Seksen öncesi / seksen sonrası veya rejimin niteliği*

1980 sadece Türkiye’nin değil, kapitalist dünya sisteminin tarihinde de bir kırılma noktasıdır. Genel bir çerçevede 1970’li yılların sonu, 1980’lerin başı, II. emperyalist savaş sonrasında geçerli paradigmaların da sonuydu. Savaş sonrasında sömürülen sınıflar ve ezilen halklar lehine oluşan güç dengesinin yön değiştirmesi anlamına geliyordu. Başka türlü söylersek, emperyalist sistem savaş sonrasında kaybettiği mevzileri geri almak üzere kapsamlı bir saldırıya geçmişti ve saldırının adı ‘neoliberalizmdi’. 1945 sonrasında emperyalist sistem üç odak [Üçüncü Dünya halkları, Sovyet sistemi ve emperyalist ülkelerdeki işçi hareketi ve sol muhalefet] tarafından sıkıştırılmakta ve tavizler vermek zorunda kalmaktaydı.., Koloniyalizm  statüsüne baş kaldıran sömürge halkları, kapitalizmin tarihinde ilk defa 1955 yılında Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan ünlü Bandung Konferansıyla bir aktör olarak dünya sahnesine çıkmışlar ve dünya siyasetinin belirleyicilerinden biri olma niyetini ilân etmişlerdi. Sovyet sistemi emperyalist savaştan etkinlik alanını ve prestijini artırarak çıkmış, hem yeryüzünün lânetlilerinin, hem de emperyalist ülkelerdeki işçi sınıflarının gözünde bir çekim merkezi haline gelmişti. Nihayet emperyalist metropollerde savaşın yoksulluk ve sefalete mahkûm ettiği işçi sınıfı kapitalist sistemi ödün vermeye zorluyordu. Bazı ülkelerde [Fransa, İtalya…] komünist partileri iktidarı ele geçirip rotayı değiştirme potansiyeli taşıyorlardı. Velhasıl kapitalizmin yaklaşık 450 yıllık tarihinde ilk defa ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine göreli bir güç dengesi durumu ortaya çıkmıştı. Böyle bir güçler dengesi demek, kapitalist sistemin baronları için tehlike çanlarının çalması demekti.

12IlonEmperyalist sermaye güç dengesini lehe çevirmek için biri ideolojik planda  [neoliberal tezlerin oluşturulup-yayılması veya ideolojik savaş], diğeri de jeostratejik, jeopolitik planda [ komünizmi çökertme ve Üçüncü Dünya rejimlerini yeniden kompradorlaştırma, emperyalist ülkelerdeki ‘sosyal devlet’ veya ‘refah devleti’ denilen modeli aşındırma] olmak üzere ikili saldırıya geçti. 1970’li yılların sonuna gelindiğinde artık güçler dengesi emperyalist cephe lehine döndürülmüştü. Sovyet sisteminde aşınma derinleşmiş, Üçüncü Dünya’da ‘ulusal kalkınmacı’ paradigma iflas etmiş, Bandung Konferansıyla kabaran dalga sönmüş, emperyalist ülkelerde geçerli ‘refah devleti modeli’ aşınma sürecine girmişti. İdeolojik planda da neolibiralizm tek düşünce mertebesine yükseltilip alternatifsiz ilân edilmişti. Türkiye’de seksen ve sonrasında neler oldu, neden oldu, olanlar kimin için ne anlama geliyordu sorusuna cevap arama iddiasında olan biri, Türkiye’nin bir parçası olduğu kapitalist dünya sistemindeki eğilimleri, kırılmaları, dönüşümleri, hegemonik gücün jeopolitik, jeostratejik stratejisini dikkate almak zorundadır. Böyle bir şey, bilimsel yöntemin de bir gereğidir. Zira, parçayı bütünden soyutlayarak tahlil etmek uygun değildir. Bütünle parça arasındaki karşılıklı belirleyicilik ilişkisini dikkate almayan bir tahlil fotoğrafın tamamını kapsamaz. Aslında kapitalizmin karşı saldırısı, 1970’lerin ortasından itibaren genelleşen yapısal krizden çıkmanın da bir aracı olarak gündeme gelmişti. Başka türlü ifade etmek istersek, kapitalizmin krizden çıkması, güç dengelerini yeniden kendi lehine çevirmesiyle mümkündü ki, bu da dünyanın her yerinde emekçi kitlelerin sömürüsünün derinleştirilmesi, çevreden merkeze değer transferinin yoğunlaştırılması velhasıl işçi sınıfının ve yeryüzünün lânetlilerinin bulundukları mevizelerin gerisine püskürtülmesini gerektiriyordu…

