Kürt Kimliğinin Dayanakları ve Kırılma Noktaları*

Giriş

Yerkürenin ulus devlet temelinde siyasal olarak bölünmesini meşrulaştıran ve bu bölünmede ulusu hakim öğe yapan ideoloji elbette milliyetçi ideolojiden başkası değildir. Bu şu anlama gelir, bugünkü uluslar, her biri ayrı ayrı siyasal varlıklar olarak kendi bağımsız devletlerini kurma ve kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Ulus ister bu hakkı kullanmak için (bu hakkını kullanamamış ama bunun için mücadele eden) ister konumunu (bu hakkı kullanmış uluslar için) sürdürmek için kendine meşruiyet kaynağı ararken çoğu zaman geçmişe döner.

Yani adına ulusçuluk dediğimiz ve modernizmle birlikte doğan bu olgu meşruiyetini savunmak için çoğu zaman geçmişe döner. Ancak son derece modern bir olgu olan milliyetçilik, genellikle eski elbiselerle dolaşmayı yeğler. Belki de ulusçuluğun temel açmazlarından birisi de budur. Yani geçmiş de yeniden kurgulanır. Ve bu geçmiş yeniden kurgulanırken geçmiş tarih de millileştirilir. Elbette bunun siyasal olarak anlaşılır nedenleri vardır. Böylece tarih, siyasal mücadelenin hedefleri çerçevesinde yeniden yazılır.

Özellikle henüz kuruluş aşamasında olan milliyetçi hareketlerde bu çok daha belirgindir. Tam da bu nedenlerden dolayı geçmiş ile ilgili konuşurken çoğumuz aşağı yukarı aynı dille konuşuruz. Konuya mesafe alarak kritik bir gözle bakmak neredeyse çok zordur. Zorlukları da şuradan kaynaklanmaktadır, milliyetçiliği incelerken aslında kendimizi, içinde yaşadığımız tarihsel dönemi ve toplumu ve düşünce tarzımızı tartışmanın ortasına koyuyoruz da ondan..

Milliyetçi ideoloji ulusu siyasal meşruiyet kaynakları içinde en üst sıraya alır.. Bu da modern toplumla birlikte ortaya çıkan çağdaş bir olgudur. Bunun altının kalınca çizilmesi gerekir. Milliyetçilik, bu anlamda aslında eskinin, yani geleneksel olanın aşılmasıdır. Sanayi toplumlarının ortaya çıkmasından önceki toplumlarda da elbette insan geleneklerine ve yurduna bağlıydı ve siyasal iktidarın düzenlemelerine boyun eğiyordu. Ancak 18.yy sonlarına kadar da bizim bugün milliyetçilik olarak (bu kavramı aslında ulusçuluk anlamında kullanıyorum) tanımladığımız olgu o zamanki insanin algılayamadığı, tasavvur edemediği, siyasal davranışlarını belirleyen hatta dünyanın bölünmesi ve yeniden örgütlenmesinin esaslarını oluşturmuyordu.

İşte tam da bundan dolayı çağdaş toplumda ulusal kimlik siyasal yaşamın en önemli ve vazgeçilmez öğesi olmaya başlamıştır. İşte geleneksel toplumda olmayan tam da budur, yani ulusal düşüncesinin yokluğudur. Siyasal iktidarların ( imparatorluklar, şehir devletleri, feodal beylikler, krallıklar ve dini cemaatler) meşruiyet kaynağı ulusun egemenliği değildi, bu düşünce yani halk egemenliği Fransız devrimiyle modern tarihe geçmiştir. Milattan sonraki 15 yüzyıla bakarsak burada egemen olan öğe evrensellik düşüncesidir. Roma imparatorluğu bunun en somut ifadesidir. İdeal olan bu evrensel devlete ait olma duygusuydu. İslam dünyası için de bu geçerlidir. Ulus devlet düşüncesi yalnızca bir hayal, bir düşünce olarak değil, bir gerçeklik olarak da insanlık tarihinin büyük bir kısmında yoktur. Bu da 1648 Vestfalya antlaşmasıyla yine Avrupa da ortaya çıkmıştır.

Kısaca ulusçuluğun ortaya çıkmasından önceki dönemde siyasal meşruiyet ulusal -kültürel kimlik ilişkili değildi, aynı şekilde kültürel kimlik de ulusal kriterlere göre belirlenmiyordu. Örneğin ortaçağ Avrupa’sının kültürel kimliği dinseldir. Doğuda da bütün milli cemaatleri kültürel düzeyde bir araya getiren islamdi. Yani ne Hıristiyan Avrupa’sında ne de İslam dünyasında dinin ilan ettiği resmi dilin dışındaki konuşulan diğer diller ulusal kültürün ayırt edici öğesi sayılmıyordu. Söz konusu dinlerin özdeşleştikleri diller, mesela Avrupa’da Latince ve Yunanca, İslam dünyasında ise Arapça ve Farsça idi ve okumuş, kültürlü insanlar bu diller vasıtasıyla iletişim kuruyorlardı. Klasik dönemden Rönesans dönemine kadar batıda hakim olan kültürel protipler Yunan-Roma kültürü iken aydınlanma ile birlikte Fransız özellikle de Paris kültürü hakim hale geliyor. Bugün algıladığımız biçimiyle kültürel kimliğin ulusal kimlikle özdeşleşmeye başlaması ise 18.yy’ın sonlarından itibarendir. O halde insan öncelikle ulusal kimliğiyle belirlenir tezi yalnızca modern toplumda mümkündür. Bunun siyasal olarak anlamı ise şudur; yalnızca kendi dilinde eğitim hakkı değil ama kendi dili ve kültürüyle siyasal özne olan ulus ancak modern toplumda tarihe geçer.

