Lozan Konferansı, Musul Petrolü ve Kurdistan!

Tarihte ilk defa olmak üzere Kürt’lere Arap’lara ve Yunanlılara Türk’lerin yanlış idarelerini telafi etme çalışmalarında İtilaf Güçleri gerçekten samimiydiler. 1915 ve 1916’da yaptıkları gizli antlaşmalarla Türkiye’yi etki bölgelerine ayıran bu devletler, şimdiki zafer anında halkın ulusal haklarını tanımak konusunda istekli ve hazırdılar. 19 Haziran 1919’da Viyana Konferansı’nın açılış konuşmasında Fransa başbakanı şöyle diyordu: “… Şehitlerin, kurbanların ve tüm zulme uğrayanların hakları… savunulmalıdır..”

   Türkiye’de hüküm süren genel kaosun çözümlenmesinde İtilaf devletleri genel barışın fazla karışık şartların ele almadan önce Türk problemini tespit etmeye giriştiler. Böylece Türk davası 1919 Şubat’ında başladı. Konferansa yapılan davette Ermeni Temsil heyeti gibi General Şerif Paşa başkanlığında bir Kürt Temsil Heyeti, Kürt davasını temsil etti. Ermeni heyeti, Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan var olan Ermeni Cumhuriyeti’yle (Rus Ermenistan’ı) birleşecek geniş ve önemli topraklara talipti. Ülkenin ve halkın düzensiz ve tükenmiş bu halinde bir talep iğreti ekonomik ve maddi yardımlarla yapılırdı.

   KurdistanBunun üzerine Milletler Cemiyeti’yle oldukça ilgilenen ve böyle bir Cemiyetin kurulmasını teklif eden Birleşik Devletler(ABD) başkanı, Barış Konferansı’nda Amerikan halkının Ermenilere karşı büyük sempatisini açıklarken Amerika’nın Milletler Cemiyeti’ne girdiğinde eğer istenirse Ermeni’lere istenen yardımı göndereceğini iletti.

     Elbette Birleşik Devletler başkanının samimiyetine ve yüce gönüllüğü tartışılmaz. Tüm dünyanın şüphelerini İtilaf Devletlerini davet etmeden bu durumda gideremezlerdi. Fakat Amerikan baskısıyla gerçekleşen bu erteleme ilgili kişiler arasında beklentilere yol açtı. İlerleyen zamanlarda İtilaf devletleri arasındaki entrikalar sürerken Kemal’in yeni bir üste çıkışıyla Ermenilerin başına gelen benzer dehşet Kürtler açısından da trajedi ile sonuçlandı.

   Konferansta Türk davasının hasıraltı edilmesinin ardından Türkler ve ajanları hemen harekete geçtiler. Takip eden olaylarda özellikle Amerikalılar başrolü oynadılar. İstanbul’da oturan Amerika vatandaşları ve bilhassa milyonerler Türkiye’nin dışlanmasına karşıydılar. Onlara göre bağımsız bir Ermenistan’ı ve Kürdistan’ı desteklemek Helenizm’in tekrar canlanmasına sebep olacak ve belki de şahsi teşebbüslerine son vererek muazzam gelirlerinden ve faizlerinden mahrum bırakacaktı. Öte yandan eğer Türkiye kalıp da Rus Trans-Kafkaslar Amerika’nın kontrolü altında olursa hem ekonomik imtiyazlar hem de muhtemel ortaklıklar için mutlu bir piyasa ortamı yaratacaktı. Gates, Bristol ve diğerleri böylece Amerika Birleşik Mandası için şiddetli birer propagandacı oldular. Hatta Paris’teki Amerika Barış Komisyonu’ndan Dr. Gates, Ermeni katliamları baş organizatörü Talat Paşa’ya, Türkiye için Amerikan Birleşik Mandasını övücü özel bir mektup yolladı. Türkler kendilerine tavsiye edilen bu planın imkânsızlığını tamamıyla görüyorlardı, ancak bu şekilde zaman kazanıyorlardı. Tekliflerin farkındaydılar ve eğer bunları iyi değerlendirirlerse Yakındoğu da İtilaf devletlerinin uygun durumları ve prestijleri kalmayacaktı. Öte yandan teklifleri değerlendirmeye alsalar da bu devletlerarasında ihtilaflara sebep olacaklarını, onları bir” sauve qui peu (can pazarı)” na düşürmeye zorlayacaklarını biliyorlardı. Üstelik haklıydılar.

