Nasname’nin Yayınla(ya)madığı röportaj
Nasname’den eski arkadaşım olan Mahmut Gergerli Şubat ayının başlarında benimle bir röportaj yapmak istediğini, geçmişte nasname’de yer almış, emek vermiş arkadaşlardan birer röportaj alarak onları nasname okuyucularına hatırlatmak istediğini iletmişti. Benim “neden buna gerek duyuyorsunuz” şeklindeki soruma ise sizleri okuyucularımıza tanıtmak dışında bir amaç gütmüyoruz şeklinde bir tekrar olmuştu. Ben ikna değildim. Nasname’deki iç sorunlarla ilgili tam da o günlerde üstü kapalı bir açıklama daha yapılmıştı. Ben ısrarla bu röportajların özel gerekçesini sormama rağmen verilen cevap hep aynıydı: sizleri okuyucularımıza tanıtmak. Kaygım, bu röportajların iç tartışmalarda birilerine karşı kullanılması yönündeydi. Bu yüzden ilk anda böyle bir röportaja “Hayır” dedim. Ben nasname’den gideli 5 yıl olmuştu ve bu tartışmaya taraf olamazdım. Mahmut hoca ise ısrar ediyordu, en son röportaj sorularını göndereyim, onun üzerinden konuşalım dedi. 18 Şubatta röportaj için sorular da geldi. Röportaj soruları suya sabuna dokunmayan cinstendi. Kendisine bu görüşümü de ilettim. “Hayır” gerekçeme röportajların yapılış amacına ilişkin duyduğum kaygıların yanısıra röportaj sorularının sıradanlığı da eklenmişti. Nasname okuyucusu benim 8 yıl once başlayan ve 3 yıl süren nasname sürecimi öğrenerek neyi bilince çıkaracaktı sahi? Bir kez daha “Hayır” dedim. Hatta kendisine dedim ki istersen sana bazı sorular çıkarayım, o soruları da ekle, eğer kabul edersen o zaman düşünebilirim. “Ben, senden gelecek her türlü röportajı yayınlamaya hazırım, yeter ki sen ver”, şeklinde bir cevapla karşılık verdi, kendisine Güney Kurdistan, Irak seçimleri ve Türkiye’deki son süreci de kapsayan bir röportaj olursa o zaman nasname ile ilgili görüşümü de açıklama olanağım olmuş olur dedim ve böylece içerikte anlaştıktan sonra ben kendisine bu röportajı yazıp gönderdim.
Kendisinin eline geçtiği ilk gün, önce röportajın uzunluğunu, ikinci gün ise güney Kurdistan ile ilgili bölümün gündem dışı olduğunu falan dillendirmeye başladı. Röportajı ikiye bölmek istediğini, nasname ile ilgili kısmını vereyim, ikinci kısmı daha sonra verebiliriz şeklinde konuşmalara girdi. Bende kendisine, kendisini yormamasını, nasnamenin bu röportajı kaldıramayacağını, beni de boşuna oyalamamasını, neden yayınlamayacağınızla ilgili yazılı bir cevap gönderin konuyu bitirelim dedim. Kendisine röportajı ilettiğimden beri 3 gün geçti, bu arada mail ve msn üzerinden de iki kez haber göndermeme karşın hala da bir cevap almış değilim. Doğrusu son zamanlarda Kürtlere AKP yi adres olarak gösteren Nasname ekibinin geçen yılki Güney Kurdistanı tavaf etmesinden sonra yelkenleri tamamen indirip Güneyin kumpasına girdiği de gözlemleniyor. Aşağıya gidip nemalanan kalmadı nasıl olsa. Hayat maddidir ve parayı veren düdüğü de çalar. O yüzden kendilerine verdiğim 3 günlük zaman zarfında tarafıma herhangi bir cevap iletilmediği için söz konusu röportajı Peyamaazadi’de yayınlamayı uygun gördüm.
Dara Cibran
14 Nisan 2010
*********************
- Bize kendinden kısaca bahseder misin?
Merhaba Mahmut Hoca,
Sondan başa doğru gidersek, son 15 yıldır Yunanistan da siyasi mülteci olarak yaşıyorum. Şu anda siyasal sosyoloji dalında doktora yapıyorum, Atina Üniversitesi siyasal bilgiler fakültesinden 2004 yılında mezun oldum, aynı bölümün lisans ustu bölümünü de 2006 da bitirdim. Yakın zamana kadar da uluslararası bir bilgisayar şirketinde teknisyen ve eğitmen olarak çalışıyordum. Doktora tezime daha fazla zaman ayırmak için işimi bırakmak zorunda kaldım.
