Kürtlerin Kendi Tarihleriyle Yüzleşmesi -I

“Uludere’de katledilen 35 Kürt insanın anısına !”

Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının kadim halklarından biridir. Zağros dağlarıyla Van Gölü havzası arasında yerleşik olan, zamanla daha geniş bir alana yayılan ve  tarihte yer değiştirmeyen halklardan bir tanesidir. Yaşadıkları toprakların cazibeliği refah-mutluluk olarak Kürtlerin yaşamına yansımamıştır.  Batıdan ve doğudan Mezopotamya’ya yönelen saldırıların derin izler bıraktığı ve toplumsal alt- üst oluşlara neden olduğu açıktır. Büyük İskerder’le Asya ya taşınan Yunan uygarlığı;  Mezopotamya, Mısır uygarlıklarıyla katkılarıyla Helenistik medeniyet doğmuş; Bergama, İskenderiye ve Babil’de dönemin en büyük kütüphanelerini kurulmuştur.İskender, Kürdistan’dan geçerken Kürt yerleşim yeri Dara’yı yerle bir etmiş; Kürtlerin payına yine yıkım düşmüştür.

Mezopotamya, doğudan ve batıdan ardı arkası kesilmeyen saldırılar; fetihçi orduların eksik olmadığı ama tutunmakta zorlandıkları ateş çemberidir. Kürtler bir yandan kendisine yönelen saldırılarla cebeleşirken diğer yandan İslam adına tarihe nokta koymayı da ihmal etmediler. Selahaddin Eyyubi ile   Hıristiyan dünyasının çok önem verdiği Kudüs’ü alma çabalarına geçit vermemiştir. Tikrit doğumlu olan ve Kürdistan’da yaşamamış olan Selahaddin Kürt hissiyatı ile hareket ettiğini söylemek zordur. David Mcdowall’in işaret ettiği husus dikkate değerdir. Mcdowall, Selahaddin Eyyubi ile ilgili şu tespitleri yapar.

“İslam ordusunda kıdemli Kürt subayların sayısı hiçbir zaman az olmamıştı. Bunların en göze çarpanı Haçlıları kesin yenilgiye uğratarak Mısır, Suriye ve Irak’ta Eyyubi hanedanını kuran Selahaddin idi.

Eğer Kürt kimliğini kendisine uygun görseydi, Kürdistan’ın ortasındaki bereketli Şahrizur ovasını tımar olarak kendi Türk askerlerine vermesi mümkün olmayabilirdi.”[1]

Selahaddin Eyyubi’nin yaklaşımı ile İslamiyet’i yayan Arap komutanlarının tutumu farklıdır. Selahaddin Eyyubi, İslam dinini kendisine rehber edinen, İslamiyet’i yaymayı yegane amaç olarak önüne koyan ve tüm imkanlarını bunun için harcayan biridir. Dolaysıyla hüküm sürdüğü topraklarda Kürt dilini ve kültürünü egemen kılmak gibi amaç gütmediği anlamak zor değildir. Dönemin hakan ve sultanlarına benzer yaşam tarzına sahip değildir.  Genç yaşta (56 yaşında-1193) vefat ettiğinde yoksul sayılır.

Eyyubi Devletine daha pozitif bakan araştırmacılarda yok değildir. Bunların başında Mehrdad R. Izady gelir. Izady, Eyyubilerin isimlerinden başka Kürtlükle ilgilerinin olmadığını kabul etmekle beraber Eyyubiler dönemin Kürtler birçok alanda önemli başarılara imza atıklarını söyler. Izady şunları söyler:

