Kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri*

Sözlerime Yeşiller partisine teşekkür ederek başlamak istiyorum. Doğrusu bu panele beni de kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri ışığında yeni mülteci yasası ile ilgili bir konuşma yapmak üzere çağırdığınızda bireysel kimliğimle mi yoksa genel hatlarıyla kimlik sorunuyla mı bağlantılı olarak konuyu tartışmak konusunda biraz tereddüt içindeydim. Sonuçta bireysel kimliklerimiz ve tecrübelerimiz başkalarıyla örtüşmeyebilir ve bu risk her zaman vardır. Ayrıca da kişiselleştirilmiş anlatımlar eklektik anlatımlardır, belli bir sosyo-politik çerçeveye oturtulmazsa anlamlı da gelmeyebilir, o yüzden ikincisini seçtim.

Isokratis’in bir sözüyle konuşmama başlamak istiyorum: Yunanlı, Yunan eğitim sistemine katılan, Yunan dilini konuşan, kendini yunanlı hisseden ve merkezine insanı alan yunan ruhuyla bezenmiş kişidir.

Yunan ruhu hümanist düşüncenin tetikleyicisi, aynı zamanda da özgürlük ve farklılıklara dayalı medeniyetlerin ilham kaynağı olagelmiştir hep. “Bütün yerküredir bizim vatanımız” veya “büyük kişilikler için her yer mezardır” sözleri Periklis’in iktidarda olduğu Atina Demokrasisinin altın çağında demokratik düşüncenin temel oluşturucu öğeleri olarak tarihe geçmiştir.

Yunanistan’ın jeofizik konumu arkaik dönemlerden beri halkların ve medeniyetlerin buluşma noktası gibi işlev görmesine yardım etti. Yunanlılar bu deneyi, bu avantajı örnek bir şekilde vurgulayarak “öteki”lerin kültürlerini, insanları birleştiren, kaynaştıran ve onları daha da şık ve güçlü kılan bir zenginlik olarak karşılayarak ve kendilerine özgü yöntemlerle işleyerek bütün insanlık için bir kültür mirasına cevirdiler. Yunanistan, kültürel düzeyde, bütün “yabancı”ları bir anne gibi koruyup kollayan ve onları insanlık için her biri tek başına yegâne bir değer olarak, canlı birer şahit olarak sahiplenip korudu.

Bize yunanlı filozoflar, trajik şairler öğretti. Eschilos, Sofoklis ve Evripidis öğretti. Keza Yunan düşüncesinin modern fikir babalarından öğrendik. Savunmasız birine misafirperverlik yapmak ve sığınma hakkına sahip çıkmak, güçsüz durumdaki birine yardım etmek yunan kültürünün doğasıdır. İşte bu Yunanistan asla korkmamıştı ve işte bu Yunanistan ihtişama ulaşmıştı. Bugün Yunanistan bu büyüklüğünden neden korkar duruma gelmiş?

Misafirperverliğin tersine yabancı korkusu (Xenophobia) yunanca kelimelerden oluşuyorsa da (Xsenos = Yabancı ve Phobia = Korku) esasen yunanca bir kavram değil. İlk olarak bir İngiliz gazeteci tarafından geçen yüzyılın başlarında tam da bugün karşı karşıya olduğumuz fenomeni yani bir milletin bir başka milletten korkusunu ifade etmek için kullanıldı. O halde modern bir olguyu ifade ediyor. Ancak kullanım ve anlam olarak yunanca değildir. O zamana kadar bilinmeyen bir kavramdı. Mesela Anglophobia ve sonu phobia ile biten onlarca kavram vardı ancak 1916 yılında bahsettiğim gazeteci Xenophobia kavramını icat ederek kullanıma soktu.