Siyasal faaliyetlerim Türkiye’deki üniversite yıllarında başlar. Sağ ele geçirilen gerillaların kulak ve burunlarının kesilerek, parça parça doğranarak öldürüldüğü, arkasından da zincirle tankların peşine bağlanıp köylerden dolaştırıldığı terör ortamında büyüdük. Homeros’un İlyada destanında geçen Truva savaşını hatırlarsınız, orada da Archileas Hektor’u öldürdükten sonra kağnısına bağlayıp sürükleyerek kendisiyle birlikte götürür. Amaç aşağılamak, onurunu beş para etmektir. Kürtçülüğe bulaşsın yada bulaşmasın, her kürdün hedef olduğu, 4500 köyün yerle bir edildiği, 5 milyon insanımızın yurtlarından kovulduğu bir dönemde benim de önümde cezaevi veya mültecilik dışında bir seçenek kalmamıştı. Kürdistan’daki bütün dinamikler büyük bir yıkım ve imha ile karşı karşıyaydı. Kürt gençliği de öyle. Devlet son 30 yılda Kürdistan’da kontra bir program uyguluyor, bu çerçevede Kürt gençlerini dağa çıkarıp öldürüyor, gerisini de hapishaneye sürükleyerek terbiye ediyor, eziyor. Kürdistan’daki son 30 yılda her Kürt bir şekilde nasibini aldı, benim de nasibime mültecilik düştü. Kimileri dağ başlarında kimliksiz vurulup törensiz gömüldüler, kimileri bedenlerini hapishanelerde çürüttüler, kimilerimiz dünyanın dört bir yanına savrulduk, kimilerimiz ise metropol merkezlerin varoşlarında sefaletle pençeleşiyor. Nihayet biz de sınıflı bir toplumuz ve her sınıf yada belli toplumsal kategoriler son 30 yıllık süreci farklı farklı yaşıyorlar. Demem o ki bazıları da genel çoğunluk kaybederken onlar kazandılar, varlıklı hale geldiler. Savaş onların ganimeti sayıldı. İşte son 15 yıllık mülteci yaşamımın nedeni ve özeti bu.
- Nasname ile ne zaman tanıştığını hatırlıyor musun?
Evet, hatırlıyorum. Nasname sitesinden daha ilk çıkışından itibaren (Inter-Name) haberim olmuştu ve takip ediyordum. Sanırım Mart 2002 idi, Seyithan Kurij’in 1925 hareketi üzerine bir yazısı Nasname’de yayınlanmıştı. Makale her ne kadar “1925 Kürt Halk Hareketi” adını taşıyorsa da son derece yanlış bilgiler içeren üstün körü bir çalışmaydı. O günkü sınırlı bilgilerimle bile hemen bir cevap (1925 ve Tarih Anlayışı Üzerine) yazıp Nasname’ye gönderdim, keza Seyithan Kurij’e de ulaştım. Neki Seyithan aradan 8 yıl geçmesine rağmen metninde bir tek değişiklik bile yapma ihtiyacı bile hissetmeden yayınlamaya ve yaymaya devam ediyor. Bu yazının ciddi bir eleştirisi için Simko Sever in Tarih yazımı mı, “kutsal tarih” savunuculuğu mu? başlıklı yazısına göz atılabilinir. Nasname’ye o gün gönderdiğim metinden sonra Şükrü Hoca ile bir diyalogumuz başladı. O günden bugüne de diyalogum hiç kopmadı, hem Şükrü hoca ile hem de Nasname’deki dostlarla sürekli diyalog halindeyim.
Sitede yazma meselesine gelince, 2002 yazında Şükrü Hoca benim de içinde yer aldığım 30 belki de 40’a yakın kişiye bir mail-davet göndererek Nasname’yi kişisel inisiyatifinden çıkarıp daha geniş kesimlere hitap edecek Kurdistanî bir platforma dönüştürmek isteğini iletmiş ve bu anlamda içinde yer alıp almayacağımızı sormuştu. Çok kısa ama öz olan davetine ben pozitif cevap verdim. Bundan sonraki yazışmalarımız (yaklaşık 2 aylık süreç) yayın ilkelerini tartışma babında geçti ve nihayet Ağustos 2002’de Nasname’ye ilk yazımı (Geçmiş Muhasebe, “Yenilenme” ve Yeni Dönem Üzerine ) göndermiştim. Bu arada bir şey daha belirtmeme izin verin. Nasname’de ne zaman iç tartışma yada rahatsızlık baş gösterse genellikle Nasname Şükrü Gülmüş ile eşit değildir türünden laflar edilir. İyi de bu lafı ilk dile getiren ve Nasname’yi kendisi ile özdeş olmaktan çıkarmak isteyen Gülmüş’ün kendisidir. Son zamanlarda Berzan Botî arkadaşın Nasname’den ayrılmasından sonra daha sıklıkla ifade edilir oldu bu. Sanırım Nasname’nin sorunu bu değil. Çünkü ben de içinde yer aldım, sadece yazar olarak değil, Şükrü hoca ile birlikte editörlüğü de birlikte yaptığımdan biliyorum, sorun birbirine hiç benzemeyen, ortak noktaları çok sınırlı bir sürü insanın benzemekte ısrar etmelerinden kaynaklanıyor. Ortak değerler yaratmak için hepimizin benzeşmesi gerekmiyor. Kanımca birbirine benzeyen, değerleri birbirine yakin olanların aynı, farklı olanların da farklı platformlarda yer almaları çok daha sağlıklı ürünler verebilir. Yahudi asıllı Alman filozof Mannheim faşizmi tanımlarken, onun yalnızca İtalya ve Almanya’da iktidara gelen güç olmadığını, esas olarak bütün toplumsal kesimleri tek bir doğruya getirmenin kendisi olduğunu ifade ediyor. Yanlış anlaşılmasın kimseyi faşizmle suçlamıyorum, ama zoraki benzerliklerde diretmenin adı en hafif tabirle totaliterliktir.