“Kürdistan’dan tutun da Yemen ve Sudan’a kadar geniş bir bölgede, Kürt olmayan halklar arasına yerleşen, onları yöneten, onlarla evlilikler yapan Eyyubiler’in tıpkı Büweyhiler gibi, Kürtlükle isimlerinden başka bir ilişkisi kalmamıştı. Yöneticiler bizzat yönettikleri tarafından asimile edilirken, Kürtlerin, bu hanedanlıkları, yıkılıncaya kadar hatta daha da sonrasına kadar, Kürt olarak değerlendirildikleri kolayca belgelenebilir. Bunun en isabetli örneklerinden biri, Mısır’daki son Eyyubi yönetiminin yıkılmasından iki yüz yıl sonrasına kadar, Mısır’ın aydınları, yöneticileri ve ileri gelenleri arasında Kürt klan isimlerinin yaygınlığıdır.”[2]

Şüphesiz Eyyubi Devletinde Kürtler  yönetimin çeşitli kademelerinde yer aldılar, başta astronomi, matematik, filoloji gibi pek çok alanda ilerleme sağladılar. Ebu-Hanife Ahmed Dinawari(M.S.820-896) gibi ünü sınırları aşan bilim adamları yetişmiştir. Bütün bunlar Eyyubilerin, Arap orduları ve Selçuklu Türkleri arasındaki farkı ortadan kaldırmaz.

Araplar, İslam adına ele geçirilen yeni topraklarda Arap kültürünü taşıdılar ve yer yer yerli halkların kendi dillerini kullanmalarını yasakladılar. Kürtlerin Arap ordularıyla karşılaşması 640 yıllarda Mezopotamya’nın fethi sırasında olmuştur. Bazı araştırmacılara göre; Kürtler Mezopotamya’nın Arap ordularının fethi sırasında Sasani İmparatorluğuna destek verdiler ve Arap ordularına karşı direndiler.(M.S.639-644)  Sasani İmparatorluğunun çökmesiyle, Kürt aşiret reisleri yeni dini kabullenmek zorunda kaldılar. Hemen hemen bütün kaynaklar, bu sürecin çok kanlı geçtiği konusunda hem fikirdirler. Başta Hemedan, Şehrizor, Pave, Kirmanşah olmak bölge işgal edilir ve çocuk yaşta olanlar dahil erkekler katliamdan geçirilir. Kürtçe konuştukları için binlerce insanın dili kesilir ve Hemedan, Şehrizor, Kirmanşah, Mudayin gibi şehirlerin kütüphanelerinde bulunan binlerce kitap yakılarak yok edilir. Yapılan tam anlamıyla İslamı yaymanın ötesinde Araplaştırma politikasıdır.

Araplaştırma politikasının hedefinde sadece Kürtler yoktur. Farslılar Araplaştırma politikasına karşı, kendi dil –kültürlerini korumanın özgün yollarını bulurlar. Farslılar İslamı kabul etmekle beraber Şia mezhebi etrafında örgütlenerek, Araplaştırma politikasına karşı baraj oluşturabildiler. Farslılar Şia ile Araplaştırmaya karşı sed oluştururken, Şiiliği kendi ulusal bütünlüğünü sağlama ve geliştirmede basamak olarak kullandılar.

Arapların Kürtlerle karşılaşmaları, Araplara alışmaları bütünleşmelerini beraberinde getirmemiştir. Kürt aşiretleri varlıklarını sürdürebilmek için yeni bir ekonomik ve toplumsal ilişki yaratmaya çalıştılar. Bu ilişki egemen olana itaat etmekle beraber, koloniler halinde gücünü devam ettirmektir. Aşiret örgütlenmesi de  imparatorluklar içinde özerk yapıların oluşturulmasına uygundur. Aşiret, klan örgütlenmesinin üst biçimi, kabileler birliğini ifade eder.  Soy ve akrabalık ilişkilerine dayanan toplumsal bir kurumdur. Kürdistan’da aşiret örgütlenmesinin aşılıp,merkezi üst yapı kurumunun oluşturulamaması, istikrarsız-anarşik zeminin de temelini oluşturur.

