Mevcut Kurumlar, Birleşmenin de Ayrışmanın da Önünde Engeldir!
Yaşadığımız coğrafyada gündem hızla değişmektedir. Olası gelişmelere karşı öngörü sahibi ve hazırlıklı değilseniz, olayların peşinden sürüklenmek dışında hiçbir şansınız yoktur. Maalesef Kuzey Kürtleri özne olmaktan uzaktırlar. Kürt siyasileri; Ankara’nın karanlık labirentlerinde, bütün hücrelerine kadar çeteleşmiş devlet tarafından onore edilmeyi ve kendilerine “tevdi edilecek görevi” yerine getirmenin heyecanı ile beklemektedirler. Manzara bu olunca, birlik söylemi ne kadar anlamlıdır?
Bu arada ezberi bozan ve statükoyu çileden çıkaran eylemlerde oluyor. 28 Haziran 2008 tarihinde Diyarbakır’da “1925 Kürdistan Ulusal Hareketi’nin lider ve Mücadelecilerini Anma Komitesi” tarafından “1925 Kürdistan Ulusal Hareketi” isimli panel, 29 Haziran’da Ulu Camii’nin önünde anma ve 04.07 2008 tarihinde mevlit okutma kararı alındı.
Söz konusu etkinlikler Diyarbakır 2.Sulh Ceza Mahkemesinin ve Diyarbakır Valiliğinin kararlarıyla yasaklandı. 1925 Hareketi, 83 yıl önce meydana gelen bir toplumsal olaydır. Kürtlerin belleği zayıflasa da devletin belleği dip diridir. Hareketin oluşumu, örgütlülüğü ve hedefleriyle korku salmaya devam etmektedir. Bunların tartışılması ve bilince çıkarılması, devleti yöneten mantığın yaratığı yalan dünyasını sonu demektir.
Sevindirici olan, birçok çevrenin 20.yüzyılın başlarında meydana gelen en kapsamlı Kürt Hareketini özüne uygun tartışmaya ve anmayı ortak karar haline getirebilmeleridir. Bu tür adımlar olumludur ve genişleyerek gelenek haline getirilmelidir. Kendi tarihsel mirası üzerinde yükselecek bir hareket, mevcut tıkanıklığı ortadan kaldıracak ve siyasal berraklığı sağlayacak, birlik sorununu çözecektir.
Mevcut haliyle birlik söylemi, Kürt siyasal kadrolarının ağızdan düşürmedikleri “nakarattan” ibarettir. Son yüzyıllık Kürt siyasetinin en çok kullanılan argümanlarından biridir. Tıpkı; “barış”, “kardeşlik”, “demokrasi”, “insan hakları” kavramaları gibi.
Birlik, eklektik bir yana yana gelme değildir. Hangi siyasal zemine oturacağı hayati önemdedir. Kastedilen Kürt ulusal birliğinin oluşumu ise oturacağı zemin Kürdistan yurtseverliğidir. Kürdistan yurtseverliği Kürt milli hattının inşasını gerektirir. Kürt milli hattı; Kürdistan toplumunda yaşam bulan bütün siyasal bakış açılarının, kendilerini ifade edebileceği hattın adıdır. Özgünlüğü Kürdistan toplumunun değerlerini evrensel değerlerle birleştiren modernist hareketin adıdır.
Kürt milli hattı, Kürdistan’ı sarıp sarmalayan işgalci ideolojilerin reddini gerektirir. Kemalizm’in sağ ve sol versiyonlarını aynı kategoride değerlendirir. “Enternasyonalizm” ve “ Ümmet” maskeleriyle Kürdistan toplumunu zehirlemeye çalışan, şoven Türk milliyetçiliği ile mücadeleyi esas alır.
Kürt milli hattı, egemen sistemin mantığı ile hareket etmeyi reddeder. Türklükle–Kürtlük arasında gidip-gelen, sonuçta Kemalistlerin değirmenine su taşıyan siyasal mirasın üzerinde yükselmez. Kürtleri bir ulus olarak görür ve ulusun temel, vazgeçilemez haklarını tartışma konusu yapmaz.
Kürt milli hattı, değişen dünya ve bölge dengeleri içinde kısa ve uzun vadeli hedefleri koyar. Reaksiyoner hareket etmez. Hedefleri net, ilkesel durmayı yaşam tarzı kabul eder.
Yeni Girişimin Hedefi: Var Olanı da Dağıtmak!
Eylül 2007 tarihinde Kadep Parti Meclisinin aldığı karar, DTP-PKK çizgisi dışındaki Kürt siyasal kurumları ve kadroları arasında; “birlik” adına yeni tartışmaların başlamasına neden oldu. Birlik tartışmalarının tarihi oldukça eskiydi. Söylemin ötesinde somut elle tutulur, gelişmeler hiçbir zaman sağlamadı. 2005 Ekim’inde Rızgari-Alarızgari geleneğinden gelen siyasal kadrolarla Diyarbakır’da bir araya geldiğimizde, amacımız yeni bir grup kurmak değildi. Eksikliğini iyiden iyiye hissettiren Kürt milli hattını, diğer Kürt siyasal çevrelerinin katkılarıyla yeniden organize etmekti. 2007 yılının Eylül ayına kadar devam ettirdiğimiz çalışmalar, başlangıçta önümüze koyduğumuz hedefe ulaşmamızı sağlayamadı. Bunun sebeplerini bu yazıda tartışmayacağız. Ancak, 2007 Eylül ayında yaptığımız toplantıda; mevcut pozisyonunun sürmesi halinde grupsal hesaplara ve kaygılara alet olma ihtimalinin hayli yüksek olduğu, başlangıçta ortaya koyduğumuz hedeflerden bizi uzaklaştıracağı sonucuna vardık.