- Neden Nasname’ye katkı sunmak istedin?
Aslında Nasname’ye kastı sunmak kavramı bence isabetsiz. Ben iddialarımın ve kavgamın peşinde koşuyordum. Dolayısıyla ne yaptıysam kendime görev bildiğim için yaptım. Verdiğim emeğin ve harcadığım çabanın nedeni kişilere duyduğum özel sempatiler değil, Kürt halkının mücadelesine duyduğum inançla ilgiliydi. Yaptığım hiç bir şeyden pişman olmadığım gibi harcadığım zamanı, verdiğim emekleri birilerine karşı şantaj olarak kullanmanın da siyasal ahlakla bağdaşmadığı kanısındayım. O gün için Nasname Kürdistan sloganı ile ifade edilen şey benim yazmam için yeterliydi. Niyabet, Şükrü Hoca da PKK den gelen bir muhalif olarak benim de paylaştığım doğru şeyleri ifade ediyordu. Son 30 yılda Kürdistan’da uygulanan kontra programın üzerinden yürütüldüğü güç olarak PKK’yi bundan 10 yıl önce eleştirmek siyasal cesaret gerektiriyordu. Şükrü Gülmüş’te bu cesaret vardı ve yazdıklarının arkasında duruyordu. Hatırlarsanız o zamanki Nasname logosunda “Zafer mümkün, cesaret gereklidir“ yazıyordu. İkincisi de herkesin “Bavê Îdris caşe” sloganıyla halaya durduğu bir dönemde Gülmüş Barzani’den Özür diliyorum çıkışıyla Güney Kürdistan’a sahip çıkmıştı.
2002 de Nasname zemininde bir dostluğa adım atarken özgür ve bağımsız beyinlerin gerekliliğinden de dem vurmuştuk. Son 20 yılda siyaset adına yapılan uygulamalarla bireyin ortadan kaldırıldığı, bu nedenle de yenilenme ve Kürt rönesansının bir ayağının da bağımsız Kürt bireyinin yaratılmasına bağlı olduğunu tespit etmiştik. Nihayet, savaş her zaman toplumsal dinamikleri tahrip eden bir olgu değildir, bazen gelecek güzel günlerin koşullarını da hazırlar. Örneğin bugünkü Avrupa demokrasileri korkunç savaşların sonunda ortaya çıktılar. Almanya, Fransa, İspanya, İtalya yada Portekiz son derece çetin günler geride bıraktılar, iç çatışmaları ve savaşları geride bıraktılar. Ama bu toplumlar savaşlardan örgütlü olarak çıkmayı başardılar. Bu savaşların sonunda ortaya çıkan sivil toplumsal alan gerek kişisel hakların gerekse de grupsal ve toplumsal haklarının peşinden kıskançlıkla koşan insanların eseriydi.
Bize gelince maalesef acımasız bir sömürge savaşının bütün toplumsal dokuları tahrip ettiği bir tabloyla karşı karşıyayız. 1923 Lozan sürecinden beri boynuna kölelik zincirleri takılan Kürt Ulusu’nun bütün değerlerinin ırzına geçilmiştir. Bu anlamda KÜRDISTANLI BAGIMSIZ BIREYLER CEPHESI oluşturmakla ilgili fazla iyimser değildim. Eğer gerçekten bağımsız bireylerimiz ve kişilikli kadrolarımız/ aydınlarımız olmuş olsaydı bu kadar kapsamlı bir karşı devrim programı hayat şansı bulur muydu bilemiyorum.
“Berlinische Monatsschrift” dergisinin 1784 Kasım sayısında Kant, aydınlanmayı şöyle tarif ediyor: “Aydınlanma, insanin kendisinin sorumlu olduğu olgunlaşmamışlıktan çıkısıdır. Olgunlaşmamışlık, insanin, bir başkasının yol göstericiliği olmaksızın, beynini kullanma güçsüzlüğüdür. Bir başkasının yol göstericiliği olmaksızın, eğer beyin yetmezliğinden değil de, onu kullanmak için gerekli cesaret ve kararlılıktan yoksunsa o halde olgunlaşmamışlığından kendisi sorumludur. Sapare aude ! Kendi beynini kullanmak için cesaret sahibi ol. Budur aydınlanmanın simgesel tabiri”(Çeviri bana ait, kavramlar birebir karşılık bulmayabilir).
