Kürt Kimliğinin Kırılma Noktaları*

Öncelikle Kürt siyasetindeki erozyon ve Kürt kimliğindeki kırılma noktalarından başlamak istiyorum. “Ulusal Birlik Modeli ve Birlik Hukuku” teknik yanı ağır basan konudur. Birliğin üzerine oturacağı siyasal çerçeve ve politik zemin berraklaşmadıkça, ortaya koyacağımız modeller, Kürt siyasal mücadelesini kucaklamaktan uzak olacaktır. Bu nedenle Kürt kimliğindeki kırılma noktaları ve tarihsel süreç içerisindeki biçimlenişi, bugünkü kaygan siyasal zeminin analizinde son derece önemlidir.

Konuya Chris Kutschera’in Kürtlerle ilgili çarpıcı bir değerlendirmesiyle başlamak istiyorum.

“Tüm ulusal hareketler belirli bir tarihsel geçmişten beslenir, üstelik bu ekseri abartılmış, “süslenmiş” bir geçmiştir. Dolaysıyla ulus böyle bir ortak tarih etrafında oluşur. Ne var ki Kürtler bir tarihe sahip değillerdir. General Barzani’nin “peşmergeleri” ne Emir Bedirxanı ne de Kürt bağımsızlık hareketinin bahtsız kahramanı Şeyh Ubeydullah’ı bilirlerdi.” Kürt Ulusal Hareketi- s:19

Kutschera’nın değerlendirmesi şu açıdan önemlidir. Yazarın verdiği örnek Güney Kürdistan’la ilgilidir. Güney Kürdistan ulusal hareketin nerdeyse kesintisiz devam ettiği ve ulusal damarın güçlü olduğu parçadır. Kürdistan’ın güney parçasın durum bu kadar “kendi geçmişinden” kopuk ise Kürdistan’ın diğer parçalarını tahmin etmek çok zor olmayacaktır.

Milli siyaset ne olmalıdır? Diye sorulacak soruya vereceğimiz yanıt aşağı- yukarı şu olacaktır. O milletin, kendi tarihsel-toplumsal değerleri üzerinden örgütlendirip, kendi milletsel kurumlarını yaratmasıdır. Kürdistan’da Milli siyaset nedir/ ne olmalıdır? Sorusu yaklaşık 50 yıldır Kürdistanlı siyasal kadrolar ve entelektüellerin gündemini teşkil eden bir sorun olarak tartışılmakta, olması gerekenin aksine, kavram kargaşalığı artarak devam etmektedir. Bundandır ki özellikle Kuzey Kürdistan’da kavram kaosu vardır. “Kürt Sorunu”, “Kürdistan Sorunu”, “Barış”, “Savaş”, “Ulusal Kimlik”, “Üst Kimlik”, “Alt Kimlik” vs. vs. içeriğinden çıkarılmış ve resmi ideolojinin sunduğu biçimiyle, bizzat Kürdistanlıyım diyenler tarafından topluma empoze edilmiştir. Kürdistan’da kitlesel boyutlanma artarken, siyasal bilinç düşmektedir. Bu da Kürt siyasal hareketinin siyasal temellerini yıkmaktadır. Öncellikle bulanıklaştırılmış “sorun”un  netleştirilmesi hayati önem taşımaktadır.

Kürtlerin 1. Dünya savaşı öncesi toplumsal ve siyasal statüleri, Kürt Kimliğinin kırılma noktalarının açıklanması açısından son derece önemlidir. Kürt kimliğindeki kırılmayı sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin adıyla yeni biçim altında inşasından sonraki gelişmelere bağlamak, kelimenin tam anlamıyla kolaycılıktır.