 Mayıs 1919’da Tuğgeneral M. Kemal zorunlu olarak sözde bir 3. Ordu Müfettişliği için İstanbul’dan Anadolu’ya yola çıktı. Gerçekte İtilaf devletlerine karşı bir kuvvet oluşturmaktı. Bununla birlikte Türk ajanları Fransa ve İtalya ile yakın temasa girmişlerdi ve bazı başarılar kazanmışlardı. Kemal’in Anadolu’ya varışıyla Yunanlıların İzmir işgali aynı zamana tesadüf etti. Bu hareket İngiliz destekliydi. Yunan hareketi Kemal’in Ağustos 1919’a kadar yaklaşık 35 bin kişilik düzensiz bir askeri güç oluşturmasını sağladı. Karargâhı Sivas’tı, burası General Harbord’un 1 ay sonra Kemal’e saygılarını sunacağı yerdi.

  Aynı dönemde olayların gidişatından korku duyan Kürt liderleri Malatya yakınlarındaki Kâhta’da bir toplantı düzenlediler ve Kemal’in macerasını durduracak bir kuvvet oluşturmaya karar verdiler.

  Ancak, Maalesef Aleppo’daki Britanya İstihbarat Servisi’nden Coll, Bell hükümeti adına Kürtlere herhangi bir çatışmaya girmemelerini tavsiye ederek Kürt davasının, itilaf devletlerinin savaş planlarına uygun olarak çözüleceğine dair teminatta bulundu.

     Şüphesiz Kürtler, Kemal’e baskı uygulayabilecek bir konumdaydılar. Aynı şekilde Erivan’daki Ermeni Cumhuriyeti de Türkiye Ermenistan’ını kolayca istila edebilirdi; fakat hem Kürtler hem de Ermeniler, Birleşmiş Milletlerle İtilaf devletlerinin sözlerine kanarak affedilmez bir hataya teslim oldular.

(…)

  İzmir’in işgali meselesinde İngiltere’nin Yunanistan’ı desteklemesi Türkiye’ye karşı İtilaf devletleri cephesini açıkça böldü. İtalya, Küçük Asya’nın batısında tahammülü zor Helenik bir dağılım istiyordu. Fransa da Kemalist’lerden bazı ekonomik imtiyazlar koparma imkânları arıyordu.

   Bu arada Türk elçilikleri Moskova’yla ilişkiye geçtiler. Enver, Küçük Talat, Halil paşa ve Bahaadin, Zinoviev’in başkanlığında 1919’un yaz sonları Bakü de yapılan Doğu Halkları Kongresi’nde hazır bulundular. Burada Türkler ve Bolşevikler “emperyalist” güçlere karşı bir plan geliştirmeye karar verdiler. İlk etapta da Ermeni Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Antlaşma, ardından bir bütünlüğe oturtuldu ve 29 Kasım 1919’da İstanbul’da metni imzalandı. İmzalanan daha geniş metin ve kesin antlaşma da Erzurum’da 15 Nisan 1920’de yapıldı.

   Bu tehditkâr tehlike karşısında kendini korumak için ordu ve askeri mühimmat talebiyle İtilaf devletlerine ve Birleşmiş Milletlere başvuran acınacak haldeki Ermenistan Cumhuriyeti sağır kulaklarla karşılaştı. Sadece komiteler ve tetik heyetler gönderildi ve Kemalistlere ihtar notları yazıldı.

(…)

    Bu şartlar altında 1920 Mayıs’ında San Ramo’da toplanarak Türkiye ile beraber antlaşma şartlarını belirlemeyi kararlaştırdılar. Ardından 10 Ağustos 1920’de Sevr kentinde antlaşma imzalandı.

   (…)

  Sevr antlaşması, Ermeni Cumhuriyeti’ne Türkiye Ermenistan’ında bazı bölümlerin verilmesini ve sınırların Birleşik Devletler (ABD) başkanı tarafından belirlenmesini sağlamıştı.

  Sevr Antlaşması bir Kürt Devletini de ön görüyordu. Kürdistan’la ilgili üç madde aşağıdadır.

62.MADDE

   “İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinin temsilcilerinden oluşup İstanbul’da bulunacak Komisyon, antlaşmanın yürürlüğe girmesiyle 6 ay içinde Fırat’ın doğusunda, Güney Ermenistan sınırlarının güneyinde, 2. bölümün 27. maddesine göre düzenlenmiş Suriye, Mezopotamya ve Türkiye sınırlarının kuzeyinde- daha sonra belirlenecek- Kürt topraklarına yerel özerklik planı uygulanacaktır. Eğer ortak birlik herhangi bir yerde güvenlikle ilgili bir problem görüyorsa hükümetler tarafından askeri tedbirler alınacaktır. Bu bölgede ki Asurî Keldaniler ve diğer ırki ya da dini azınlıkların da korunması için bu plan tedbirler içerecektir.

