Kürt Kimliği

Türkiye Cumhuriyeti, sınırları içinde yaşayan herkesi Türk görmektedir. Halbuki bu sınırlar içinde pek çok etnik grup, etnik ve ulusal kimlik vardır. inkar edilen, yok sayılan kimliklerden en önde geleni Kürt kimliğidir.

Kimlik bireysel de olabilir, kolektif de olabilir. Bireysel kimlik bireyin “ben kimim” sorusuna verdiği cevaplardır. Birey, yaşamı boyunca kendini, çeşitli kimliklerle ifade edebilir. Örneğin Türk’tür, berberdir, bir spor kulübünün üyesidir, avcıdır vs. Kimlik bireyin, bireysel anlamda konumlanışı veya konumlandırılmasıdır. Kolektif  kimlikler ise “biz kimiz” sorusuna verirken cevaplarla kendini belli eder. “bizler hangi dile, hangi kültüre, hangi ulusa aitiz?” soruları kolektif kimliğe işaret eden sorulardır.

Gerek bireysel kimlik, gerek kolektif kimlik, varolmak için bir farklılığa gereksinim duyar ve bu farklılığınını güvenlik altına almak ister.Özünün farkına varmak kimlik oluşumunda önemli bir başlangıçtır. Kimliğini bilme yanında bildirmek de çok önemlidir. Hatta kendi dışındakilere, siyasi otoriteye bunu bildirmek daha önemlidir de denilebilir. Kimlik kazanma sürecinde özünün bilincine, özünün farkına varma çok önemli bir aşamadır. Özünün farkına varmak ise diğerlerini dışlamakla gerçekleşir. Diğerlerini dışlamak zamanla onlara karşı  olumsuz duyguların ve düşüncelerin birikmesine, onlardan korunmak için önlemler alınmasına da neden olur. Bu, tüm milliyetçilik hareketlerinde görülen bir süreçtir. Ama Kürtlerdeki milliyetçilik hareketinde diğerlerini dışlama diye bir sürecin yaşandığı kanısında değilim. Kürtler de diğerlerine karşı daha “enternasyonal”, daha  “kardeşçe” duyguların, düşüncelerin geliştiği görülmektedir. Bu, diğer ulusal hareketlerde görülmeyen bir niteliktir. Kürtlerin baskı altında tutulan dillerini ve kültürlerini yaşamak için mücadele ettikleri, eşitlik için çaba sarf ettikleri biliniyor.

Kürt kimliğinin reddi Türk siyasal kültürünün çok önemli bir yönüdür. Kürt dilinin, Kürtçe’nin, Kürdistan’ın inkar edilmesi bu sürecin temel boyutudur. Ahmet Mesut, “ingiliz Belgelerinde Kürdistan, 1918-1958” (Doz Yayınları, Mayıs 1992, ıstanbul) isimli kitabına yazdığı sunuş yazısında (s.5-18) red ve inkar kavramlarına farklı içerikler vermektedir. Red kavramını yadsıma kavramıyla, inkar kavramını da yoksayma kavramıyla eşleştirmektedir. 85 yıldır Türkiye Cumhuriyeti’nde izlenen politikanın inkar yani yoksayma değil, red yani yadsıma oldu?unu vurgulamaktadır. Aslında red ve inkar kavramları hemen hemen aynı içeriktedir. Ama Ahmet Mesut’un bu kavramlara felsefi bakımdan farklı içerikler vermesi dikkate değerdir. Biz bu yazıda her iki kavramı kullanmakla beraber, yok sayma içeriğinin daha ağır bastığı inkar kavramını daha çok  kullanacağız.

Cumhuriyetin ilk yıllarında “Kürt yoktur, Kürtçe yoktur, aşiret gibi, şeyhlik gibi, toprak ağalığı gibi geri toplumsal ilişkilerin direnişi vardır”  deniyordu. “Doğudaki sorun feodal unsurlar sorundur” deniyor, bu feodal unsurların  modern ilişkilere, modern Türk devletine direndikleri dile getiriliyordu. “mürteci, irtica” kavramlarına özellikle vurgu yapılıyordu. Modern, ilerici ve laik Türk devletinin geri ilişkileri, geri kurumları yok etme çabalarının çok meşru olduğu dile getiriliyordu. Geri toplumsal ilişkilerin bertaraf edilmesi için de toprak reformu, sürgün, zorunlu göç, zorunlu iskan, asimilasyon gibi yöntemlerin uygulanması üzerinde duruluyordu.

Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürtlerin varlığı, Kürt dili her zaman inkar edilmiştir. Yerine ve zamanına göre sorun, “irtica, mürteci sorunu” veya “feodalitenin direnişi” yerine ve zamanına göre de “emperyalizmin kışkırtması, komünist bir hareket” olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kürt ayaklanmaları batıya “irtica”nın, “mürteciler”in başkaldırışı olarak anlatılmıştır. “Geri toplumsal ilişkiler ilerici ve laik modern Türk devletine direniyor” denmiştir. Bu yıllarda Kürt bölgelerinde siyasal ve toplumsal davranış biçimlerinin çerçevesini feodal ve ataerkil ilişkilerin çizdiği de büyük bir gerçektir. Aynı yıllarda bu başkaldırılar iç kamuoyuna ise “emperyalizmin kışkırtması, komünistlerin kışkırtması” olarak anlatıldığı görülmektedir. Bu yıllarda laikliğin islamcılık karşıtı, modernliğin geleneksellik karşıtı olarak algılandığı açıktır. Çevrede gelişen bu olaylar merkezin egemenliğine karşı direnme, merkezin egemenliğini sorgulama olarak algılanmaktadır. Güçlü bir merkez algılayışına karşı ademi merkeziyetçi eğilimlerin sindirilmesi gereği üzerinde durulmaktadır.

Bu yıllarda “feodalite tamamen ortadan kaldırılmalıdır”, “derebeyli?in kökü kazınmalıdır” “şeyhlik, aşiret, toprak ağalığı gibi kurumları tamamen bertaraf etmek gerekir” gibi sloganları demokratik bir tavır olarak değerlendirmek kanımca mümkün değildir. Bu kurumların ekonomik gelişmenin önündeki engeller olarak algılanması da kanımca doğru değildir. Bu sloganlar “Kürtlükte ısrar edenler, Türkleşmeyi kabul etmeyenler her türlü yönetmeler kullanılarak ezilmeli, sürgün edilmeli, Kürtler zor kullanılarak her türlü yöntem kullanılarak asimile edilmeli, Türkleştirilmelidir. Türkleştirilmeyenler de şu veya bu şekilde ortadan kaldırılmalıdır” anlamına gelmektedir.

1960’larda, 27 Mayıs’tan sonra “Doğu”daki sorunlar yeni bir kavramla anlatılmaya başlandı. “Doğudaki olayların temelinde devletin ihmali vardır” deniyordu. Devletin bölgeyi kalkındırmak için yeteri kadar çaba sarf etmediği söyleniyordu. Bu görüş daha çok sosyal demokratlar tarafından dile getiriliyordu. Kürt halkının etnik kimliğine, milli kimliğine, milli haklarına ve özgürlüklerine bu görüşte bir gönderme yapılmıyordu. Sorunlar “bölge kalkınması sorunu” olarak algılanıyordu. Sorunların geri kalmış yöreden kaynaklandığı vurgulanıyordu. Bölge kalkınması uygulamasıyla geri kalmış bölge ilerlemeye açıldığı zaman sorunların da ortadan kalkacağı şeklinde bir anlayış vardı. Sorun bu şekilde “kendinden başka bir şey”, “kendisi olmaktan başka bir şey”, olarak dile getiriliyordu.

1970’lerde, 1980’lerde ve daha sonralar? “azınlık ırkçılığı” diye bir kavram?n kullanıldığını görüyoruz. Kürtlerin etnik kimlik talepleri, milli kimlik talepleri “azınlık ırkçılığı” kavramıyla eleştirilmektedir. Hatta bu ifadeleri eleştiri olmaktan çok suçlama olarak algılamak kanımca daha doğru olur. Bu eleştirilerde veya suçlamalarda Kürtler,  Kürt adı kullanılmadan, etnik kimliğe veya ulusal kimliğe bir gönderme yapılmadan, azınlık ırkçılığı yapmakla suçlanmaktadır. Tarık Ziya Ekinci’nin “Etnik Milliyetçilik” yazısında (Radikal iki, 12 şubat 2006 s.12) isabetli bir şekilde belirttiği gibi, etnik milliyetçilik, sömürge imparatorluklar? dönemine ilişkin bir uygulamadır. Sömürge imparatrolukları döneminde, örneğin Portekiz küçük bir nüfusa sahip olmasına rağmen Brezilya, Angola, Mozambik, Gine Bisseau gibi ülkeler üzerinde sömürgecilik yapıyordu. Portekiz dilini ve kültürünü bu ülkelerde egemen kılmaya çalışıyordu. Bunun gibi Hollanda küçük nüfusuna rağmen uzakdoğu’da, örneğin Endonezya’da kendi dilini ve kültürünü egemen kılmaya çalışan bir politika izliyordu. Belçika aynı politikayı Kongo’da (Zaire) izliyordu. Kürtlerse baskı altında tutulan dillerini ve kültürlerini yaşamak istemekten başka, bunun için mücadele yürütmekten başka bir şey yapmıyorlar. Kürtleri inkar eden, Türk dilini ve kültürünü Kürtlere zorla empoze eden bu anlayışın, eşitlik arayan Kürtleri, baskı altında tutulan dillerini ve kültürlerini yaşamak isteyen, serberleştirmeye çalışan Kürtleri “ırkçı”, “azınlık ırkçısı” olarak suçlaması Türk siyasal kültürünün önemli bir boyutudur.