Thermopilles[1] teki 300 Ispartalı savaşçının anıt mezarlarındaki yazıt kaç bin yıl sonra bile bilincimize çarpar durur. Bize ve tüm Avrupa’ya, son savaşçısı da ölene dek direnen Ispartalı savaşçıların bağımsızlık ve özgürlük bayrağını ölümleri pahasına yere düşürmediklerini döne döne hatırlatıyor: «Ω ξειν, αγγέλλειν Λακεδαιμονίοις, ότι τήδε κείμεθα, τοις κείνων ρήμασι πειθόμενοι»: modern Yunancaya serbest çevirirsek, “yabancı, git Ispartalılara ilan et ki, dünyanın bu yerinde biz bir avuç Yunanlı bize yüklenen görevi yerine getirirken, yani ülkemizi savunurken hepimiz şehit düştük”. Burada “yabancı” somut tarihi koşullarda kahramanca şehit düşen savaşçıların güvendikleri ve onlar adına gidip Ispartalılara haber vermesi istenen candan bir dost, en yakın akrabadır.  Ο ξειν, yani yabancı ilk başlarda arkadaş, dost, misafir anlamına geliyordu. Ve her yabancı, Yunanlıların 12 tanrısından en büyüğü olan Zeus’un koruması altındaydı. Sonradan kavram anlam değişikliğine uğradı ve zamanla yabancı, düşman anlamında kullanılmaya başlandı.

Keza biliyoruz ki Latincedeki hostis kelimesi de (ki İngilizcedeki hostility kelimesi oradan geliyor) ilk başlarda arkadaş anlamında kullanılıyordu. Günümüzdeki hostes kelimesi de misafirleri ağırlayan, karşılayan anlamındadır. Ancak Roma demokrasisi Roma imparatorluğuna dönüşürken kavram orada da anlam değişikliğine uğradı ve dost düşman olmaya başladı.

Zaman ve olaylar değişiyor, kuşkusuz. Bununla birlikte, yabacılarla ilgili yeni yasa taslağına bu kadar büyük bir direnç gelmesinin nedeni ne? Burada yıllardır yasal olarak yaşayan yabancıların Yunan vatandaşlığı almaları Yunanlılara ne tür zararlar verebilir?

*  *  *  *

Ben kimim, biz kimiz ve hangi gruba bağlıyız, bizim dışımızdakiler bizi nasıl tanımlar, nasıl algılar gibi sorular modern toplumlarda yalnızca bireyleri ve kolektif özneleri değil aynı zamanda siyasal bilimcileri, sosyologları, psikologları hatta antropologları da yakından ilgilendiren bir konu. Sorun kimlikle ilintilidir, onunla bağlantılıdır.

Bilindiği üzere modernitenin ortaya çıkardığı ve yükselttiği merkezi değerdeki öğelerden biri de özne kavramıdır. Bütün modern toplumlar, aydınlanmanın ortaya çıkardığı, kendi aklıyla ve mantığıyla düşünüp kararlarını kendisi alan birey kavramı üzerine inşa edildiler. Unutmayalım ki liberalizm bireyi ve mülkiyet hakkını kutsayan bir ideoloji olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Ve sosyal teorinin bütün klasik fikir babaları, Marx, Durkheim, Weber ve Simmel kimlik ve onun formasyonu ile uğraşmışlardı. O halde akılda tutmamız gerek birinci öğe insanların verili bir kimlikle doğmadığı, gerçek ve doğal bir kimliğe sahip olmadıklarıdır. Tersine, her defasında toplumsal ve tarihsel olarak bazen de konjonktürel olarak biçimlenen bir kimliğin sunulması ve egemen hale gelmesi mücadelesinin içinde buluruz kendimizi.

