Kral öldü, yaşasın Kral

İnsan yaşamıyla, toplum hayatıyla, su arkıyla kendi macerasını yaşar!

Orta- Doğu’nun ve Afrika’nın yeniden düzenlenmesi gerekiyor emperyal devletlerince, çünkü eski statükonun yeni araçlarla sürdürülmesi için başka politikaların devreye sokulması artık kaçınılmaz bir durum haline gelmiştir. Yeni savaş biçimleri askeri işgallerle sürdürülmesi çok ağır ve pahalıya mal olmaktadır. Afganistan’da, Irak’ta ve 1990’ların başında Balkanlarda sürdürülen askeri işgal ve savaş harcamaları gerek ulusal gerekse uluslar arası üretimin paylaşılması ve tüketilmesinde ekonomik krizlere yol açtı. Ekonomik krizin yol açtığı bunalım başta ABD olmak üzere AB ülkelerinde toplumsal huzursuzluğu hat safhaya çıkardı. Bu ülkelerde başta işçiler olmak üzere çeşitli kademeden yoksul kesim askeri harcamalardan dolayı kendi refah düzeyleri düşmesi sonucu başlayan huzursuzluğu devletlerinin yeni bir askeri harcama gerektiren savaş bütçesini bir başka bahara ertelemek zorunda bıraktı.

O zaman yapılması gereken şey üretimin ve tüketim paylaşılmasında yeni pazarların oluşmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak için dışarıdan “demokrasi” ihracı gerektiren bir politikanın devreye sokulması gerekiyor, bunun içinde bu yeni politikanın hayata geçmesinde ayak bağı olan engellerin kaldırılması için o engelleri içten parçalanması kaçınılmaz …

Yenidünya düzenine uyum sağlanması gerekiyor!

Başta Çin olmak üzere Hindistan ve İsrail’in Afrika da özellikle inşaat ve tekstil sanayi bunun yanında ise sarı elmas ve altın ticaretinin bu üç ülkenin denetimine girmesi Avrupa’nın özellikle Fransa’nın burada Pazar kayıbına yol açtı. Özellikle Çin’in kuzey Afrika da inşaat sektörünü ele geçirmesi Fransa’nın bu alanda gerilemesine neden oldu. İsrail ise Kenya üzerinden Afrika da çıkarılan sarı elmas ve altın pazarını elinde tutmasının yanında Hindistan’ın tekstil sanayisinin bu alanda yer edinmesi ise işin bir başka boyutunu göstermektedir.

Dünya pazarının yeniden üretimi ve paylaşım savaşı ADB, AB, Rusya ve ÇİN ile birlikte Hindistan arasında Orta- Doğu ve Afrika üzerinde sürdürülmektedir. Bu süren savaşın temelinde yatan politika yenidünya düzenine entegre edilmesi savaşıdır. Bu entegrenin nasıl gerçekleşeceği üzerinde durulmaktadır bu gün. Orta-Doğu ve Afrika da var olan devlet yapıları en genel anlamıyla diktatörlüktür bu diktatörlüklerin yenidünya düzenine entegre olması kolay olmadığı için oluşturulan statüko değişmeden Orta-Doğu  ve Afrika ülkelerinin devlet yapısını ‘sivilleştirilmesi’ gerekiyor bunun da yolu bu ülke toplumlarının zayıf yanı olan yoksulluğu ile birlikte baskı ve şiddet altında olmaları emperyal devletler açısında kullanılması açısından çok büyük avantajlar sağlamaktadır.