Kürdistan’daki istikrarsızlığın bir başka önemli nedeni de gerek doğudan ve gerekse batıdan gelen yağmacı orduların geçiş noktası üzerinde bulunmasıdır. Mevcut otoriteler (hükümetler), Kürdistan’dan geçmekte olan fetihçi ordular ve Kürt aşiretleri arasındaki ilişkiler, bu ilişkilerin aldığı biçim, normal ve dengeli ilişkiler olarak değerlendirilemez. Dolaysıyla Selçuklu Türklerinin Anadolu girişleri ve Kürtlerle karşılaşmaları çok kanlı olmamasını Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans)- Ermeniler denkleminde aldıkları pozisyonun bir sonucudur. Selçuklu Türklerine karşı gösterilen “mecburi tolerans” , “Bin yıllık kardeşlik” olarak tanımlanan kanlı ve trajedik sürecin başlamasına sebep olmuştur.

1300’lü yıllarla  1450’li yıllar arası Kürdistan eşi görülmemiş mezalime tanıklık eder. Hülagu komutasındaki Moğol orduları ve peşi sıra Timurlenk’in yağma ve talanlarıyla belli başlı Kürt yerleşim yerleri yerle bir olur. Peş peşe gelen aşırı dış müdahalelere karşı Kürtler, yaşadıkları coğrafyanın kendi özgü, çetin dağları, kendi kendine yeten vadi ve platoların içine çekilerek korunmaya çalışmışlardır. Bir anlamda dağlar Kürtleri dış etki ve tehditlerden koruyan korunaklar haline gelmiştir. Aynı zamanda Kürt toplumunun tamamen olmasa bile kısmen homojen kalmasını sağlayan faktörlerin başında gelir. Kürtler, fırtınalı  dönemleri dağ ve vadilere sığınarak geçirirken, nefes aldıklarında ovaya inip Meyafarkin gibi devletler kurmuşlar. Müller Simonis, “L Armenie Le Kürdistan et la Mesopotamie” (Paris 1892) adlı kitabında Kürtlerle ilgili şu tespitleri yapmaktadır:

“Kürtler, toplu aşiretlerle meskun oldukları vadiler içinde, bir devlet meydana getirmek cesaretine sahip olacak derecede güçlü bir ulus teşkil ederler. Fakat onların aşiretlere has bölünmüş vaziyetleri, maceraperest karakterleri ve topraklarının coğrafi durumu gerçekten bağımsız bir Kürt devletinin meydana gelmesine engeldir.”[3]

Bütün bu tarihsel gelişmeler içinde belirleyici ve kalıcı etki bırakan Orta-Asya’dan gelen Türkmen boylarının önce Selçuklu ve sonradan Osmanlı adıyla devletleşmesidir. Şüphesiz Kürdistan’a her müdahalenin şu yada bu şekilde Kürtlerin toplumsal ve siyasal şekillenmesinde etkileri olmuştur. Ancak kalıcı etki bırakan Osmanlı-Fars ve Arap denkleminde, karşılıklı ilişkilerin, çatışmaların ve egemenliklerin yaratığı yaşam tarzı ve bunların siyasal sonuçlarıdır. Bir Türk boyu tarafından  kurulan,etnik yapısı Osmanlılık tebası içinde gizlenen,  Halifelikle “ taçlandıran” Osmanlı İmparatorluğunun  mağdurlarının başında Kürtler gelir. Osmanlının “Müslümanlara getirdiği zorunlu askerliğin”  yegane mağduru yine Kürtlerdir. Kafkaslardan Yemen oradan Balkanlara savaştan savaşa koşan ve sınır boylarında heder olanlar Kürt süvarileridir.

