Kürdistan meselesinde ulusal birlik ve çözüm tartışmaları üzerine!*

Son yüz yıllık Ulusal bağımsızlık sürecimiz çok ağır ve kanlı süreçleri kapsıyor. Bu yaşanan süreçleri sorgulamadan ileriye doğru sağlıklı bir adım atma imkânımız yoktur, bu anlamıyla Ulusal birliğin hangi temelde yükseleceği,  bu yakın tarihimizle yüzleşmekten geçiyor. Seksen altı yıllık Sömürgeci Türk devletinin resmi ideolojisiyle sürdürülen ret ve inkâr’ın yanında birde PKK’nın başlattığı 1984 sonrası silahlı kargaşa içinde tahrip edilen ulusal değerlerimiz anlaşılmadan Ulusal birliğimizin önündeki engellerin aşılaması zordur. 1984 sonrası süreçte Kuzey Kürdistan’da ulusal bilinçte bir kırılmanın yaşandığını görmek zorundayız.  Kürt siyasal kadrolarının ve aydınlarının kolu kanadı kırıldı, Kürt halkının beyni parçalandı, bilinci sulandırıldı. Kürt siyasal kadroları ve aydınları, sayın Tahsin Sever’in de belirttiği gibi: 1984 sonrası Kuzey Kürdistan’da başlayan savaşı alkışlarken, Kürt Hareketini var eden değerlerin nasıl boğazlandığını ya görmediler ya da görmek istemediler.

Tablo-MEsenKürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesi tarihi boyunca sürekli tasallutluklar söz konusu oldu ve bu tasallutluk bugünde devam etmektedir. Dış müdahalelerin iç ihanetlerin sonucu olarak Kürdistan bölündü, parçalandı, paylaşıldı, bu bölünmeye, parçalanmaya karşı gelişen siyasi mücadeleler bir türlü ulusal birliğin temel öğesi onun dinamit fünyesi olan merkezi bir yapıya ulaşamadı. Merkezi yapıya ulaşılmamasının önündeki engellerin en büyüğü dış kuşatma olsa da içyapıda her tarihi dönem çıkar çatışmalarını görürüz.

Orta-Doğu tam bir ateş çemberi ve bu ateş çemberinin ortasında bir başına kalan Kürt ulusu uluslar arası merkezi güçlerin çıkar çatışmalarından ötürü sürekli yalnızlaştı, birde üstüne üstlük ülkesiyle bölündü, parçalandı. Bir taraftan Sovyet Rusya’nın ilişkide olduğu Suriye ve Irak, öbür tarafta ABD’nin ilişkide olduğu İran ve Türkiye! Bu ilişkiler ağı içinde Kürt ulusunun ulus, Kürdistan’ın ise bağımsız devlet olma hakkı görmezlikten gelindi, yok sayıldı.

Bu koşullar altında gelişen Kürdistan’ın her parçasındaki siyasi örgütlenmeler ( partiler, örgütler, guruplar vs.) ulusal kaygılar sonucu oluşmuş programlara sahip olamadılar. Daha çok Orta- Doğuda gelişen / geliştirilen denge politikalarına göre biçimlendirilirmiş “ithal” malı programlara uyarlanmış örgütlenmelerdir ve bu örgütlenmeler ülke bütünlüğünden uzak parçalara sıkışmış / sıkıştırılmıştır. Birde üstüne üstlük ideolojik kaygılar ile donanmıştır. Kürdistan meselesinde ulusal birlik ve çözüm tartışmalarında ideolojik kaygılardan uzak durmak gerekiyor. Her şeyden önce ulusal birliğimizin önünde duran en büyük engel ideolojik kaygılardır; ideolojik kaygılarımızın sonucu olarak ulusal birliğimizin önündeki engelleri aşamıyoruz!

İdeolojik kaygılarla donanmış yapılar ulusal birliği sağlayamaz, sağlayamadığı gibi çözümde getiremez!

Kuzey Kürdistan bölgesinde, 1938 Dersim başkaldırısının o ağır yenilgisinden sonra 1960’lara kadar olan dönem sessizlik dönemidir. 1946 da Mehabad’da kurulan Kürdistan cumhuriyetin kuruluş ve yıkılış sürecinde bile Kuzey Kürdistan bölgesinde derin bir kıpırdanma söz konusu değildir ancak 1958 de Mela Mustafa Barzani’n sürgünde kaldığı Sovyetlerden Irak’a dönüşüyle yeniden başlayan silahlı mücadele Kürdistan’ın dört parçasında siyasi kıpırdanmalara yol açtı. Bu dönemde yurtsever kanat dediğimiz T-KDP’i cılız da olsa örgütlenmeye başladı, fakat ciddi bir programa sahip değildi, olmadığı gibi daha çok Güney Kürdistan bölgesinin arka bahçesi olma durumunda kaldı. Güney Kürdistan bölgesi siyasi hareketleri ise mücadeleyi kendi bölgeleri ile sınırlı tutmaya çalıştı ve Kürdistan’ı bu bölgeyle sınırlandırdılar. Diğer parçaları ise sömürgeci devletlerin bir iç sorunu olarak gördüler.