Kürt kimliğindeki kırılma noktalarını üç başlık altında toplamak mümkündür. Birinci kırılma noktası İslam Ordularının Kürdistan’ı işgalidir. İslam Orduları Arap yayılmacılığının kalkanıdır. Dolaysıyla işgal ettikleri bölgelere, İslami motifler adı altında Arap kültürünü empoze etmişlerdir. Farslar; Şia Mezhebi etrafında örgütlenerek, Arap yayılmacılığının etkilerinden korunmayı becerdiler. Sonuç Kürtler için son derce kanlı ve acımasızdır.

Kürt kimliğindeki ikinci kırılma noktası Osmanlıcılıktır. Halifelikle bütünleşen Osmanlı Tebaâsı Kürt kimliği önündeki barajlardan birini oluşturur. Kürt toplumunun kavimden millet sürecine geçişini dumura uğratan ana sebeplerden biri hiç kuşku yoktur ki İslam anlayışının ümmet fikridir. Osmanlı’da sürekli ön planda tutulan ümmet anlayışı, Kürtlerin millileşememesinin önündeki tuzaktır. Osmanlı, Kürt beylerinin güçlenmelerine izin vermeden, Kürt aşiretleri ve beylikleri arasındaki çelişki ve çatışmaları diri tutarak, iç işlerine fazla müdahale etmeden otoritesini sağlamaya çalışıyordu.

Şeyh Ubeydullah Nehri ve Bedirxan Bey isyanları, Osmanlı’nın Kürt politikasının anlaşılması açısından son derece öğreticidir. Şeyh Ubeydullah İsyanı, Kürt milliyetçilerinin isyanıdır. Bedirxan Beyin, kendi otoritesini güçlendirmeyi amaçlayan ayaklanması, Osmanlı, merkezi yönetimini ürkütmüştür. Her iki isyan da acımasız bastırılırken, bölge yakılıp-yıkılmıştır. Bu köklü iki Kürt ailesi bütün çevreleriyle beraber çeşitli yerlere sürgün edildikten sonra, İmparatorluğun başkenti İstanbul’a yerleştirilmiş ve devlet kademelerinde önemli görevlere getirilmişlerdir.

Böylece Osmanlı, bir taşla iki kuş vurmayı becermiştir.

1-Kürtlerin milli potansiyel taşıyan köklü iki ailesini yerinden yurdundan kopartarak, Kürdistan’la  ilişkilerini kesmiştir.

2-Devletin çeşitli kademelerinde önemli görevlere getirerek Osmanlılığı düşünsel olarak kabul ettirmek çabasına girmiştir.

Osmanlı her iki konuda da başarılıdır. Aynı sorun bir başka biçimiyle Abdulhamit yönetimine karşı olan Kürt aydınları için de söz konusudur. Dr. Abdullah Cevdet ve İsak Sukuti gibi birçok Kürt aydını, Abdulhamit yönetimine karşı olma gerekçesiyle, başından beri Türkçü bir örgütlenme olan İttihat-ı Terakki içinde yer almışlardır. İttihat-ı Terakki örgütlenmesi son derece önemlidir. Özellikle Kürtlerin İttihat-ı Terakki içerisinde yer almalarına özel bir önem verilmiştir. Bununla Kürtlerin kendi başlarına örgütlenmelerine ve kendi kurumlarını yaratmaları engellenmek istenmiştir. Ancak İttihat-ı Terakki’nin 1908 yılında iktidara gelmesi, gerçek niyetin de ortaya çıkmasını sağlamış, Kürt aydınlarının kendi başlarına örgütlenmeye yönelmelerine sebep olmuştur.

