İttihat-ı Terakki’den Cumhuriyet’e “Muasır Medeniyet”

Son iki-üç aylık gelişmeler; Türkiye’de demokratikleşme çabalarının yeni bir “balans ayarına” tabi tutulduğunu göstermektedir. Öylesine bir “ balans ayarı” ki devletin tüm kurumları yekpare, o bildik nakaratı dilendirmeye başladılar. “Terör ” ve “laiklik”  temasının arkasına gizlenerek sorunları çözme niyet ve kabiliyetinde olmadığını bir kez daha gösterdiler.

Türkiye Cumhuriyeti; İttihat-ı Terakki’den gelme kadrolarca kuruldu. Cumhuriyeti kuranlar, Osmanlı sisteminin özüne karşı değillerdi. Yeni bir biçime ihtiyaçları vardı. Padişah devre dışı bırakılmış ve yeni biçime cumhuriyet adını vermişlerdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, bütün toplumsal dinamikleri ezerek tek bir potada eritmeyi hedefliyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, toplusal uzlaşmaya dayanmıyordu. Devleti kuranlar asker-sivil bürokrasiydi. Kendilerini devletin sahibi kabul ediyorlardı. “Ermeni Sorunu” I. Dünya Savaşı sürecinde kendi yöntemleriyle “halledilmişti”. Yeni cumhuriyet anti-Kürt refleks üzerene oturtuldu. TKP’nin “Zararlı unsurları” yok edildi. Parti Kemalistlerin denetiminde emin ellere teslim edildi. Bütün planlamalar toplumun tek tipleştirilmesi üzerine oturtulmuştu. Bu uygulamalar o kadar uç noktalara vardırıldı ki bırakınız siyasal ve ulusal talepli muhalefeti, şapka giymeyenler bile tehcire uğradı. Bir çok Kastamonulu yerini-yurdunu terk ederek Suriye’ye sığındılar. Bunların bir kısmı hala bugünde yaşamını Suriye’de sürdürmektedir.

Bundandır ki biçimsel “parlamenter sistem” denemeleri hep başarısızlıkla sonuçlandı. Bir çeşit “kontrollü demokrasi” denemeleri yapılıyordu. 12 Eylül Cuntasının ünlü paşası Kenan Evren  konuşmalarında; “demokrasimiz bize özgüdür” derken bir gerçeğinde altını çiziyordu. Farklı toplumsal katmanların, kendi doğal mecralarında kendilerini temsil etmelerine izin verilemezdi. Gerekirse farklılıklar kendilerince temsil edilmeliydi.

İttihat-ı Terakki denince akla ilk gelen olay “31 Mart Vakası”dır. Bugün bile bakıldığında; “31 Mart Vakası” ndan beri strateji ve taktiklerde fazla bir değişiklik gözlenmiyor. Tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen olayların mimarları; Selanik’te üstlenen 3. Ordu’nun bünyesinde örgütlenen İttihadı- Terakkicilerdir. 3. Ordu içindeki bu örgütlenme aynı zamanda devlet içindeki derin örgütlenmenin adresi olarak İttihat-ı Terakkiyi gösteriyordu. Bu örgütlenmenin özelliği de Balkanlar’da Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başlayan bağımsızlık hareketlerine karşı kin ve nefretin örgütlenmesiydi.

İttihat-ı Terakkiciler II.Abdülhamit’in istibdat yönetiminin özüne karşı değillerdi. Ancak yönetimi elle geçirmenin zeminini hazırlamaları gerekiyordu. Önce gerilim politikası uygulamaya konuluyor. Toplumsal hareketlenmeler başlıyor. Ardından,”kurtarıcılar” tarih sahnesine çıkıyor. 31 Mart 1325’te (1909) “padişahım çok yaşa” ve “şeriat isteriz” diyenlere en fazla şaşıran padişahın kendisiydi. Zira toplumsal hareketlenmenin arkasındaki güç kendisi değildi. Olup-bitenleri de “hayra alamet” görmüyordu. Olaylar, İttihatçıların yönetime el koyması ve padişahın uzaklaştırılması ile sonuçlanmıştı.

“31 Mart Vakası’nın” aktörleri için iki önemli tespit yapılabilir.