Barzani hareketi sırtını kadim Kürdistan dağlarına verirken, Kuzey Kürdistan da siyasal süreç ise (1970) daha farklı bir durumda gelişti ve bu gelişen sürece Marksist kadrolar yön verdi. Bu kadrolar Kürdistan dağlarından çok yüzlerini Ankara’nın vahşi duvarlarına dönük olarak Dünya sosyalist hareketinin politikasına göre kendilerini biçimlendirdiler ve bu anlamıyla oluşturdukları programları ve hedefleri de bu “ithal Malı”na göre oluştu / oluşturuldu. Ki, ne Bolşevikler, nede diğer sol partiler Kürt ulusal başkaldır ve direnişlerine hiçbir zaman rasyonel yaklaşmadılar, aksine kendi devlet çıkarlarına göre hareket ettiler, dolaysıyla Sovyetlerin Kürt politikası gerek bölge sömürgeci devletlerin gerekse onların uluslar arası ilişkide oldukları emperyal devletlerin Orta-Doğu da oluşturdukları statükonun devamından yana ve Kürdistan’ın bölünüp parçalanmasında, Kürt ulusunun bağımsızlığından yoksun kalmasında çok büyük katkıları ve destekleri oldu.  Bu durum hiçbir zaman sorgulanmadı, eleştirilmedi sürekli görmemezlikten gelindi. Öte yandan Sovyet’lerin Kafkasya Kürtlerine karşı sürdürdüğü politikası korkunç ve tahripkâr oldu. (Bu konuda Hejaré Şamil’in Diaspora Kürtleri adlı kitabına bakılabilinir.) Durumun anlaşılması için bir örnek vermek istiyorum kitaptan: Atalarımın mezarı Kürdistan’da, babamınki Azerbaycan’da, iki kardeşim Ermenistan’da gömülmüş, tek kız kardeşimiz sürgün vakti trende öldü, cenazesini askerler aldı götürdü; hangi memleket olduğunu bile bilmiyoruz; annem Kırgızistan’da vefat etti, oğlum Rusya’da öldü; orada toprağa verdiler; biz kendimiz Kazakistan’da. Bu yaşıma kadar kimsenin mezarını ziyaret edemedim. Bu zulüm değil de nedir? (syf 120)

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi parçalardan arınarak merkezi bir düzeye gelmemesinin nedeni Kürt siyasal kadrolarının yürüttükleri yanlış politikaların sonucudur. Dernekçilik kafasıyla ulusal mücadelenin yürütülmeyeceği bir türlü anlaşılamıyor. Parçalardan arınarak ülke bütünlüklü bakış açısından yoksun, ulusal siyaset zemininden kopmuş bir durumda nasıl ulusal birliğimizi sağlayacağız.   Kuzey Kürdistan bölgesinde legal olsun veya illegal olsun tüm siyasi Kürt örgütlenmelerin yüzü Ankara’ya dönüktür. Oysa yapılması gereken şey Kürt milli hareketi olarak ayağı kalkması, ulusun istem ve taleplerini ulusal bağımsızlık politikası içinde yerine getirme mücadelesini yürütmesidir.

Sömürgeci devletlerin Ulusal hareketlenmeleri başka kanallara yöneltmek, içeriğinden boşaltmak için ideolojik kaygıları derinleştirmek, yeni muhalefetler yaratmak, siyasal kadroların adalet duygularının gelişmesi yerine onu kangrene çevirmek gibi derin politikalarını ya anlamıyoruz ya da anlamazlıktan geliyoruz. Bunun yanında sömürgeci devletler ile onların ilişkide olduğu uluslar arası güçlerin de desteğiyle Kürdistan’ın bölünen her parçası Kürdistan ismi ile değil, bölge sömürgeci devletlerinin toprak parçası ve iç sorunu olarak algılanmasını Kürt siyasi hareketleri olarak daha fazla derinleştirilmesini sağlıyor.

