Onlar

Önce zeytin dallarının yeşilliğine ateş açtılar. Kar beyazı çiçekleri dolu fırtınalarına tuttular. Beyaz güvercinleri vurdular. Bir zemheri gününde kardelenleri barut kokusuna boğdular. Dallarda kanayan yeşil yapraklara kibrit suyu döktüler. Denizköpüklü güvercin yuvalarını çığlıklar senfonisiyle kasaplar deresine gömdüler.

Barışa “ihanet” dediler. Barış diyenin ağzını “vatan haini” diye mühürlediler. Kan dökülmesin diyeni, “kansızlıkla” suçladılar. Pas tutmuş demirlerle cezaevi adı altında beyaz güvercinlere kafes üzerine kafes yaptılar. Aralarına leş kuşlarını ve gagasından kan damlayan kınalı keklikler saldılar.

Silah değil, kalem diyenleri faili-meçhul ülkesine doğal vatandaş yazdılar. Sivil, asker, yaş, cins gözetmediler. Marifetlerini sergilemek için doğan güneşlere katran ektiler. Özgür kalemleri kırlangıç fırtınalarına tuttular. Kara kaplı, kalın kanun kitaplarında kara bir şeyler okudular. İçi dışından da kara bu kitapları kapkara yürekleriyle kucakladılar. Güneş mürekkepli kalemleri yüzlerce yıllık ölümlere yatırdılar. Ağzı kan kokanlar yüz yıllık usta kalemlere “baldırı çıplak” dediler.

Kitapları yaktılar. Gazetelere “daha etkili yöntemler” hastahanesinden reçete diye C4 bombası yazdılar. Dağıtımcı çocukların masum gülüşlerini lime lime ettiler.

Yeşillikler küllenirken, köpek balıkları yunusları yutarken, halkın bir kısmı sessizliğiyle, bir kısmı çirkinliğiyle, bir kısmı ise sonradan kanına girmiş iğrençliğiyle ateşe benzin döktüler. Ölüme alkış tuttular.

Köyleri viraneye çevirdiler. Bülbülleri kovup güle baykuş kondurdular. Yuvasını terk etmekte direneni ateş deryasında yüzdürüp, sisli havalarda kurtlara yem ettiler. İt sesiyle kurt sesinden soykırım senfonileri yaptılar. “Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Mağarası kadar müslümanlıklarıyla” önlerine gelen her yeri konserlerini vermek için doğal sahne kabul ettiler. Üç binden fazla köyü insansız bıraktılar. Yüzlerdeki gülümsemeleri korkulu, kuşkulu, donuk bakışlarda hapsettiler. Ağız dolusu kahkahayı sarı benizlerde sarılığa yakalattılar.

Antik Medya dağlarında açan bahar renkli newrozları, ölümcül nevroz nöbetlerine yazdılar. Klinik vaka diye topa tuttular. Beyazlar giymiş yüce dağları ve sayısız kar tanesiyle aşk uykusuna yatmış derin vadileri bombalarla yaraladılar. Doğal sözcüklerle yüklü köylü dağarcığına da “kimya, hardal gazı, napalm” vb. çirkin sözcükler yüklediler. Cehennemi bulutlardan şarapnel yağmuru yağdırdılar. Newroza “Nevruz” dediler. Adını bile dillerine benzetemedikleri ateş renkli, dağ alevli bir  güne “Dişi bir kurdun ateşle dansıdır” dediler. Her ebatta minareye kılıf yapmanın terzileri oldular.

Pencereden sızan gün ışıklarını karartmakla kalmayıp, çatıdan tabana kadar bir insanlık ailesinin evini yerle bir etmeyi marifetlerinin en büyüğü saydılar. Daha önce evleriyle birlikte gömdükleri ve gömdüklerini sandıkları aileleri ibreti alem olsun diye, defalarca örnek gösterdiler.

Çöl sıcağı kadar, sıcak bir insani duyguyla “Ortadoğu güneşinin altında Kürtlerin de özgür bir yeri olmalıdır” diyen kardeş bir halkın önderine “terörist, faşist, çöl bedevisi, diktatör, küstah” dediler. Gücünü sadece halkından alan “Çöl Arslanı’nın” torununa arslan kesilenler, aynı söylemin İtalyanca’sı, Fransızca’sı, İngilizce’si karşısında küçüldükçe küçüldüler. Zavallılaştılar. Kurda kuzu, kuzuya kurt olduklarını su renkli makyajlarla gizlerken, politika yaptıklarını sandılar.