Bunun yanında son on yılda Fransa tekstil sanayisi Tunus’a kaydı ve bunun yanında irili ufaklı bir yığın şirket de Tunus’a yerleşmek için Fransa’yı terk etti. Oradaki üretim Afrika pazarına akınca işin rengi değişti ve Afrika artık Fransa’nın Tur Eiffel’li resimleri yerine Afrika’nın rengini biçimini oluşturan motifler Afrika’nın köle ruhunu parçaladı. Fakat bu yapılan aşırı üretim oradaki diktatörlerin Avrupa karşısında şımarık çocuk haline getirmesi bardağı taşıran son damla oldu ve bu diktatörleri kendi halkı vasıtasıyla yerinden edilmesi için harekete geçildi. Sénégal, Kongo, Cote d’Ivoire, Somalie ve başka Afrika ülkelerinde seçimler vasıtasıyla politik krizlere sokuldu ardından Tunus da halk sokaklara taşırılarak Zeynelabidin Bin Ali’nin iktidardan uzaklaştırılması sağlandı ve Fransa AB ülkelerini arkasına alarak bu ülkelerde yaşanan krizin çözülmesi için devreye girdi.

Mısır Orta-Doğu’nun en zayıf halkası olduğu kadar aynı zamanda Arap dünyasının da güçlü bir merkezidir. ABD’nin büyük Orta- Doğu projesinin uygulanmasında engel bir konumda olması ve yer yer ABD karşıtı politika geliştiren H. Mübarek’in kızağa çekilmesi gerekiyordu ve aynı zaman da Arap dünyasıyla ABD’nin uyumlu politika geliştirilmesinde aykırı bir konuma sahipti. Orta- Doğu da ‘barışın’ sağlanması gerekiyorsa onu da ABD ‘sağlar’! Son otuz yıldır Mısırı demir yumrukla yöneten H. Mübarek ülke ekonomisinin nerdeyse yüzde altmışına sahip ve dünya zenginleri arasında kırk beş milyar dolarlık servetiyle birinci sırada… O bir tarafta ise mısır halkı açlık yoksulluk ve sefalet içinde baskı ve şiddetin altında yaşamaya çalışıyor ve bir işçinin günlük kazancı ise iki buçuk dolar civarın da olduğu söyleniyor.

Yoksulluk ve baskı altında yaşayan toplumlarda şiddet kitlelerin ruhunda yarattığı parçalanma sonuçta dönüp karşıtına yöneldiği anda üzerindeki baskı mekanizmasını parçalar. Baskı mekanizmasının parçalanması karşısında şaşkına dönen egemenler o anda bir takım haklar vermenin gerektiğini düşünürler, fakat bu istek bile gönüllü bir istek değil, sadece mırıldanma düzeyindedir, dolaysıyla yürüttüğü baskı, uyguladığı şiddetin sonucunda sersemleşmiş halk yığınlarının ilintileri içinde kayıp olur.

Halk kitlesinin açlık ve yoksulluk karşısında yaşamadan ölmenin kendilerinden geriye kalanlar için bıraktıkları mirasın sefalet olduğunun bilincine vardıklarında yerine getirmeleri gereken bir görevlerinin olduğunu, bunun içinde ne olursa olsun içinde bulundukları bu acımasız ortamdan kurtulmak için sokaklara döşenmiş taşların birer silah olduğunu düşünür. Bu silahı avuçladığı an kendisinin bir insan olduğu gerçeğini kavrar. Kendilerine uygulanan baskı ve şiddete karşı kendi şiddetiyle onu yenebileceğinin bilincine varır.

Avuçladığı silah olan sokak taşlarını egemenliğin çeklik zırhını parçalamak için fırlattığı anda kendi korkusunu yenerek zafere ulaştığını görür. Artık onun arkasına dönüp bakacağı zamanı kalmamıştır, kan revan içinde eti kemiği namlu ve dipçiklerle parçalanmasına karşın korkusunu yenmiştir ve kendi insanlığının zaferi bu kan ve şiddetten doğduğunu görür. Sıradan dediğimiz halk yığınları ellerine aldıkları silahların sayesinde yavaş yavaş etrafındaki baskı ve şiddetin sonucu olan yasakların kendiliğinden ortadan kalktığını ve gerçek özgürlüğün bu anda başladığına tanık olur.