Bu dönemde Kürt yurtseverliği İmparatorluğun başkenti İstanbul’da kümelenmişti. Kürdistan’ın belli başlı şehirleri, Kürt nüfusunun yoğunlaştığı şehirler değildi. Örneğin; Diyarbakır 1870 yılındaki nüfus sayımında 19000 nüfusa sahiptir. Bu nüfusun 11500’u gayri müslüm olduğu düşünülürse, geriye kalan nüfus içinde Kürtlerin oranı hayli sınırlıdır. Diyarbakır bu dönemde bir ticaret merkezidir. Bir-iki Kürt aileyi ayrı tutarsanız, ticaret Kürt nüfusu dışında olanların elindedir. Yine bu dönemde Mardin ve Siirt merkez nüfusu Araplardan; Van gibi merkezlerin nüfusu Ermenilerden oluşmaktadır. Kürdistan’daki ticaretin yoğunlaştığı merkezlerde Kürtler etkin değildir. Dolaysıyla Kürt şehirleri, Kürt milliyetçiliğinin gelişiminde motor güç olamadılar. Kürt milliyetçiliği daha çok kırsaldan gelen Kürt feodallerinin çocukları arasında gelişmeye başladı. Yerinden-yurdundan koparılıp imparatorluğun başkentinde yerleştirilenler ikircikli bir yapıya sahiptirler. Bunu en iyi analiz edenlerin başında, yine bu ailelerin birine mensup olan Kamuran Bedirxan yapmaktadır. Kamuran Bedirxan 1975 yılında Paris’te Chris Kutschera’le yaptığı söyleşide şunları söylüyordu:

“Çoğunun bir ayağı, Kürt kampında, diğer ayağı Osmanlı-Müslüman klanındaydı. Bakan olmak istiyorlardı.” Kürt Ulusal Hareketi, s:40

1918 sonrası Kürt örgütlenmelerinin yoğunlaştığı yıllardır. Kemalistler kurdukları Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti vasıtasıyla Kürt örgütlenmesinin önüne geçmek istiyorlardı. Bu cemiyetin önde görünen kadroları Kürtlerden oluşuyordu. Cevat Dursunoğlu, cemiyete ilk girişini şöyle anlatıyor:

“Derneğe o gün gittiğimde müzakere Seyit Abdulkadir’in kurduğu “Kürt Teali Cemiyeti”nin şark vilayetlerinde meydana getirilmesi istenen birliği bozacağı hakkında idi.

Müzakere sonucunda Süleyman Nazif’in bir kere cemiyetle görüşerek ne yapmak istediklerini anlatmalarına ve mümkün olursa cemiyeti dağıtarak bize iltihakına çalışılmasına karar verildi.

Ertesi gün Divan yolundaki cemiyete gidildi. Bizi soğuk karşıladılar. Süleyman Nazif bunların durumuna aldırmayarak, şark vilayetleri üzerinde kötü emeller dolaştığını, Ermenilerin yurdumuza göz diktiğini, bu durum karşısında Müslüman hakimiyetinin devamının ancak bu bölge halkının gösterecekleri birlikle mümkün olacağını, Kürt Teali Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurulmasının Kürtler ve Türkleri biri birinden ayıracağını, halbuki; bizim kurduğumuz “Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti”nin hiçbir kavmi ayrılık gütmeden, Türk-Kürt ayırmaksızın bütün bu vilayetler halkının içine alabileceği kuvvetli bir mantık ve canlı bir dille anlattı.”

Milli Mücadelede Erzurum, Erzurum Kitaplığı, ikinci baskı-1998, s:20

Kemalistlerin bütün manevraları Kürtlerin kendi başına örgütlenmelerinin önüne geçmektir. Kemalistler bu yıllarda Kürt örgütlenmelerinin önüne geçemediler. Kürtler kendi örgütlenmelerine yöneldiler.

Kürdistan Teali Cemiyetin de yer alıp Kürdistan’da örgütlenenler daha ulusalcı bir çizgiyi temsil ediyorlardı. Koçgiri buna örnektir. Milli hatta ısrarcı olanlar, Kürdistan merkezli bir örgütlenmeye yöneldiler. Bunların başında Erzurum merkezli Kürdistan İstiklal Komitesini(Azadi) gelir. Azadi’nin özelliği, bütün Kürt örgütlenmelerini kapsayan çatı örgütü olmasıydı. Tüm legal ve illegal Kürt örgütlerini bir araya getirmeye çalışan ve Kürdistan’daki tüm toplumsal katmanları kucaklamaya yönelik faaliyetleriyle özgün bir yere sahiptir. Bundandır ki Azadi; 1920-30 arasındaki on yıllık döneme damgasını vurmuştur. Ağrı Ayaklanmasının lideri İhsan Nuri Paşa, Azadi’den gelme kadrolardan biriydi.