“Müslüman kardeşlerimiz, vatandaşlarımız” dedikleri Med torunlarının “kökünü kazmak” için “génocide”i “soykırıma” dönüştürdüler. Bu uğurda alçalmanın her türüne “çağdaş medeniyet seviyesine yükselmektir” dediler. El kapılarına gittiler. Dilendiler. Yalvardılar. Olmayan itibarlarını da ayaklar altına aldılar. Cobra, scorsky, apachi ve bilmem daha ne bela ölüm makineleri aldılar. Gavur dediler. Kafir dediler. Kuffar diye günde beş kez lanetlediler. Katli vaciptir dediler. Türk’ün iliklerini şovenizm ateşiyle dağladılar. Sırtına palanı vurup bindiler. Bir gece sabaha karşı yargısız infazlarına alkış tutturdular. Para imanlılardan, dilediklerini almak için Beyaz Sarayları Kabe yaptılar. Başkanlarının önünde secdeye vardılar. Dinlerine uydurup “mubah” dediler.

Bizimle aynı kaynaklardan su içen, aynı tarlanın buğdayından aynı tandırda ekmek yapan kardeş halklara kan kusturdular. Bahçedeki çiçeklerin renklerine, kokularına ve ahenkli güzelliklerine napalm iğrençliğini ektiler. Dîlanlardaki aşk türkülerinin saçlarını yoldular. Yas evindeki notalarla söylenmeye mahkum ettiler.

Kelle avcılığı diye yeni bir av türü icat ettiler. İnsanların kafasını kesen üniformalı cellatlarını ödüllere boğdular. Kestikleri gerilla kafalarını ellerine alıp kameralara poz verenlere “kahramanlarımız” diye gurur duydular. Kasaturalarıyla ölüleri bile kesip biçtiler. Hırslarını alamayınca yakarak ayaklar altına aldılar. Yaralı, ölü yakaladıkları özgürlük savaşçılarına tecavüz ettiler. “İnsan olmadıklarını, ölüm makineleri olduklarını” defalarca tekrarladılar. Savaş bölgesinden uzak, yalılarında yaşayan “yalı çetesi” liderler ürünleriyle gurur duydular.

İnsanlığı Nazi panzerine bağlayıp barbarlıklara yaraşır bir şekilde sürükleye sürükleye öldürdüler. Onuru çelik paletler altında çiğnedikçe çiğnediler. Yüz kızartıcı çirkefliklerini bir bir yenilediler. İnsanoğluna tekrar tekrar pisliklerini yedirdiler. Büyük bir pişkinlikle, “iç meselemizdir, kimse karışamaz” dediler. Onuru nüfus kütüklerinden silip, meftun listesine yazdılar. Yedi kat yerin dibine batırdılar. Orada kor ateşlere yaktılar. Küllerini kudurmuş dişi kurt salyalarıyla yoğurup işkence tezgahları yaptılar.

Duvar diplerinde, apartmanların fark etmeyen kat ve dairelerinde, ulu orta sokak ortalarında insanı kurşuna dizdiler. Halk denen sürüyü insanlıktan uzaklaştırıp ölüme alkış tutturdular.

Karanlık mahzenlerde umutlara elektrik şoku verdiler. Adına “kayıp” dediler. “Bizde yok” dediler. Umutlarını arayan anaların beyaz saçlarını al kanlara boyadılar. Cumartesilerde Galatasaray önlerinde “ben anayım !” diyenlere değil, ANA olanlara kan ağlattılar. Babaları komalık ettiler. Genç kızların saçlarından tutup insan sürüsü  içinde sürüklediler. Dövdüler. Küçük çocukların düşlerine karabasan gibi çöktüler. Tuba ağaçlarının gölgesine oturup Kevser suyu niyetine rakılarını içtiler. Yarı ayık, yarı sarhoş geçmekte olan “kayıp otobüsüne” bakıp, “bunlar mı kayıp!” diye bıyık altında güldüler. “Fırat kenarında bir koyun kaybolsa hesabı benden sorulur!” diye bir şeyler hatırladıklarında kahkahalarla güldüler. “Biz sadece insan avlarız” dediler. Ve bir gün çok uzaklarda yankılanan bir ağıt eşliğinde, gönül rahatlığıyla kimsesizler mezarlığına gömdüler. Bazen bir köprü altına, bazen bir yol kenarına, bazen gördüğü dehşetten beti benzi solmuş, müdahale edemediği için yüzü kızarmış bir göl kenarına, bazen de bir bilinmez diyarda kıydıkları canları bırakıp gittiler. Adına “kayıp” dediler. “Bizde yok” dediler. “Faili-meçhul” dediler.

