“Kemalizm Aşınma Sürecine Girmiştir”

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan vatandaşlar olarak her gün, her an köklerini yüzyıl öncesinin jakoben zihniyetinden alan “resmi yalan”larla yüz yüzeyiz. Kürtlerin, Alevilerin, dindarların, yabancı uyrukluların, gayrimüslimlerin, kısacası “öteki”nin çekmiş olduğu sıkıntıların temelinde, her başkaldırışta burnumuza dayatılan “resmi yalan”ların payı büyük. Sorunların çözülmesi ve gerçekten özgür bir toplum olabilmemiz için atılması gereken ilk adım tarihimizle yüzleşmek ve yalanın yerine gerçeği ikame etmek. Biz de bu amaçla resmi tarihi sorgulayan, kendisini resmi yalanlarla mücadeleye adayan ve yaşadığı mağduriyetlere rağmen geri adım atmamış nadir aydınlarımızdan bir tanesi olan Fikret Başkaya ile görüştük.

Baskaya“Paradigmanın İflası” kitabınızla resmi ideolojiye sıkı bir eleştiri getirmiş ve bedelini ödemiş bir aydın olarak, bahsettiğiniz “yeni bir tarih yazımı”nın topluma getirileri ne olacak?

Resmi ideoloji resmi tarihe dayanıyor, dolayısıyla resmi tarihi teşhir etmeden resmi ideolojiyle hesaplaşmak mümkün değildir. Biliyorsunuz daha önce de yazdığım gibi: “resmi tarih egemen sınıfların bilinmesini istediği tarihtir.” Başka türlü ifade edersek, resmi tarih, yalan, tahrifat, yok sayma, adıyla çağırmamaya, [zira, adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir] vb. dayanıyor. O zaman bizim durumu kavramak için “şey”lerin ters-yüz edilmiş versiyonunu teşhir edip resmin gerçeğini ortaya çıkarmamız gerekir. Geçmişiniz kuşatılmışsa, geçmişiniz sömürgeleştirilmişse, şeylere, olaylara, olup-bitenlere kendi gözünüzle bakamaz, kendi elinizle tutamazsınız… Onun için tarih bilinci son derecede önemlidir. Eğer geçmişimizi tahrifattan, yalandan temizleyebilirsek, önümüzü görmemiz, yolumuzu bulmamız olanaklı hâle gelir. Onun için şeyleri değiştirmek, toplumsal sürece müdahale etmek gibi kaygıları olanların tarihi ve tarih bilincini önemsemesi gerekiyor. Tarih bilinci bizi özgürleştirecektir… Bu yüzden herşeyde ve her konuda olduğu gibi, tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar önemlidir…

Resmi ideolojinin eğitim süzgecinden geçmiş olan Türkiye toplumu, bahsettiğiniz hakikatlerle yüzleşebilecek durumda mıdır?

Entellektüel, eleştiri yapabiliyorsa entellektüeldir ama bunun için köklü bir eleştirel bilince sahip olması gerekir. Bizde diplomalıya ‘aydın’ diyorlar. Oysa böyle bir eğitim sürecinden geçip, beyni ‘resmi doğrular’ tarafından dağlanmış, bilinci köreltilmiş, düşünme yeteneği dumura uğramış diplamalıları ‘aydın’ saymaktan daha büyük aymazlık olamaz. Bu kesimin misyonu, kurulu düzeni, mevcut olanı koruyup-sürdürmektir. Fakat herşeye rağmen eğitim süreci çelişkilidir. Bu, bilginin niteliğinden kaynaklanan birşeydir. İstediğiniz kadar çaba sarfedin, tek tip kafa yetiştirmek için ne yaparsanız yapın, mutlaka ‘fire’ olacaktır, sürüden ayrılanlar olacaktır. Bu yüzden gerçekten entellektüel sayılması gerekenlerin sayısı her zaman çok azdır ama onların etkisi sayısal çokluklarından kaynaklanmaz. Geçerli paradigmada bir gedik açıktıklarında, o gediğin büyümesi kaçınılmazdır. Mesela ‘Lumières’ de denilen aydınlıklar yüzyılının [XVII.yy] çığır açan düşünürleri o dönemin ‘eğitimli kesimine’ oranla küçük bir azınlıktılar ama dünyanın gidişatının yön değiştirmesinde sayısal çokluklarıyla orantılı olmayan bir etkileri oldu… Şimdilerde Türkiye’de resmi tarih ve resmi ideoloji artık ‘dokunulmaz’ değil ve açılan gedik büyüyor ve bu süreç hızlanacaktır… İnsanlar bir kere soru sormaya başlaya görsün… Bence yüzleşme için koşullar olugunlaşmakta…

Geçmişten bugüne –sizin deyiminizle başıyla yürüyen, ayağıyla düşünen- Türk aydınlarının resmi ideolojinin bekçiliği konusundaki kararlılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sözünü ettiğiniz zevâtın etkinliği kendi güçlerinden, argümanlarının inandırıcılığından çok, karşı eleştirinin yokluğundan kaynaklandı. Bu durum onlara ‘köpeksiz köyde değneksiz gezme’ imkânı veriyordu. Tabii onlara aydın dememek gerekir. Düzenin ideolojik gardiyanlarının sadece eğitimden geçtikleri, diplomalı oldukları için aydın sayılmaları, düşünsel-entellektüel azgelişmişlikle mâlül Türkiye toplumuna mahsus bir ironidir… Onların ‘kararlılığı’ karşı taraf sahneye çıkıp, ipliklerini pazara çıkardığından artık birşey ifade etmez… Zira, dayandıkları ideolojik temel çürüktür, yalan üzerine inşa edilmiştir.