Bundan dolayı da Nasname’nin üst baner’ine Kant’ın öğrenmek için cesaretin olsun sözünü koyduk. Bu tesadüfî olarak konulmadı, aslında hedeflediğimiz bir amaca işaret ettiği için çok anlamlı bulduk ve oraya yerleştirmiştik.
Kürt toplumunun aydınlanmasının ve yenilenmesinin ilk şartı kanımca özgür beyinlerdir. Nasname’nin işlevi de burada önem kazanıyordu. Daha ilk günden beri bizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliğimiz resmi ideolojilerin (dar örgütsel mentalitelerin) dışında özgür bir Kürt bireyi gibi olaylara bakabilme cesareti göstermiş olmamızdı. Biliyorsun grup psikolojisinin en önemli özelliği bireyi ve ona bağlı bir çok değer ve olgunun ortadan kaldırılmasıdır. Kolektif kimlik edinme kaygımız çoğu kez bireyselliğimizden feragati dayatıyor. Bu noktada bireyler kendilerinin inanmadığı grup doğrularına inanmış gibi yaparlar. Hatta çoğu kez gerçekten de inanırlar. İşte bu psikoloji her türlü resmi ideolojinin ve grup- örgüt doğrularının da üreme merkezi gibi iş görür. Nasname zemininde bir araya gelen arkadaşlar olarak sadece sömürgecilerin bize dayattığı haksızlıklar karşısında değil, mücadelenin kendi içindeki yalanlarını, ayak oyunlarını, öfkemizi kabartıp, keyfimizi kaçıran, kişilikleri pespaye eden iktidar denilen o lanetli tılsımı da eleştirilerimizin odağına koymuştuk. Tamda bundan dolayı bir süre sonra Kürdistanlı örgütlerde mağdur olan, haksızlığa uğrayanlar Nasname’de soluklanmaya başlamışlardı. Hangi örgüte yüzünü dönseniz aynı suçlarla sicilleri kirlenmişti.
Gerek İmralı süreciyle hayata geçirilen kontra programa ilişkin değişik zamanlarda ortaya attığımız düşünce ve görüşler, gerek PKK konusunda, gerekse de Güney Kürdistan sorunu konularında tartıştığımız çerçevenin hayat tarafından doğrulandığını okuyucularımız söz konusu metinlerimize göz atarak kolaylıkla tespit edebilirler. O dönem bunları tartıştığımız için küfür edilmedik bir kulak arkamız bile kalmamıştı. Bugün kendilerini PWD-Kürdistan olarak adlandıran ekibin anlatımları ile geçmişte bizim PKK’nin iç işleyişi, kadro sorunu ve PKK aracılığıyla Kürdistan’da uygulanan kontra programın boyutlarını açıkça deşifre etmesi noktasında tespitlerimiz üst üste düşüyor. İlgilenenler o dönemki yazılarımıza bakabilirler.
- Nasname’ye yazılarınızın yanı sıra ne tür katkılar sundunuz, hatırlıyor musunuz?
Nasname’ye temel olarak yazılarımla destek olmaya çalıştım, onun dışında Nasname’ye maddi olarak katkım olmadı, olduysa da bir iki aylık domain parası vermiş olabilirim, ondan da emin değilim. Ancak Nasname bir süre sonra kendini de aşan bir yere gelmişti. Kürdistan’da yakından takip edilen, Kürt kamuoyuna doğru bilgi veren ve kendine özgü tarzıyla değişik bir çerçeve öneren, birçok yazarının ve okuyucularının da katkılarıyla ciddi bir çekim merkezi olmuştu.. Katıldığım günlerde o güne kadarki toplam ziyaretçi sayısı 28 bin iken, 2004 yılına gelindiğinde günlük 70 bin ziyaretçiye ulaştığımız oluyordu. Hatta o zamanki alexa ölçümlerine göre Kuzey Kürt siteleri içinde birinciliğe, Kürdistan genelinde ise 4. sıraya yükselmişti. Ama yinede nitelik olarak istediğimiz yerde olmadığımızı kendimiz de tespit ediyorduk. İnisiyatif tek kişi de olunca yanlışların, eksikliklerin olması da kaçınılmazdı. Yayın ilkeleri ışığında bir işbölümü kendisini zorunlu kılıyordu. Gerçi yapılan ilk Nasname toplantısı (ki ben katılamamıştım) fiyaskoyla sonuçlanmış ama biz yinede bir işbölümünde ısrar ediyorduk. Pratikte Nasname’nin politik konularıyla ilgili inisiyatif bana bırakılmıştı. Nasname’nin sahibi ve editörü olan Gülmüş kendisinin yolculuk, toplantı ve sağlık sorunları gibi durumlarda editörlüğü bana devretmiş, normal zamanlarda ise politik konularla ilgili her türlü inisiyatifi kullanma hakkı vermişti. İlginçtir bu dönemde benim dışımda hukuk talebinde bulunan kimse de yoktu. İşler nasıl olsa ahbap çavuş ilişkileriyle yürüyordu, neden başımızı ağrıtalım havası egemendi. O arada bazı siyasal konularda anlaşmadığımız konular gündeme geldi.