Fakat hegemonik güç olan ABD’nin Türkiye’ye ve Türkiye’nin içinde yer aldığı bölgeye “ilgisini“ artıran başka nedenler ve gelişmeler de söz konusuydu. OPEC petrol üzerindeki denetimi ele geçirmiş, peşpeşe önemli oranlarda zamlar yapmıştı. Petrol kartelinin bu tür bir etkinlik sağlaması, benzer oluşumları teşvik edebilir, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelere ucuz enerji, maden ve tarım ürünleri akışını problemli hale getirebilirdi. 1970’lerin ortalarından itibaren Üçüncü Dünya Ülkeleri ‘yeni bir uluslararası ekonomik düzen’ talebini gündeme getirmişlerdi ki, bu tür girişimler, söz konusu ülkelerin ‘eşitsiz ticareti’, eşitsizlik temeli üzerine kurulmuş ekonomik ve politik ilişkiler bütünün sorun eder hale gelmeleri demekti. Emperyalizmin en güvenilir “müttefiki” olan İran’daki Şah Rıza Pehlevi rejimi düşmüş [1979], yerini İmam Humeyni önderliğindeki ‘İslam Cumhuriyeti’ almıştı. Bu durum ABD’nin bölgedeki üç kalesinden birinin düşmesi demekti [diğerleri Siyonist İsrail ve Türkiye]. Sovyetler Birliği Afganistan’a girmişti [1979]… Bir başka gelişme başta Müslüman Ortadoğusunda olmak üzere, İslam Fundementalizmi de denilen ‘politik islamın’ bölge halklarının gözünde bir çekim merkezi haline gelmesiydi. Elbette ‘Politik İslam’ denilen başta bizzat ABD tarafından peydahlanmış, komünizmi kuşatma stratejisinin bir aracı olarak gündeme gelen ‘güdümlü’ bir hareketti ama güdümlü hareketler her zaman güdümlü olmaktan çıkma potansiyeline sahiptirler… Bütün bunlar emperyalizmin ‘enerji çeşmesi’ Ortadoğu denilen bölgedeki konumunu sarsıcı gelişmelerdi ve ‘Kollektif emperyalizmin’ lideri olan ABD’nin bu gelişmelerden kaygılanmaması mümkün değildi… Bölgeyi ‘istikrara kavuşturmak gerekiyordu ama bölgede ‘istikrar unsuru’ olması gereken ve Emperyalizmin bölgedeki iki kalesinden bir olan Türkiye de istikrarsızlık istenmeyen bir istikâmete yönelirse, emperyalizmin bölgedeki uzantısı ya da ‘bölgedeki emperyalizmden‘ başka birşey olmayan Siyonist İsrail’in güvenliği de tehlikeye girebilirdi… Fakat, Türkiye’deki ‘istikrarsızlık durumunun’  nüanse edilmeye [eşelenmeye] ihtiyacı vardır. Türkiye’de 1960’lı yıllarda kabaran sol dalga 12 Mart 1971 askerî müdahalesiyle söndürülmek istenmişse de tam başarılamamıştı. Sol hareketin üstüne devlet destekli faşist milisler sürülüp, katliamlar ve devlet cinayetleri tırmandırıldı, Türkiye tam bir kaos ve şiddet sarmalına sokularak, halk bezdirildi. Bir tür ‘iç savaş’ ortamı yaratılmıştı. Bu yüzden 12 Eylül darbesiyle çatışma ve şiddet ortamı arasındaki ilişkinin yönü ve mahiyeti farklıydı. Darbeyi ‘gerekçelendirip’, mümkün hale getirmek için kaos ve şiddet tırmandırılıyordu. Dolayısıyla darbenin gerekçesi olan ‘Türkiye’nin bölünmenin ve parçalanmanın eşiğine gelmişti’ söylemi gerçek durumu ifade etmiyordu. Hem emperyalizmin, hem de onun uzantısı olan Türkiye’nin komprador egemen sınıflarının çıkarına uygun bir ‘tanzimatın’ yapılabilmesi için şiddet ve terör ‘bilinçli olarak’ tırmandırılmıştı. Nitekim 11 Eylülde devam eden şiddet ve terör eylemlerinin 12 Eylülde bıçak gibi kesilmesi, ilişki tersliğinin kanıtıdır. Askerî darbe terör ve şiddeti önlemek için yapılmadı, askerî darbeyi ‘gerekli’ kılmak için terör ve şiddet tırmandırıldı. Aslında askerî darbe kapsamlı bir projenin sadece bir bileşeniydi ve söz konusu projenin ‘başarısı’ için gerekliydi. Bilinçli ve sistematik olarak yaratılan terör ve şiddet sarmalı, devlet terör rejimini yerleştirmek içindi…

Netice itibarıyla 12 Eylül darbesi bilinen anlamda bir askerî müdahale değildi. Kapsamlı bir modelin dayatılmasıydı ki, söz konusu model, Türkiye’nin komprador egemen sınıf ittifakının ve emperyalizmin çıkarını güvence altına alan bir düzenlemeler, tanzimatlar bütünü olacaktı. İkinci emperyalist savaş sonrasında geçerli paradigmanın yerine yenisini ikâme etmek anlamına geliyordu. Başka türlü ifade etmek istersek, belirli aralıklarla [20-30 yıl] yapılan ve her seferinde farklı adlar alan düzerlemelerden, tanzimatlardan, ıslahatlardan, reformlardan biriydi. Bir tür ‘genel tekrardı…” “Yenilikçilik’ döneminde Türkiye’de yapılan bu tür düzenlemelerin birbirine bağımlı ve birbirini tamamlayan başlıca iki işlevi vardı: egemen sınıfın iktidarını pekiştirip iktidarın temelini takviye etmek ve emperyalizmle uyumlanmak… Tam bir uyum-takviye operasyonu… Türkiye’de egemen sınıflar ittifakının varlık nedeni emperyalizmle uyumlanmaktan geçiyor. Dolayısıyla egemen ittifakın iktidarının varlığı ve kalıcılığı, onun emperyalizmle uyumlanma yeteneğine bağlıdır… 12 Eylül, emperyalizmin yeni stratejisiyle uyumlanmayı, egemen sınıf ittifakını restore- takviye etmeyi amaçlıyordu ve restorasyon rejimin tüm veçhelerini kapsayacaktı. Bu niteliğinden ötürü de önceki iki darbeden [27 Mayıs ve 12 Mart] hem amaç hem de kapsam itibariyle farklıydı. Nitekim 12 Eylül öncesinin iki darbesi de [ 27 Mayıs 1960, 12 mart 1971] iktidarın temelini güçlendirici düzenlemeleri dayatsa da bir paradigma değişikliğini amaçlamıyordu. Darbeden 30 yıl sonra 12 Eylül rejiminin sarsılmadan yola devam ediyor oluşunun nedenlerinden biri ve başlıcası, sadece yapılan düzenlemelerin derinliği değil, geçerli paradigmayı yenisiyle ikâme etmesinden, rotayı değiştirmesindendir…