Hemen bunun akabinde Kadep önerisi bizlere iletildi. Sayın Ahmet Acar, tarafından bize iletilen öneride; “DTP dışındaki Kürt siyasi partileri, çevreleri, grupları ve şahsiyetleriyle yeni siyasal partinin inşası” biçimindeydi. İlk yaptığımız değerlendirmede; önerinin pozitif olduğu, bizlerin de yıllardır böylesi bir çabanın içinde olduklarını, bunun gereğinin yapılması için harekete geçilmesini söyledik. Gereğini yapılması derken kastımız; önerinin ruhuna uygun hareket edilmesini, ön yargısız bütün çevrelerin bu çalışmalara başından beri katılmalarını, çalışmaların şeffaf, atılacak adımların kamuoyunun bilgisi dahilinde sürdürülmesi gerektiğini ısrarla vurguladık. Ayrıca, kendileri için önemli olan program olduğunu, pratik faaliyet yürütecek, dinamik bir partiyi hedeflediklerini, “makam” tartışması içinde olmadıklarının altını ısrarla çizdik. Burada belirtmem gerekir ki Kürdistan Parti İnisiyatifi çevresinden gelen arkadaşlarda aynı duyarlılığı gösterdiler.
Bütün çevreler gibi bizlerde bu çalışmaları yürütmek üzere tüm kesimlerin temsil edileceği bir komisyonun kurulmasını beklerken, ilk soku yaşadık. Birlik çalışmalarını görüşmek üzere bir araya gelen, Hak-Par ve Kadep temsilcileri; “önce iki parti ortak komisyon kurmalı, anlaşmalı ve sonradan diğerlerine gidilmeli” önerisinde anlaştılar. Daha işin başında, iki parti dışındaki çevreler devre dışı bırakıldılar. İki partinin Ekim 2007 tarihinde kurduğu ortak komisyon, Şubat 2008 tarihine kadar belirli aralıklarla toplantılar düzenlemiş ve sadece iki konuyu görüşmüşlerdir. Bunlar, yeni partiye kimin başkan olacağı ve genel başkan yardımcılıklarının nasıl seçileceğidir. Yeni partinin genel başkanlığı konusunda anlaşan taraflar, genel başkan yardımcılıklarının seçimi konusunda; asıl niyetlerini ortaya koymuşlardır.
Şüphesiz iki partinin bünyesinde Kürtlerin kolektif haklarının savunulması temelinde birlik yaratılmasını savunan özveri sahibi değerli şahsiyetler mevcuttur. Bunla beraber, her iki partideki egemen anlayış; dışarıya yansıması farklı olsa bile aynıdır. Anlaşmamalarının temelinde farklılık değil aynılık vardır. Şunun altını ısrarla çizmeye gerek vardır. Her iki partinin bir kısım yetkilileri; birliğin olması için değil, olmaması için oldukça gayret sarf etmişler, kendilerince “Pirus zaferi” kazanmışlardır. Buna iki parti dışındaki çevrelerin ilgisizliği ve isteksizliği de eklenince, mevcut duruma ulaşmak zor olmamıştır.
Son birlik çalışması, Kürt siyasal kadrolarına yönelik güven bunalımının katlanarak artmasına yol açmıştır. Mevcut kurumların, kendilerini tıkayan problemlerini çözme, kendisini yeniden üretebilme umudunu tümden yok etmiştir. Var olan tüm kurumları aynılaştırarak, birleşmeyi imkansız hale getirdikleri gibi; yeni bir siyasal netliğe ve ayrışmaya da müsaade edilmemektedir. Dikkat edilirse Hak-Par ve Tevkurd aynı sorunları yaşamakta, yıllardır aynı kısır döngü içinde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Kürt muhalefetini tıkayan ana etmenleri birkaç maddede özetlemek mümkündür.
1- Siyasal belirsizlik ve kısır döngü politikası bir strateji olarak yürürlüktedir. Mevcut kurumlar, söz konusu stratejinin girdabında debelenmektedirler. Ankara merkezli politika DTP kanadıyla sınırlı değildir. Geçmişten gelen ve giderek güçlendirilen bir politik akım olarak, bir çok Kürt kurumuna egemendir. Bu nedenle PKK ve diğerleri olarak realize edilen ayrım değerlendirmesi temelsizdir, sunidir.
2-Mevcut kurumlar yeni bir siyasal alan yaratma ve bu siyasal alan üzerinde örgütlenme perspektifine sahip değillerdir. Yapmaya çalıştıkları şey, egemen güce kendisini kabul ettirmenin pozisyonlarını yaratmaktır. Güçlü olana tabi olma anlayışı egemendir. Bütün hesaplar bunun üzerinden yürütülmektedir.
3- Kürt kitlesini nesne gören anlayış, bütün kurumları ağ gibi sarıp sarmalamıştır. Demokratik anlayış ve demokratik işleyiş müzeye konulmak üzere, bir kenarda beklemektedir. Toplum düşünebilme becerisini yitirmiştir.
Bu tür maddeleri uzatmak mümkündür. Ancak, siyasal belirsizlik, güçlü olana tabi olma anlayışı ve kitleyi nesne gören mantık birleştiğinde; ortaya sadece hedefleri karartılmış, çürümeye terk edilmiş bir toplum bırakmıştır.
Açık siyasal mücadelenin harcı demokratik olmasıdır. Demokrasi, insanları kullanmayı değil, katılımı esas alır. Demokratik parametrelerin yaşama şansı bulmadığı bir coğrafyada, katılımcılığı siyasal ve örgütsel mücadelenin merkezine oturtmak, son derce meşakkatli bir iştir. Mevcut egemen siyasal anlayışla mücadele etmenin bir başka yolu da yoktur.
Saygılarımla.
05.07.2008












