Lozan Güncellenirken

Lozan Anlaşmasıyla noktalanan süreç, sayısız entrikalarla doludur. Sevr, Orta-Doğu’yu yeniden düzenleyenler için fikir jimnastiğine mahiyetindedir. Lozan Anlaşması’nın ana hatları, Sevr Anlaşması’nda mevcuttur. Kürdistan’ın kuzey-güney olarak bölünmesi, Sevr Anlaşmasının esasını oluşturur. Bölgenin yeni aktörleri, Orta-Doğu’yu yeniden şekillendirirken pazarlık kozlarını elinde tutmaya devam ederler. Sevr Anlaşması’nda Kürtlere atıf edilen 62,63 ve 64. maddeler; uluslar arası bir anlaşmada Kürtler açısında olumlu görünse bile, Kemalistlerle pazarlığın malzemesi olmaktan öteye bir anlam taşımaz. Sevr ile Lozan arasında gerçekleştirilen Londra Konferansı, Kürdistan’ı bölüşüm pazarlığına dönüşür. Konferans, 21 Şubat 1921 tarihinde toplanır. Konferans’a İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, İstanbul ve Ankara hükümetleri katılır. Londra Konferansı’na katılan Türk heyeti, Kemalistlerin çekirdek kadrosundan teşkil edilmiştir. Heyette Bekir Sami, Yunus Nadi, Mahmut Esat(Bozkurt), Hüsrev (Gerede), Necati(Albayrak), Sırrı(Belli), Cami(Baykut) bulunur.

Peymana_Lozane1923Bekir Sami Bey, Konferans’ta dille getirdiği görüşleri Ankara’ya şöyle rapor eder:

“Bekir Sami Bey, Kürdistan ahalisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mebusları vasıtasıyla tamimiyle temsil edildiğini ve binaenaley kendisi bizzat Türkleri nasıl temsil ediyorsa Kürtlerin dahi ayni suretle, mümessili meşru olduğunu, bu iki ırk yekdiğerine müşterek hars, müşterek hissiyat ve müşterek dini bağlar ile merbut olup Kürtlerin daima Türkiye ile bölünemez bir bütün teşkil ettiklerini ilan etmiş olduklarını ve her ne kadar mütarekeyi müteakip İstanbul’da müteşekkil küçük bir komite azası Kürdistan istiklalini talep etmişlerse de bunlar Kürt milleti namına harekete selahiyattar olmadıkları gibi şahsi sebeb ve menfaatler ile mütaharrik ve nitekim bütün Kürtler ve hatta İstanbul Kürtleri tarafından bile reddedilmiş olduklarını ve mahaza eğer Meclisi Ali isterse Ankara Hükümeti Kürdistan’a bir tahkik heyeti izamına dahi plebisit icrasına muvaffak edebileceğini diğer taraftan Ankara Hükümetince vaz edilen teşkilatı esasiye kanunu mubicince bazı vilayetlerin muhtariyet-i idareden istifade etmekte olduklarını eğer Kürtlerin ekseriyet teşkil ettiği yerlerde ahali arzu ederse Türkiye’nin buraları için muhtariyet-i mahalliye bahşetmeye amade olduğunu izah etti.” [1]

Türk Heyeti’ne göre; Türkiye Büyük Millet Meclisi Kürtleri temsil etmektedir. Hatta isterlerse muhtariyet verilebilir. Türk Heyeti’nin söz konusu tezlerine uygun mizansenler hazırlanır. İçerde ve dışarıda sayısız “oyunlar” tezgâhlanır. Kemalistlerin bütün çabası, Kürtlerin ayrı temsilini engellemektir.

Mustafa Kemal, “Kürtlük cereyanın yok edilmesini” hedef olarak önüne koyarken; Lozan’a doğru ilerleyen süreçte, elini güçlendirecek manevraları da bir bir hayata geçirir. Amasya Protokolü’nden “Özerklik Tasarısı’na” kadar bir dizi hileyi kendi emellerine ulaşmak için pratiğe geçirir. En trajedik olanı Hasan Hayri ve arkadaşlarının Kürt milli kıyafetleri içinde Türk meclisine davet edilmeleridir. Kemalistler, hem iktidar mücadelesinde hem de Kürdistan krizini yönetmede başarılıdır. Mustafa Kemal, Sevr’den Lozan’a Kürtlerin statüsüz bırakılmasının nasıl gerçekleştiğini kendi kaleminden şöyle anlattır:

“2. Kürdistan

Sévres’de: Fırat’ın şarkında ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan mıntıka için Düveli İtilafiye murahhaslarından mürekkep bir komisyon mahalli muhtariyeti ihzar edecektir.

