“Kürt sorununu” Sorun Olmaktan Çıkarmak

“çözülmenin başladığı yerde direneceksin”

Erdoğan’ın Diyarbakır’da 600 kişiye hitaben deklare ettiği “Tek vatan, tek bayrak, tek ulus”lu “Kürt Sorunu”na beklenildiği gibi hem Türk cephesinden ve hem de Kürt tarafından (cephe değil) tepkiler geldi. Türk Cephesinin tepkileri bir programın profesyonel tepkileri idi.

Genel Kurmay Başkanı Özkök; “Kürt sorunu yok, terör sorunu var” dedi. Milli Güvenlik Kurulu hükümete temel görevini hatırlattı: “Vatanin ve milletin bölünmez bütünlüğünü korumak”. Erdoğan; “Kürt sorunu…alt kimliktir. Bunu biz kimlik ile karıştırmayacağız” diyerek “Kürt Sorunu”nun altını doldurdu. Muhalefet partileri ve basın yayın organları “Atatürk ilke ve inkılapları”, “Mehmetçik kanı” ve “terör” teraneleriyle Erdoğan’ı “ihanet”le suçladılar. “Türk tipi demokrasi”nin güzel örneklerinden olan ve son dönemlerde her fırsatta denenen Kürtlere yönelik linç girişimleri televizyonların ana haber bültenlerinde dakikalarca gösterilerek Türklerin “ayranı kabartıldı”.

Bazı “Kürt” aydın ve sanatçıları “Kürt sorunu”na destek bildirgesi yayınladı. Türkiye’ye askerlik yaparak başlattığı hizmetlerinin alanını genişlettikçe Apocuların gözdesi olan Mehmet Uzun, Aksiyon Dergisi ile yaptığı röportajında bütün Kürtleri “Türkiye’ye hizmet etmeye” çağırarak hizmetin de aymazlığın da sınırlarının olmadığını gösterdi.

“Öcalan siyasi irademizdir” imza kampanyası yaygınlaştırılarak sürdürüldü. Yıllarca cezaevinde terbiye edildikten sonra “Aponun asistanlığı” diplomasi ile dışarı salınan Zana ve arkadaşları; “Biz etnik ayrılığa karşıyız. Türkiye’nin her karış toprağını kucaklıyoruz” dediler.v.b v.b

Yani nicedir tekrarlanan oyun: Türkiye’de ya da Kürdistan’da meydana gelen her “ciddi” olaydan sonra Türk cephesinin “kabaran öfkesi”, “tasan sabrı”, “kemiğe dayanan bıçak”, “linç görüntüleri”, “tarafsız ve bağışlayıcı devlet”, “yatıştırılan toplum”…

Sonra “aman” dileyen, “Kürt tarafının” devlet kadrosu “halk temsilcileri”, Türk devletini, vatanını ve bayrağını kutsama, Kürtlük adına taşınan değerlerin bir kısminin daha atılması, maniple edilen bir ulus…Yani “yurttan sesler korosu” ve bilinen enstrümanlar.

Kürt tarafının tepkileri ise hem bölük-pörçük hem de -her zaman olduğu gibi- Türk cephesinin profesyonelliğine inat son derece amatördü. Bir kimlik ifadesi bile olmayan “Kürt sorunu”, her ne hikmetse bazı çevreleri heyecanlandırmaya, beklenti içine sokmaya yetti. Somut bir örnek olması açısından PSK Genel Sekreteri sayın Mesut Tek’in olaya yüklediği önemi ve heyecanı Erdogan’la paylaştığı mektubunu değerlendirelim.

Bir Kürt siyasi partisinin liderinin -koşullar gerektiriyorsa- devlet adamlarına mektup(lar) yazması son derece normal bir olaydır. Mektuplarında çözüm önerilerini-biz katılırız ya da katılmayız- sunması da, diyalog önermesi de normaldir. Normal olmayan; “tek vatan, tek bayrak, tek ulus”lu uyduruk “Kürt sorunu”na inanılmaz bir ilgi gösteren sayın Tek’in mektubunda özetle: “Biz silah kullanmadık. Yani sizin deyiminizle ‘terörist’ değiliz. Bu nedenle bizi ve bizim gibi silah kullanmayanları muhatap alın” türünden belirlemelidir.

Bu belirlemeler; hem siyasi ve hem de ahlaki boyutuyla bir Kürt partisinin liderinin seviyesi ile bağdaşmayan belirlemelerdir. Trajedidir. Yalnızca sayın Tek’in ve PSK’nin değil, bir bütün olarak anti-sömürgeci Kürt Hareketinin içine düştüğü/düşürüldüğü sefaletin resmidir.

Bilinmesi ve defalarca altı çizilerek bilince kazınması gerek:

Varlık nedenini anti-kürdizm üzerine oturtarak Kürtlük adına ne varsa tarih sahnesinden silmeyi önüne koymuş tepeden tırnağa silahlı ve barbar bir devlete karşı Kürt Ulusu’nun kendini savunmasında ve varolma mücadelesinde kullandığı/kullanacağı bütün araçlar meşrudur. Buna silah da, silahlı mücadeleyi programlamış/programlamamış, programlarını uygulama fırsatı bulabilmiş/bulamamış bütün legal/illegal Kürt Partileri de dahildir.

Ve söz konusu partilerin hepsi de mücadelenin tarafıdırlar ve eğer ola ki bir gün muhataplık söz konusu olursa, muhataptırlar da. PSK de 30 yıllık mücadelesi ve şehitleriyle bu partilerden bir tanesidir. Ama yalnızca bir tanesidir.