1970’lerde ise Doğu’daki rahatsızlıklar, “anarşi” “eşkıyalık” gibi kavramlarla açıklanmaya çalışıldı. 1980’lerde ve sonrasında ise “terör” kavramı süreci açıklayan önemli bir kavram oldu. “Doğu ve Güneydoğu’da etnik sorun yoktur, milli sorun yoktur, sorun terör sorunudur. Devlet terör sorununu yok etmek için, terörün kökünü kazımak için her türlü önlemi almıştır, her türlü önlemi almaya devam edecektir” deniyordu. Bütün bu rahatsızlıkların Cumhuriyet tarihi boyunca neden sadece Doğu’da cereyan ettiği irdelenmeye değer bir konudur. Umumi müfettişlikler, sıkıyönetim, süper valilik, olağanüstü hal valiliği gibi yönetim biçimlerinin özel siyasal ve idari yapıların neden sadece Doğu’da uygulandığı elbette irdelenmesi gereken bir konudur. irtica, mürteci olarak adandırılan sorunlar, örneğin Orta Anadolu, Karadeniz, Marmara yörelerinde yok mudur? Geniş toprak mülkiyeti, toprak ağalığı sadece Doğu’ya has bir olay mıdır?

Günümüzde Kürt bölgelerinde de yoğun bir şehirleşme olayı gerçekleşmektedir. Buna bağlı olarak Kürt siyasal tepkisi de değişmektedir. Muhalefet artık şehirlere kaymıştır. Artık feodal ve ataerkil yapılar siyasal ve toplumsal davranış biçimlerinin, muhalafet hareketlerinin tek çerçevesi, tek belirleyicisi değildir. Mülk sahibi olmayan yoksul kesimler muhalefet hareketlerinde daha belirleyici ve yönlendirici, daha sürükleyici olabilmektedir. Bütün bu gelişmeler 2000’lerde Kürt kimliğinin fiilen tanınmasını da getirmiştir. Ta 1990’ların başında başlayan bu tanıma süreci 2000’lerde daha da gelişmiştir. Bu da, alt kimlik, üst kimlik tartışmalarını başlatmıştır. Buna rağmen “terör” tanımlaması, sorunun terör sorunu olduğu şeklindeki anlayış yine sürdürülmektedir.

Kürt Kimliğinin Oluşumuna Karşı Çıkış, Türk Kimliğini Nasıl Etkiliyor?
Türk siyasal kültürü Kürt kimliğinin oluşmasına karşı çıkıyor, Kürt kimliğinin oluşmasını engellemeye, geciktirmeye çalışıyor. Bunun için sık sık Kürtlerin, Kürt dilini,Kürt kültürünü aşağılayıcı, küçümseyici bir söyleme başvuruyor. Bu tutum, bu söylem Türk siyasal kültürünü giderek Türk düşüncesini faşizan bir nitelik almasına, zamanla bu niteliklerin Türkleşmesine neden oluyor.

Alt kimlik-üst Kimlik
Son yıllarda Türk yöneticileri Kürd’ün bir alt kimlik olarak kabul edilebileceğini bunun tek şartının Türk’ün üst kimlik olarak kabul edilmesi olduğunu vurgulamaktadır. Türk devlet ve hükümet yöneticileri, Türk siyasal kültürü, “Türk” kavramının sadece etnik Türk’e işaret etmediğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin sın?rları içinde yaşayan herkesi kucakladığını iddia etmektedir. Bu, gerçekliği aksettiren bir görüş değildir. Bu, özellikle Kürtlerin, kendi özleri konusunda bir bilince ulaşmalarını engellemek, geciktirmek için ve bu amaçla dile getirilen bir görüştür. Bu ifadeleri, bu ilişkileri, bu açıklamaları gözden geçirelim:

1.) “Türklerin dünya tarihi içindeki rolleri bilinçli ve bilinçsiz olarak küçültülmüştür. Türklerin ataları hakkında böyle yanlış bilgi edinmesi, Türklüğün kendini tanımlamasında, benliğini geliştirmesinde zararlı olmuştur…. ‘Bu kitapta Türk deha ve karakterinin esrarını ortaya çıkarmak, Türklerin özellik ve kuvvetini kendine göstermek ve milli gelişmemizin derin, ırki köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz (Türk Tarihinin Ana Hatları, Kemalist Yöntemin Tarih Tezi, Kaynak Yayınları, 2. Basım, Mayıs 1996, s.25). Bu kitap 1930 yılında 100 adet basılmış ve ilgili kişilere dağıtılmıştır. 1996’da Kaynak Yayınlarınca yeniden basılmıştır. (474 s).

“Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı en çok benliğini korumuş olan bir ırktır. Tarihten evvel ve tarihi devirlerde bu ırk da, işgal ettiği geniş mıntıkalardaki ve yurtlarının sınırlarındaki komşu ırklarla karışmıştır. Bu karışımların çoğunda Türk ırkının açık ve uzvi dimağ eseri olan kültürel nitelikleri hakim kaldığında bu karışmalar Türk ırkına kendi özelliğini kaybettirmemiştir.”(s.50).

“Bütün dünyada medeniyet yaymış olan Türkler, asıl vatanları olan Orta Asya’da, muhtelif devirlerde muhtelif medeniyetler kurmuşlardır”(s.325) ve oradan dünyaya yayılarak dünyanın çeşitli yerlerinde yüksek medeniyetler kurmuşlardır (s.371 vd.)
Bu kitabın methal kısmı, 1931” yılında “Türk Tarihinin Ana Hatları, Methal Kısmı” adı altında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 87 sahife halinde 30 bin adet basılmıştır.
Bu ifadelerde dile getirilen Türk’ün “etnik Türk’e” işaret ettiği açıktır.
2) “Türk işbirliği ve Kalkınma Ajansı” (TİKA) olarak bilinen bir örgüt vardır. Orta Asya’daki Kırgızistan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan gibi Türk cumhuriyetlerinin ve Kafkaslardaki Azerbaycan’ın ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunlarıyla ilgilenmektedir. Buradaki Türk kavramı da etnik Türk’ü dile
getirmektedir.
3) 1993-1997 yılları arasında Türkiye’de devlet ve hükümet yöneticilerinin de katıldığı “Türk Kurultaylar?” düzenlenmiştir. 1993 yılında antalya’da, 1994 yılında izmir’de, 1995’te istanbul’da, 1996da Ankara’da, 1997de yine istanbul’da düzenlenmiştir. Bu kurultaylarda Türk devlet ve hükümet yöneticileriyle, Orta Asya’daki ve Kafkaslardaki Türk cumhuriyetlerinin yetkilileri buluşur, Türk devletlerinin bağımsızlıkları, Türklerin millet olarak özgürlükleri kutlanırdı. Buradaki Türk kavramı da kuşkusuz etnik Türk’ü anlatmaktadır. Örneğin bu toplantıların hiçbirinde Celal Talabani veya Mesut Barzani gibi Kürt liderler görülmemiştir.
4) Türk devlet ve hükümet yetkilileri Kerkük ve Musul sorunları gündeme geldiği zaman sık sık şöyle söylemektedirler: “Bölgede Türkmenlere bir baskı olduğu zaman elbette sessiz kalmayacağız. Türkmenlerin haklarını, özgürlüklerini her zaman savunacağız… Barzani, Talabani bu konuda dikkatli bir politika yürütmelidir. Türk çıkarlarını gözardı etmemelidir. Bu konuda Barzani’yi, Talabani’yi bir kere daha uyarıyoruz.” Buradaki “Türk”, “Türkmen” kavramlarının da Türk’ü anlattığı bilinen bir gerçektir.
Buradaki dört örnekte açıkça görüldüğü gibi Türk etnik bakımdan Türk’ü anlatan bir isimdir. Bu örneklerden yine açıkça görüldüğü gibi Kürt, bu ismin kapsamı içinde değerlendirilemez. Türk denildiği zaman Kürt bu kapsamın içinde değildir. Kürdü anlatmak içinde Kürtlerden söz etmek için de Kürt demek lazımdır. 1982 Anayasası, 66. maddesinde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ifadesi yer almaktadır. Aynı hüküm 1961 anayasasında da 54. maddede yer alıyordu.Bu hükmün, vatandaşlık bağının, vatandaşlık hukukunun çok ötesinde, çok daha geniş bir anlamda, sanki toplumsal bir gerçekmiş gibi ifade edildiği de biliniyor. Halbuki Kürtlerin Türk sayılması bürokratik ve ideolojik bir karardır. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla ve tedbirleriyle korunan ve kollanan bir karardır. Fakat bu, toplumsal gerçekleri dile getiren bir hüküm değildir. Zaten son yıllarda Kürt kimliğinin fiilen kabul edilmesi de bu anlama gelmektedir. Kürt, bir alt kimlik olarak kabul edilmektedir. Devlet yöneticileri, örneğin Cumhurbaşkanı, alt kimliklerin kabul edilmesi için, Türk üst kimliğinin kabul edilmesi zarureti üzerinde durmaktadır.