Senin de çok iyi hatırlayacağın üzere ben işlerlik kuralları, tüzük ve belli kurallar olmadan Nasname’de duramayacağımı açıkça belirtmiştim. Yeni döneme belli ilkeler tespit ederek, yayın kurulu oluşturarak girdik. Yanlış anımsamıyorsam sen o zaman da yayın kurulu başkanımızdın. Bu dönemden sonra yayın kurulunda alınan çoğunluk kararları ışığında uygulama yapılmış, ancak yer yer her arkadaşımızın eleştiri konusu yaptığı, beğenmediği, hoşuna gitmeyen uygulamalar da gerçekleşmişti. Kısaca ben Nasname’de yazar ve bir dönem de eş – editör olarak yer aldım.
- Nasname’den ne zaman ve nasıl ayrıldınız?
Nasname’den 9 Haziran 2005 te ayrıldım, ayrılık gerekçelerimi o zaman Bir Veda Yazısı, Nasname’den Ayrılıyorum başlığıyla yine Nasname’de yayınlamıştım, ona ekleyecek başka bir şeyim yok. Biz o zaman iç sorunlarımızı kurullarda tartışıp sonuçlandırdık ve bazı konularda anlaşamadık, anlaşma olanaklarım kalmadığı için son seçenek olarak ayrılmak zorunda kaldım. Nedenlerini şu an Nasname okuyucularına aktarmayı doğru bulmuyorum. Gerekli de değil kanımca. Nasıl ayrıldığıma gelince, Nasname’deki neredeyse bütün arkadaşlarla dostluk ilişkilerim devam ederek ayrıldım, bugün de çoğuyla görüşüyorum.
- Nasname’nin bugünkü profilinden memnun musunuz?
Nasname’nin son zamanlardaki yayın politikasının beni ifade ettiğini söyleyemem. İki temel konuda çok derin görüş ayrılığımız var. Bu konular Güney Kürdistan’a bakış ve Türkiye’de devletin kendi içindeki iktidar mücadelesinde Nasname’nin takındığı tutumla ilgilidir.
- Güney Kürdistan meselesini biraz acar mısınız?
Tarihsel olarak Güney Kürtleri Kuzeyi hep arka bahçeleri olarak algıladılar. Parçaların birbirlerine yegane güvence olduğunu göremediler. Oysa rahmetli Mustafa Barzani Mehabad Kürt Cumhuriyetinin Genel Kurmay başkanıydı. 1960lı yıllardan beri Güneyliler Kuzeyde kendilerini sunup savunacak örgütlenmelere destek oldular. Burada bir siyasal gücün diğer parçalarda da örgütlenmesinden ve oradaki mücadeleyi yükseltmekten ziyade diğer parçaları kendi amaçlarına feda etme anlayışı egemen. Bu, içinden geçtiğimiz bugünlerde çok daha nettir.
Güney Kürdistan’da 1991’deki Körfez Savaş’ında Kürtler, ancak kitaplarda idealize edilebilen topyekün bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Güney Kürdistan yaklaşık bir hafta gibi bir zaman diliminde Kürtlerin denetimine geçti, de facto olarak Bağdat’la bütün ilişkiler kesildi. Irak merkezi otoritesinin Kürdistan’dan çekilmesiyle oluşan boşluk KÜRDISTAN BÖLGESEL PARLAMENTOSUNUN oluşturulmasıyla dolduruldu, 1992 de yapılan seçimlerle 105 sandalyeli parlamentonun üyeleri genel seçimlerle belirlendi, kısaca devlete geçişin bütün somut koşulları vardı.
Üniversiteler kuruldu. Merkez Bankası açıldı. Polis ve Ordu gücü oluşturuldu. Alt yapı hızlı bir şekilde sürdürüldü. Dahası bu başarılar, çok yoğun saldırılar ve provokasyonlara rağmen sağlandı. Uluslararası ilişki ve çelişkiler ve bölgenin “hassas”lığı nedeniyle kimse Kürt Devletini resmen tanımazsa da, Kürtler bütün oyunları boşa çıkararak, 10 yıl boyunca kendilerini yönetebilecek yetkinliğe ve demokratik geleneklere sahip olduklarını ispatladılar.