“Ulusal kalkınmacı” paradigmadan yeniden kompradorlaşmaya giden yol: 24 Ocak-12 Eylül 1980…

Politik ve akademik literatürde açıkça dillendirilmese de İkinci emperyalist savaş sonrasında Türkiye’de adı konmamış bir ‘ulusal kalkınmacılık’ geçerliydi. Aslında bu Türkiye’ye özgü bir şey de değildi. Global planda sınıfsal güç dengelerinin bir sonucu olarak, Türkiye’nin de içinde yer aldığı Üçüncü Dünya’da geçerli model ulusal kalkınmacılıktı. Bu modelin mahiyeti, çelişkileri ve sınırlarına dair başka yerde yeterince yazdığım için burada bu soruna girmeyeceğim ama geçerken şu kadarını hatırlatmak uygun olabilir. Çoğu koloniyalizmden yeni kurtulmuş Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ‘genç devletlerin’ yönetici sınıfları, kapitalizmden kopmadan, karşılıklı bağımlılık ilişkileri dahilinde sanayileşebileceklerini, kalkınabileceklerini, yüzyıllardır uzak tutuldukları sofraya dahil olabileceklerini, velhasıl yakalamanın mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Bir taraftan kapitalizmin içine girdiği genişleme trendi, diğer taraftan koruyucu ve düzenleyici ‘milli politikaların’ bu yöndeki beklentileri teyit eder mahiyette sonuçlar doğuruyor gibi görünmesi, ‘ulusal kalkınmacı’ denilen modele  haklılık ve prestij kazandırıyordu. Fakat içe dönük, ithal ikâmeci büyüme modeli, yüksek oranda ithalata bağımlı bir modeldir. Yüksek ithal girdi oranıyla üretim yapar ama ürettiğini iç pazarda sattığı için kendi ihtiyacı olan dövizi kendisi sağlayamaz. Ve belirli bir eşikten sonra ödemeler dengesi krizi kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Türkiye’de de 1970’li yılların sonuna gelindiğinde ithal ikâmeci model tıkanmış, Türkiye dış [emperyalist] müdahalelere daha da açık hale gelmişti. Emperyalist finans kurumlarının ‘yardımı’ olmadan yola devam etmesi artık mümkün değildi ama söz konusu emperyalist kurumların “yardım etmesi” için ‘yapısal uyum’ gerekiyordu ve ‘yapısal uyumun’ içeriği de en ince detaylarına varıncaya kadar söz konusu finans kurumları tarafından belirleniyordu… Uyum startı Turgut Özal’ın başbakanlık ve DPT müsteşarı olduğu dönemde 24 Ocak Kararlarıyla [1980] verildi. Lâkin verili ideolojik-kurumsal yapı ve işleyiş ve geçerli sınıfsal güç dengeleri, uyum için uygun değildi. En ufak kırıntıları da dahil, sınırlı demokrasiye dair ne varsa tasfiye edilmesi gerekiyordu… Ekonomik planda ‘uyumun’ sağlanabilmesi, sosyal, politik, ideolojik ve kültürel, kurumsal planda ‘uyumlanmayı’ gerektiriyordu ki, bunu geçerli ‘parlamenter’ sistem içinde gerçekleştirmek mümkün değildi. Ekonomi dışı alanlarda köklü tanzimatlar yapılmadan ekonomiye istikrar getirmek, velhasıl paradigmayı değiştirmek imkânsız gibiydi. Dolayısıyla 12 Eylül cuntası söz konusu paradigma değişikliği için “gerekliydi“. Tam bir kompradorlaşma programı demek olan yeni paradigma, ancak devlet terör rejimiyle dayatılabilir, kabullendirilebilir, kalıcılaştırılabilirdi. 24 Kararlarının ‘yerli mimarı’ [aslında asıl mimarlar Washington’daydı] Turgut Özal, 12 Eylül darbesiyle birlikte başbakanlığa terfi ettirilmişti. Ama başbakanlık ve DPT müsteşarı olmadan önce MESS [ Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası] başkanı olduğunu hatırlamak gereksiz bir ayrıntı değildir. Bu, 12 Eylül askerî cuntasının gerisindeki ‘asıl iç mimarlar’ hakkında fikir verecektir. 12 Eylülle birlikte ekonominin direksiyonuna geçirilen Turgut Özal, 1983 Kasım başında ‘demokrasiye’ geçildiğindeyse artık “sivil” başbakandır… Daha sonra da ‘sivil cumhurbaşkanı’ olarak ünlenecekti… Siyasi kültürün bu kadar geri, kavram kargaşasının bu kadar yaygın olduğu bir ülkede ‘sivil’ kavramıyla ilgili kafa karışıklığı da anlaşılır bir şeydir. Cuntanın Başbakan yardımcısı üç yıl sonra ‘sivil başbakan’ olarak arz-ı endam ediyor ve insanlar ‘sivil” bir seçim yaptığını sanıyordu…  Özal “tabu yıkıcı”, “ufuk açıcı”, “kalıp parçalayıcı” olarak sunulacaktı ama ufuğun nereye açıldığı, parçalanan kalıbın aslında ne olduğu hiçbir zaman gerektiği gibi tartışılmadı. Bu vesileyle  bir gerçeği hatırlamamak olmaz: Özal ‘işbitiriciliğin’ tartışmasız timsâliydi. Bilindiği gibi işbitiricilik iki tarafı varsayar: işi bitiren ve işi bitirilen…