Kimliklerimiz, diyalektik bir çerçevede benzerliklerimiz ile farklılıklarımızın sürekli bir etkileşimi içinde ortaya çıkıyor. Yani, benzerlikleri, birliği ve son tahlilde de kolektif kimliklerimizi oluşturan ortak paydalar mevcuttur. Bu ortak paydalar yada öğeler başka kolektif kimliklerin veya öğelerin farklılıkları ile sürekli bir etkileşim içindedirler. O halde benzerlikler (ortak değerler) ile farklılıklarımız ister bireysel olsun ister kolektif olsun kimliğin başlıca oluşturucu öğeleridirler. Sosyolojide genel kabul gören anlayışa göre ortak paydalar grup yada kolektif kimliklerin oluşumunda rol oynarken, farklılık bireysel kimliğin oluşturucu öğesi. Birçok sosyal bilimci, neredeyse bütün toplumlarda, farklılığı, kimliğin başlangıç ve oluşturucu etmeni olarak temel almaktalar. Bunlara göre kimliğin altyapısında bulunan bir yada birkaç farklılık, bir şekilde öne çıkıyor ve egemen öğe oluyor. Başka türlü söylersek, politik ve toplumsal açıdan önemli, farklı kimliklere dönüşüyor.  Açık ki insanlar birçok açıdan birbirlerinden farklılaşıyorlar, ancak sadece bazı farklılıklar özgün kimlerin oluşumuna yol açabilir. O halde yalnızca bazı kimlikler siyasal ve toplumsal açıdan önem kazanıyor ve politik – sosyal arenada belirli etkilere yol açıyor.

Bunlar, farklılığının tanınması için mücadele eden ve somut hedefler belirleyen kolektif bir grubun/kimliğin varlığına işaret eder. İşte kimliğin siyasal işleyişi tam da burada gerçekleşiyor.

Kimliğimin temel öğeleri olan Kürtlüğüm ve Türk Devletinin işgali altındaki Kuzey Kürdistan’da evimizde konuştuğumuz ama resmi ve egemen kültür karşısında hayatın bütün diğer alanlarında yasaklı olan Kürtçeyi konuşan Kuzey Kürdistanlı bir Kürt olarak yaklaşık 15 yıl önce ülkemi terk edip buralara gelmek zorunda kaldım. Türkiye’de kalsaydım, kimliğim için mücadele etmeye devam edeceğimden arkadaşlarım gibi 12, 5 yıl ceza alıp bu süreyi cezaevinde geçirecektim.

Şanslıydım ve yakalanmadan buralara geldim. Yunanistan benim için bilinçli bir tercihti çünkü insanlığın kültür mirasına olan katkısını biliyordum ve Atina’ya ulaşırken düşlerimde Atina demokrasisini canlandırırdım. Tarihsel olarak mültecilere kucak açan ve onlara ifade özgürlüğü tanımış olmasıyla ün yapmış bir şehre geldiğimi biliyordum.

Buralara gelirken düşünsel ve bedensel özgürlüğümü güvenceye almanın dışında hiç bir beklentim yoktu. Hiç bir zaman diğer Avrupa ülkelerinde mültecilere sağlanan sosyal yardım benzeri şeylerin peşinde olmadım. Yunanlı yetkililer beni Türkiye’ye iade etme girişimde bulunmadılarsa da hala da anlayamadığım garip bir şekilde politik iltica talebime 5 yıl boyunca ret cevabı verdiler.

Ancak misafirperver yunan halkı bana ve daha birçok Kürde sahip çıktı. Sonrasında politik iltica aldım, Türkiye’de yarım bıraktığım üniversite öğrenimine burada yeniden başladım, bitirdim, çalıştım ve hala öğrenimime devam ediyorum. Yunan eğitim sistemine erişim benim için oldukça önemli olanaklar açtı, keza iltica hakkıyla birlikte bir dizi sosyal haklara da kavuştum. Bugün en az Kürt tarihi kadar yunan tarihini ve filozoflarını, belki de daha fazlasını biliyorum.

15 yıl aradan sonra bugün beni en çok üzen şeyin ne olduğunu sorarsanız, Kürdistan’dan sonra ikinci vatanım olarak kabul ettiğim Yunanistan’da siyasal haklarımı kullanamıyorum şeklinde cevap veririm size. Unutmayın ki burası tarihte “vatandaş”larına siyasal hak tanıyan ilk ülkedir. İnanıyorum ki aynı gerekçelerden dolayı başka mülteci grupları, başka dinlerden ve dillerden olan “öteki”ler de dini inançlarını yerine getiremedikleri için üzüntü içindeler. Siz başkalarının başka bir tanrıya inanma hakkını engelleyemezsiniz. Bu hak kutsaldır, temel, insani ve demokratik bir haktır.