Doğmamış çocuğa sivri süngü uçlarıyla kanlı mektuplar yazdılar. Coplarıyla, tekmeleriyle, delikli, deliksiz metalleriyle yaşamın ilk çığlıklarına gözlerini açma fırsatı vermediler. Kara toprağa tarih kalemiyle kirli lekeler çizdiler. Toprağı anaçlığından utandırdılar.

Sevgiyi de, sevdayı da aşkta değil, askıda unuttular. Aşkın birleştirdiği elleri satırlarla doğradılar. Sevişme mevsimindeki dudaklarda sigara söndürdüler. İlkbaharlara sonbaharları ektiler. aydınlıklara zifiri karanlıklar giydirdiler.

Işığın yoluna pusu kurdular. Ayazda dondurdular. Pencerelerden dışarı taşmış sokak lambalarının ışıltılarıyla kenti kucaklayan aydınlık demetine celladi merkezlerden yükselen  çığlık tohumu ektiler.

Vergi adı altında sürülerce halkı haraca bağladılar. Kuru ekmeklerine göz koydular. Bir soğan, bir tas ayranı çok buldular. Seraplarda yüzen insanın boğazına su diye kezzap döktüler. Yoksulun cebinden çaldıklarıyla villalar, yalılar yaptılar. İsviçre bankalarının milyarder gediklileri oldular. Yüzlerce kiloyla altınlarını hesapladılar. Bosna’ya yardım diye mercümeklerle mercimeği fırına verdiler. Başı “örtülü” sonu “A.Ş”larla biten rezaletlerin kraliçeleri oldular. Dolandırdılar. Çaldılar. Çırptılar. Adına “serbest piyasa” dediler.

Bir ara birbirlerine girer gibi oldular. Kısa sürede kendilerine geldiler. Bitgillerle Kenegiller familyasının ortak çıkarlarını gördüler. “Mecümekli, örtülü ödenekleri” sonu “A.Ş”lerle biten skandalları tesettür hasırının altına attılar. Yıllarca biri birlerine karşı sarf ettikleri yüz kızartıcı söylemlerin gölgesi altında tükürdüklerini yalaya yalaya gerdeğe girdiler.

Polisiye, askeriye, sivil çeteler kurdular. Bucak bucak ölüm kokan esrarlı dünyalarına “geçici köy korucularını” tuz biber gibi ektiler. Mafyayla mücadele adına mafyalaştılar. Yer altı dünyasının yer üstündeki sömürgeleri oldular. Uyuşturucu babalarının insanlar arasındaki korumaları oldular. Mercümek’li hoca ile Örtülü Prenses karanlığın ağaran saçlarıyla kazı kazanlı cani bir aile kurdular. Eylüllerde bitmiş ölümün kenani diliyle evrenselleşmiş Franco-Hitler familyasına Misto-Mussolini cephesinden şükranlarını sundular.

Uzak diyarlardan gelen insanları aldatmak istediler. Kapkara tuvallere pespembe tablolar çizdiler. Çirkinliklerini gizlemek için yasak vadiler yarattılar. Kaldırım taşlarını kan kırmızı taşlarla bezediler. “Kan tutar, tutan ölür” sözlü bir melodi eşliğinde, kılıç kalkanlı ekipleriyle Avrupai bir dansa durdular. Vatandaşlarının ellerini kanatan kelepçelerini, şıngırdayarak, ayaklarını sancıtan prangalarını, uykuyu haram etmiş kara çalıdan dikenli yataklarını, ve her gün onlarca canı kana bulayan üniformalı cellatlarını gizlemek istediler. Çok geçmeden kara yüzleri kadar kararan yüreklerindeki öfkelerini dönmüş kara gözleriyle onlara da göstermeden edemediler. Misafirin de dövülebileceğini el aleme gösterdiler. Gerekçe olarak “Kürt sandıklarını” söylediler. Kürde benzemenin dahi suç olduğunu, coplarıyla, pençeleriyle, kurşunlarıyla, mahkeme duvarını kıskandıran öfkeli korkunç yüzleriyle bir kez daha haykırdılar. Dillerini kara bantlarla karartarak yapılanları protesto edenlere “karakolda ayna var” diyerek, tehdit ettiler.

