilasyon politikası uygulandı. Yaklaşık yüzyıldır sürece yayılmış bir soykırım uygulandı. Bu insanlık dışı durum İran ve Türkiye halklarından on binlerce gencin canına mal oldu. Astronomik rakamlarla ifade edilen maddi kayıplar yaşandı. Her iki devlet de uluslar arası ilişkilerde saygınlıklarını yitirdiler. Irak’ta Enfal operasyonlarıyla Kürt halkı soykırımdan geçirildi. Suriye’de okullardan alınan küçük çocukları sinemalara konup, kapılar üstlerine kapatılıp canlı canlı yakıldılar. Irak zulmün bedelini ödedi. Suriye zulmün bedelini ödemenin arifesini yaşıyor. Zulüm yapanın yanına kar kalmaz, er yada geç sahibine misliyle geri döner. İster ilahi adalet deyin, ister başka bir şey. Sonuç değişmez.

Yaklaşık bir asır asimilasyon politikasının uygulandığı, Seyit Rıza ve Şeyh Sait isyanlarını bastırma esnasında devlet tarafından Kürt halkına yönelik katliam yapıldığı Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı tarafından itiraf edildiği bir dönemde Kürt siyasetinin aktörü iddiasında olan insanların halen bu isyanları İngiliz kışkırtması ve Cumhuriyetin demokratikleşmesini engellemekle suçlamaları düşündürücüdür.

Kapalı kapılar ardında pazarlıklar yapılıyor. Kapalı kapılar ardında yine bir şeyler dönüyor. Kürtler bir kez daha kapalı kapılar ardında dönen dolapların, oynanan hileli oyunların, entrikaların ve cümle aldatma çeşitlerinin kurbanı olmamak için kendi tarihlerini ve dünya insanlık tarihini doğru okumalılar. Siyasi statüsü ne olursa olsun hiç kimse devredilemez temel insan hak ve özgürlüklerinin en önemlilerinden biri olan bir ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını gasp edip pazarlık konusu yapamaz.  Bir halkın hangi siyasi statüyle yönetilmek istediğine dair hak, sadece ve sadece o halkın bizzat kendisinin vereceği oylarla beyan ettiği öz iradesiyle belirlenir. Tarafların siyasilerinin yapması gereken uluslar arası evrensel hukuka ve bu kapsamda halkın tercihini yapabileceği şartları hazırlamak ve sonuca saygı duymaktır. Aksinin düşünülmesi dahi temel insan hak ve özgürlüklerinin en üst düzeyde ihlalidir.

Halkın meydanlardaki coşkusu doğru okunmalıdır. “Halkın iradesi çok güçlü olduğu için artık yenilgi söz konusu olamaz”, “Halkın bilinç seviyesi kendisini korumak için yeterli oranda yükselmiştir.” “Halkımız dünya insanlığını özgürleştiriyor” gibi popülist söylemler gelecek felakete düzülen güzellemelerin ötesine geçemeyecekleri insanlık tarihindeki olgularla defalarca ispatlanmıştır. Öncülerin yönlendirmedeki rolü hiç bir zaman hafife alınmamalıdır. Çobanı kurda sevdalanmış sürünün akıbeti görmezden gelindiği sürece, İsmail Beşikçi ve benzeri bilim adamlarının belirlemelerini bilince çıkarıp gereği yapılmadığı sürece, tarihin çöplüğüne doğru devam eden yolculuğun asimilasyon ve ondan da beteri oto asimilasyon belasıyla gittikçe hızlanacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Halk dünyanın her yerinde halen sürü konumunu aşabilmiş değildir. Siyasi öncülerin birincil görevi, halkı devredilemez hakları ve evrensel insan hak ve özgürlükleri konusunda doğru bir şekilde bilinçlendirmekle birlikte bu haklarını kullanma yol ve yöntemlerini onlara göstermektir.

Başta kendi kültürel varlığımız olmak üzere, dünyadaki kültürlerin ardı ardına tarihe karışmalarını istemiyorsak, küresel, bölgesel ve cümle tekçi zihniyetlerin yeni kurbanlarından biri olmaktan ürperiyorsak, genelde insanlık tarihini, özelde felaketler zincirinin halkalarını andıran kendi tarihimizi bilince çıkarmak zorundayız. Siyasetin akıl işi olduğunu, gönül işi olmadığını anlamak ve gereğini yapmak bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal önemdedir.

Şimdiye kadar varlığımızı koruma istikametine giden tüm trenleri kaçırdık. Şimdi 21. Yüzyıl Treni aynı istikamete gitmek üzere peronda yolcu alıyor. Bu trenin uluslaşmada geç kalmış halkların gitmek istedikleri istikamete giden son tren olduğu anons ediliyor. Bu kez hata yapılmamalıdır. Bu kez tren kaçırılmamalıdır. Bu yüzyılda hatanın bedeli ölümlerden ölüm beğenmektir. Kültürel genosittir. Bir halkı millet yapan değerlerin kökten yok olmasıdır. Artık umut bağlanacak başka bahar yok. Ya şimdi gerektiği gibi sorunlarımızı çözeceğiz, ya da hiçbir zaman. Kentlerimizde ve köylerimizde uygarlığımızın sona ermesi üzerine ötecek baykuşlar bile semalarımıza varmak üzereler. Yarın çok geç olabilir.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e