Muahedenin akdinden bir sene sonra iş bu havalinin Kürt ahalisi Cemiyeti Akvam Meclisine mürecetle Kürtlerin ekseriyetlerinin Türkiyeden müstakil olmayı istediğini ispat derlerse ve Meclis bunu kabul ederse Türkiye bu havalideki her türlü hukukundan sarfınaz edecektir.

Lausanne’da(Lozan): Bittabi mevzuubahis ettirilmemiştir.”[2]

1920-23 dönemi, Kürtler için son derce kritiktir. Kürtlerle ilgili bütün pazarlıklar bu dönemde yapılmıştır. Nelerin! Karşılığında Kürtlerin statüsüz bırakıldığı sır gibi saklanmaktadır.  Dönemin bilgi ve belgeleri açıklanmamıştır. İngilizler, Güney Kürdistan’ın egemenliği karşılığında, kuzeyde Kürtlerin statüsüz bırakılmasını kabullendiler. Mustafa Kemal, Lozan’da süren görüşmeler de; Kürdistan sorunu için “mevzuubahs ettirilmemiştir” ifadesini kullanmaktadır. Kemalistler, Orta-Doğu’yu düzenleyen aktörler içinde değiller. İngilizlerin himayesinde Yunalılara karşı kontrolü “Pirus” zaferine sahiptirler. Bu durum Kemalistlere iktidar yolunu açmasına ve Sarayın devre dışı bırakılmasına yol açmıştır. Lozan’da Kürtlerin haklarını “mevzuubahs ettirmeme” güç olayı ile izah edilemez. Tek izahı vardır. Kürtlerin statüsüz bırakılmasının karşılığında verilen tavizlerdir. Bu tavizlerin başında Musul gelir.

1920-1923 döneminde; Kemalistlerin izlediği strateji iki aşamalıdır. Birincisi; Kürtlerin uluslararası görüşmelerde temsilini engellemektir. Kürtlerin temsilini engellemenin yegane yolu, Türk Meclisinin Kürtleri temsil ettiği savıyla yaptıkları diplomasidir. Birinci aşama Kemalistlerin planladıkları gibi yürür. Sıra ikinci aşamaya gelmiştir. Kürtlerin temsil edilmediği Lozan görüşmelerinde; Kürtlerin statüsüz bırakılması ve parçalanmasının uluslar arası tescili gerçekleşir. Pazarlıklar o kadar sıkı yapılır ki azınlıklarla ilgili tedbirler Kürtleri kapsamaz. Türk Heyetinin istemleri doğrultusunda azınlıklar maddesinde yapılan değişiklik, İsmet Paşa tarafından bir taviz olarak değerlendirilmez. İsmet Paşa, söz alarak şunları söyler:

“Azınlık terimine sınırlı bir anlam verilmesi Müttefiklerce Türk Temsilci Heyetine yapılmış önemli bir taviz gibi gösterilmektedir. Türk Temsilci Heyeti durumu öyle görmemektedir. Türkiye’de hiçbir Müslüman azınlık yoktur; çünkü kuramsal olduğu kadar uygulamada da Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.”[3]

Kemalistler muradına ermiş, Kürtlere dair hiçbir unsur Lozan Anlaşması’nda yer bulamamıştır. Bundan sonrası tufandır. Kürtleri inkâr ve imha politikası bütün unsurlarıyla devrededir. Kürtlere yönelik tek kural kuralsızlıktır. Seksen beş yıllık pratik, Kürtlerin inkârı üzerine şekillenir.

Durum bundan ibaret iken; Kürtler üzerinden kirli pazarlıkların yapıldığı, sayısız oyunların oynandığı, Kürtlerin statüsüz bırakıldığı dönem, yeniden Kürtlere “kurtuluş reçetesi” olarak sunulmaktadır.