Osmanlı otoritesinin zayıfladığını hissettiğinde, riskli gördükleri Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılması ile işe başlar. II. Mahmut’un başlattığı merkezileşme çabalarının hedefinde 1514 Çaldıranda ortaya çıkan dengenin ve bu dengeye bağlı olarak oluşan Kürt beylerinin statülerinin ortadan kaldırılması vardır. Soran Kürt Beyi Mir Muhammed (1833) entrikalarla İstanbul’a getirip, oradan Trabzon’a götürüp ortadan kaldırılır. Akabinde Botan Beyi Mir Bedirxan derdest edilerek Girit’e sürgüne gönderilecektir.(1847) Mir Bedirxan’ın müttefikleri Hakkâri Beyi Nurullah ile Mahmut Han akıbetleri farklı değildir. Nurullah Bey, Mir Bedirxan gibi sürgüne gönderilirken; Mahmut Han çeşitli işkencelere tabii tutulduktan sonra Bulgaristan’a gönderilmiş ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır.

Botan Miri Bedirxan Bey’le ilgili en çarpıcı  tartışma Nasturi katliamıdır. Nasturi katliamı Avrupa’da Hıristiyan katliamı olarak algılandı.Oysa Rus ve batılı diplomatların bölgeden gönderdikleri raporlarda; Botan Beyinin hüküm sürdüğü alanlarda adaleti ve barışçıl yaklaşımı hakkında sayısız övgü dolu yazılar mevcuttur. Bedirxan adaleti Ermeniler, Asurîler ve Keldaniler içinde geçerlidir. Laik  tutumuyla tanınan Bedirxan’ın Hıristiyanlara karşı saldırgan tutumu söz konusu değildir. Botan Mirliğinin egemenlik alanı Hakkari’ye kadar genişlediğinde Nasturiler direniş gösterdiler. Nasturilerle sürtüşmenin bu denli şiddete dönüşmüş olmasında Osmanlı’nın rolünü unutmamak gerekir. Bedirxan güçlenmiş, egemenlik alanını genişletmiş ve Osmanlı’ya göre daha adil ve huzurlu bir yönetim oluşturmayı becermiştir. Osmanlı, Bedirxan’ın yapacağı bir hataya bakmaktadır. Bedirxan’ın öngöremediği nokta burasıdır. Osmanlı, beklediği fırsatı Nasturi olayında yakalar. Nasturi katliamı, Avrupalıların tepkisine ve Bedirxan Osmanlı karşısında yalnız bırakılmasına yol açmıştır. Osmanlı için  beklenen fırsat doğmuştur. Avrupa’nın desteği ,Bedirxan’ın  yeğeni Yezdanşer’in ihanetiyle Botan Mirliğinin sonunu getirmiştir. David Mcdowall, Osmanlı’nın bilerek Bedirxan tutumuna göz yumduğunu ve Kürt emirliğinin gücünü kırmak için kullandığını söyler. Mcdowall şöyle devam ediyor:

“Sonuç olarak Osmanlı’nın Bedir Han’a bilerek göz kırptığı söylenebilir. Musul ve Erzurum valilerinin onu halka çok iyi anlatan bu hedeften vazgeçirmek için hiçbir şey yapmadıkları kesindir. Osmanlılar ürkütücü ve huzursuzluk yaratan Nasturi aşiretlerinin azaltılmasını memnuniyetle karşılayacaklar ve Hıristiyanların huzursuz edilmesi kaçınılmaz olarak Avrupalıların suçluların cezalandırılmasını istemelerine yol açacaktır. Bu durum da Osmanlıların bir diğer Kürt emirliğinin gücünü azalması için uygun bir bahane olacaktır.”[4]

Osmanlı’nın Nasturileri tahrik ederek, Bedirxan’ı da adeta teşvik ederek;  Botan Bey’inin adaletine gölge düşmüştür. Daha da önemlisi Nasturi deneyimi Osmanlı için kıymetlidir ve daha sonraki süreçte (Kürtlerin kendi arasında ve özellikle Ermenilerle olan ilişkilerde) bolca kullanılacaktır. Faturası da Şeyh Übeydullah’ın büyük oğlu Şeyh Sıddık’ın tabiriyle Kürtlere kesilecektir.