Burada tek sorun PKK’yi, silahlarını ve yasal uzantılarını nereye oturtacağımız sorunudur. Bu soruna, Kürt tarafının net ve bütünlüklü bir cevabi ne yazık ki henüz yok. Kürt tarafı bu konuda netleştiği, yani PKK’yi yasal uzantılarını ve silahlarını günahlarıyla birlikte Türk Devleti’nin hanesine yazmayı başardığı gün, neleri, nasıl ve hangi araçlarla yapması konusunda netleşecek, rahatlayacaktır.

Yıllarca Öcalan’ın ve PKK’nin meşrulaştırılmasına diğer bütün Kürt Partileri gibi katkı sunarak günah işlemiş PSK’nin silah kullanmadığını Türk Devleti de ilgili her kes de bilir. Öyleyse; gizli-açık organizasyonları ile yalnız Kürdistan’da ve Türkiye’de değil, Kıbrıs’ta, Orta-Doğu’da, Orta-Asya’da, Kafkaslarda, Avrupa’da katliamlar yapmış; darbeler, suikastlar, sabotajlar düzenlemiş; Anadolu’daki bütün halkları soykırımlardan geçirmiş, yerinden-yurdundan sürmüş; yani terörü, yani katliamı, yani tehdidi kendi geleceğinin sigortası yapmış bir devletin Başbakanı’na “Biz silah kullanmadık. Sizin deyiminizle ‘terörist’ değiliz” deme ihtiyacı nereden doğmaktadır?

Bu, neresinden bakılırsa bakılsın, hangi gerekçelere sığınılırsa sığınılsın, Türk Devleti’nin “Kürt terörü var” politikasını tescil etmektir. Devletin “kendi PKK’si” ile oynadığı ve her günün bilançosu bir-kaç Kürdün ölümü olan “Haydi gel savaşçılık oynayalım“ oyununun faturasının Kürt tarafına kesilmesine ve devletin aklanmasına ortak olmaktır. Devletin “terör” manipülasyonuna hapsolmaktır, Suçluluk psikolojisinin dışa vurumudur. Kendi meşruiyeti ile ilgili duyulan kuşkuların yüksek sesle dillendirilmesidir.

Devletin bizi çekmek istediği zemindeyiz. Yani meşruiyetimizi sorguladığımız, suçluluk hissettiğimiz, önce ortaya atılan, sonra içi boşaltılarak kirletilen ve ayağa düşürülen kavramlara can havliyle sarıldığımız ve muhatabı olmaya can attığımız yerdeyiz.

Oysa Türk Devleti’nin çok alt düzeylerde bile olsa ne “dil – Kültür” haklarına tekabül eden bir Kürt programı ne de muhatap arayışı var. Kendi kendimize “gelin-güvey” oluyoruz.

Süreç hiç bir “ama”ya, “fakat”a yer bırakmayacak kadar açık işliyor.“Kürt Partilerine karşı savaşmak” ile başlayan, “Bağımsız Kürdistan” şiarı ile dağlara gerilla olarak çıkartılan Kürt gençlerinin, kont-gerilla olarak Kürtlerin üzerine salınmasıyla devam eden ve Kürt Hareketi’ni “Kürdistan Sorunu”ndan “Kürt Sorunu”na sürükleyen Devlet Programı, şimdilerde de “Kürt Sorunu”nu sorun olmaktan çıkarmak için işliyor.

Program; aktör ve figüranlarının zenginliği ve çeşitliliğiyle geniş ölçekli bir program. Muhalif gibi görünen bazı kesimlerin de “demokrasi” adına, “akıllı olmak” adına muhalif kanalları, devlet programına akan ana kanala bağlama gayretkeşliğiyle rol üstlendikleri bir program. Kürtlük adına ne varsa alçaltan ama Öcalan’ı yücelten bir program.

Sözün kısası; program sadece “terbiye etmeye”. “ehlileştirmeye” yönelik değil, imha etmeye yöneliktir. Binlerce yıldır taşıyarak bu günlere ulaştırdığımız tarihsel mirasımızın tümünü ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bizden istenen Türk devletini, bayrağını ve Misak-I Milli’yi kutsamamızdır. Tövbeye durmamızdır.

Ancak bizler Kürt tarafı olarak ne yazik ki elimizdeki bütün verilere, bütün fotoğraf karelerine rağmen, bu kareleri bir araya getirip net bir fotoğraf oluşturmayı beceremiyoruz. Saldırının boyutlarını göremiyoruz. Bu nedenle de, işleyen sürecin hem suçluları ve hem de mağdurları olarak tükenişe sürükleniyoruz. Ve bu süreci, küçük, refleksleri zayıf, hantal, bir o kadar da amatör yapılarla ve ayrı-ayrı durarak barajlayabilecek durumda da değiliz.

Ortak direnme mevzilerine acil ihtiyaç var. Tarihsel ve güncel meşruiyetimizin tahkim edilmesi zorunluluğu var. Başka bir deyişle, ulusal bir program etrafında birarada durmak, ortak ses, ortak reflekse ulaşmak, olmazsa olmaz görev olarak önümüzde duruyor.

Yaşamın kuralıdır. Dayatan görevlerini, fantezilerinin ürünü “kurtarıcılara” havale edenler, “kurtarıcılar” geldiğinde yaşamıyor olurlar.

30 Ağustos 2005

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e