Bu anlatımlar neyi ifade ediyor denilebilir. Birileri çok haklı olarak bugünkü ulusların geçmişleri yok mu türünden bir soru da yöneltebilir. Eğer öyle ise o zaman her milliyetçi ideolojinin tarihsel iddialarını hangi kriterlere göre değerlendireceğiz ?

Kuşkusuz bugünkü ulusların varlıkları kuşku götürmez bir gerçeklik olarak önümüzde duruyorlar ve bunlar hiç yoktan varolmadılar.

Aydınlanma sürecinden beri insanin tutku ve ihtirasları, uğruna ölümlere gittiği duyguları ve kendisini ait hissetme ihtiyacı duyduğu ulus devlet olgusu ile işe başlarsak belki bugünkü ulusların gerçekliğini anlamamız daha kolaylaşabilir. Sosyoloji ve siyaset biliminde de ulus olgusunun ele alındığı nokta tam da burasıdır.

Bir grup insanin bilinçli yada tesadüf bir mekanda toplandığını varsayalım. Belirli bir anda belirli bir mekanda bulunmayı kendilerinin farklılığı veya diğerlerinden ayırt edilme kriteri saydıklarını düşünelim ve kendilerine bir isim de bulduklarını ekleyelim. Önce tasavvur edilen ve tasarlanan bir düşüncenin zamanla gerçeklik ile yer değiştirdiği bir durum söz konusu değil mi burada? Ve kim, siz kendinize böyle bir isim takamazsınız diyebilir? İşte çağdaş ulusları da böyle tasavvur etmenin olguyu kavramamıza yardımcı olacağını düşünüyoruz.

Az yukarıda da ifade ettiğimiz gibi her ulus kendisine bir tarihsel arka plan ve geçmiş de yaratmak zorundadır. Kuşkusuz bütün ulusların dayandıkları bir geçmişleri de vardır, ancak sorun milliyetçi söylemin kurguladığı ve propagandaya çıkardığı şekliyle bir geçmişin olup olmamasıdır. Uluslar tarihten itibaren var olamazlar ama varolan ulusların bir geçmişleri olmadığı anlamına da gelmemelidir.

Konuya açıklık getirmek için kazılarda bulunan yada bir maden ocağından çıkarılan metal bir alaşım örneğini ele alalım. Temizlenip işlemden geçirilinceye kadar toz toprak ve başka metallerle bir karışım içindedir, ne zamanki belirli bir işlemden geçirilirse o zaman başka bir nitelik ediniyor, yeni bir isim (kimlik) ediniyor. İşte ulusların geçmişle ilişkileri de kısmen böyledir.

Ancak doğası gereği milliyetçilik, geçmişe dönerken bugünkü niteliğini de geçmiş dönemlere yaymak zorunda kalıyor. Yani düşüncel planda ulusu bütün tarihsel sürece yayarak bütün dönemlerin tarihsel öznesi olduğu tezi ile hareket ediyor. Yani bugünkü ulusal topluluğu, tarih içinde hiç değişime uğramadan günümüze ulaşmış biçimi olarak kabul ediyor. Böylece gerisin geriye giderken ulusun bugünkü bireylerinin bilincini de geçmişte yaşamış atalarının bilincine taşıyor. Ulusun bugün elde etmek için mücadele ettiği amaçların geçmişte de dedelerinin temel hedefleri olduğunu varsayar. Yani amaçlara yüklenen anlamlarda da bir özdeşlik söz konusu. Yukarıda geçmiş tarih de ulusallaştırılır derken bunu demek istemiştik. Yani geçmişteki atalarının mücadelelerine de ulusal bir çerçeve çizilir. Kısaca geçmiş de ulusallaştırılarak tarih yeniden yazılır. Geçmiş tarih ile bugün arasında böylece bir süreklilik sağlanarak günün siyasal koşullarına uygun bir biçim alır. Bu neye hizmet edebilir denebilir?, Siyasal açıdan ihtiyaç duyulan şeye, yani geçmiş, geleceğe ilişkin amaçları meşrulaştırmak üzere bugüne davet edilir. Çünkü milliyetçilik, bağımsızlıkla sonuçlanan mücadelelerde iktidar ideolojisi olarak işini bitirmiş saymıyor kendini, tersine milliyetçi ideoloji gözüyle bakılırsa bağımsızlıkla birlikte daha yeni varolma şartlarına kavuşmuştur. Milliyetçi ideolojinin dinamizmi tam da burada saklı, yani ulus adına devletlere ve iktidarlara meşruiyet bağışlamıyor sadece, kendini de aşarak ulusun varlığının ötesine gitmeye çabalar sürekli.

Kürt milliyetçiliğinin tarihsel gelişimine ilişkin yapılan değerlendirmelerin miladı genellikle Ehmedê Xanî’ye götürülür. Ornegin Merhdad R. İzady’a göre Xanî, “Kürtlerin ulusal özlemlerini idealize eder”[1]. Ancak yaşadığı dönemde bırakınız Kürt milliyetçiliği, milliyetçiliğin doğup oradan da tüm dünyaya yayıldığı Avrupa’da da bir olgu olarak henüz peydahlamamıştı. Ehmedê Xanî’nin yaşadığı dönem, Kasr-ı Şirin Anlaşmasıyla Kürtlerin yaşadığı toprakların Osmanlı ve İran devletleri tarafından paylaşıldığı dönemin sonrasıdır. Kürtlerin beylikler halinde yaşamaları ve kendi aralarında anlaşamamaları Kürdistan coğrafyasının paylaşılmasına neden olmuştur. Xanî’ye göre istila altında olmalarının başlıca sebebi, Kürtlerin kendi birliklerini sağlayamamalarıdır. Xanî’nin tavrı mevcut geleneksel yapıya karşı bir tepkiyi ifade eder. Ama bu tepki toplumsal örgütlenmenin bütününe ilişkin değil, iktidar ilişkilerinedir. Yani toplumsal örgütlenme modeline ilişkin bir itirazı yoktur, daha çok bir siyasetçi tarzı ile Kürt feodal güçlerinin parçalanmışlığının merkezi bir devlet oluşturma önünde engel oluşturdukları, bundan dolayı da iki imparatorluğun boyunduruğuna bir itirazdır söz konusu olan. İktidar ilişkilerinin beraberinde getirdiği sonuçlara tepki vardır. Kuşkusuz Xanî Kürtlerin birlik olmalarını şiirlerinde işlemiştir. Ancak bu tek başına Xanî’yi Kürt milliyetçiliğinin bayraktarı yapmaz. Milliyetçilik yalnızca iktidar ilişkilerinin düzenlenmesi değil, ama ondan önce toplumsal bütüne dair bir değişimi ifade eder. Konuyu daha anlaşılır kılmak için bir karsılaştırma belki bize yardımcı olabilir.