Plüralist bir dünyada ve cokkültürlü bir dönemde yaşıyoruz. Yunanistan’da yaşayan biri egemen olan kültürel geleneklerin ve dini inanışın dışında farklı bir din ve kültürle de yaşayabilir. Bunun önemini batıdaki sosyal bilimciler yıllardır kavramış durumdalar. O yüzden vatan tanımı da artık değişiyor, kimileri için kişinin doğduğu topraklar değil, yönünü çevirdiği, yaşamak istediği topraklardır. Siz buradaki, bu salondakilerin de çok iyi bildiği gibi Alman Yeşiller partisinin başındaki Cem Özdemir Türk kökenli bir Almandır.

Sosyal bilimciler vatandaşlık meselesini artık salt hukuki anlamıyla ele almıyorlar, kültürel boyutlarına vurgu yapıyorlar ve insanların farklılıklarının tanınması ve saygı gösterilmesi durumunda birlikte yaşama isteklerinin çatışmacı ve rekabetçi yanlarına baskın geldiğini iddia etmektedirler.

Bir toplumun kültürü yerleşik, sabit ve değişmez değildir. Sürekli daha iyiye, mükemmele doğru ilerleyen canlı bir dinamiktir. Bu anlamda göçmen ve mülteciler kendileriyle birlikte valizlerine doldurup getirdikleri kendi kültürlerini kaldıkları ülkelerin kültürleriyle bir ressamın fırçası gibi renklendirip yeni boyutlar katmaktalar. Böylece göçmen ve mültecilere ev sahipliği yapan ülkenin kültürü yani egemen kültür başka kültürlerle temasa ve etkileşime geçtiğinde daha da zenginleşmektedir.

Toplumlar gibi insanlar da değişiyor, ister yerli olalım ister yabancı bu değişimden kaçmamız mümkün değildir. Mülteciler ve yerliler artık yeni düşünce ve tehlikelerle karşı karşıyadırlar ve yumuşak geçişlerle sürece adapte olup bizi bekleyen sorunlara cevap vermenin dışında da şansımız yok. Kimliklerimizin de bu yeniden kurulum süreci bizi hem birey olarak hem de kader birliği ile içinde yaşadığımız toplum olarak daha güçlü, daha zengin kılmaktadır. Bu armonik birlikte yaşamın hayat bulması ki bugünlerde insanlara çok anlaşılır gibi görünmüyor, sürekli çaba, büyük bir sabır ve anlayış gerektiriyor. İçinizden bazılarının sanki “kültürel çatışmalar ne olacak” diye fısıldadığını duyuyorum. Muhtemelen bu tür çatışmalar, mesela Turban, yada değişik dini sembollerin yol açabileceği çatışmalar gündeme gelebilir, ancak size hatırlatmak isterim, bunlar bugün gündeme gelmedi, eskiden de vardı ve yarın da var olmaya devam edecekler. Bunlar yeni ortaya çıkan problemler de değiller. 60 yıllık Avrupa Birliği süreci Fransızlarla Almanlar arasındaki problemleri ortadan kaldırmaya yeti mi sizce, aynı şekilde Yunanlılar ile Türkler arasında sürekli çatışmalı bir durum yok mu?

Her ülke, özellikle de batılı gelişmiş devletler mülteci ve göçmenlerle ilgili ne yapmak istediğine bağlı olarak değişik politikalara ve reçetelere sahip. Her zaman yanıtı aranan soru şu: mülteci ve göçmenleri politik ve sosyal sisteme dâhil mi edeceğiz yoksa onları asimile mi edeceğiz. Kuzey Amerika kıtasından iki modelle konuyu biraz daha açıklayalım, örneğin ABD de genel vatandaşlık söz konusu, yani sosyal ve siyasal hakları birlikte kapsayan bir paket mevcut, oysa Kanada da sosyal ve siyasal haklar farklı farklı paketler olarak sunulmaktadır. Flexible, substantive citizenship gibi bir sürü vatandaşlık kavramı vuku bulmuş. Artık batı dünyasında vatandaşlık kavramı önüne bir sıfat konularak tartışılıyor. Bu konuda muazzam bilimsel bir bibliyografi ve konunun siyasal ve kültürel boyutlarına ilişkin son derece doyurucu tartışmalar mevcut.