Ulus-devlet sınırları içerisinde birden fazla etnik grup, azınlık olabilir. Ulus devletin bu kimlikleri alt kimlik olarak algıladığı, onları tanıdığı söylenebilir. Alt kimliklerin üst kimlikle birbirlerine bağlandığı da dile getirilebilir. Ama bu koşullarda üst kimliğin, ulusu oluşturan parçalardan birinin adını çağrıştırmaması gerekir.

Prof. Baskın Oran ve Prof. İbrahim Kaboğ?lu “Türkiyelilik” kavramını bir üst kimlik olarak teklif etmektedirler. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu tarafından hazırlanan “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu”nda bu teklif dile getirilmektedir. Halbuki Türk, az önce belirtmeye çalıştığımız dört örnekte görüldüğü gibi, Türk etnisini, Türk ulusunu anlatan bir kavramdır. Türk’ün bir etninin adı olmadığı, Türkiye’de yaşayan herkesi kapsadığı bürokratik ve ideolojik bir kabuldür. Toplumsal koşulları yansıtmamaktadır. Türkiye kavramı da, Türk kavramından türetilmiş bir kavramdır. Türkiye’de bir üst kimliğin kabul edilebilmesi için Türk’ün de diğerleri gibi bir alt kimlik olarak kabul edilmesi gerekir. Prof. Baskın Oran bu konuda “Türkiye” adının batılılar tarafından verildiğini, Türk adının da Çinliler tarafından kullanıldığını söylemektedir. Türkiye adının batılılar tarafından Haçlı seferleri yıllarından bu yana kullanıldığını, bunun için bu kavramın kullanılması gerektiğini söylemektedir. Batılıların bu yıllardan beri Anadolu’yu, Kürtlerin oturduğu toprakları, Arapça konuşulan bazı toprakları Türkiye diye adlandırdığını söylemektedir. Prof. Baskın Oran’ın bu açıklamaları insana şöyle bir çağrışım yaptırıyor.

Demek ki batılılar Kürtlerin hayrına hiçbir iş yapmamışlar. Bu yüzyıllardan beri böyle. Batılıların Kürt karşıtlığının temelinde neler olabilir? Bunu da herhalde Haçlı Seferleri’ne kadar götürmek gerekiyor. Haçlıları,batılıları durduran, ilerlemelerini önleyen kumandan Selahaddin Eyyubi idi. Selahaddin Eyyubi de bir Kürt’tü.

Batılıların Kürt karşıtlığının temelinde herhalde böyle bir olgu vardır. Peki, Araplar Haçlıları durduran Kürtlere değer veriyorlar m? Buna da hayır demek gerekir. 1961 yılında Kürtler Mele Mustafa Barzani öncülüğünde özgürlük mücadelesi başlattılar. Irak Arap yönetimi Kürtlerden (caşlardan) olurturduğu birlikleri, özgürlük için mücadele eden Kürtlerin üzerine sürüyordu. 1963 yılında ve daha sonraki yıllarda bu birliklere “Selahaddin Aslanları” “Selahaddin Atlıları” deniyordu. Araplardan oluşturulan birliklere de “Halid bin-velid’in Aslanları” deniyordu. Mesut Barzani’nin Doz yayınları tarafından 2005te yayınlanan “Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Mücadelesi” kitabının ikinci cildinde  (s.99)  bu bilgiler var.
Kürtleri baskı altında tutan devletlerin Kürt karşıtlığını anlamak mümkündür. Batılıların Kürt karşıtlığı ise, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e