Ehmedê Xanî’den yaklaşık bir buçuk yüz yıl önce Avrupa’da yaşayan ve siyaset dünyasında çokça bilinen Makyavelli’den örnek vererek ve her ikisini karsılaştırarak belli sonuçlar çıkarmaya çalışalım.

Makyavelli Avrupa’nın dört büyük ve merkezi imparatorluk tarafından paylaşıldığı, İtalya’nın ise şehir devletleri arasındaki çatışma ve savaşlardan dolayı paramparça olduğu bir siyasal iklimde Floransa da doğar. Soylu bir ailenin çocuğudur ve Floransa şehir devletinin hem dış işleri hem de iç işleri konuşlarında hem de askeri konularda büyük görevler almıştır. Siyasal yaşamı boyunca İtalya’nın parçalanmışlığının olumsuz sonuçlarını ruhunun derinliklerinde hisseder.  Prens adlı eserinde bir siyasetçinin nasıl olması gerektiği konusunda tezler ileri sürer. Siyasal kriz, çatışma veya denge eksikliğinin hasıl olduğu koşullarda (kendi tabirleriyle siyasal fırtına dönemlerinde) hangi davranış ve eylem biçimleri ile hareket edilmesi gerektiği konularına eğilir. Siyaset teorisi ve felsefesinde ilk kez çok yalın olarak ne yapmalı ile değil nasıl yapmalı sorunsalına eğilir. Siyaset biliminde kabul görmesinin nedenlerinin başında da bu gelir.   Temel amacı İtalyan şehirlerinin birliğini sağlayarak İtalya’nın uluslararası siyasette hak ettiği yere gelmesini sağlamaktır. Makyavelli aynı zamanda Floransa lehçesinin İtalyanların resmi dili olmasını önerir.

Şimdi hem Makyavelli hem de Ehmedê Xanî’nin ikisinin de ortak yönleri ülkelerinin siyasal parçalanmışlığından ötürü içine düştükleri kötü duruma ilişkin yüksek sesle dillendirdikleri itirazlarıdır. İkisi de yabancı işgal altında bulunmalarının (Kürdistan Fars ve Osmanlı arasında bölünüp parçalanmış, İtalya ise yer yer İspanya ve Fransa’nın tehdit ve işgalleri altındadır, yada bu devletlerin yardımıyla başa gelen diktatörlerin egemenliği altındadır) sonuçlarına itiraz ederler. Dini cemaatler olarak da adlandırabileceğimiz imparatorluklar döneminde resmi dil birinde Latince, diğerinde ise Arapça olmasına karşın ikisi de kendi dillerinde eserler vermişlerdir. Ama bütün bunlara rağmen kimse Makyavelli’yi modern İtalyan milliyetçiliğinin babası saymazken Kürtlerin Ehmedê Xanî’yi Kürt milliyetçiliğinin miladi yapmaları neye dayandırılıyor?

Aralarında yüzyıldan fazla bir zaman olmasına karşın ikisi de bizim bugün anladığımız ve bildiğimiz anlamda milliyetçiliğin henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde yaşadılar. Belki şu iddia edilebilir, yaşadıkları dönem itibariyle ileri sürdükleri görüşleriyle bir ayağı modernizm de diğer ayağı ise geleneksel yapıda olan iki önemli şahsiyettirler. Elbette geleneksel iktidar ilişkilerine itirazları var, ancak tek başına bu onları İtalyan veya Kürt milliyetçiliklerinin miladi yapmaz görüsündeyiz. Ancak önemli bir dönüm noktasındadırlar. Bu da eski geleneksel yapının yeni toplumsal örgütlenme modeline yol vermeye başladığı donemin başlangıcıdır.

Görüldüğü üzere toplumsal bütünde bir yenilikten ziyade varolan somut duruma bir itiraz söz konusudur. Oysa modern dönemin ideolojisi olan milliyetçilik geçmişten kopuşu ifade eder. Bu nedenle milliyetçilik modernizm ile at başı giden bir siyasal ideoloji olarak kabul edilmiştir. Söz konusu Kürt milliyetçiliği olunca onu ilkellikle suçlayan sefillerin söylemlerini ciddiye almadığımızı burada belirtelim.