Velhasıl Özalın seksenli yıllar boyunca, başbakan yardımcısı, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak sahnede kalması, sermaye sınıfının rövanşıydı… Ekonomik sistemi yerli komprador oligarşinin ve emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirmek üzere saldırıya geçildi. İşçi hakları askıya alındı, sendikaların yasaklanıp- yöneticileri hapse atılmayanının [Türk İş Konfederasyonu] genel sekreteri cunta hükümetinin çalışma bakanıydı… Aslında bu durum Türkiye’deki sendikal geleneğin niteliği hakkında fikir vermeye yeterdi… Sadece işçi ücretleri bastırılmadı. Tarım sektörü de baskı altına alınarak ihraç edilebilir bir mal stoku oluşturuldu. 24 Ocak-12 Eylülle dayatılan ekonomik modelin başlıca amaçlarından biri, dış borçların ödenmesini güvence altına almaktı. Bunun için de 1950’li yılların sonundan beri geçerli içe dönük [ithal ikâmeci] model yerine ‘dışa dönük’, ihracat öncülüğünde  büyüme modeli denilen, yeni bir sermaye birikimi modeli dayatılıyordu. Dışa açılma, dışa dönük model denilen, ekonomiyi sonuna kadar dış sömürüye açmak demekti. Bilindiği gibi emperyalist finans örgütleri [IMF, Dünya Bankası, [WB], Dünya Ticaret Örgütü [WTO], OECD, vb.] tarafından Türkiye ve benzer gelişmişlik düzeyindeki ülkelere önerilen, bilimsel literatürde ‘ihracat öncülüğünde büyüme’ denilen dışa açık model, yeniden kompradorlaşmanın hizmetinde tam bir sömürü-yağma ve talan modeliydi. Çokuluslu şirketlerin etkinlik alanını genişletip, kâr marjlarını yükseltmeyi, azgelişmiş ülkelerin ihracat ürün fiyatlarını çökertmeyi, bankaların [finans sermayesi densin] yayılmasının önünü açmayı ve dış borçların düzenli ödenmesini sağlamayı amaçlıyordu. Elbette asıl amaç söz konusu ülkeleri koloniyalizm dönemindeki statüye benzer bir duruma zorlayan bir ‘düzeltme operasyonu, kapsamlı bir yoksullaştırma saldırısıydı ve kapitalizm koşullarında yoksulluk sefalet demekti.

1983 Kasımında seçimlerle demokrasiye geçildiği söylendi. Buna inanmak isteyenler inandı ve maalesef inananlar çoğunluktaydı… Aslında 1982 anayasasının kabulü demek [kabul ettirilmesi], askerî darbenin dayattığı devlet terör rejiminin kurumsallaşıp-kalıcılaştırılmasıydı. “Zira, yeni rejimin çatısını oluşturan anayasa, darbe rejiminin fiilî kıldığı düzeni hukuksal bir çerçeveye yerleştirip ülkenin kalıcı ve olağan rejimi olarak meşrûlaştırmaktan başka bir şey yapıyor değildir. Oysa darbe düzeni hiç değilse adı üstünde,  darbe düzenidir; yani demokratiklik iddiası olmayan olağanüstü bir ara rejimdir.”[1] Söz konusu olan, devlet terör rejimini ‘görünmez’ kılan bir dizi kurumsal düzenleme ve ideolojik bir manipülasyondan ibaretti… Kadir Cangızbayın da ifade ettiği gibi, 1982 anayasası, askerî rejimi yasal hale getirip-kurumsallaştırmak, kalıcılaştırmak demekti. Yapılan ve yapılmak istenen politikanın yasaklanmasıydı ama sisteme yamanan siyasî parti-seçim-temsil-meclis-hükümet oyunu, gerçek durumu gizliyordu. Kaldı ki, siyasetin yasak olduğu bir ortamda en bıktırıcı bir şekilde ‘demokrasinin vazgeçilmezi’ denilen siyasi partiler ne siyasi partiye benzer, ne de seçimlerin ve parlamentonun bir kıymet-i harbiyesi olurdu… Siyasi partiler ve seçimler kendi varlık nedeninin ve misyonunun tersini gerçekleştirmek için sahnedeydi. Amaç askerî rejimi görünmez kılmaktı. 12 Eylül modelinin dayatılması demek, zaten yasak olan siyasetin üzerini betonlamak gibi bir şeydi. Askerin sahneden çekilmesi bir yanılsamaydı. Zira değişiklik biçimle, görüntüyle ilgiliydi. Cunta döneminin ‘Milli Güvenlik Konseyi’, sadece MGK’ya [Milli Güvenlik Kurulu] taşınmakla kalmamış, cunta kültürü devlet aygıtına ve devletin ideolojik aygıtı denilenlere de derinlemesine sinmiş, toplum vicdanı kirletilmişti… Bu arada ideolojik planda da resmi ideoloji olan Atatürkçülüğün Türk-İslam sentezi denilen yeni bir versiyonu üretilmişti. Yeni Atatürkçülük versiyonu sadece TC egemenlerinin hizmetinde değildi. Komünizmi çökertmenin ve Üçüncü Dünya Rejimlerini kompradorlaştırmanın hizmetindeki ABD’nin Yeşil Kuşak Doktriniyle de uyumlanmak anlamına geliyordu…