  Böylece İngiliz, Fransız, İtalyan, İran ve Kürt temsilcilerinden oluşan komisyon kontrol etmek ve onaylamak için antlaşma maddeleri içindeki İran’la ortak Türk sınırlarına ziyaret yapacaktır.

 

  1. MADDE

  “Bu antlaşmayla Türkiye Hükümeti 62.madde’de bahsedilen komisyon kararlarını hükümetlerine bildirmelerinden 3 ay içinde kabul edeceklerini ve yerine getireceklerini onaylamışlardır.”

 

 64.MADDE

“ Antlaşmanın yürürlüğe girdiği 1 yıl içinde 62. Madde’de belirtilmiş alanlarda bulunan Kürt halkı, Milletler Cemiyeti Kurulu’na nüfuslarının yoğun olduğu bölgelerde Türkiye’den ayrılmak istediklerine dair başvurabilirler. Eğer kurul bahsi geçen insanların bağımsız yaşayabileceklerine inanır, bunu kabul ve tavsiye ederse Türkiye de bu tavsiyeye uyacak ve bu bölgelerdeki tüm haklarından ve hâkimiyetinden vazgeçecektir.

  Böyle bir vazgeçmenin maddelerinin ayrıntıları başlıca İtilaf Güçleri ve Türkiye arasında ayrı bir antlaşmada şekillenecektir.

   Eğer böyle bir ayrılış gerçekleşirse, şimdiye kadar Musul Vilayeti’nde Kürdistan’ın bu bölümde yaşayan Kürtlerin oluşturacağı bağımsız Kürt Devleti’ne karşı başlıca İtilaf devletlerinden her hangi bir bağlılık isteği ya da reddetme gerçekleşmeyecektir.”

 Bir yandan Sevr’de İtilaf devletleri, Türkiye ve Ermenistan temsilcileri arasında bu antlaşma imzalanırken bir yandan Kemal ve Moskova antlaşmanın uygulanmaması için çalışmaktaydılar.”

( Prens Süreyya Bedirxan, Kürt Davası ve HOYBUN. )

  Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi uzun erimli bir süreci kapsadığından doğal olarak kendi içindeki gelişmeleri gerek günün koşullarıyla gerekse uluslar arası durumun gelişimine göre etkilenerek ve biçimlenerek var olduğu gerçeğini asla ve asla unutamayız; bu mümkün değildir.

   Ulusal Kurtuluş Mücadelesi yürüten hangi Ulus olursa olsun onun kendi iç bağıntılarının yanında dış bağıntılarını da görmek; gözlemlemek zorundayız. Bu gözlem ve kavrama bize geleciğimizi sağlıklı olarak geliştirmemizde ön ayak ve derin bir tecrübe olmaktadır. Bu yüzden geçmiş tarihi sürecimizi anlamak ve kavramak zorundayız.

  Nasıl ki insanlık geçmiş tarihine kazılar, arşivler ve eldeki kalıtlara dayanarak öğreniyorsa biz Kürtler de zorunlu olarak bu günden geleceğimizi yaratmak için geçmişin külleri içinde kalan hayatı gerçekliğimiz anlamak ve kavramak zorundayız.

   Sevr antlaşmasında görüldüğü gibi uluslararası hukukta da onaylandığı biçimiyle bir Kürdistan devleti vardır. Ve biz, bu uluslararası anlaşmada öngörülen Kürdistan devletinin fiilen hayata geçmesi için var olan belgelerle hareket ederek yasal statüde mücadele etmek zorundayız ve bu doğal olduğu kadar yasal ve hukuk ki olarak da bir haktır. Bu yasal hakkı ne yazık ki Kuzey Kürdistanlı güçler yeterince kullanma çabası içinde olmadılar. Eğer bu var olan yasal hakka dayanarak mücadele yürütülseydi sanırım bugün gelinen aşamada çok daha farklı bir yerde olacaktık.

  Lozan Konferansı imtiyaz komisyoncularının ve hümanistlerin, Kürt, Yunanlı ve Ermeni adlarında ürkek ve emniyetli koyun sürülerinin malından mülkünden ve kendilerinden pay almak için bir araya geldikleri emsali görülmemiş bir toplantıydı. Alışılmış can sıkıcı ciddi bir merasimle beraber muhteşem Birleşmiş Milletlerin konuşmacısı programı yönlendirdi ve her bir millet istediği kafi ganimeti aldı.