Kürt milliyetçiliğinin bir olgu olarak karşımıza çıkması 1800li yılların ortalarıdır. Haci Qadir Koyi(1817-1897), geleneksel ve dini sınıfları eleştirerek, ulusun birliğini ön plana çıkaran bir anlayışı tartışmaya açmıştır. Koyi, geleneksel sınıfların, beylerin birliğinden bahsetmez. Tam tersine sıradan insanların birliğini teşvik eder. Izady’ye göre, “Avrupa türü etnik milliyetçilik bu dönemde ilk defa Heci Qadir Koyi’nin eserlerinde sahneye çıktı. Ortadoğu’nun temel dili haline gelen Fransızca’nın aksine, Kürt dilinin laik bir eğitim yapacak tam bağımsız bir pan-Kürt devleti kurulması çağrısında bulundu. Birçok eğitimli Kürt için bile tuhaf düşünceler gibi görünüyordu. Ancak Koyi yalnızca bir ilkti ve 20.yy’ın başına gelindiğinde onun gibi düşünen çok sayıda kişi ortaya çıkacaktı.” [2]

Burada bir parantez açarak Koyi’nin önermesini anlamaya çalışalım. Dil’in devletin ilgi odağı haline gelerek anadil yada resmi dil tartışmalarının siyasal iktidarı meşgul etmeye başlaması da yalnızca modern dönemlere ilişkin bir olgudur. Daha basit bir anlatımla ulusal devletin işidir. Anderson, 16.yy dan başlayarak imparatorluk dillerinin yavaş yavaş terk edilerek ulusal dillerin gelişmesini basım kapitalizmi ile(matbaanın icadıyla) açıklarken (Anderson, Hayali Cemaatler) Gellner, modernitenin gelişmesi bakımından bunun kaçınılmaz olduğunu  ve sistemin işleyişi açısından da gerekli şart olduğunu açıklamaktadır. (Gellner, Milletler ve Milliyetçilik). Dolayısıyla ulusal kültür ve dil ancak ulus devletler çağında önem kazanmıştır. Eğer halihazırda bir devlet mekanizmasının şemsiyesi altında değillerse bunun öncülüğünü ulus devlet düşüncesiyle hareket eden siyasal kadrolar veya aydınlar yerine getirir. Koyi’nin Kürt dili ve Kürt devleti üzerine olan ilgisini bu şekilde okursak bir anlam kazanabilir. Ehmedê Xanî’den farklı olarak Koyi’nin düşüncesinde Kürt olmak bir anlam ifade ediyor artık. Xanî’de bu yoktur. Koyi’nin felsefesinde Kürtlerin kendi dilleri ve kültürleriyle özgürce yaşayacakları bir devlet düşüncesi egemendir. Dolayisiyla Ehmedê Xanî’den Koyi’ye gelene kadar Kürt değişmiştir, Kürt olmanın farklılığını bilince çıkarmıştır, Kürt dili ayırt edici bir boyut kazanmıştır, Kürt toprağı kutsal sayılmaya başlanmıştır, yeni kaygılar yeni tasalar, yeni mücadele hedefleri ortaya çıkmıştır.

Koyi’nin yaşadığı dönem Kürt beylerinin güçlenmeye çalıştığı dönemdir. Bedirxan Bey, 1820li yıllardan itibaren Kürdistan’ın önemli bir bölümünde hakimiyet kurmuş, Osmanlı’ya asker vermeyi reddetmiş, kendi adına para basmış, hakim olduğu bölgede Osmanlı’ya göre daha düzenli bir yönetim kurmayı becermiştir. Batılıların gözlemleri de bu yöndedir. 1845 yılında Botan’ı geçen bir Fransız Konsolosluk memuru, Bedirxan yönetimi ile Osmanlı denetimdeki bölgeler arasında farkı şöyle anlatıyor:

“Diyarbakır’dan Fırat’ta inen yaklaşık 50 millik mesafede ülkenin farklılığı hemen göze çarpıyor. Tarım daha bakımlı, köyler daha kurulmuş ve bolluk izlenimi veriyor. Burası Bedirxan ülkesidir. O Babıali’ye 250 bin kuruş haraç ödüyor. Ülkesini iyi yönetiyor. Sert ama adil bir bey. Aynı şekilde ülkede tam bir güven havası ortamı egemen, Türk otoritesi altındaki diğer eyaletlerde rastlanmayacak bir refah görüntüsü var.”[3]

Bununla beraber Mir Bedirxan, Kürt milliyetçiliğini açıkça dillendirmemiştir. Yinede Mir Bedirxan, Chris Kutschera tarafından; “Oysa, Bedirxan, 19.yy’daki Kürt ulusçuluğunun tartışılmaz kahramanıdır.”[4]der. Bazı tarihçiler ise Mir Bedirxan’ın öneminin abartıldığını söylerler. 1843 ve 1846 tarihlerinde Hrıstiyan bölgelerine yaptığı seferler ve giriştiği kıyım onun tarihsel rolünün küçümsenmesine yol açmıştır. Bu olay aynı zamanda Avrupalı güçlerin Kürtlere yönelik olumsuz tutum takınmalarına yol açtığı söylenebilir. Hans Lukas Hıeser, bu konuya değinir ve şöyle bir değerlendirme yapar.

“Kürt-Nasturi anlaşmazlığının anlaşılması için farklı düzlemlerde argümanlar sunmaktadır. Bunlar 1843 Kürt istilasının sebebinin sadece Mar Şimon ile Nurullah arasındaki rekabet değil, Hrıstiyan azınlığa karşı işlenen bu suça sessizce seyirci kalan Saray’la suç ortaklığı olduğunu belirtmektedirler. Çünkü Saray ne Kürtlerin özerkliğini, nede güçlü bir Nasturi cemaati istiyordu; tek amacı, kendi doğrudan iktidarını yürürlüğe koymaktı.[5]

Hıeser’in vurguladığı gibi Bedirxan Bey’in Nasturi seferi, Osmanlı hilesinin sonuçlarından biridir. 1839’da Nizip’te uğradığı yenilginin rövanşının alındığı planlanmış karşı satranç hamlesidir. Osmanlı, kendisine karşı otorite kurmaya çalışan Kürt Bey’ini cezalandırırken, aynı zamanda bölgedeki Müslümanlarla Hrıstiyanlar arasında derin ayrılık tohumlarını da ekiyordu.