Yunanistan’da mülteci ve göçmenlere siyasal hakların tanınmasının arkasındaki gerçek nedenleri bizlere zaman gösterecek. Adaletin yerini bulması ve temel insani ve siyasal hakların bundan mahrum olanlara iade edilmesinin dışında bütün bu değişikliklerden sadece iki büyük iktidar partisinin mi yoksa bütün bir politik yaşamın mı faydalanacağını hep birlikte göreceğiz.

Ancak ben yeni yasa taslağından faydalanabilirsem Kürt kökenli bir yunan vatandaşı olacağım. Politik mülteci olarak deneyimlerim, keza Yunanistan’daki öğrencilik yıllarım beni özellikle mülteci, göçmen ve “öteki”ler konusunda daha da duyarlılaştırarak daha hümanist kildi. Yunan vatandaşlığını da alsam Yunanistan’da yaşayan biri olarak önümde çetin bir kavga var. Değişikliklere adapte olarak içinden geçtiğimiz ekonomik krizi daha etkili karşılamak, doğaya ve çevreye zarar vermeyen yaşam tarzım ve sahip olduğum değerlerle herkes gibi bende yeni koşullara uyarak yaşam mücadelesinin içinde olacağım.

Değerli dostlar, konuşmanın bu ikinci bölümünde ise daha somut olarak önerilen yasa taslağının ruhuna ilişkin görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu yasa taslağının felsefesi kuşkusuz bütün bu tartışma ve gösterilen dirençle ilgilidir. Öncelikle iktidardaki PASOK yasa taslağını gündeme getiren ve büyük ihtimalle meclisten geçirecek güç olarak bunun siyasal bedelini önümüzdeki sonbaharda yapılacak yerel seçimlerle tahsil etmenin hesaplarını yapıyor. Zaten iki sağ partinin bütün kaygısı siyasal haklarına kavuşacak olan ilgili kesimlerin seçim sonuçlarını köklü şekilde değişikliğe uğratacağı yönünde. Dolayısıyla kesin olan ve üzerinde hesap yapılan temel olgu siyasal haklarına kavuşacak olan bu kesimin seçimlerdeki oylarıdır. Hükümet tarafı bu avantajın bilincindedir ve yasa taslağını iktidara geldiği günden beri gündemine almıştır. Bu anlamda olup bitenlerin arkasındaki politik hesabın ne olduğunu anlamak önemlidir. Ve bunu en iyi pratikte hepimiz göreceğiz. Şimdilik görünen boyutlarıyla, vatandaşlık hakkının tanınmasıyla siyasal haklarına kavuşacak olanlarla siyasal öznenin genişletilmesi yani seçmen kitlesinin arttırılması hesaplarının yapıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak unutulmamalı ki bir dönem sonra yeni statülerine alışacak olan yeni seçmenler oy verirken başka faktörlerin de etkisiyle farklı tercihler de yapabilirler.

Diğer yandan zaman zaman iktidardaki PASOK tarafından da yapılan açıklamalarla siyasal haklarına kavuşacakların çok sınırlı olacağı (60 bin civarında, oysa 266 bin olması bekleniyor) kaydediliyor. Sanırım iki nedeni var bunun, ilki politik sistemdeki diğer güçleri korkutmak ve toplumsal gerilimi daha arttırmak istemiyor diğer yandan da bizzat PASOK tarafında bir geri çekilmeye işaret ediyor. Belki yasa taslağının maddelerinde bu görülmüyor, ancak yasanın ruhuna ilişkin bir geri çekilme sezinliyorum. Hukukçuların çok iyi anlayacağı üzere bu meselelerde önemli olan yasaların maddelerinden çok ruhudur, amacıdır, yani maddelerin arkasındaki ve onlara vücut veren temel felsefedir. Bildiğiniz üzere şimdiye kadar yürürlükteki yasanın arkasındaki ruh vatandaşlık vermeme yönündeydi. Bu yüzden başvuranlar 8, 10, 15 yıl beklemek durumundaydılar. Vatandaşlık alamadan yaşama gözlerini yuman dostlarımız oldu. Buradan şunu da tahmin etmek mümkün, bazı etnik gruplara sınırlı diğer bazılarına ise daha hafif şartlarda vatandaşlığın verilmesi gündeme gelebilir.