2003 yılına gelindiğinde ABD’nin Irak ile savaşı gündeme geldiğinde Kürtler kendi iradeleri dışında gelişen bu savaşta, kendi iradeleri ile doğru tarafta yer alarak ve savaştan, uluslararası arenada kabul görmüş ve uluslararası güvencelere bağlanmış bir devlet olarak çıkmayı esas almalıydı. Kürtlere piyango vurmuştu, Türk devleti ile ABD’nin ilişkileri belki de en kötü günlerini yaşarken Kürtlerle ABD’nin çıkarları ilk kez üst üste düşüyordu, ancak Kürtler önlerine çıkan bu tarihsel fırsatı değerlendiremediler. Kürtler bu kez de Güney Kürdistan da bir statü kazanamadılar ve bir devlet olarak çıkamadılar, korkarız ki bu yüzyılı da sömürge bir halk olarak geçireceklerdir.
- Irak seçimleri ve Güneyli Siyasal güçlerin tavrı konusundaki görüşleriniz nedir?
Elbette ki Irak seçimlerinin Kürtler ve Araplar açısından anlamı çok farklıdır. Araplar, 2003 yılında yıkılan devletlerinin ve haliyle de Arap otoritesinin yeniden inşası için çabalıyorlar. Irak seçimlerini, bu çabanın araçlarından biri olarak okumak ve Arapların hanesine bir başarı olarak yazmak gerek. Kürtler açısından ise Irak seçimlerini; Güneyli siyasal güçlerin Bağımsız Devlet stratejisine sahip olmadıkları, aksine Bağdat otoritesine bağlılığın stratejik bir amaç taşıdığının göstergelerinden biri olarak değerlendirmek gerek.
Kimileri Kürtlerin Bağdat yönetimine katılmasını Federasyonun bir gereği olarak düşünebilir. Ancak burada görülmeyen olgu; Irak’ın federal bir devlet olmadığıdır. Federasyon Latince bir kelimedir. Anlamı; BIRLIK veya SÖZLEŞME dir. İki veya daha fazla devletin kendi istemleri ile bir araya gelerek oluşturdukları siyasal örgütlenmedir. Oysa Irak´ta ne iki veya daha fazla devlet söz konusudur, ne bu devletler kendi özgür irade ve istemleriyle bir araya gelmişlerdir ve ne de böylesi bir örgütlenmeye uygun bir demokrasi kültürü vardır. Irak 2003 yılında yıkılmış bir devlettir. Dış bir müdahale sonucunda yıkılmıştır. Öncesinde, 1991 yılındaki ilk ABD müdahalesi sonrasında fiili olarak Bağdat´tan kopan Kürtler, 2003 yılında Bağdat´a koşarlarken “ Federal” bir devlet olduklarını söylemiş ve buna kendilerini inandırmışlardır. Ama Araplar ne bir Arap Federe Devleti oluşturmuşlardır ve nede Kürt Federe Devleti´ni tanımışlardır. Sadece bir dönemi atlatmak amacıyla Kürtlerin avunmalarına sessiz kalıyorlar.
1991 yılında, normal olmayan koşullar ortaya fiili bir Kürt Devleti çıkardı. Neki Güneyli siyasal güçler aradan geçen yirmi yıllık süre zarfında fiili olarak ortaya çıkmış Kürt Devleti´ni korumak ve bağımsızlığa taşıma basireti gösteremediler. Dünyada federal yapıların birer birer tarihe karıştığı bir dönemde Federasyonu keşfettiler! Sömürgeci devletlerin tehditlerine direnemediler. Dahası bütünüyle sömürgeci Devletlerin yönlendirmeleriyle hareket ettiler. Talabani´nin Irak Devlet Başkanlığı, Sömürgeci Devletlerin, Kürtlerin Bağdat´tan kopuşunu engelleme planlarının bir sonucudur. Türk basınına da yansıdı: Türkiye´den kalkan ve Talabani’nin karargâhına inen bir helikopter sonrası Talabani Irak Devlet Başkanlığına soyundu. Helikopter yolcularının daha önce Arap ve Acemlerle anlaştığını söylemeye gerek bile yok…
Talabani; kendisine sorulsun sorulmasın her fırsatta “ Kürt Devletinin hayal olduğunu “ söylemekten geri durmadı.
Oysa Güney Kürdistan’da halkın % 98i Bağımsız Kürdistan’dan yana tavrını ortaya koymuş bulunuyor. Bu oran, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt Halkı için de geçerlidir. Yani Kürdistan’ın her parçasındaki Kürtler, Güneyde Bağımsız Kürdistan Devleti kurulması konusunda hemfikirdir. Bu nedenledir ki Barzani, bir taraftan Bağdat’ın otoritesinin tesisi için çabalarken, diğer taraftan salt popülizm olsun diye; “Bağımsız Devlet Kürtlerin de hakkıdır “ demekten geri durmuyor.