Azadi, bu dönemin  milli bir örgütlenmesidir. Bunun farkında olan  Kemalistler, Azadi örgütünü bilince çıkartmamak, onu küçümsemek ve benzeri durum için taktik olarak ‘es geçer’ göründüler.Ve devamla  1925 Hareketini, “Şeyh Said”’ın şahsında somutlayıp “gerici” olarak lanse ettiler. Ulusal model tartışılacaksa Azadi önemli bir deneyim olarak incelenmelidir.

Kürt kimliğinin üçüncü kırılma noktası Türkiye Cumhuriyetinin ilanından sonraki gelişmelerdir. Kemalistlerin Anadolu’yu Türkleştirme projesi gayri müslümlerin temizlenmesi, Kürtlerin asimile edilmeleri üzerinden yürütülmüştü. Asimilasyon  ekonomik entegrasyonla beraber götürülmüştür. Entegrasyon bir çok koldan yürütüldü. Bir yandan Kürdistan’daki köyler yakılıp-yıkılarak batı illerine göç etmeleri sağlanmış, diğer yandan sınır illerinden (Antep, Maraş, Malatya, Erzincan, Erzurum) hareketle ekonomik entegrasyon, asimilasyonla beraber yürütülerek, nerdeyse Kürt illeri olma vasıfları ortadan kaldırıldı. Aynı zamanda yoğun göç almaları nedeniyle, her birisi nüfus yoğunluğu olarak Kürt şehirleri haline gelen önemli merkezlerden Diyarbakır, Batman, Van gibi şehirlerde yatırım yapılmasına izin verilmemiş, sanayileşme asgari düzeye inmiştir. 1927 yılında Diyarbakır, sanayileşmede 6-7. sıralarda iken bugün en geri yirmi ilin içerisindedir. Bundan da anlaşılacağı üzere Kürdistan’daki şehir merkezleri, Kürt nüfus yoğunluğunu oluşturmadığı dönemlerde, ticaret ve sanayinin gelişmesine izin verilmiş, demografik yapı tersine döndüğünde cumhuriyet Türkiye’si ticaret ve sanayinin gelişmesine izin vermemiştir. Bilinmelidir ki aynı politika eğitim konusunda da uygulanmıştır.

Uzun denilebilecek bir sessizlik döneminden sonra, Kürt siyasal hareketi 1960 lı yıllardan sonra, yeniden örgütlenmeye başladı. 70’li yıllarda öğrenci önderlikli sol Kürt hareketi ile karşı karşıyayız.

Bu hareket ve örgütlenmeler, Kürtlerin özgürlükleri için sergiledikleri olağanüstü fedakarlığı, tarihsel olarak bilince çıkarmayan politik zemine sahipti. Uluslararası politik biçimlenişe göre şekillendi. Politik zemin berrak olmadığı gibi yer yer Kemalist yapılar içinde yer aldılar. Kürt kökenli Bolşevik ideologların fikri önderliği sayesinde Abdullah Cevdet ve İsak Sukuti geleneği devam ediyordu. Ayrıca öğrenci önderlikli olması, bütün toplumsal katmanları kucaklamasına izin vermiyordu. Bu açıdan bakıldığında mevcut yapılanmalar milletsel bir duruşun sergilendiği yapılar gibi görünmüyordu. Bundandır ki 12 Eylül hepsini silindir gibi ezdi geçti.