    Barrere ve Garoni, Ermenilerin çektiği acılardan, üzüntülü yüzlerden etkilenirken Curoz oldukça sıkıntıya girdi. İsmet gülümseyerek bazı çareler düşüneceğine söz verdi. Richard Washburn Child’a danışmasından sonra Türkiye’de Ermeniler için bir sığınak olabileceği tavsiyesini aldı. Böylece İsmet (İnönü. bn) Türkiye’nin Ermeniler için sığınak olduğunu, istedikleri gibi hareket edebileceklerini açıkladı. Bunun gibi Kürtler, Asurî, Keldaniler ve onlar gibileri için aynı “ sevimli hatırlayış ” la kabul edildiler.

   Fakat Lozan Konferansı’nın gerçek değeri başlıca paylaşımcı milletlerin aradığı ve elde ettiği özel hedefler ortaya çıkarmasıdır.

   Öncelikle en azından iki nokta açıklamalıdır; Birincisi, hiçbir ulus güvenliği için kuvvet kullanmayı ihtiyaç duymuyor ve bunun istemiyordu. Türkiye zayıftı, ancak Rusya tarafından himaye ediliyordu. İngiltere için tehlike yaratma şansından memnundu. Bir de Amerika müdahalesine şükrediyordu. Bunun için Musul petrolü için kartlarını oynadı.

     İkinci Nokta ganimet ödülüydü. Özellikle Kürtler’ in yaşadığı bölgelerde bulunan Musul petrolünün İngiltere, Amerika, Fransa ve Türkiye kendi hakkı olduğuna inanıyordu. Bu Petrol Kürt halkının ulusal mirasıydı.

    Türkiye Lozan’a kapitülasyonların feshedilmesi ve Yunan, Ermeni ve Kürtlerin yok edilmesine bağlı Pan-Turanizm planına uluslararası onay bulunabilmesi yoluyla güvenli hareket serbestliği sabit fikriyle geldi.

    Kendi hâkimiyetindeki Suriye, Arabistan ve Mezopotamya’nın Arapça konuşulan bölgelerinin ayrılışını bu seçimin mükâfatı olarak teklif ediyordu. Fakat petrol içeren Musul bölgesi mesele oluşturuyordu. Mezopotamya’da bulunan Musul’dan Türkiye şantaj yoluyla imtiyazlar almayı ümit ediyordu. Kemalistler bir süre önce Musul’un Türkiye’ye dâhil edilmesi yollu karar vermişlerdi. Çünkü her ne kadar pek çok Kürt, Türklerin zaten pençeleri altındaysa da orada ki yoğun Kürt nüfusu belki de asimilasyon planına müdahale edeceklerdi.

    Dahası Türkiye’nin Musul Petrolü için geçerli başka bir iddiası da bulunmuyordu.

   1904 gibi erken tarihte burası Sultan Abdülhamit’in devlet hazinesi arsındaydı. Abdülhamit, Alman Anadolu Demiryolu Şirketi’yle araştırmaları ve tetkikleri için bir andlaşma yaptı. Ardından bunu 1908’de İngiliz D’Arey Araştırma Şirketi’ne bıraktı. 1909’da Jön Türk hükümeti Musul’u Maden Bakanlığı’na devretti. 28 Haziran 1914’te bir Jön Türk sadrazamı mektupla Abdülhamit’in geçmiş adlaşmasını Alman Anadolu Şirketi’nin ve D’Arey Araştırma Şirketi’nin devamı olan Türk (Britanya) petrol Şirketi lehine tasdik etti.

    24 Nisan 1920’de San Ramo’da Büyük Britanya ve Fransa, Petrol Anlaşması’yla Musul bölgesini geçici yöneticisi Irak hükümetine Musul Petrolünün %20’sinin verilmesini belirlemişlerdi. San Remo’yla aynı zamanda 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Adlaşması’nda bu petrol kaynağı Musul bölgesi İtilaf devletlerince Kürt Devleti’nin bir parçası olarak kabul edilmişti. Yani hem kanunla hem de adalet gereği bu topraklar Kürtlerindir. Sonuçta eğer Türk (Britanya) petrol Şirketi’ne Türkiye’nin 1914’te imtiyaz vermesi gerekçesi geçerli değildir; fakat eğer gerçek değilse zaten bu petrol bölgeleri Kürtlerin haklı mülkleridir.

   Lozan Konferansı’na 4. gününden itibaren 25 Kasım 1922’de Amerikanın da dâhil olması ve Musul petrolüne müdahalesiyle talihsiz Yunanlıların, Kürtlerin ve Ermenilerin kaderini petrol belirledi.