Eğer “Bağımsız Devlet kurmak Kürtlerin de hakkı “ ise; bu ” hakkı ” elde etmek için ortada duran tarihi fırsatlar neden değerlendirilmiyor? Uluslar, ancak devletlerarası yeniden paylaşım dönemlerinde devlet kurma şansı yakalamışlardır. Ve bu şans, bugün, dünyanın son klasik sömürgesi olan Kürdistan´in hiç değilse bir parçasının kurtuluşu ve Kürdistan´in diğer parçalarındaki Anti – Sömürgeci muhalefetin yükselişi için orta yerde dururken, neden Kürtlerin “Devlet kurma hakkı”, “Ben görmesem de bir gün olacak”lı bir bilinmez tarihe havale ediliyor? Neden Kürdistan’ın bir ülke olduğu gerçekliğine tepki duyuluyor? Neden KDP’li yetkililer “sinirin öbür tarafında pamuk, bu tarafında domates “yetiştirmek için çabalıyorlar?
Güneyli ve Güney´den nemalanan Kuzeyli siyasal güçler kendilerini “Federal Devlet” e inandırabilirler ve bizi “Felaket telalı” olmakla suçlayabilirler. Ancak söylenmesi gerek: Hiç bir anayasal ve devletlerarası garantiye sahip olmayan “Kürt Federe Devleti”nin yaşama şansı yoktur! Zaten Araplar bunu söylemekten de geri durmuyorlar. Defalarca, Kürtlerin Amerika ile giriştikleri “İşbirliği”ni ve “Federe Devlet” ilanını kastederek; “Biz bunu Kürtlerin yanına bırakmayız!” demişlerdir/ demektedirler.
Güneyli siyasal güçler, Amerika ile giriştikleri “İşbirliği”nde, net siyasal projelere sahip olmadıkları için sadece kullanılmışlardır. ABD’nin “Kürt Federe Devleti”nin garantisi olduğunu düşünenler sadece kendilerini aldatıyorlar. Bunun için, ABD ve Birleşmiş Milletler´in Kerkük, peşmerge ve sorunlu bölgeler konusundaki tutumlarına bakmak yeterlidir. Serko Bêkes´in, www.newroz.com da seçimler üzerine Aso Zagrasi ile yaptığı röportajda söylediği sözler önemlidir: “Amerikalıların bir temsilcisi bir basın toplantısında Kürtlere bir dizi sözler veriyor!! Bu kendi başına bir belge değil ki… Kürtlerin şimdiye kadar ABD ile imzaladığı tek bir belge yok. Ayrıca ABD’nin Kürtler adına bir dosyası da yok. ABD’nin Irak adı altında bir dosyası var.”
- Türkiye’de son zamanlarda gelişen olaylarla ilgili neler diyeceksiniz? Kürtler devletin kendi içindeki kavgalı duruşunda taraflardan birine yaslanarak neler elde edebilirler?
Öncelikle son tespitinizden başlayalım, Türk devleti yıllardır kendi içinde kavgalıdır. Kavga kuşkusuz tek nedene dayanmıyor, ancak en önemli nedeni Kuzey Kürdistan hareketini bütünüyle ortadan kaldırmak için Özel Harp Dairesi tarafından organize edilen son 30 yıllık kontra programı ile ilgilidir. Özal ve ekibinin ortadan kaldırılmasıyla arsa çıkan devlet içi çatışmalar günümüze dek devam ediyor.
Yıllardır Kürdistan’daki “savaş” ile Kuzey Kürdistan’daki Kürt Ulusal Hareketi’ni yönetebilecek mekanizmaları ele geçiren Türk Devleti, PKK üzerinden Kürt ulusal hareketini ulusal özünden boşaltarak amaçlarından uzaklaştırmış, Kürt kadrolarının büyükçe bir kesimini“Türkiyeli”leştirmiştir. Son 30 yıllık savaşın temel aktörü Türk Genel Kurmayı, söz konusu sürecin Türk Devleti lehine ortaya çıkardığı kazanımlardan MIT- Polis- AKP Ekibinin hanesine yazılmasına razı değildir. Şu an Türkiye yine bir yanda Ordu ve çıkarları ordu ile paralel olan kesimler ile AKP, MIT, Polis ve çıkarları bu blok ile özdeş olan iki blok arasındaki çatışmaya sahne oluyor. Çatışmanın derinliklerinde birde kökleri İttihat Terakki’ye kadar gidecek bir çelişki de yatıyor. O da devlet kurumlarını kimler, hangi kadrolar yönetecek sorunudur. İttihat Terakki’den beri kendisini devletin sahibi gören askeri bürokratik klik, geleneksel kadrolarla ve temsil ettiği siyasal güçleriyle sürekli kavgalıdır. Daha doğrusu bugüne kadar direksiyon askerlerin elindeydi. AKP iktidarıyla Türk siyasetinde iç dengeler ilk kez geleneksel kadroların lehine döndü. Bunu hazmedemeyen askerler eski güçlerini elde etmek, toplumu hizaya getirmek için peşi sıra darbeler planladılar/planlıyorlar. Devlet içi güç odaklarının çatışmasında Kürtlerin de taraf olmasını önerenler Kürtleri sömürgecilerin vicdanları ile baş başa bırakıp onları siyasetsiz bırakmanın bir başka adıdır. Bu çatışmada Kürtler taraf olurlarsa bertaraf olurlar. Kürtler kendilerine taraf olmalıdırlar, sömürgeci siyasetlere değil !Güney Kürdistan’da Kürtler Bağdat’a Kuzey de ise Ankara’ya yüzlerini dönmüşler. Neyin karşılığında peki? Mesela son zamanlarda tartışılan Anayasa değişiklik paketi yada Kürt açılımını ele alalım.