Sovyetlerin dağılma sürecini ve bu dağılmanın sonucunda muhtemelen esecek ulusal devletleşme rüzgarının Kürtleri etkileyeceğini gören ve sezen Kemalistler, risk yönetimine ilişkin becerilerini harekete geçirdiler. Bu olay, devlet açısından Kürtlere bakış perspektifinde bir kırılma noktasıdır. Bu kırılma noktası; devleti Kürt hareketini bastırma perspektifinden onu “yönetme ve yönlendirme” perspektifine geçişin ifadesidir. Kürtler; tamamen Kürt milli çizgisinin dışına sürüklemiştir. Bu harekete kullandırdığı araç, gereç ve argümanlar sayesinde de dünyadan koparmayı, soyutlandırmayı başarmıştır.

Türk Devletinin, kırılma noktası ile birlikte uygulamaya koyduğu ‘yönetim yönlendirme’ stratejisi sayesinde uzun vadede elde etmeyi planladığı sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:

Kürt siyasal taleplerini sıfırlamak, örgütlenme zeminini kırmak, Kürtler arasındaki hukuku ortadan kaldırmak, güçlü olanın hukukunu tesis etmek, yaratılan zeminde  kendi tezlerini kabul ettirmek.

Bundandır ki;

Kürdistani bütün talepler”ilkel milliyetçilikle” boğazlanmaya başlandı. Kürt Halkının haklı ve meşru taleplerini “ilkel milliyetçilikle” suçlayanlar, siyasal tarihe, saldırgan Türk milliyetçiliği ile aynı kulvara düşürüldüler.

Milli hat yeniden inşa edilmelidir:

Bunun için Kürt siyasal hareketi, felsefi ve teorik olarak kendini yeniden ifade etmeli, siyasal olarak pusulasını bulmalıdır.

Kürdistan’ın parçalara bölündüğü bir realitedir. Ama bizler için Kürdistan’ın doğal sınırlarını esas almak hedeftir. Özgürlük mücadelesini sadece bir parçanın çıkarlarına uyarlamak, bölünmüşlüğün zımnen onaylanması anlamına gelir ki bu da milli siyaseti dışlamaya tekabül eder. Bunun etkileri tek parçayla sınırlı kalmadığı, tarihsel deneylerle ortadadır. Aynı parçada bile kardeş partiler olarak ortaya çıkan ama bir süre sonra girdikleri ilişki ve ittifaklar neticesinde bir birine  “düşman partiler” haline gelebiliyorlar. Hatta daha trajik olanı, bu partilerin çatışmalarını “durdurmak” için hegemonyacı devletlerin müdahil olmalarını talep etmeleridir.

Elbette dört parçada birden özgürlük mücadelesi yürütmek hayalcilik olur. Ancak mücadelenin tek parçaya yönelik olduğu meşru kabul edilmesinin  pratik sonuçları ortadadır. Sorun Kürdistani akımların, Kürdistan’ın parçalanmışlığını temel veri kabul etmemeleridir.

Parçalanmışlık zihinlerde yer edinmemeli, pratik olarak Kürdistan’ın diğer parçaları üzerinde hegemonya kuran devletlerle ilişki kurulması meşru kabul edilmemelidir.

Özetlersek bazı arkadaşlar, Kürt Demokratik Çalışma Grubunu değişik kavramlarla sıfatlandırmalarına rağmen, bir platform olarak kabul edilmelidir. Buna fazla bir anlam yüklemek doğru değildir. Mevcut oluşumlar, çevreler ve şahsiyetler arasında sürekli diyalog geliştirilmeli, birbirini besleyen, birbirini tamamlayan platformlar yaratılmalıdır. Bu platformlar aracılığı ile güncel gelişmeleri izleme, tartışma ve politika belirleme şansımız olacaktır.

Geçmiş geride bırakılmalı, var gücümüzle ulusal bir projenin bileşenleri olmalıyız.

2 Aralık 2006

tahsinsever@hotmail.com

[*] Tahsin Sever’in Kürt Ulusal Demokratik Çalışma Grubunun, 2 Aralık 2006 günü Diyarbakır da gerçekleştirdiği sempozyumdaki konuşma metnidir.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e