   Amerika, Musul petrol adlaşmasını yeniden açtı. Bunun geçerliliğini iddia etti ve açık kapı (Open Door) Prensibi olarak bilinen bir paylaşım önerdi.

   Amerika Lozan Konferansı’na dahil olduğu sıralarda Musul petrolü imtiyazını da içeren savaş öncesi tüm anlaşmaların geçerliliği konusunda isteklilik gösteren Türkiye aniden tavır değiştirdi ve Amerika’yı planlarını paylaşacak Tanrı’nın gönderdiği bir işbirlikçi olarak karşıladı. Bu noktada hayal kırıklığına da uğramadı. Amerika Türkiye’yi Ermeni meselesinden, azınlıkların konuşulmasından ve kapitülasyonlardan kurtardı. Bu açık destekle Türklerin Musul petrolü imtiyazı geçerliliği de zayıfladı ve Amerika’ya bunu yüzeye çıkarması fırsatı verdi.

    Sonuçta Amerika, Lozan’a gitmesine sebep olan Musul petrolünün çeyreğinin paylaşımını kazandı. İtilaf devletlerinin savaştaki başarısını sağlayan Amerika –eğer petrol savaş tazminatıysa – inkâr edilemez bir şekilde Musul Petrolünün paylaşımında kendisini haklı gösterdi. Üstelik bunu hem Türklere rüşvet vermeden hem deahlaki zorunluluklara ihanet etmeden başardı. Tüm bunların burada tekrar tartışılmasına gerek yoktur.

  Amerika’nın Türklerden yana olması İtilaf devletlerinin nerdeyse mutlulukla kendi sözde gözetimleri pahasına isteklerini itiraf etmelerine yol açtı. Yunanlıların ve Ermenilerin Türkiye’den ayrılması emredildi. Kürt davası terk edildi ve unutuldu, Türkiye ve Ermenistan arasındaki sınır belirlenmemiş olarak bırakıldı.

   Yabancı alacaklılar tarafından Türk maliyesinin kontrolü olan kapitülasyonlar konusunda İtilaf devletleri görünüşü kurtarmak için sadece yarım yamalak protestolar yapıp tedbirler aldılar; çünkü yakında zayıf Türkiye’nin ödünç para aramaya çıkacağını biliyorlardı. Ardından yabancı alacaklıların Türkiye üzerinde baskı kurma şansı ortaya çıktı.

    Türkiye ve Amerika gibi İtilaf devletleri de tüm istediklerini aldılar. Büyük Britanya, Irak’tan Hindistan’a manda, Süveyş Kanalı üzerinde kontrol hakkı, Sudan daboş bir pamuk imparatorluğu ve Musul petrolünün paylaşımı dışında Suriye mandasıyla Yakındoğu’da durumun ve prestijinin pekiştirilmesini elde etti.

   İtalya, Yunan On iki adalar meselesiyle uğraştı. Türklerin bu devletlere verdiği imtiyazların ödenmesini Kürtler, Yunanlılar ve Ermeniler yaptılar. Sevr adlaşması sanki Ermeniler ve Kürtler varsayılmadan ve rızaları olmadan bahsi geçen bu üç ırka karşı yeniden ele alınmıştı.” ( Kürt Davası ve HOYBUN – Prens Sureyya Bedirxan.)

   Evet, Lozan konferansında Türk sömürgeci devleti kazanmış olarak çıktı ve böylece Rumlarla, Ermenilere Türkiye sığınak olma şansıda ortadan kalktı. Ardında Türk sömürgeci devleti var gücüyle Kürt ve Kürdistan’a yüklendi. Ermenilere uygulanan mezalimin bir benzeri Kürtlere karşı uygulanmaya gitti.  Kürdün ülkesi fiili askeri işgal altına alınmaya başlarken aynı zamanda Kürdün varlığı da inkar edilmeye ve dili yasaklanmaya başlandı.

   Kürtler artık bu mezalime karşı boyun eğmesinin kendileri için çok ağır bir durumdu ve Lozan antlaşmasından dört yıl sonra Cibranlı Miralay Halid Beg Cibri önderliğinde kurulan Erzurum merkezli Kürdistan İstiklal Komitesi (Azadi) Kürdistan’ın bağımsızlığı yolunda örgütlenmeye girdi ve ayaklanma tarihi 21 Mart 1925’e hesaplandı. Ne yazık ki elim bir kaza sonucu ayaklanma belirlenen tarihten önce başladı..