Bedirxan Bey, 1847 yılında Evrex’deki şatosunda kuşatılıyor ve Osmanlı paşasına teslim oluyor. Bedirxan Bey’le beraber önde gelen birçok Kürt beyi sürgüne gönderiliyor. Bu dönem Kürtlerin başsız kaldığı, sertliğin egemen olduğu ve kargaşanın sürdüğü dönemdir.

Şeyh Ubeydullah, açlığın ve yıkımın eşi görülmemiş boyutlarda ortaya çıktığı ve Kürtlerin başsız kaldığı bu dönemde sivrilmeye başladı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Kürt birliklerine kumanda etmiştir. Savaşta yenilmesine rağmen, Kürtler arasında etkinliği artmaya başlamıştır. Şeyh Ubeydullah’ın ortaya çıktığı dönem, kritik bir sürecin başladığı dönemdir. 1875-80 yıllarında imzalanan Berlin Anlaşmasıyla Ermeni Sorunu, Batılı devletlerce Osmanlı İmparatorluğunun önüne konulmuştur. Sorunun sadece Ermeni Sorunu olarak ortaya konması, Kürt Sorununun görmezlikten gelinmesi, 1900li yıllardan sonra yaşanan trajedik olayların da temelini oluşturur. Hem Batılı devletler hem de Ermeni siyasetçiler Kürt Sorununu görmezlikten gelmenin, Kürtleri Saray’ın kucağına iteceğinin hesabını yapmadılar. Tam da bu tarihte, 5 Ekim 1880 yıllında Şeyh Ubeydullah Dr. Joseph Cochran’a yazdığı ve İngiliz hükümetine iletilmesi ricasıyla düşüncelerini iletiyordu. Sonunda da Kürdistan liderleri ve sakinleri adına, “diğer ulusların sahip oldukları ayrıcalıklarla birlikte, Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmelerini istiyordu.”[6]

Yine Şeyh Ubeydullah’ın dostluk kurduğu Batılı güçlerin temsilcilerine söyledikleri Kürt milliyetçiliğinin ilk yazılı talepleridir: “İran tabiiyetinde olsun, Türk tabiiyetinde olsun, Kürdistan beyleri ve prensleri ve halkı, işlerin bu şekilde iki hükümetle yürümeyeceğini düşünüyor ve bu durumu kavramayan Avrupa hükümetlerini bir araştırma yapmak üzere harekete geçmeleri gerektiğini düşünüyor…Kürt halkı ayrı bir halktır…İstiyoruz ki işlerimiz elimizin altında olsun.”[7]

Şeyh Ubeydullah bu düşüncelerle yönettiği iki ayaklanma 1879 ve 1880’de çok genişlemeden yenilgiye uğradı. Şeyh Ubeydullah, 1883 yılında Mekke’de sürgünde ölürken, bütün ailesi topraklarından sökülerek İmparatorluğu başkenti İstanbul’a yerleştirildi. Her iki ayaklanması başarısız olsa da Şeyh Ubeydullah’ın duruşu, söylemleri ve manifestosu Kürt milliyetçiliğinin öncüleri arasındaki yerini almıştır. Ne var ki sonraki kuşaklar Kürt liderlerinin duruşlarını yeterince öğrenemediler.

Chris Kutschera’in, bu konuyla ilgili çarpıcı bir değerlendirmesinde şunları söylemektedir:

“Tüm ulusal hareketler belirli bir tarihsel geçmişten beslenir, üstelik bu ekseri abartılmış, “süslenmiş” bir geçmiştir. Dolaysıyla ulus böyle bir ortak tarih etrafında oluşur. Ne var ki Kürtler bir tarihe sahip değillerdir. General Barzani’nin “peşmergeleri” ne Emir Bedirxanı ne de Kürt bağımsızlık hareketinin bahtsız kahramanı Şeyh Ubeydullah’ı bilirlerdi.”[8]

Kutschera’nın değerlendirmesi şu açıdan önemlidir. Yazarın verdiği örnek Güney Kürdistan’la ilgilidir. Güney Kürdistan, ulusal hareketin nerdeyse kesintisiz devam ettiği ve milli damarın güçlü olduğu parçadır. Kürdistan’ın güney parçasının durum bu kadar “kendi geçmişinden” kopuk ise Kürdistan’ın diğer parçalarını tahmin etmek çok zor olmayacaktır.

Kürt Kimliğinin Kırılma Noktaları

Kürtlerin 1. Dünya savaşı öncesi toplumsal ve siyasal statüleri, Kürt Kimliğinin kırılma  noktalarının açıklanması açısından son derece önemlidir. Kürt kimliğindeki kırılmayı sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin adıyla yeni biçim altında inşasından sonraki gelişmelere bağlamak, kelimenin tam anlamıyla kolaycılıktır.

Kürt kimliğindeki kırılma noktalarını üç başlık altında toplamak mümkündür. Birinci kırılma noktası Arap Ordularının Kürdistan’ı işgalidir. Arap Orduları yalnız İslamı değil, bunun yanı sıra Arap kültürünü de empoze etmeye, dolaysıyla işgal ettikleri bölgelere, İslami motifler adı altında Arap kültürünü yaymaya çalışmışlardır. Arap kültüründen etkilenenler sadece Kürtler değildir. Kuzey Afrika halkları bunların başında gelir. Özellikle Mısırlıların durumu Kürtlere çok benzer. Arap yayılmacılığından sonra, Mısırlılar dillerini unuttular. Izady, bu duruma değinir ve şöyle anlatır:

“Bu bağlamda, Kürtler rahatlıkla Mısırlılar ile karşılaştırıla bilinir. Eski Mısırlar da İslam’ın yayılması ile birlikte benimsemeye ve sahiplenmeye başladıkları Arapça dışında bir dil konuşmaktaydılar. Mısır ulusuna bir çok yeni genetik öğe girmiş ve şüphesiz ki Mısırlıların ulusal karakteri, kendilerinin 10.yy’dan itibaren bizzat öncülüğünü yaptıkları İslami elhos ve davranış kuralları tarafından değiştirilmiştir.”[9]

Farslar; Şia Mezhebi etrafında örgütlenerek, Arap yayılmacılığının etkilerinden korunmayı becerdiler. Sonuç Kürtler için son derece kanlı ve acımasızdır.