O halde bu durum nasıl açıklanmalı-anlaşılmadır. Neden moderniteye, modernliğe onca gönderme yapıldığı halde devlet hâlâ kutsal sayılıyor. Neden böylesine köşeli, böylesine bağnaz bir resmi ideoloji geçerli? Neden rejimin bir sürü tabusu var? Neden parlamento parlamentoya, siyaset siyasete, siyasi partiler siyasi partiye, yargı yargıya, üniversite üniversiteye, medya medyaya… benzemiyor ama hepsi gibi… Neden insanlar bir türlü ‘yurttaş’ olamıyor ve sanki ortalama insanın taşıdığı bilinç bir tür misafir, mülteci, sığıntı bilincinin ortalaması? Neden askerî darbeler rejimin ‘olağan’ halidir? Neden 12 Eylülde üretilen makina aradan üç onyıl geçtiği halde hâlâ yerinde duruyor ve çalışmaya devam ediyor. Neden siyaset bir türlü adına lâyık olamıyor. Neden aradan geçen otuz yılda parlamento defalarca ‘yenilendiği’, defalarca mahalli seçimler yapıldığı halde ‘siyaset erbabı’ 12 Eylül’ün dayattığı kurumsal, yasal, ideolojik yapıyı sorun etmiyor, hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yokmuş gibi davranabiliyor? Sadece siyaset erbabına değil topluma da sirayet etmiş ‘omerta kültürü’ nasıl açıklanabilir? Neden bu ülkede devlet tarafından yapılan katliamlara ‘faili meçhul cinayetler’ deniyor? Neden farklı düşünen hain muhalif düşman sayılıyor, özgür düşünceden ve sınırlı demokratik açılımlardan bu ölçüde korkuluyor? Neden Kürt sorunu onca zamanda bir türlü çözülemiyor? Neden hesap sorma-hesap verme diye bir gelenek yok. Neden yargı ikiliği var ve o kadar zamandan sonra ‘suçun kişiselliği’ ilkesine bile itibar edilmiyor? Neden rejim ‘kendi’ çocuklarını terörist ilan edebiliyor? Soruları çoğaltmak mümkün… Bu ve benzer sorularla ilgili verimli bir tartışma yürütmenin koşulu, TC’ye dair yaratılmış efsanelerden,  resmi tarih, resmi ideoloji ve Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın tahribatından kurtulmadan mümkün değildir. Aksi halde ekseri yapıldığı gibi sorunları tartışıyormuş gibi yapanların safına savrulmak kaçınılmazdır…

TC’nin modernite ve aydınlanmayla imtihanı veya rejimin niteliğini tartışabilmek…

Herhangi bir toplumsal olayı veya süreci açıklamak için bir dizi neden sıralamak adettendir ve aslında bu gereklidir de. Zira, inceleme konusu yapılan toplumsal olay, olgu veya süreç farklı nedenlerin, kertelerin, belirleyiciliklerin diyalektik bir bütünlüğü olarak tezahür eder. Lâkin, bir dizi nedeni sıralamak, toplumsal gerçekliğe nüfûz edip bilince çıkarmak için yeterli değildir. Sorunu yetkin bir tarzda ele alıp- netleştirmenin, gerçekliği ortaya çıkarmanın yolu,  asıl nedeni tespit edip, nedenler hiyerarşisinin tepesine yerleştirmeyi gerektirir. Nedenler ‘bütünü’ içinde asıl nedeni seçip-ortaya çıkarmak son derecede önemlidir. Aksi halde sorun tahlil ediliyormuş gibi yapılsa da gerçeği yakalamak pek mümkün olmaz. Böyle bir durumda ideolojik- entellektüel etkinlik zaafa uğrar ve asıl amaca yabancılaşır, başka amaçlara hizmet eder hâle gelir… Dolayısıyla, araştırmacının, tarihçinin, ‘bilim insanı’ denilenin, sosyal düşünce alanında etkin olma iddiası olanın yöntem ‘üstünlüğüne’ sahip olması gerekir ama bir başına yöntem üstünlüğü gerçeği yakalamanın güvencesi değildir. Yöntem üstünlüğü araştırmacıyı sadece avantajlı duruma getirir. Kendisinden beklenen yüksekliğe de çıkabilmelidir. Türkiye’deki rejimin niteliği tartışılırken, yukarıda sorduğumuz sorulara cevap aranırken, nedensellik hiyerarşisinin tespiti büyük önem taşıyor…