    20 Ağustos 1920 Sevr antlaşmasını imzalayan İtilaf devletleri 1925 Kürt Ulusal Hareketi’nin ayaklanmasında seyirci oldular ve kendi imzaladıkları metine sadık kalmadılar. Resmi statüsü olan ve sınırları belirlenmiş Kürdistan devletinin pratik uygulamasında sessiz kalarak süreci sürüncemeye kilitlediler.

    Kürt ulusu acıların kağnısına koşuldukça Modern Avrupa daha da cellatlaştı.. Kürdistan perişan bir sömürge durumuna getirilmiştir Lozan antlaşması sürecinde Avrupa’nın deniz aşırı sömürgelerinin bir benzerine dönüştürüldü .. Kürt ulusu her başkaldırısında karşısında sadece kendi alanında fiili işgal yapan sömürgeci bir ülke yoktu bir de onların uluslar arası bağlantıları ve ilişkileri olan devletleri de vardı..

    1925 Kürt Ulusal Hareketi’nin durumunu bu yazının boyutuna sığdırmak mümkün değildir, ancak belli başlı noktaları aktarmakla yetinmek durumundayım. Var olan “ Örgüt, Parti “ ve guruplarımız 1925 Kürt Hareketinin yıl dönümüne ilişkin tek bir yazı yazmadılar! Bu Kürt siyasi kadroları ve aydınları ne kadar gariptir, bir türlü kendi tarihi olaylarını içselleştiremiyorlar. Sadece bir iki insanın kısa bir yazısı dışında.

  1925 Kürt Ulusal Hareketi tarihsel konumu itibariyle ele aldığımızda çok farklı bir konuma sahip tek Kürt ulusal hareketidir. Onun doğduğu yıllar ve geliştiği süreç dünyadaki yaşanan olaylarında aynasıdır. 1925 Kürt Hareketi Ulusal bağımsızlık talebiyle yürüttüğü mücadele çok derin ve güçlü bir potansiyel taşımakta idi.

  1919 – 1923 Türk – Yunan savaşına ilişkin ve Kemalistlerin nitelikleri hakkında sürdürülen egemen anlayışın, yanılsamanın açığa vurulmasıdır. Uzun bir dönem Türk – Yunan savaşının “ anti – emperyalist ulusal kurtuluş savaşı “ olduğu, hatta bu savaşın “ Doğu’ nun mazlum halklarına yol gösteren bir mücadele “ olduğu zikredildi. Oysa gerçek, başka bir yerde durmaktaydı. Evet. Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı bir savaş vardı, fakat bu savaşın aktörleri Kürtlerdi ve savaş Kürdistan’da cereyan etmekteydi. Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmude Berzenci önderliğinde İngiliz Emperyalizm ve Arap Monarşisine; Doğu Kürdistan’da Sımko önderliğinde Pehlevi Tiranlığına; Kuzeyde ise AZADİ direnmesi ile Kemalistlere karşı Kürtler, Ulusal demokratik taleplerini elde etmek için bütün zorluklara rağmen savaşmaktaydılar.

   1925 Kürt Ulusal hareketi sadece Türk sömürgeci devleti ve onun uluslar arası dayanağı ile kuşatılmadı birde onun iç bağıntılarıyla Türk sosyal şoven solu ile de kuşatıldı. Sovyetlerin sosyalizm adına devlet çıkarıyla bütünleşen sosyal şoven solun politik hattı Kürt ulusal hareketinin gerçek ulusal kurtuluş hareketi olduğu olgusunun karartılmasında çok büyük rol oynayarak yalnızlaştırılmasını sağladı.

  Türk solu, T.C. Devletinin resmi ideolojisi olan Kemalizm’e karşı tutarlı olarak mücadele yürütmedi, aksine resmi ideolojinin gelişimine omuz verdi Kürt ulusuna karşı yapılan soykırımlara tavır almak yerine “feodalizme karşı mücadele” adı altında uygulanan jenoside suç ortağı oldular.

   Birinci dünya savaşının yarattığı atmosferden yararlanan bir dizi halk kendi bağımsızlığına kavuşurken Kürtler ise bir türlü bağımsızlıktan nasibini alamıyordu! Bu korkunç çelişkinin nedenleri tam anlamıyla kavradığımızda gördüğümüz gerçeklik hiçte yabana atılır gibi değil. Haklı olarak Prens Süreyya Bedirxan’ın belirttiği gibi: “Lozan Konferans’ına 4. gününde itibaren 25 Kasım 1922’ de Amerikanın dâhil olması ve Musul petrolüne müdahalesiyle talihsiz Yunanlıların, Kürtlerin ve Ermenilerin kaderini petrol belirledi.”