Kemalizm’i “temize” çıkarma, geçmişi unutturma görevini “Kürt siyasetçileri” yüklenmiş durumda. Kürtler açısından en karanlık dönem şüphesiz 1920-1923 dönemidir. Bu dönem, entelektüel aydınlarımız tarafından; “Kemalist Aydınlanma” diye sunulabilmekte,  Birinci Meclis’in “katılımcılığından”, 1921 “Anayasa’sının” “demokratikliğinden” dem vurulabilmektedir. En önemlisi de kişisel hırs uğruna, yaşanan sayısız hileyi ters yüz ederek; yeni kuşaklara aktarma rolünü üstlene bilmekteyiz.

Bir dönemin Kürt siyasetçisi ve modern Kürt edebiyatının önemli ismi Sayın Mehmet Uzun, Kemalist Hareketin iktidara yürüdüğü dönemi şöyle anlatıyor:

“Devamlı kendi kendime “ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olamayan ve vicdan sahibi hiç  “kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?” Diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’sini Türk ve Kürtlerin ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz. Niye bu plan ve programdan vazgeçilerek kapkaranlık bir politika tercih edildi? Niye aydınlığa değil de karanlığın yüreğine doğru bir yolculuk uygun görüldü? Ve yine kendi kendime sık sık soruyorum; “eğer Türkiye Kürtlere ilişkin ilk başlardaki planını uygulasaydı, Kürtlerin tüm demokratik, kültürel, idari haklarını kabul ederek, onları kucaklasaydı, acaba bugün Türkiye çok daha güçlü, saygın ve demokratik olmayacak mıydı? Kürtler severek, isteyerek Türkiye’ye bağlanmayacaklar mıydı?”[4]

20’li yaşlarda Kemalizm’i teşhir etmeye çalışan Rızgari Dergisi yazı işleri müdürlüğü yapan Sayın Mehmet Uzun, 50’sini geçip; tanınan Kürt edebiyatçısı olduğunda Kemalist darbenin gelişini “anlayamıyor”. Sayın Mehmet Uzun’un 1920-1923 döneminde olup-bitenleri anlayamaması ne kadar inandırıcı? Şüphesiz hiç inandırıcı değil. Kişisel kaygılarınızı toplumsal çıkarların üstünde tutarsanız, sonuç siyasi sefalettir. Kürt cenahında bu türden yaklaşımların hadi hesabı yok. Rantı yüksek bir alan. Bu nedenle rekabet potansiyeli fazla. Tüm örnekleri buraya almamız olanaklı değil. Bir örnek var ki almadan geçmeyelim. Sayın Mehmet Uzun’un Nar Çiçekleri adlı kitabında “yere-göğe sığdıramadığı” kadim dostu, Türk edebiyatının tanınmış ismi Yaşar Kemal. Sayın Yaşar Kemal’in Kemalist Hareketin iktidara yürüdüğü dönemin değerlendirmesine bakalım:

“Erzurum’da ona, Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi. Onunla bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.

Ellili yıllardı, Nurullah Ataç, arkadaşı Cevat Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken, söz Hacı Musa Ağa’ya gitti. Yemekte bir arkadaş, Erzurum Kongresi üyesi Dursunoğlu’na “Paşa’nın Hacı Musa Ağa ile anlaştığı doğru mu” diye sordu. Dursunoğlu, “İyi ki Mustafa Kemal o anlaşmayı yaptı. Koçgiri isyanını bu anlaşma sona erdirdi” dedi. O zaman Millet Meclisi’nde doksan üç Kürdistan mebusu var. O doksan üç mebus bir bildiri yayınlıyor. “Savaş bitinceye kadar Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeyiz” diyorlar.

Bir de Lozan Konferansı var. Kürtler Türkiye’yi değil de İngilizleri tutsalardı, bugünkü durumlar böyle mi olurdu. Bir de Sovyet İhtilali’nden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleri ile birleşmişler. Çoğunluk Osmanlılara kalmış. Kürtler Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitseydi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapmaz mıydı?”[5]

Sayın Yaşar Kemal, üçüncü sınıf bayatlamış Kemalist incileri; 13 Ocak 2007 tarihinde Ankara’da yapılan “Türkiye Barışını Arıyor” adlı toplantının açılış konuşmasında dile getiriyor. Toplantıya, Türk ve Kürt çevrelerinden birçok entelektüel ve siyasetçi de katılıyor. Söylenenlere ne toplantıda nede sonrasında hiç eleştiri gelmiyor. Bu bayat hikâyeleri İlköğretim 3. sınıf öğrencisine anlatırsanız, eminim ki birçok soruya muhatap olursunuz. Bu soruların bir kaçını biz soralım.