Öyleyse sorun nasıl ele alınıp-tartışılabilir? Kritik olan, belirleyici olan nedir veya ne ile ilgilidir? Tartışmayı, Türkiye sosyal formasyonunun yakın tarihinde yaşananların ne anlama geldiğiyle başlatabiliriz. İmparatorluğunun ‘yenilikçilik’ denilen döneminde yapılanların tarihsel anlamı ne idi? Yenilikçilik [teceddüt] denilenler aslında neyin hizmetindeydi? Osmanlı sosyal formasyonu hem kendi iç çelişkilerinin hem de ilk defa tarih sahnesine çıkan, orijinal bir üretim tarzı olan kapitalizmin aşındırmasına maruz kaldığında, bürokratik yönetici elit [nomenklatura] başa dönerek, başlardaki gücü ve ihtişamı ihya ederek ‘krizi’ aşmanın mümkün olduğunu sandı. Aslında bu ister birey isterse toplum olsun, yeni bir durumla karşılaşanların olağan tepkisidir: geriye bakmak, çözümü geride aramak. Fakat tarihte geriye dönüş hem mümkün değildir hem de arzulanır bir şey olmaması gerekir. Zira, bugünün sorunlarını düne ait yöntem ve araçlarla çözmek mümkün değildir. Osmanlı yönetici eliti katında selâtini maziye denilen bir ‘altın çağ’ yaşandığına inanırlardı ve geçmişteki altın çağı ihyâ ederek içine sürüklendikleri durumdan çıkabileceklerini umuyorlardı. Bunun imkânsızlığı anlaşılınca, durumu kurtarmak için Batı Avrupa’dan [koloniyalist-emperyalist Avrupa] bazı kurum, kural, teknoloji, üslûp, vb. ithal ederek, oraya benzeyerek, kutsal devletlerini koruyacaklarını düşündüler. Amaçları yeni ve farklı bir şey yapmak değil, mevcut durumu, status quo’yu koruyup-sürdürmekti. Dolayısıyla yenilikler, kapitalist-emperyalist-koloniyalist Batı’dan ithal ettikleri şeyler, yeniyi yaratmanın değil, eskiyi koruyup-yaşatmanın hizmetindeydi. Bunun anlamı, bu topraklarda bir modernite devriminin hiçbir zaman yaşanmamış olmasıdır. Yenilikçilerin asıl amacı Eski Rejimi yıkıp, yeniyi ikâme etmek değildi. Eksiyi Batı’dan ithal ettikleri şeylerle koruma yoluna girmişlerdi. Oysa, kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte artık ‘klasik’ iktibas yolu kapanmıştı… Önceki dönemlerde iktibas yolu açıktı ve bir uygarlığın ‘ilerlemesi’ diğerinin ilerlemesini mümkün kılıyordu. Kapitalizmin tarih sahnesine çıkıp egemen üretim tarzı haline geldiği dönemde iktibas demek, kapitalizmin etki alanına girmek, kapitalizm tarafından biçimlendirilmek- biçimsizleştirilmek, velhasıl sömürgeleşmek demekti. Osmanlı İmparatorluğu söz konusu olduğundaysa bu yarı-sömürgeleşme biçiminde tezâhür edecekti.

Koloniyalist-emperyalist Batı’dan ithal edilen şeyler [düşünce, kurum-kural, teknoloji, militer yöntem ve araçlar, yaşam üslûbu, giyim-kuşam tarzı…] ve oluşturulan ‘yeni kurumlar’, umulanın aksine ve çelişik olarak, yönetici bürokratik elitin iktidarını sürdürmesine imkân vermekle birlikte, imparatorluğun sosyal dokusundaki aşınma daha da derinleşti. Batıyla uyumlanmak üzere yapılanlar, neoliberal küreselleşme çağında Üçüncü Dünya Ülkelerine önerilen- dayatılan yapısal uyum programlarının bir versiyonuydu. Osmanlı imparatorluğunda XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan muhalefet de rejimin bir iç muhalefeti olması itibariyle farklı bir zihinsel-entellektüel-politik paradigmayı veya perspektifi temsil etmiyordu. Yönetici elit katında kimsenin yeni ve farklı bir şey yapmak, Eski Rejimle hesaplaşmak, onu aşmak gibi bir sorunu yoktu. Bu tür kaygılara ve hedeflere onların zihinsel dünyasında yer yoktu… Bürokrasinin her çeşidi mutlaka tutucudur, bu durum onun sınıfsal yapısının [karekterinin densin] bir gereğidir. Bürokrasinin yegane kaygısı varolanı koruyup-sürdürmektir. Oysa sosyal süreç sürekli değişen, yenilenen, dinamik bir süreçtir. Yenilik denilen kurumsal düzenlemelere ve onlara eşlik eden söylemlere zihinsel, düşünsel, entellektüel bir devrim öncelik etmiyordu. Osmanlı egemen elitinin zihinsel dünyasında gelenekle hesaplaşmak diye bir şey söz konusu değildi. Böylesi koşullarda yenilikler Eski yapıya yama yapmak anlamına geliyordu. Oysa modernite radikal bir zihinsel-entellektüel devrimdi ve Eski Rejimi hedef almıştı. Eski Rejimin [ Ancién Régime] üç dayanağı olan prens [hükümdar], kilise [din] ve gelenek üçlüsüyle tarihsel bir hesaplaşmaydı. Osmanlı yenilikçileriyse [mütecedditler] Eski Rejimi yıkmak, ona cepheden savaş açmak bir yana, onu nasıl yaşatırız sorusuna cevap aramakla meşguldüler… Padişah’ın da, ona muhalif olduğu sanılanların da [ki, gerçek bir muhalefet söz konusu değildi, zaten mümkün de değildi] ortak kaygısı, kendi varlık nedenlerini, statülerini, her şeyleri olan kutsal devletlerini koruyup-yaşatmaktı. Yeniliklerin mimarı olan Osmanlı egemen eliti, politik bir felsefe ve aynı zamanda ekonomik bir doktrin olan liberalizmden de habersizdi. Bilindiği gibi politik bir felsefe olarak liberalizm insanı esas alan, insan özgürlüğüne vurgu yapan, insanların eşit ve özgür olduğunu, olması gerektiğini ilân eden bir düşünce akımıydı. Osmanlı İmparatorluğunda sadece pratik politika alanında değil, düşünsel-entellektüel, estetik alanda da yeni ve özgün bir muhalif akım hiçbir zaman ortaya çıkmadı…