Kürt kimliğindeki ikinci kırılma noktası Osmanlıcılıktır. Halifelikle bütünleşen Osmanlı Tebaâsı Kürt kimliği önündeki barajlardan birini oluşturur. Kürt toplumunun kavimden millet sürecine geçişini dumura uğratan ana sebeplerden biri hiç kuşku yoktur ki İslam anlayışının ümmet fikridir.  Osmanlı’da sürekli ön planda tutulan ümmet anlayışı, Kürtlerin millileşememesinin önündeki tuzaktır. Osmanlı, Kürt beylerinin güçlenmelerine izin vermeden, Kürt aşiretleri ve beylikleri arasındaki çelişki ve çatışmaları diri tutarak, iç işlerine fazla müdahale etmeden otoritesini sağlamaya çalışıyordu.

Şeyh Ubeydullah Nehri ve Bedirxan Bey ayaklanmaları, Osmanlı’nın Kürt politikasının anlaşılması açısından son derece öğreticidir. Her iki ayaklanma da acımasız bastırılırken, bölge yakılıp-yıkılmıştır. Bu köklü iki Kürt ailesi bütün çevreleriyle beraber çeşitli yerlere sürgün edildikten sonra, İmparatorluğun başkenti İstanbul’a yerleştirilmiş ve devlet kademelerinde önemli görevlere getirilmişlerdir.

Böylece Osmanlı, bir taşla iki kuş vurmayı becermiştir.

1-Kürtlerin milli potansiyel taşıyan köklü iki ailesini yerinden yurdundan kopartarak, Kürdistan’la  ilişkilerini kesmiştir.

2-Devletin çeşitli kademelerinde önemli görevlere getirerek Osmanlılığı düşünsel olarak kabul ettirmek çabasına girmiştir.

Osmanlı her iki konuda da oldukça başarılıdır. Aynı sorun bir başka biçimiyle Abdulhamit yönetimine karşı olan Kürt aydınları için de söz konusudur. Dr. Abdullah Cevdet ve İsak Sukuti gibi birçok Kürt aydını, Abdulhamit yönetimine karşı olma gerekçesiyle, başından beri Türkçü bir örgütlenme olan İttihat-ı Terakki içinde yer almışlardır. İttihat-ı Terakki örgütlenmesi dikkatle incelenmesi gereken bir örgütlenmedir. Özellikle Kürtlerin İttihat-ı Terakki içerisinde yer almalarına özel bir önem verilmiştir. Hans Lukas Hıeser, İttihat-ı Terakki Cemiyeti hakkında şunları söylemektedir:

“Ancak pozitivist yönelimli İttihat-ı Terakki partisi’nin Jön Türk vatanseverleri ne İslam geleneğini, ne de liberal yeniden yapılanmanın peşindeydiler, aksine üniter bir devlet fikri ile ayrıcalıklı bir suni Türk milliyetçiliğine yakınlaşıyorlardı. Misyon çevrelerinde beslenen umutların aksine Abdulhamit’in dost ve düşman anlayışını aynen kabul ettiler. 1913’ten beri diktatörlükle idare edilen tek parti rejimi, Rusya’ya saldırarak Almanya’nın yanında Dünya Savaşı’na girmiş oldu.”[10]

Hıeser’in işaret ettiği ve altı çizilmesi gereken tespitlerden birisi şudur; İttihat-ı Terakki, Abdulhamit’in politikalarının özüne karşı olmadığı ve Üniter devlet fikri üzerinde mayalandığıdır. İttihat-ı Terakki ile başlayan örgütlenme, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile devam edip günümüze dek uzanan siyasal geleneğin başlangıcı olacaktır. Bu gelenekten gelen kadrolar tarafından, devlet Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeniden organize edilmiştir. Bu süreçteki Türkçü örgütlenmelerin ortak karakteristik özelliği Türk ismini öne çıkarmadan örgütlenmeleridir. Böylesi bir taktiğin Kürtler açısından son derece önemi vardır. Kürtlerin kendi başlarına örgütlenmeleri ve kendi kurumlarını yaratmaları engellenmek istenmiştir. Ancak İttihat-ı Terakki’nin 1908 yılında iktidara gelmesi, gerçek niyetin ortaya çıkmasını sağlamış, Kürt aydınlarının kendi başlarına örgütlenmeye yönelmelerine vesile olmuştur.