  Evet. Tüm gerçeklik burada yatmaktaydı! Kürtler Orta – Doğu’nun en zengin yer altı kaynağına sahipti ve hiçbir uluslararası devlet de Kürtlerin böylesi zengin bir yer altı kaynağının sahibi olarak bağımsız bir devlet olmasını istemiyordu, bilakis parçalanmış statüsüz bir sömürge Kürdistan’dan yana canla başla çalıştılar. Biz bu gerçeği asla ve asla unutmamalıyız.

   1918’deb itibaren Kürdistan’ın tüm bölgelerinde direniş baş gösterdi ve bu direnişin en güçlü alanı ise hiç kuşkusuz Koçgiri’ydi.

  Koçgiri direnişi üzerine Mustafa Kemal Atatürk Şöyle demektedir:

  “… 1919 senesi içinde teşebbüs at-ı milliyemiz aleyhine başlayan dahili isyanlar süratle memleketin her tarafına sirayet etti, (..) Ümraniye, Refahiye, Zara, Hafik( … ) havalisinde alevlenen suriş ( kargaşalık) ateşleri bütün memleketi yakıyor, hıyanet, cehalet, kin ve taassup dumanları bütün vatan semasını kesif karanlıklar içinde bırakıyor” Nutuk, Kemal Atatürk/ S.442, C.2/Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları

  “ …1921 senesi bidayetinde de Koçgiri aşiret rüesasından Haydar Bey, İstanbul’da Seyit Abdülkadir’den aldığı talimat üzerine Alişan ve akrabasından Naki, Alişer vesaire ile hareketi isyaniyeye başlamışlardır. Nutuk /a.g.e.s 629 (*)

   Süreç çok hızlı gelişmektedir. Bir taraftan dağılan Osmanlı imparatorluğu ve bünyesinde gelişen milli hareketlerin durumu, diğer yanda ise  Avrupa devletlerin çıkarlarına ters düşen ulusal bağımsızlığını isteyen halkların taleplerine karşı acımasızca davranarak onları statüsüz bir sömürge konumuna getirilmesi konumu..  Tamda bu dönemde gerçekleşen  “ 1917 Ekim İhtilalı’nın (Bolşevik) sonucu olarak Rus orduları doğudan çekilmiş ve Ermeni hareketleri de büyük ölçüde bastırılmıştır. Ancak, Kürtlere, İmparatorluğun vermiş olduğu sözler unutulmuştur. Bu durum Kürt aşiretleri arasında kaynaşmalara yol açmaktadır.  Özellikle Dersimde gerilim ve kargaşa bir ayaklanmaya dönüşebilecek durumdadır.”

  Bu ağır koşulların ve kaynaşmakların belli bir organizasyonun oluşturulması ve direnişin belli bir merkezden geliştirilmesi düşüncesine sahip olan o dönemin ileri gelen Kürt şahsiyetleri kendilerini AZADİ örgütlenmesinin içinde ve önünde buldular.

 1925 Kürt Ulusal Hareketinin başlangıcı ve yenilginin koşulları. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinde AZADİ’nin çok önemli bir yeri ve boyutu vardır. AZADİ’nin gelişimi, süreci o dönemin dünya koşullarıyla birlikte gelişen politik hattının da bir aynasıdır aynı zamanda. Dünya da ki saflaşmanın da anahtarını sunuyor bize.

    Gerekse iki kutuplu dünyanın arasında geçen Pazar paylaşımı ve kendilerine uygun yönetimlerle oluşacak devletlerin saflaşması, gerekse ulusal kurtuluş mücadelesini yürüten bölgedeki mazlum halkların da kaderinin hangi boyutlarda kilitlendiğinin de bir aynası olarak kendini bize sunmuştur.

  Burada dikkatimi çeken AZADİ süreci geliştiği boyutu ve dönemin uluslararası durumu yeterlice bilince çıkarılmadığıdır ve bu konuda yeterli bir çalışma da yürütülmemiş. Yürütülense çok sınırlı ve zayıf kalmıştır.

   Her şeyden önce Kemalizm’in “anti-emperyalist, ulusal kurtuluş savaşı” yürüttü safsatasını boşa çıkarmanın en iyi yolu da 1925 Kürt Hareketinin durumuyla birlikte uluslararası durumun bilince çıkarılmasıyla anlaşılabilinir. Ve bu yanıyla Sevr anlaşmasında Kürt devletinin resmi statüsünün Lozan da nasıl inkâr edildiği de ortaya çıkarılarak bize uluslararası alanda derin mevzilerin sağlanmasına yol açacaktı. Biz bunu sürdüremedik.  Aksine Türk devletinin resmi ideolojisinin ürettiği , “gerici feodal, dinci bir ayaklanma” dır tezinin bu kadar derin ve ağır olarak hayat bulmasının nedeni de biraz burada aranmalıdır, yani bizim çabamızın yetersiz olmasındandır.