Buradan harç meselesine de gelmek istiyorum, kanımca buda çok önemlidir. 1500 euro, 700 veya 100 euro olması herhangi bir detay değil, kanımca taslağın diğer maddeleri kadar önemlidir. Özellikle eğer genel eğilim vatandaşlık vermeme yönünde olursa ve büyük bir ret oranı çıkarsa o zaman bir kombinasyona işaret ediyor! Kanımca bu konuda bir sorunumuz var ve gerçekten de harç şartının konulması ile ilgili özel nedeni anlamış değilim. Sonuçta bu insanlara vatandaşlık hakkı verilecek mi verilmeyecek mi, bence burada tartışmak gerekiyor. Eğer genel felsefe vatandaşlık verilmesi yönünde olsaydı, o zaman inanıyorum ki her kes elinde avucundakileri biriktirerek bu miktarı öder ve bu sorundan kurtulur. Eğer genel felsefe ret ise, (çünkü şimdiye kadarki genel felsefe bu idi ve size sadece politik iltica taleplerine verilen olumlu cevap oranlarının binde beş civarında olduğunu hatırlatayım, o zaman genel çerçevenin ret olduğunu görürsünüz) şu halde çok acımasız bir uygulama ile karşı karşıyayız. Hele taslak maddeleri içinde yer alan bir madde var ki “kamu ve ulusal güvenliği tehlikeye atacak nedenleri olmaması” işte burada bütün hikaye bitiyor. Eğer size biz falanca kişi hakkında sağlıklı biri olmadığı yönünde bilgi sahibiyiz şeklinde gerekçe ileri sürerlerse burada söz bitiyor.

Son 30 yıllık süreç, Yunanistan’ın AB süreci ile birlikte modernleştiği, batı ile bütünleştiği bir süreç. Aynı zamanda da özellikle Doğu bloğu ülkelerinin yıkılmasından sonra cevre ülkelerden gelen yüz binlerce göçmen ve son 15 yılda Afrika’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir alandan gelen mülteciler ile birlikte Yunan toplumunun demografik yapısı hatta bazı şehirlerin, semtlerin fiziki görüntüleri bile değişime uğradı. Ama en önemlisi toplumunun yabancılara ilişkin genel duruşu değişti, yabancı düşmanlığı, yabancılara karşı güvensizlik ve şiddetli önyargılar da Yunanistan’ın batılılaşmasına eşlik eden değerler oldu. Sadece örnek olması açısından kamuoyu yoklamalarında çıkan bazı verileri size sunmak istiyorum. Bütün Avrupa çapında yapılan araştırmalarda yabancıların varlığından en fazla rahatsızlık duyan ülkelerin başında Yunanistan geliyor. Yabancıların kamu güvenliği açısında tehlike oluşturduklarına ilişkin verilen pozitif cevaplar da çok yüksek (bazen yüzde 80 e ulaşıyor), örneklemlerde yabancıların ülkedeki işsizliği arttırdığına ilişkin sorulan soruya evet diyenlerin oranı ise bir öncekinden de yüksek. Yabancıyla evlenir miydiniz yada kızını yabancıya verir miydin sorusunda ise “kesinlikle hayır” diyenler neredeyse yüzde 25.

Yabancılarla ilgili bu algı yani kuşku, korku ve tedirginlik, yalnızca toplum katında egemen olan bir algı değil, devlet kurumları nezdinde de geçerli olan bir algıdır. Bu, şimdiye kadar kanun hükmünde bir algı olarak işliyordu.