Ergenekon davası ve bu dava sürecinde rejim bekçiliği yapanlara karşı getirilen eleştiriler, rejimin niteliğinin anlaşılmaya başlandığının göstergesi midir?

Eleştiri bilinci gelişmemiş bir toplum olduğu için, Türkiye’de “şey”lerin gerçeğini anlamak her zaman promlemliydi. Her şeyin devlet içinde ‘kotarılması’ bir gelenekti. Bu durum, Türkiye’nin tarihinde bir aydınlanma ve modernite devriminin yaşanmamış olmasından, Eski Rejimden [Ancién Régime] bir kopuşun gerçekleşmemesinden kaynaklanıyordu. Devlet eskide olduğu gibi ‘kutsal devlet’ olmaya devam etti… Artık ufukta bu yolun sonuna yaklaşıldığına dair emareler gözleniyor… Artık rejimin niteliğinin tartışılır hâle gelmekte olduğunu umut edebiliriz…

Kürt sorununun çözümü yolunda son zamanlarda gerek hükümet, gerekse Kürt hareketi tarafı olumlu açılımlar yaptılar. Siz “varolan bir ırkı yok saymanın rejimin en vahim hatası” olduğunu yazdınız. Bugün oluşan olumlu havayla birlikte Kemalist rejim yıkılma sürecine girmiş midir?

Rejimin resmi ideolojisi olan Kemalizmin bir aşınma sürecine girdiğini söylemek mümkün. Bundan sonra bu sürecin nasıl yol alacağına dair ‘kesin’ bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. Zira süreç, iç ve dış olayların ve faktörlerin diyalektik bir bütünlüğü olarak yol alabilir… Kesin olan birşey varsa artık rejimin ‘büyüsünün bozulduğudur…’

Türkiye’de sol gelenek bir türlü yerleşememiş; CHP, DSP, İP gibi faşizan partiler kendilerini sol olarak lanse etmişlerdir. Sizce Türkiye solu, evrensel sol hareketlerle kıyaslandığında nasıl bir yerdedir?

Türkiye’de sol iki bağnaz resmi ideoloji olan Kemalizmin ve Stalinizmin kıskacında varoldu ve bu yüzden fazla yol alamadı. İki otokrasinin kesişme noktasındaki bir sol hareketin başarılı olması zaten pek mümkün değildir. Nitekim şimdilerde ‘solun’ bir bölüğünün ‘ulusalcılığa’ savrulması bir sürpriz değil. Elbette bu ‘Evrensel sol’ dediğinizin de bir dizi olumsuzlukla mâlül olduğu gerçeğini unutturmamalı. Tarihsel sol veya Avrupa solu, geçerli burjuva paradigmasının tam dışına hiçbir zaman çıkamadı. Kalkınmacıydı… Maddi zenginliği önemsedi ve tüm sorunların maddi zenginliğin artmasıyla aşılabileceği saplantısından kendini kurtaramadı… Mesela kapitalizmin ürettiği teknolojinin ‘yansızlığı’, tarafsızlığı’ [ nötr] gibi safsatalara itibar etmeye devam etti. Dolayısıyla Türkiye’deki sol hareketin hem tarihsel solun hem de kendi geçmişinin radikal bir eleştirisini yapması gerekiyor…

SHP’nin yeni genel başkanı Hüseyin Ergün, solun piyasayı kabul etmesi gerektiği, emperyalizmin kötü birşey olmadığı gibi sol geleneği kızdıracak bazı açıklamalar yaptı. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sosyalizmin misyonu mevcut aracı tamir ederek yol almak değildir. Sosyalizm demek radikal bir paradigma değişikliği demektir veya ortada sosyalizme yakışan birşey yok demektir. Emperyalizme karşı olamayan birinin, sosyalist olduğunu söylemesi abesle iştigaldir. Biliyorsunuz kapitalizm emperyalizmdir… Sosyalizm temel üretim araçlarının sosyalleştirilmesini [devletleştirilmesini değil] varsayar. Dolayısıyla bürokratik olmayan, olabildiğince demokratik bir planın piyasanın yerini alması gerekir… Elbette bu a’dan z’ye her şeyin bilinen piyasanın dışına atılacağı anlamına gelmez. Zaten böyle birşeye gerek de yoktur. Birinin ‘ben kapitalizme karşı olmayan bir sosyalistim’ demesi, benim o tarakta bezim yok demektir… Şimdilerde insanlığın yüzyüze geldiği sayısız insânî, toplumsal, ekolojik kötülüklerin ve bizzat insanlığın ve uygarlığın varlığının tehlikeye girmiş olmasının gerisinde, kapitalist barbarlık yatıyor. Onun için insanlığın elini çabuk tutması gereken “eşik” aşılmakta… Velhasıl radikal eleştiri hiçbir zaman bu kadar elzem olmadı…

Röportaj: İshak KOÇER, Ahmet İhsan KAYA, Özkan GENÇ

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e