AKP’nin, 3ü geçici 30 maddelik “Anayasa değişiklik paketi”, bazı Kürt çevrelerini heyecanlandırsa da, “değişiklik paketi”nde ne Türkiye´deki emekçi sınıfların yararına ve ne de Kürt Ulusu’nun kolektif haklarına dair “yeni” bir düzenleme söz konusu değildir. Nasıl ki, büyük bir gürültü ile kamuoyuna deklere edilen ve adı “Kürt açılımı” olarak başlayan “Kürt Paketi”, sonradan önce “demokratik açılım” ve “milli birlik projesi”ne, giderek Meclis Başkanı M. Ali Şahin´in deyişiyle “Beladan Kurtulma Projesi”ne dönüştürüldüyse; “Anayasa değişiklik paketi” de AKP’nin kendisini garantiye alma “Paketi” ne dönüştürüldü.
İktidara geldiği günden beri, ordunun ve ordunun harekete geçirdiği yüksek yargı organlarının, üniversitelerin, muhalefet partilerinin ve “Sivil toplum kuruluşları”nın saldırıları ve kuşatması altında olan AKP; arkasına aldığı ABD ve AB desteğiyle MIT ve Polis Ekibiyle birlikte hem Türk Devleti’ni yeni rolüne uygun bir şekilde yeniden organize etmeye; hem saldırıları karşı saldırılar ve pazarlıklarla bertaraf etmeye; hem “Kürt açılımı”, “Alevi açılımı”, “Roman açılımı ” ile toplumsal desteklerini arttırmaya ve hem de “demoklesin kılıcı” gibi üzerinde sallanan “kapatılma” tehditlerinin önünü kesmeye çalışmaktadır.
Yani “Anayasa değişiklik paketi”; Türk toplumunun “demokratik standartlarını yükseltme” ya da Kürtlerin – asgari de olsa – kolektif haklarını tanımayı içermiyor. Devlet içi güç odaklarının çatışmasında, bir tarafın ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı olarak hazırlanmış bir “Paket”tir söz konusu olan. Darbecilere yargı yolunu açan madde, “Paket” in bu özelliğini kamufle etmeye yönelik bir madde olarak konmuştur.
Kürtler Ortadoğu’da 40 milyonluk nüfusuyla vatansız ve kimliksizdirler. Utanç vericidir. Eğer siyasal olarak her ulus gibi doğal haklarımıza kavuşmak, onurlu yaşamak ve çocuklarımıza iyi bir miras bırakmak istiyorsak önümüzde tek seçenek var. Bağımsız Kürdistan. Hemen yarın gerçekleşecek bir proje olduğu için değil, ancak sömürgeciler karşısında pazarlık gücümüz olsun istiyorsak tek reel program bu olduğu için sahiplenmeliyiz. Bugüne kadar sömürgeci devletlerin başkentlerine sevdalananların, yıllardır federasyon tezini dillerine pelesenk edenlerin elinde somut bir kazanım var mı? İddiası olanlar varsa beri gelsin.
Dara Cibran
Atina, 11 Nisan 2010













Yazinin icerigine tamami ile katiliyorum. Özellikle Nasname sitesinin kontrolden cikmasi sonrasi Hedef degistirmesi(AKP rotasina kaymasi) vede Güney üzerine olan degerlendirmeler can alicidir.
Kendisine deger vermeyen, güvenmeyen birey yada örgütlerin yapacaklari tek seyin kuyrukculuk oldugu yakin tarihimizle belgelidir. Bunu bir sahis, PKK yada Güneyli Örgütler örneginde görmekteyiz. Kisisel cikarlari halk cikarlarinin önüne koyanlarin bize degil bir devlet bir Köy kurma becerileri bile olamaz.
xusrew@parastin.com
http://www.parastin.org
Biz kurd lerin hiç bir halkta olmayan bir özelliği var ki. düsmanla mücadeleden cok dostlarimizla kapişmak gibi yanlarimiz
elestiri ile karalama yerme arasindaki ince çzgiyi çogu zaman ihlal ettik