1-Erzurum Kongre’sine katılmayan Hacı Musa Bey, Kürtlerin mümessili sıfatını nasıl kazandı?

2- Erzurum’a gelmeyen ve Kongreye katılmayan Hacı Musa Bey’le nasıl bir anlaşma imzalanmıştır?

3-Cevat Dursunoğlu (Dursunzade Cevdet), Erzurum Kongresi’ni düzenleyen ekibin içindedir. Ortada böyle bir anlaşma varsa bu anlaşmanın içeriği ile ilgili neden bilgi vermiyor?

4- “Koçgiri isyanı bu anlaşmayla sona erdirildi” deniyor. Koçgiri’nin yerle bir edilmesi bu anlaşmanın maddeleri arasında mı yer alıyor?

5-Kürtler, hep birilerinin tarafını tutmak zorunda mı? Kendi tarafını tutsalar olmaz mı?

Niye geçmiş üzerinde duruyoruz. Nedeni son derece basit. Geçmişini bilmeyen geleceğini belirleyemez. 2007’de, 2008’de, 2009’da hala bu hikâyeleri dinliyoruz. Bize yapılan zülüm ve zorbalığı belleklerimizden silmek, tarihin karanlık ve kanlı sayfalarını ellerimizle temizlemek istiyorlar. Tabii yeni aktörler kullanarak.

Kürtlerin statüsüz kaldığı dönemi bir de Hans Lukas Hıeser kaleminden dinleyelim.

“Ancak pozitivist yönelimli İttihat ve Terakki Partisi’nin Jön Türk vatanseverleri ne İslami geleneğin, ne de liberal bir yeniden yapılanmanın peşindeydiler, aksine üniter bir devlet fikri ile ayrıcalıklı bir Sünni-Türk milliyetçiliğine yakınlaşıyorlardı.

Bundan yola çıkan İttihatçı savaş rejimi, 1915-16 yıllarında Küçük Asya’daki Ermeni varlığını sistematik bir şekilde yok etti ve başka halk gruplarını tehcir ettirmek suretiyle “etnik eşik temizliği” politikası güttü.

Sonradan Atatürk ismini alacak olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Paşa, üniter ulusal Türk Devleti’ni ister istemez bu temel üzerine ve İttihatçı iktidar aygıtını en sağlam şekliyle muhafaza edildiği… kurdu.”[6]

Tarih tekerrürden ibaret değil; ancak Kürtler için yeniden tekerrür ediyor. Temel kurguda bir değişiklik yok. Eski senaryo yeni aktörlerle olgunlaştırılmaya çalışılıyor. Kürtler var, hakları yok ! Ne müthiş bir komposizyon konusu.

Saygılarımla.

15.09.2009


[1] Atatürk’ün Milli Dış Politikası(1919-1923), Aktaran Abdurrahman Arslan, Samsun’dan Lozan’a Mustafa Kemal ve Kürtler, Doz Yayınları, 1991 Birinci Baskı, İstanbul, s:110

[2] Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:2(1920-1927), Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul 1968, Sekizinci basılış, Milli Eğitim Yayınevi, s.755

[3] Aktaran Hasan Yıldız, Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral Yayınları, İkinci Baskı, Mayıs-1991, İstanbul,s:115

[4] Mehmet Uzun, Nar Çiçekleri, İtahaki Yayınları, 12. Basım, Aralık-2006, İstanbul, s:88

[5] Yaşar Kemal, Ya gerçek bir Demokrasi ya da Hiç! “Türkiye Başını Arıyor” adlı konferanstaki açılış konuşmasından, 13 Ocak 2007, Gelawej. Org, 16.01.2007, s.3

[6] Hans Lukas Hıeser, Iskalanmış Barış Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938, İletişim Yayınları, 2.Baskı 2005, İstanbul, s:26-27

Did you like this? Share it:
Niha şîroveyek girêdayê gotarê ye
    Serhad Temir says:

    Dest û kelema te saxbi kek Tahsîn jibo vé lékolîn û nivîsa cenabé te….

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e