Dolayısıyla Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran ‘yenilikçiliğin’, ‘modernleşmenin’, modernleşmeye yapılan aşırı vurgunun mahiyeti ve misyonu hakkındaki yanılsama ve kafa karışıklığından kurtulmadan, rejimin niteliği ve yaşananların anlamına dair bilinç açıklığına ulaşmak mümkün değildir. Türkiye’nin tarihinde ve o tarihin hiçbir döneminde bir modernite devrimi ve aydınlanma söz konusu olmadı. Söylem [retorik] gerçeğin kendisi sanıldı. Bunun anlamı Eski Rejimden kopuşun hiçbir zaman gerçekleşmemesidir. Dolayısıyla Cumhuriyet aydınlanması denilen tam bir safsatadır ve bu dünyada reel bir karşılığı da yoktur. Bu kritik sorun gözden kaçtığı, dikkate alınmadığı sürece, bu yöndeki kafa karışıklığını aşmak da mümkün olmayacaktır. Türkiye’de modernleşme ve modernite kavramları arasındaki önemli fark hep gözden kaçtı. Kapitalistleşmenin sonuçları ve/veya kapitalist üretim tarzının işlerliği için gerekli kurumsal yapıların ve görüntülerin varlığı ve/veya kapitalist teknolojinin ürünlerine sahip olmak modernite değildir. Modernite zihinsel, düşünsel, entellektüel bir devrim, aydınlanma da uzun insanlık tarihinin en önemli kırılma anlarından biriydi.  İnsanlığın önünü açan, perspektifi, devlet – toplum ilişkisinin yönünü ve mahiyetinin değiştiren bir devrimdi. Zira modernite, insanlar tarihlerini yaparlar, yapabilirler, yapmalıdırlar demekti. Elbette, teker teker bireyler olarak değil, örgütlü bir topluluk, sınıfsal, etnik bir zatiyet olarak, vb…. Orada devlet de dahil kutsallıklara yer yoktur. İnsanlık tarihinde moderniteyle birlikte ilk defa gerçek anlamda politika da ete kemiğe bürünmüş, gerçek bir anlam ve içerik kazanmıştır. Bilindiği gibi politika alternatiflerin imkân dahilinde olması demektir… Kimilerinin modernleşme, çağdaşlaşma, muasır medeniyet seviyesini yakalama, vb. dedikleri yenilikçiliğin modernite ve aydınlanmayla gerçek bir ilgisi hiçbir zaman söz konusu olmadı… Yegane kaygıları Eskiyi korumak, kutsal devleti yaşatmak olanların kullandıkları kimi ‘modern’ kavram ve söylemlerin anlamına ve işlevine dair yanılsamaya kapılmamak gerekir. Anlaşılabilir nedenlerden ötürü Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsanırdı. Devlet her şeydi… Boşuna devlet başa kuzgun leşe denmemiştir. Yenilikçilik dönemindeki Tanzimat, Islahat, Meşrutiyetler ve Cumhuriyet rejiminin süreklilik arzeden ortak misyonu, devleti kurtarmak, yaşatmak, güçlendirmekti… Dolayısıyla resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından yaratılan efsaneye itibar edilmezse, son tahlilde bir darbeyle ‘kurulan’ Cumhuriyet rejiminde de devlet, kutsal devlet olmaya devam etti. Bunun anlamı devlet-toplum ilişkisinin yönünün ve mahiyetinin değişmediğidir. 1945 sonrasında ‘çok partili sisteme’ geçildiğinde de durumda kayda değer bir değişiklik ortaya çıkmadı. Zira söz konusu olan tam bir muvazaa idi. 1820’li yıllardan beri yapılanlar gibi bir ‘yamaydı’. Buna rağmen merkez [ asıl devlet partisi densin] kitlelerin sürece sınırlı katılımını bile kendi statüsüne ve varlık nedenine bir tehdit saydığı için 27 Mayıs 1960’da bir darbeyle ‘durumu düzeltme’, raydan çıktığını düşündüğü aracı raya sokma girişiminde bulundu. Onu 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri… izleyecekti. Türkiye’de geçerli rejim, oldum olası halkı, ayak takımını işe karıştırmama temel yaklaşımına dayandı, dayanıyor. Ama halk işe karışıyor, karıştırılıyor izlenimi ve yanılsaması yaratmak üzere bir dizi ‘modern’ kurum, ‘kural’ mekanizma ve söylem devreye sokulmuş durumda… Türkiye’de teorik olarak modernitenin kurum ve mekanizmaları gibi görünen şeyler aslında varlık nedenlerinin ve normal misyonlarının tersini gerçekleştirmenin hizmetindedir… Bu durum, Türkiye’de siyasetin önünün kapalı olması demektir. Başta 12 Eylül askerî darbesi olmak üzere, 29 Ekim 1923 deki Cumhuriyet darbesi de dahil tüm darbeler ve darbelerle oluşturulan kurumsal-ideolojik-hukukî çerçevenin asıl işlevi siyasetin önünü kapatmaktır. Bu terslik anlaşılıp, aşılmadan şeylerin yerli yerine oturması mümkün değildir. Böyle bir rejimin moderniteyle, aydınlanmayla ilgisi tartışılıp netleştirmeyi gerektirmiyor mu? Devlet kutsal devlet olarak kaldıkça, devlet-toplum ilişkisinin yönü ve mahiyeti değişmedikçe, hiçbir şeyin olması gerektiği olması da mümkün olmazdı ve olmadı. İşte bu yüzden rejimin niteliğini tartışabilmek hayâti önem taşıyor…