Hastalıklarından kurtulmak için değil, doktorları öldürmek için hastanelere gittiler. Hipokrat yeminine sadık hekimlerin kalemlerini hakimlerine kırdırttılar. Cebinde metelik bırakmadıkları hastayı da, ölüyü de rehin tuttular.

Tıp fakültesini bitirmiş bazı yaratıklar doktor adıyla işkence seanslarına katıldılar. Damarlara kan diye ölümcül zehirler sundular. Hekimliği de, doktorluğu da, insan yeminli Hipokratı da kirlettiler. Yaşam reçetesine AIDS virüsü yazdılar. İnsanın ölüsüne dahi musalla taşında tecavüz ettiler. Çağ onlara atlarken “çağ atladıklarını” söylediler.

Tarihlerine yaraşır davranışlarıyla gurur duydular. Utanmadılar. Sıkılmadılar. Mıskal-i zerre kadar kızarmadılar. Üstüne üstlük “Hukuk devleti” olduklarını dahi söylediler. Demokrasiyi demokratlardan temizlemek için “Karakollarda işkence yapmayacağız da kahve mi vereceğiz?” dediler. “şeffaf karakol” dediler. Sözlerine uydular. Herkesin gözü önünde camların arkasında işkence yaptılar. “Şeffaflığın demokrasilerine” dar geldiğini görünce, “açık hava ve orman karakollarını” devreye soktular. Ormanlardaki insan çığlıklarının kendilerine zevk verdiğini gördüler.”Demokrasilerde çare tükenmez” dediler. “Halkla kucaklaşmak” için, sokak ortalarında, apartman katlarında, ölüm makinelerini dahi kıskandırdılar. Genç, yaşlı, çocuk ayrımı yapmadan insan bedenlerinden elekler  yaptılar. Elekleriyle insani düşünceleri eleyip rüzgara tuttular. Sonra Hitlerin imalatı olan insanlığın yüzünü kızartan sabunlarla banyo yaptılar. Kirlettikleri sürülerle ölüme alkış tutturdular.

İnsan olmakta direnenlere karşı kazanlarla kazan kaldırdılar. İnsan katline, canlı katline, doğa katline kayıtsız kalmayanı kazan familyasına düşman bellediler. Onurlu olmanın bedelini pahalıya ödettiler. Yaşamı yüksek enflasyona bağladılar.

Başkalarına “Batı taklitçisi” diye diye dillerine kramp girenler, meclislerinde Amerikalı kapıcıların önünde diz çöktüler. “Her erbakanın bir batılı erbaşbakanı olur” dediler. “Adil düzenin” L sini gözaltında kaybettiler. Refahlı örtülü yollarda ağaran kazanları körükleyen mecümeklere inanmayı farz kıldılar. Kendisini “ana, bacı” diye takdim eden Yanki doğuşlu acımasız çil erlere secde etmeyi islamın bilmem kaçıncı şartı saydılar. Tanrı dağlarında uluyan Turani kurtlara tapmayı “sünnet” diye yutturdular. Bir zamanlar dillerinden düşürmedikleri farzı da sünneti de mubah kasaturalarla sünnet ettiler. Sonra U dönüşlerinde buldukları usturalarla kökünden kesmeyi “sevap” bildiler. Ardından “Milli çıkarların gereğidir” diye siyonizme selam durdular.

Demokrasiyi tesettürleyip, örtüler altında çırıl çıplak ucube bir düzen yarattılar. Çağlar önce yaşanmış çöl vahşiliklerine övgüler dizdiler. Bir ellerinde kılıçla doğu mezbahalarında dolaşırken, diğer ellerindeki laiklik kılıfıyla batıyı turladılar. Bilim dünyasını “alt üst” eden saçmalamalarıyla dünya kupasında altın madalya aldılar. “Bir elde Kuran, bir elde şarap” dolaştılar. Şarapla ayet yorumu yaptılar. Ayetlerle şarap içtiler. Zilzurna sarhoş olunca, bir dinin kutsal kitabını bir çırpıda astronomi, kimya, fizik vb. müspet bilimlerin ders kitabına dönüştürdüler.