Örneğin, (tarihini tam hatırlamıyorum) KDP’nin üst düzey sorumlusu Sayın Fadıl Mirani kendisiyle yapılan bir röportajda aynen şöyle diyordu: “ Bu sınırlar Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşmuş ve biz bunları yıkamayız. Gerçeği görmeliyiz; bütün ülkelerin Kürtleri kendi ülkelerinin özelliklerini taşıyor. Siyasi hatta kültürel açıdan bile birbirimizden farklıyız. Düşünün, Silopi’yle Zaho arasında bir Habur çayı var. O çayın Silopi tarafında pamuk yetişiyor, Zaho’da ise domates. Ekonomiler bile ayrı. Her ülkedeki Kürtlerin yönetimine o ülkenin karar vermesi lazım. Mesela biz hiçbir zaman İranlı Kürtlerin iç meselelerine karışmayız. Biz sadece İran devletiyle Kürtler arasında arabulucu olabiliriz, o kadar. Ama İran devletine karşı bir mücadeleye girmelerine destek olmayız.” Bu anlayış ne ulusal birliğe ne de ülke bütünlüklü mücadeleye hizmet etmez, etmediği gibi de; gerek bölge sömürgeci devletleri ile onların uluslar arası ilişkide olduğu emperyal devletlerin Orta-Doğu’da oluşturdukları statükonun sürdürülmesinin daha da derinleştirilmesine hizmet eder.

Oysa Kürt ulusu iki yüz yıldır kırıla döküle, eğile-büküle, sancılana, sancılana, kan içinde Orta-Doğu’nun ortasında bıçaklara tutunarak yürüyor. Başından tırnağına kadar cehennem zebanilerinin ölüm çağrılarıyla kuşatılmış olarak yürüyor. Dış kuşatma ile iç ihanetin büyüttüğü kanlı pazarlıklar altında bağımsızlık ve özgürlük için yürüyor. Sınır boylarını geçtikçe arkamızda kurşuna dizilmiş bir ulusun nasıl kana boğulduğunu görmek zorundayız bugün! Yenilgilerimizin nedenleri ve kaynağı nerede? Bizler hangi sürecin kör düğümünü tutuyoruz boynumuzda? Bilincimizi yaralayan, dilimizi parçalayan, değerlerimizi inkâr eden sadece sömürgeciler midir, peki bizim kendi payımız nerede?

2009 baharında Güney Kürdistan da bir Kürt konferansı yapılma durumu vardı(!) ve bu konferansta Kürtler figüran olarak görülüyordu, fakat ne olduysa gerçekleşmedi! ABD’nin Irak işgaliyle birlikte Güney Kürtler önemli mevziler elde ettiler, fakat bu kazanımların giderek derinleşmesinden rahatsız olan Türk devleti her koşulda içyapıda istikrarsızlığı Türkmen meselesiyle derinleştirdi, dış yapıda ise askeri kuşatmayla engellemeye çalıştı ve büyük oranda da başarılı da oldu. Örneğin Kürtçenin Kurmanci lehçesi üzerine hazırlanan alfabe pat diye ortadan kaldırıldığı gibi okullarda eğitim dili olması da yasaklandı, ardından Kerkük sorunu yasal olarak 140. maddenin uygulanması adı altında sürüncemeye bırakıldı. Bu günde Güneyli Kürtlerin daha nasıl iyi bir ıraklı olabilir çalışılması yürütülmektedir. Arkasından Ankara’da “Kürt açılımı” sendromu başladı derken bu sendromdan gele, gele “demokratik açılım”ına gelindi, gelinen bu aşamada Kürtleri Kürtlerle vurma savaşını yürüten sömürgeci Türk devletinin programı ve denetimi dâhilinde yapılan tartışmalar işi getirip götürüp Türkiye’nin demokratikleşme yapısına kilitledi. Kürtlerin ulus olarak kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkına sahip olmadıkları bir yerde demokratikleşme olmaz. Her şeyden önce Kürtler sömürgeci devletlerin demokratikleşmesinden çok kendi kaderlerini tartışmalılar bunun da yolu kendi evimize dönmekten geçiyor…

Ulusal değerlerimizde hassas olmak durumundayız İstesekte, istemesekte İdeolojik kaygılar ve gurup, parti çıkarları temelinde yapılan her birlik çağrılarının altında yeniden bölünmüş, parçalanmış yapıların ortaya çıktığını görüyoruz. Kuzey Kürdistan bölgesinde her birlik çağrısı yeni bir ayrılığı bağrında taşıdı / taşıyor. Bu durumun aşılmasının olmazsa olmaz koşulu yüzümüz ülkeye dönük olarak ulusal bir programa çıkılması gerekiyor, bununda yolu beş parçayı kapsayacak bir Ulusal kongrenin yapılmasıdır.

05 Ekim 2009

* Bu yazı Tevkurd Dergisinin 3. Sayısında yayınlanmıştır.

Tablo: Metin Esen

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e