Söylediklerimize açıklık getirmek için geriye doğru bir hatırlatma uygun olabilir. Tanzimat Fermanı [1839], Islahat Fermanı [1856], Birinci Meşrutiyet [1876] demokrasi güçlerinin, demokrasiye ve özgürlüğe ihtiyacı olan ezilen-sömürülen sınıfların ve/veya Eski Rejimi tasfiye edip kendi sınıfsal çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen bir burjuva sınıfının marifeti değildi. Kadim Osmanlı egemen bürokratik elitinin eseriydi ve daha önce ifade ettiğimiz gibi, amaç yeni ve farklı bir şey yapmak, devlet/ toplum ilişkisinin yönünü ve mahiyetini sınırlı da olsa değiştirmek değildi. İlk modern parlamento sayılması gereken, Heyet-i âyan ve heyet-i meb’usan’dan oluşan Meşrutiyet Meclisi [1876] merkez dışı halk sınıflarının kazandığı bir mevzi değildi. Merkezî bürokrasinin manevra alanını genişletmek, emperyalizmle uyumlanmak üzere bizzat egemen merkez tarafından gündeme sokulmuştu.[2] Bilindiği gibi, devletin konjonktürel bir ihtiyacına cevap vermek üzere açılan imparatorluk Meşrutiyet Meclisi, açıldıktan bir yıl kadar sonra [14 şubat 1877] yine devletin ihtiyacı gerekçesiyle kapatılacaktı. Aslında Türkiye’de meclis kapatma bir gelenektir ama asıl önemli olan böyle bir geleneğin neden yerleştiğine açıklık getirmektir… 1908’de İttihatçı harbesiyle Kanun-i Esâsî raftan indirildi, Meşrutiyet Meclisi yeniden açıldı ama 1913 sonrasında artık bir kıymet-i harbiyesi kalmamıştı. Milli Mücadele dönemindeki Büyük Millet Meclisi başlarda az-çok bir burjuva parlamentosu görüntüsü verse de,  Mustafa Kemal’in iktidarını güçlendirdiği Saltanatın tasfiyesi sonrası dönemde artık ortada parlamento tanımına uygun bir şey kalmamıştı. Değişiklik devlet- toplum ilişkisiyle ilgili değil, yönetici bürokratik elitin ‘geleneksel’ kanadının tasfiye edilmesiyle ilgiliydi. Aslında Cumhuriyet rejimi halkı değil, devleti angaje eden bürokratik bir düzenlemeler bütününden, bir hükümet darbesinden [coup d‘état]  ibaretti. Devlet- toplum yabancılaşması İmparatorluğun son dönemindekinden farklı değildi. Bilindiği gibi, imparatorluk mantığının bir gereği olarak, Osmanlı’da keskin bir devlet-halk yabancılaşması söz konusuydu. Cumhuriyet bu durumu değiştirmedi, durumun değişmesi için sosyal-entellektüel bir dönüşüm olması, kitlelerin sınırlı da olsa sosyal-politik sürece dahil olması, politikanın mümkün hâle gelmesi gerekirdi. Cumhuriyetle birlikte devlet-halk yabancılaşması kaldığı yerden devam etti ama bir farkla: ‘modern’ cumhuriyet rejimi halkı adam etmek istiyordu. Bir dizi ‘inkılap’ bu amaçla gündeme gelmişti… Bilindiği gibi halkı adam etme koloniyalizme özgü bir misyondur… Sanıyorum Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın tahribatına neden dikkat çektiğim açıklığa kavuşmuş olmalıdır. Eğer realiteyi anlamak istiyorsak, resmi tarih ve resmi ideolojiden, Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmadan, bir de zihnimizi esir alan ‘ölü bilgilerin’ tahribatından kurtulmamız gerekiyor. Eğer söz konusu tahribatlardan kurtulmayı başaramazsak, aradan otuz yıl geçmesine rağmen neden hâlâ 12 Eylül rejiminde yaşadığımızı bilince çıkarmak mümkün olmayacak…

* Karaburun Bilim Kongresinde 4 Eylül 2009’da Sunulan Bildiri


[1] Kadir Cangızbay, Komprador Rejimin Anatomisi, s. 65, Özgür Üniversite Kitaplığı 02, Genişletilmiş 2. Baskı. Ankara 2000.

[2] Okuyucu, Kanun-i Esâsînin ilanının özel ve genel nedenleriyle ilgili olarak, YEDİYÜZ, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubata: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi adlı kitabıma bakabilir.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e