Tutsak bedenlerdeki insanlık onuruna yöneldiler. Dört duvarlı mengenelerde, elbise diye insana dikenli teller giydirdiler. Kalasları, kurşunları, göz yaşartıcı bombalarıyla saldırdılar. Hastanelerde bile çarmıha gerdiler. Tutsak bedenlere defalarca kanla karışık ölüm kusturdular. Koskoca ülkeleri sadece dışardan kapanan demir kapıların ardındaki cehennemi girdaplara dönüştürdüler. Uzun ince demir çubuklardan müteşekkil kulelere eli silahlı zebaniler yerleştirdiler. Özgürlük türkülerine defalarca yas notaları yazdılar.

İnsani değerlere saldırdılar. İnsanlıklarını korumak için canlarını ölüme yatırmaktan başka silahı olmayanları teslim almak istediler. İtirafçılık fabrikasından daha çok katil yaratmak istediler. Hırsız, dolandırıcı, işkence makinesi, hayali ihracatçı ve diğer mahsullerini içerde de üretip dışarıya satmak istediler. İnsanları kendilerine benzetmek istediler. Ölümcül çirkinliğe iğrençliklerin aşılanmasıyla elde edilmiş tohumlarını tutsak bedenlerdeki özgürlük tarlasına ekmek istediler. Kendileri gibi düşünmeyenlerin varlığını hazmedemediler. “Asmayacağız da, besleyecek miyiz?” dediler.

Güzel sembolleri ruhlarından, bilinçlerinden akan kir sellerinde yıkadılar. Yeterince kirlettiler. Döktükleri insan kanlarıyla kirlenmiş katil çetelerin bedenlerine sardılar. Gölgelerinde işkence yaptılar. “Bir bez parçası” yüzünden insanların canlarına kıymayı ilke edindiler. İnsanları yeni güzel semboller yaratmaya mahkum ettiler.

Tutsak bedenlerde özgür düşünceye tahammül edemediler. “Senin düşüncelerine katılmayabilirim, ama düşüncelerini özgürce söyleyebilmen için gerekirse canımı veririm” diyen Voltair’e lanetler okudular. Cezaevlerini ölüm kamplarına dönüştürdüler. Ayakları üzerinde cezaevlerine girenleri “yüksek adaletin tecellisiyle” tabut tabut dışarı çıkardılar. Canlar bir bir can verirken kazanlarla insan eti yediler. Kazanlar diplerindeki ateşin küllendiği anlarda dahi fokur fokur ölüm kaynadıklarını gizlemediler. Uyurken bile “uykularının kaçmadığını” söylediler. “insanın tepkisi” beni ırgalamaz” dediler. Bu tavırlarını da islama mal edecek kadar müslümanlıktan da, insanlıktan da uzaklaştılar.

Sadece karşıtlarına değil, yandaşlarına da Azrail kesildiler. Yaşlı kurtların tırnaklarını bir bir söktüler. Bir gün önceki başbakanlarını Menderes misali bir gün sonra iplere çektiler. Saidi Kurdileri acılar deryasında karanlık dalgalarla boğdular. Büyük insanlığın bunlar için tuttuğu yası da kana bulamaktan çekinmediler. Zamanı geldiğinde kendilerinden olmayan her canlıya cellat kesildiler.

Gün gelir kazanlar kuyularını kazanları da dünyaya getirirler. Köşe başlarını tutmuş Yigal Amirlerini de yaratırlar. Ve bir gün şafak atmadan yaratıcısı oldukları karanlıklar tarafından yutulurlar. Aslında sonlarını çok iyi bilirler. Ama yinede “Ölü canlar” çiftliğinde “Gazap üzümleri” yetiştirmekten vazgeçmezler. Habil ile Kabil’i Adem ile Havva’dan üstün tutmayı soylarının devamı için vazgeçilmez bulurlar. Suçlarının yazılamayacak kadar çok olduğunu kalemlere bir türlü anlatamamanın suçluluğuyla yaşarlar. “Suç sende demeye dilim varmıyor ama, Koyun gibisin be kardeşim” diye nazımca tanımlananlara, varlıkları süresince ölüme alkış tutturmaya devam ederler. Sürüler çobanlaştığı zaman ölüme alkış tutturamayacaklarını anlayacaklar. Dinozorlar misali tarihin çöplüğündeki şeref tribünlerinde yerlerini alacaklar. Ve artık bizlere de bu tür yazıları yazdıramayacaklar. Ve güneşler bir daha batmayacak şekilde doğacaklar. 13.09.1996

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e