   Bir kere şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor ki 1925 Kürt Hareketi ulusal istemiyle uluslar arası bir konuma sahip olması açısından çok önemli bir yerde durmasıdır ve hareketin evrensel düzeyi onun bir başlangıç olarak Koçgiri’den Ağrı’ya, Güney Kürdistan’dan Dersime kadar olan bir ulusal hareketin yayılması, gelişmesi boyutlanmasına öncülük etmesinde yatmaktadır.

  1925 Kürt Hareketi bölgesel bir alanda başlayıp orada bitmemiştir, hayır! 1925 Kürt hareketinin yenilgisine rağmen ardından Ağrı’da Hoybun örgütlenmesi ile devam etmiştir. Azadi’ çok önemli bir yere sahip olarak uluslararası kuşatmayla başta Bolşevikler olmak üzere dünya sol hareketlerince yalnızlaştırıldı ve Güneyde Mahmut Berzenci Doğu’ da Sımko ile birleşme süreci kesintiye uğratıldı.  Her şeye rağmen 1925 Kürt ulusal hareketi 1920- 1930 sürecinin gelişim ve dönüşümüne öncülük etmiş bir hareket olarak uluslararası güçler dengesinde mihenk taşı olmuştur.

  Ve 1925 Kürt Hareketi Bolşeviklerin, “Ulusların Kendi Kaderini Kendilerinin Tayın Etme Hakkı” konusunda savunduklarında samimi olmadığını, aksine emperyalist-kapitalist sistemle aynı düzeyde hareket ettiklerini ve Ermenistan’ın İşgalinde bir fiil birinci derecede rol oynadıkları gibi Kürdistan’ın sömürge durumuna gelmesini sağlayan koşulların oluşumunda da ağır rol oynadıklarını da ispatlamıştır. Bu anlamıyla 1925 Kürt Ulusal Hareketi çok iyi bir şekilde incelemeye ve araştırılmaya tabi tutulmak durumundadır.

   Versay konferansında İngiltere temsil heyetinin sınırlar konusundaki danışmanı komutan H.M.V. Temperley “Barış konferansının tarihi” adlı yapıtında altıncı bölüm syf 85 – 86’ da şöyle der;

   “1920’nin sonbaharında ve kış başlarında Kızıl ordu ve Türk Ulusal Ordusu beraberce bir taarruza giriştiler. Kazım Karabekir ( Türk Komutanı) Kars’ı ele geçirdi. Diğer yandan zaten Azerbaycan’ı almış olan Sovyet birlikleri, Gürcistan dolaylarına gelip kuzeyden Ermenistan’ı işgal ettiler.”

   Bolşeviklerin; Ulusların Kendi Kaderinin Kendisinin Tayin Etme Hakkı olarak tanıdıkları şeyin özü işgal ettikleri ülkelerde kendilerine bağlı (sömürge) iktidarları oluşturmalarıydı ve işgal edemedikleri (Örneğin Kürdistan gibi)  ülkelerin bağımsızlık savaşlarının uluslar arası desteğini kesilmesinde önemli rol sahibi olmuşlardır.

  25 Kasım 1922 Lozan konferansının aka binden Türk devleti Kürdistan’ın fiili işgalini geliştirebilmek için en ağır, en hayâsız bir savaş başlattı. Her şeyden önce Kürt ileri gelenlerinden önemli bir kısmını T.C. den yana kazanma politikası yürüterek, Kürt ulusal bağımsızlık savaşının işten parçalanmasına gidildi ve bunda da çok büyük başarı elde etti.

  Daha öncede bahsetmiştim ve tekrar belirteyim, örneğin: “Mustafa Kemal, ön çalışmalarını Ankara da bir “Heyet-i Temsiliye” toplamakla geliştirirken, Erzurum da milli bir hareket için gerekli örgütlenmeler devam etmektedir. Ankara bu milli örgütlenmenin farkındadır ve o yüzden de Kürdistan’ın ileri gelenlerinin meclise girmeleri taraftarıdır. Bu nedenle Cibranlı Miralay Halid Bey’in de gelmesi istenir. Ancak, Halid Bey bu isteği reddeder.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e