Eğer bu iklim devlet katında bundan sonra da devam ederse şartları uyan ve vatandaşlık için başvurmaya niyetli insanları da başvuru yapmaktan vazgeçirecektir. Bugüne kadar yürürlükte olan yasa binlerce insanı başvuru yapmaktan vazgeçiren şartlar içeriyordu. Şahsen ben de bundan dolayı başvurmadım. Ya da ikinci başvuru yapmaktan alıkoyuyordu. Kendisine neden ret edildiği açıklanmayan biri neden ikinci kez başvuruda bulunsun. Neyse ki yeni yasa taslağında bu durum kısmen de olsa düzeltilmiş ve harç miktarları düşürüldüğü gibi ikinci kez harç ödemeden başvuru hakkı da getirilmiş. Üstelik kararın içeriği ne olursa olsun en geç 2 yıl içinde başvurulara cevap verileceği ve kararın gerekçeli olarak bildirileceği de güvenceye alınmış. Bu önemlidir çünkü cevabın ret olması halinde gerekçe önem kazanıyor. Herhangi bir sorunu çözdüğü için değil ama en azından bir güvenlik anahtarı gibi işlev görebilir.

Gerçekten de görünen kadarıyla mülteci ve göçmenler sorununu çözmek için politik bir iradenin oluştuğu söylenebilir. Bu sevindiricidir ve desteklenmesi lazım. Bunun ötesinde bu işin arkasında gizli ve şimdi bizim bilmediğimiz başka bir gündem var mı şimdilik bilemiyoruz. Ancak karara itiraz hakkının konulması, harçların düşürülmesi gibi başlıklarda önemli düzenlemeler yapılırken ulusal güvenlik ve kamu güvenliği konularında maddeten denetlenmesi zor maddelerin de araya serpiştirilmesi üzerinde durulması gereken bir konu.

Acıdır ki sağdan tartışmaya katılanlar, tartışmayı tamamen mantık dışı bir alana sürüklemeye çalışıyorlar. Burada yıllardır legal olarak kalan ve nüfusun önemli bir kesimini oluşturan insanların durumlarının daha da iyileştirilmesini tartışırken maalesef sağdan katılanlar yabancıların yunan vatandaşlığına hakları olup olmadığına getirdiler. Son yüz yıllık yunan tarihini de mi bilmiyorlar bunlar! Zaten hâlihazırdaki yasa kimsenin sonradan yunanlı olamayacağını söylemiyor ki, sadece çok geç işliyordu, şimdi bu işler daha hızlı olacak. Bu sanki unutulmuş!

Eğer bi 30 yıl daha yaşarsam, buralara ilk geldiğimdeki misafirperver, yabancıyla ve kendisiyle barışık, korkudan uzak bir toplum görmek istediğimi söyleyerek konuşmamı burada sonlandırıyorum

Saygılarımla

4 Mart 2010

* Yunanistan Yeşiller Partisi tarafından Yunanlılar ve Yabancılar El ele şiarıyla 4 Mart 2010 da Yunanistan’ın başkenti Atina’da düzenlenen Mülteciler için siyasal haklar öngören kanun taslağı konulu panel konuşması (Yunanca’dan Türkçeye çevrilmiştir)


[1] Tarihi Thermopilles savaşı, Herodot tarafından ayrıntılı olarak anlatılıyor ve hikâyeye göre MO 480 yılında Ağustos ayında Yunan şehir devletleri ile Pers imparatorluğu arasında, Perslerin Yunanistan’a saldırması ile başlıyor. Savaş Yunanistan’ın ortalarında bulunan Thermopiles geçidinde cereyan eder, modern tarihçilere göre yunan ordusu 7.000 savaşçı ile 600.000 kişilik ordusuyla Pers kralı Kserksis’e karşı direnişe geçer ve 7 gün boyunca son savaşçı da ölene kadar Pers ordusunu durdurmayı başarırlar.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e