Kürt beyliklerinin gücü kırılıp, Kürdistan daha steril hale getirildikten sonra Osmanlı Kürdistan eyaletini resmileştirmiştir. (20 Cemaziyelevvel 1263-1846) Bundan sonra Kürdistan eyaletini kendi vali ve paşalarıyla yönetecektir. Nazım Sevgen’in Kürtler, Kürt Beylikleri adlı Türk Tarih Dergisinin 1977 yılındaki sayısında yayınlanan “Kürdistan Eyaletinin Kuruluşu” belgesinde, Eyaletin neden teşkil edildiği gerekçeleri  ile açıklanmaktadır. Kürdistan Eyaletinin kuruşunu öngören ve Padişaha sunulan teklif metninde şu gerekçeler yer almaktadır:

“Sırf Padişah efendimizin eseri olarak eşkıya elinden kurtarılan ve belki de bu suretle yeniden fethedilen Kürdistan bölgesinin geleceğine dair Anadolu ordusu Müşürü Paşa hazretlerinin bazı mütalaa ve ifadeleri bulunmakta idi.

Müşir Paşanın ikinci derece olan ifade ve beyanları, bölgenin mülki idare ve teşkilatına ait idi. Paşa, teshir edilen Kürdistan havalisinde emniyet ve asayişi temini, düzenin kurulması için burada özel ve bağımsız bir idareye tabi tutularak başına dirayetli bir zatın getirilmesi yani Diyarbekir eyaletiyle Van, Muş, Hakkari sancaklarıyla Cizre, Botan ve Mardin kazalarından büyük bir eyalet kurulmasını teklif etmektedir.”[5]

Teklifte siyasi gerekçelerin yanı sıra askeri gerekçelerde sıralanmaktadır. Anadolu ordusunun Harput’tan Ahlat’ta kaydırılması istenmekte ve gerekçesi şöyle izah edilmektedir:

“Ordu dairesinin tamamiyle ortasında bulunduğu gibi Harput’tan ziyade, İran ve Rusya hudutlarına yakındır. Askeri mevkilerle bağlantısı, her tarafa asker sevkinde kolaylığı vardır .Hususiyle Kürdistan’ın kalbinde bulunduğundan ve bu suretle Anadolu ordusunun yumruğu mütemadiyen nezaret altında tutulması icap eden Kürtlerin tepesinde bulunacağından dolayı, Ahlat’ın bundan sonra Anadolu ordusunun merkez ittihaz edilmesi lüzum ve keyfiyeti…”[6]

Kürtlerin kendi tarihi ile yüzleşmesi oldukça kapsamlı ve derinlikli bir konudur. Özellikle 19. Yüzyılın sonları ile 20. Yüzyılda Kürdistan’da meydana gelen olaylar ve buna bağlı oluşan siyasal şekillenmişliğin anlaşılabilmesi için, Kürtlerin M.S. geçirdiği tarihsel sürece kısa da olsa gezinti yapmamız gerekirdi. Bu gezintinin çok yüzeysel kaldığını kabul ediyorum. Ancak; bir makalenin boyutları içerisinde bundan daha fazlası yapmak oldukça zordur. Yüzeysel de olsa bu gezintinin amacı, günümüzdeki Kürt siyasal biçimlenmesinin nedenlerini; geçmişin sonuçlarında aramanın gerekliliğidir.

30.12.2011


[1] David Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, 2004 s:49

[2] Mehrdad R.Izady, Kürtler, Doz Yayınları, Ağustos-2004, Birinci Baskı, s:106

[3][3] Akataran Mehmed Uzun-Rewşen Bedir-Han, Defter-i A’malım(Mehmet Salih Bedir-Han’ın Anıları), Belge Yayınları, Birinci Baskı-1998, İstanbul,s:129

[4] David Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul-2004, s:71

[5] Aktaran Mehmet Uzun-Rewşen Bedir-Han, Defter-i A’malım, Belge yayınları, Birinci Baskı-1998, İstanbul,s:130-131

[6] A.G.E. s:130

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e