Orta-Doğu ve Afrika’da yaşanan halk hareketlerinin ‘kendiliğinden’ gelişmesi sonucu tutuşturduğu kıvılcımın temelinde yatan şey bu gerçektir. Kendinin koruyucusu olarak bildiği-bellediği devletin ordusuyla, polisiyle kendisine saldırdığında içgüdüsel olarak yığınsal birlikteliğini geliştirerek ona karşı durarak savunma ve saldırıya geçer. Bu anda artık yalnız olduğunu kendisiyle devletinin arasında efendi köle ilişkisinden öte bir şeyin olmadığını görünce ona karşı hem savunma hem de savunma içinde saldırıyı geliştirir.

Fakat ortada başka bir gerçeğin olduğunun farkında da değiller! Orta-Doğu ve Afrika da oluşturulmuş bir statükonun olduğu ve bu statükonun değişmesinden yana olmayan dış kuşatmanın var olduğu.  Orta- Doğu ve Afrika da var olan devletlerin Avrupa devletlerinin yapısından çok uzak ve farklı olduğudur. Avrupa devletlerinde yürütme ve yasama organları tek bir kişinin ve tek bir partinin eliyle yürütülmediğidir. Avrupa da devletten pay alan herkes o devletin sahibidir. Orta-Doğu ve Afrika da ise bunun tam tersidir.

Tunus’ta başlayan kitle ayaklanması Mısır’a sıçradı! Bu halk ayaklanmaları, soğuk savaş dönemine ait yönetim biçimi olan tek şef, tek partili diktatörlüklerinin artık bundan sonra yaşanmayacağını, fakat aynı zamanda bu halk ayaklanmalarının kendi içinde derin bir açmazın olduğunu da gösterdi.

Halk ayaklanmaları genellikle kesin bir modellik teşkil etmez, fakat toplumsal değişimin hızlanmasında önemli bir işleve sahip olduğu da bir gerçek. Bireylerin günlük yaşamında önemli bir değişim yaratır. Olay ve olgulara eski alışkanlıklarının dışında bir gözle bakar ve kendini burada sorgulamaya başlar. Aydınların davranışında, düşüncesinde önemli bir sıçrama yapar ve bilincin farklı bir biçimde kendini yeniden var edebilmek için kırılmasını yaratır.

İnsan ruhunda yeniden kendinin insan olduğu bilincine ulaşır. Toplumsal kargaşanın yarattığı en önemli şey insanın insan olarak var olmasının bilincini yeniden yaratmasına yol açmasıdır. İnsanların arasındaki bağ ideolojilerden veya aynı mezhepten dolayı oluşmadığını aksine toplumsal sorunlarından dolayı ortak hareket etme bilincinden dolayı olduğunu gösterir.

Toplumun dokusunu tahrip eden ideolojik yapıları meydana getiren politik örgütlenmelerin Mısır da yaşanan halk ayaklanmasında hiçbir önemi olmadığını ve sıradan halkın yürüttüğü savaş bu yapıların çok çok ilerisinde bir yerde olduğunu gösterdi. Asıl savaş sıradan halkın yürüttüğü o muazzam savaşı içerden emperyal devletlerin istediği ve biçimlendirdiği şekliyle onların politikasına uygun ideolojik ve mezhepler biçiminde yürütülen politik savaşlarla parçalanması savaşıdır; dolaysıyla diktatörlüğe karşı yürütülen savaş yeni bir diktatörlüğün yaratılmasına yol açar. O yüzdende gerek Tunus’ta gerekse Mısır da ki halk ayaklanmalarında yaşanan derin açmazın bir yanı da burada yatmaktadır!