Bu dönemde İmparatorluğun başkenti İstanbul ayni zamanda Kürt milliyetçiliğinin de merkezidir. Kürdistan’ın belli başlı şehirleri, Kürt nüfusunun yoğunlaştığı şehirler değildi. Örneğin; 1870 yılındaki nüfus sayımına göre Diyarbakır’ın nüfusu 19.000 dir. Bu nüfusun 11500’u gayri müslim olduğu düşünülürse, geriye kalan nüfus içinde Kürtlerin oranı hayli sınırlıdır. Diyarbakır bu dönemde bir ticaret merkezidir. Bir-iki Kürt aileyi ayrı tutarsanız, ticaret Kürt nüfusu dışında olanların elindedir. Yine bu dönemde Mardin ve Siirt merkez nüfusu Araplardan; Van gibi merkezlerin nüfusu Ermenilerden oluşmaktadır. Kürdistan’daki ticaretin yoğunlaştığı merkezlerde Kürtler etkin değildir. Dolayısıyla Kürt şehirleri, Kürt milliyetçiliğinin gelişiminde motor güç olamadılar. Kürt milliyetçiliği daha çok kırsaldan gelen Kürt feodallerinin çocukları arasında gelişmeye başladı. Yerinden-yurdundan koparılıp imparatorluğun başkentinde yerleştirilenler ikircili bir yapıya sahiptirler. Bunu en iyi analiz edenlerin başında, yine bu ailelerin birine mensup olan Kamuran Bedirxan yapmaktadır. Kamuran Bedirxan 1975 yılında Paris’te Chris Kutschera’le yaptığı söyleşide şunları söylüyordu:

“Çoğunun bir ayağı Kürt kampında, diğer ayağı Osmanlı-Müslüman klanındaydı. Bakan olmak istiyorlardı.” (Kürt Ulusal Hareketi, s:40)

1918 sonrası, Kürt örgütlenmelerinin yoğunlaştığı yıllardır. İttihatçı kadroların geçmiş deneyimleri ışığındaki taktikleri devam etmektedir. Kemalistler kurdukları Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti vasıtasıyla Kürt örgütlenmesinin önüne geçmek istiyorlardı. Bu cemiyetin önde görünen kadroları Kürtlerden oluşuyordu. Cevat Dursunoğlu, cemiyete ilk girişini şöyle anlatıyor:

“Derneğe o gün gittiğimde müzakere Seyit Abdulkadir’in kurduğu “Kürt Teali Cemiyeti” nin şark vilayetlerinde meydana getirilmesi istenen birliği bozacağı hakkında idi.

Müzakere sonucunda Süleyman Nazif’in bir kere cemiyetle görüşerek ne yapmak istediklerini anlatmalarına ve mümkün olursa cemiyeti dağıtarak bize iltihakına çalışılmasına karar verildi.

Ertesi gün Divan yolundaki cemiyete gidildi. Bizi soğuk karşıladılar. Süleyman Nazif bunların durumuna aldırmayarak, şark vilayetleri üzerinde kötü emeller dolaştığını, Ermenilerin yurdumuza göz diktiğini, bu durum karşısında Müslüman hakimiyetinin devamının ancak bu bölge halkının gösterecekleri birlikle mümkün olacağını, Kürt Teali Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurulmasının Kürtler ve Türkleri biri birinden ayıracağını, halbuki; bizim kurduğumuz “Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti” nin hiçbir kavmi ayrılık gütmeden, Türk-Kürt ayırmaksızın bütün bu vilayetler halkının içine alabileceği kuvvetli bir mantık ve canlı bir dille anlattı.” Milli Mücadelede Erzurum, Erzurum Kitaplığı, ikinci baskı-1998, s:20

Kemalistlerin bütün manevraları Kürtlerin kendi başına örgütlenmelerinin önüne geçmektir. Kemalistler bu yıllarda Kürt örgütlenmelerinin önüne geçemediler. Kürtler kendi örgütlenmelerini yarattılar.

Kürdistan Teali Cemiyetinde yer alıp Kürdistan’da örgütlenenler daha millici bir çizgiyi temsil ediyorlardı. Koçgiri buna örnektir. Milli hatta ısrarcı olanlar, Kürdistan merkezli bir örgütlenmeye yöneldiler. Bunların başında Erzurum merkezli Kürdistan İstiklal Komitesini (Azadi) gelir. Azadi’nin özelliği, bütün Kürt örgütlenmelerini kapsayan çatı örgütü olmasıydı. Tüm legal ve illegal Kürt örgütlerini bir araya getirmeye çalışan ve Kürdistan’daki tüm toplumsal katmanları kucaklamaya yönelik faaliyetleriyle özgün bir yere sahiptir. Bundandır ki Azadi; 1920-30 arasındaki on yıllık döneme damgasını vurmuştur. 1924 Beytüşşebap Ayaklanması, 1925 Kürt Ayaklanması, 1930 Ağrı Ayaklanması Azadi’den gelme kadrolar tarafından organize edildi. Azadi’nin ortaya çıkışı ve örgütlenmesi, Türk siyasal sisteminden kopuşu ifade ediyordu. Sovyetler Birliği Erzurum Konsolosu Pavlovsk’nin 15 Ekim 1922 yılında gönderdiği raporunda şöyle demektedir:

“Halid Bey adlı bir önderin söylediklerine göre Mustafa Kemal’in Türk devletini kurduğu dönemde Kürd hareketi “Kurdistana Azad” şiyarı adı altında faaliyetlerine şöyle başladı:

Erzurum’da yapılan gizli bir toplantıda Kürd önderleri Türkiye’ye devrimci dayanışmada bulunacaklarını, eğer devlet Kürdlerin bağımsızlık hakkını tanımazsa Kürdistan’ın tüm bölgelerinde ayaklanmayı başlatacakları kararını alıyorlar.[11]

Yine Örgüt liderlerinden Yusuf Ziya Bey Bolşeviklerin temsilcileriyle yaptığı görüşmelerde aynı hususu dile getirir. 3 Temmuz 1924 yılında Kolikov tarafından; Ortadoğu Bölümünden Pastoxov ve Erzurum Konsolosu Pavovsk’ye sunulan raporda şöyle denmektedir:

“Benim görevim önümüzdeki aşamaya ilişkin Kürd hareketinden söz etmektir. Bu yeni rapor için yararlandığım konu, son dönemlerde Yusuf Ziya adlı bu hareketin önderlerinden biriyle yaptığım görüşmemdir.