Diktatörlüğe karşı gelişen ayaklanma yoksul halkın içinde bulunduğu çekilmez hayat olan açlık- yoksulluk ve baskıdan dolayı olmuştur. O kadar!  Halk yenidünyanın nimetlerinden yararlanmak istemektedir, bunu da görmek lazım. Kendi içinde örgütlenmiş halk komiteleri yok, sistemi değiştirecek ve gerçek halk iktidarını oluşturacak  Sovyetleri yok. Peki, bu halk ayaklanmaları nasıl bir devrim yarattı bu ülkelerde?  Mübarek’in gitmesi, Ben Ali’nin gitmesi sistemin değişmesinde çok önemli bir gedik açmayacaktır, sadece kitlelerin üzerindeki baskı mekanizmasında birazcık bir gevşeme yaratacaktır. Kitlelerin üzerinde yaratılan bu biraz gevşemenin adı demokrasi olarak halka yutturulmaya çalışılıyor, oysa bunun adı: ÖLDÜ KIRAL YAŞASIN KIRALDIR!

Mısırda yaşanan 17- 18 günlük halk ayaklanması her hangi bir programın veya belirlenmiş bir siyasi iktidar biçimine göre olmamıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi açlık, yoksulluk ve baskıdan dolayı gelişen bir ayaklanmadır. Sonuç itibari ile ordu yönetime el koydu ve yönetime el koyan askeri konsey emperyal devletlere şu mesajı vererek kendine meşru bir zemin yarattı: ‘satüko değişmeyecek, yenidünyaya uyumlu hareket edilecek(!)’ Şimdi askerin gölgesinde demokrasicilik oyunu başladı! İlginç olan şey görünmeyen askeri yönetim sivil elbisenin içinden çıkıp normal askeri elbisesiyle eski sürdürdüğü gizli iktidarını şimdi açıktan fakat demokrasi oyunuyla yeniden sürdürmesidir. Orta-Doğu ve Afrika’ya özgü bir durumdur bu ve hiçbir zaman sivil iktidarların normal koşullarda geliştiği olmamıştır, sürekli olarak devlet sivil elbiseli askerlerin demir yumruğu altında yönetimini sürdürmüştür.

Gerek Tunus’ta gerekse Mısır’da gelişen halk hareketi uluslar arası kuşatma ile sistemin kökten değişimi engellendi. Var olan statükonun biçimde değişimi ile yeniden sürdürülmesi için devlet başkanlarına baskı yapıldı. Halk da bu isteği derinleştirerek devlet başkanlarının gitmesini sağladı, fakat sistemin özünde herhangi bir değişim olmadı.

Bu durumu sağlıklı olarak sorgulayamaz durumda olan Türk solu ve Kürt aydınlarının birçoğu Mısır’da ve Tunus’ta kendiliğinden gelişen halk hareketlerinin bir devrim yaptığı ve yapıyor olgusuyla hareketle tozu dumana katarak yere göye sığdıramadılar. Ki bu durumları yeni bir şey değildir, eski soğuk savaş dönemine ait ideolojik mantıklarıyla olay ve olgulara yaklaştıkları için yanlış yapıyorlar. Bu yanlışlarını geçmişte de yaptılar. Her halk ayaklanmasını ilerci, devrimci ve ya gerici görme sakatlığından bir türlü kendilerini kurtaramadılar. Örneğin: Türk devletinin biçimlendiği dönemin başlangıcında Komünist parti önderlerini katleden, Kürdistan’ı kan deryasına çeviren Kemalist kadro hareketi ilerci ve devrimci olarak görülmüş, alkışlanmış, desteklenmiştir. O bir taraftan antiemperyalist ve anti sömürgeci olan ve ulusal bağımsızlığı hedefleyen gerçek halk hareketi olan Kürt başkaldırıları ise gerici ve emperyalizmin işbirlikçisi olarak adlandırılmıştır.

Gerek Tunus’ta gerekse Mısır da yaşanan durum şunu göstermiştir, kim ne derse desin artık dünya eski dünya değil ve bundan sonra da eskiye öykünmek yerine geleceğe açık başka bir dünyanın yaşanacağı kaçınılmazdır.

metinesenazadi@gmail.com

19 Şubat 2011

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e