Kürd Komitesine göre gelecekte kurulacak Özgür Kürdistan’ın toprakları şu alanları kapsayacaktır. Güney Kürdistan, Türkiye’nin vilayet ve şehirlerinden: Beyazid, Van, Muş, Bitlis, Erzurum, Diyarbekir, Sivas, Adana’nın bir parçası, Urfa ve Lazistan Trabzon’un bir parçası… Kürd Komitesine göre Kürdistan’ın bağımsız bir iktidarının olması için bu söz konusu bölgenin Kürdistan’a katılması gerekir ve böylelikle Karadeniz aracılığıyla dışarıya açılım sağlanır…”

Söylemekte yarar var. Eskiden Kürd Komitesi size Türkiye’den kopmak istediğini söylemişti..”[12]

Mevcut belgeler Azadi’nin bağımsızlığı hedeflediği, örgütlenmesini ve çalışmalarını bu doğrultuda yürüttüğünü yoğunlaştırdığını kanıtlar niteliktedir. Bunun farkında olan  Kemalistler, Azadi örgütünü bilince çıkartmamak, onu küçümsemek ve benzeri durum için taktik olarak ‘es geçer’ göründüler. Ve devamla 1925 Hareketini, “Şeyh Seid”in şahsında somutlayıp “gerici” olarak lanse ettiler.

Kürt kimliğinin üçüncü kırılma noktası Türkiye Cumhuriyetinin ilanından sonraki gelişmelerdir. Kemalistlerin Anadolu’yu Türkleştirme projesi gayri müslümlerin temizlenmesi, Kürtlerin asimile edilmeleri üzerinden yürütülmüştü. Asimilasyon  ekonomik entegrasyonla beraber götürülmüştür. Entegrasyon bir çok koldan yürütüldü. Bir yandan Kürdistan’daki köyler yakılıp-yıkılarak batı illerine göç etmeleri sağlanmış, diğer yandan sınır illerinden(Antep, Maraş, Malatya, Erzincan, Erzurum) hareketle ekonomik entegrasyon, asimilasyonla beraber yürütülerek, nerdeyse Kürt illeri olma vasıfları ortadan kaldırıldı. Aynı zamanda yoğun göç almaları nedeniyle, her birisi nüfus yoğunluğu olarak Kürt şehirleri haline gelen önemli merkezlerden Diyarbakır, Batman, Van gibi şehirlerde yatırım yapılmasına izin verilmemiş, sanayileşme asgari düzeye inmiştir. 1927 yılında Diyarbakır, sanayileşmede 6-7. sıralarda iken bugün en geri yirmi ilin içerisindedir. Bundan da anlaşılacağı üzere Kürdistan’daki şehir merkezleri, Kürt nüfus yoğunluğunu oluşturmadığı dönemlerde, ticaret ve sanayinin gelişmesine izin verilmiş, demografik yapı tersine döndüğünde Cumhuriyet Türkiyesi ticaret ve sanayinin gelişmesine izin vermemiştir. Bilinmelidir ki aynı politika eğitim konusunda da uygulanmıştır.

Uzun denilebilecek bir sessizlik döneminden sonra, Kürt siyasal hareketi 1960’lı yıllardan sonra yeniden örgütlenmeye başladı.

Bu hareket ve örgütlenmeler, Kürtlerin özgürlükleri için sergiledikleri olağanüstü fedakarlığı, tarihsel olarak bilince çıkarmayan politik zemine sahipti. Uluslararası politik kamplaşmalara göre şekillendi. Politik zemin berrak olmadığı gibi yer yer Kemalist yapılar içinde yer aldılar. Kürt kökenli Bolşevik ideologların fikri önderliği sayesinde Abdullah Cevdet ve İsak Sukuti geleneği devam ediyordu. Tıpkı yüzyılın başlarında Kürt milliyetçiliğinin şekillenmesindeki ikircikli yapı devam ediyordu. Yüzyılın başlarında Osmanlılıkla- Kürt milliyetçiliği arasında rotasını bulamayan Kürt aydınları; Cumhuriyet’ten sonra başka argümanlarla aynı ikilemi günümüze değin sürdürmektedirler. 2007 yılında Kürtler adına politika yapan Aysel Tuğluk şunları söyleyebilmektedir:

“Kurtarıcı motif, tarihsel imge Mustafa Kemal ve onun tarihsel eylemliliğinin büyüklüğü kendisini gösterdi ve gösterecek. O bir mucizedir, ölümsüzdür.”(26.05.2007 Radikal 2)

Bu söylem seksen yıldır uygulanan politikanın özetidir. Altında Aysel Tuğluk imzası olmasa, resmi devlet yetkilisinin nutku gibidir. Söylem düşündürücü olmanın ötesinde bir sıfata haizdir. Bir yandan Mustafa Kemal’e methiyeler dizerken, diğer yandan Kürt Halkının haklı ve meşru bütün taleplerini “ilkel milliyetçikle” boğazlanmaya çalışılması tesadüfü değildir.

Türk Devletinin, kırılma noktaları ile birlikte uygulamaya koyduğu ‘yönlendirme’ stratejisinin sonuçlarıdır.

tahsinsever@hotmail.com

*   Aynı başlıklı yazı  Demokrat Dergisi’nin 2 sayısında (Yaz 2007) yayınlanmıstır.


[1] Mehdad R. İzady,  Kürtler, Doz Yayınları, Birinci Baskı, 2004- İstanbul, S:312

[2] Mehrdad R.Izady, Doz Yayınları, Birinci Baskı- Ağustos 2004, S: 122

[3] Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, İstanbul, S:26

[4] A.g.e, S:27

[5] Hans-Lukas HIESER,  Iskalanmış Barış, İletişlim Yayınları,2. Baskı-2005, İstanbul, S: 100

[6] Hans-Lukas Hıeser, Iskalanmış Barış, İletişim Yayınları, 2.Baskı, 2005, S:184

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e