1-     Yönetime el koyanlar sistemin özüne karşı değillerdir. Değişimi temsil etmiyorlardı.

2-     Yönetime el koyalar, yönetime el koymanın zeminini kendileri hazırlamışlardı.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonrası gelişmeler, aynı sahnelerin tekrarı gibidir. 1960, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat Darbelerinde aynı manzaraları görürsünüz. En trajedik olanı şüphesiz 12 Eylül Darbesidir. Darbeyi yapan odaklar önce bunun zeminini hazırladılar. Toplusal muhalefeti rayından çıkardılar. Toplum, “sağ-sol çatışması” adı altında kan gölüne çevirdiler. Peşinden “kurtarıcılar” devreye girdiler.

2006 Mart’tın itibaren ivme kazanan olaylar yeni bir sürece girildiğini göstermektedir. Diyarbakır ve sonrasında meydana gelen olaylar bir dönüm noktası.  Danıştay baskını olayların yeni bir evresi. “Ülkücü olduğu söylenen bir zat”, türban kararlarının alındığı daireyi basıyor, önüne gelene kurşun yağdırıyor. Ardından hükümetin protesto edildiği ve askerlerin alkışlandığı sahneler sergileniyor. Geriye dönülüp bakıldığında, ister istemez “tarih tekerrür ediyor” hissine kapılıyorsunuz. 12 Eylül öncesi manzaraları hatırlatıyor.

Peki neden;

Kendisini, tekçilik üzerinden kurgulayan devlet, değişmemekte direniyor. AB ve  Dünyadaki konjonktürel değişim, güç odaklarının uykularını kaçırıyor. Kürtler, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında yeni bir aktör olarak devreye giriyor, kendi coğrafyalarında kendi kurumlarını inşa etmeye başlıyorlar. Muhtemel bir İran müdahalesi benzeri gelişmelerin, bölgesel düzeyde yayılabileceği ihtimalini güçlendiriyor.

Dünyada ve bölgemizde bu gelişmeler olurken; devletin sahibi “iyi çocuklar” Şemdinli’de suçüstü yakalanıyor. Devlet bekasının temsilcileri de gelişmelere müdahale etmede gecikmiyor. Şemdinli’de suçüstü yakalanan, devletin “iyi çocukları” kollanıp-koruma altına alınıyor, “haddini aşan” savcı hemen meslekten men ediliyor, “sonuna kadar gidilecek” nidalarıyla kurulan Meclis Şemdinli Araştırma Komisyonu; “izlerin birbirine karıştığı” gerekçesiyle araştırmasına son veriyor, birden asli görevin hatırlayarak; “esas tehlikenin”  “PKK dışında organize bir güç çok tehlikeli sonuçlar yaratır” diyerek esas hedefi gösteriyordu.

Aykırı bütün sesler en seri biçimde susturularak, “devletin birliği ve bütünlüğü” bir kez daha sağlanıyor. “Ulusal medya” yek vücut “vatanperverlik” yarışında geri durmadılar. Tam da bu günlerde eski medya patronu Dinç Bilgin, 28 Şubat sürecini bütün kepazeliklerini çarşaf çarşaf anlatıyordu. Bilgin’e göre 28 Şubat sürecinde medya patronlarına; “köpek balıklarına yem atar gibi ihaleler dağıtılıyor”, bunun karşılığında “muhaliflerin gazetelerden atılması isteniyor ve bunun gereği hemen medya patronları tarafından yerine getiriyordu.”

Eski medya patronun söyledikleri tamda aynı sürecin yeniden üretilerek uygulamaya koyduğu bir döneme denk geliyor. Bütün bölgelerde örgütlendirildiği anlaşılan para-militer gruplar, her türlü açıklamayı ve demokratik tepkiyi bahane ederek “linç girişimlerini” sürdürmektedirler.

Avrupa Birliği ilişkileri çerçevesinde sürdürülen uyum çalışmaları; uygulama şansı bulmadan, TMY  ile rafa kaldırılmış, TC’nin makyajını yenileme çabası bir başka bahara ertelenmiştir.

Yine Diyarbakır’da Kürdistan’da ki askeri hareketliği protesto eden, sivil ve demokratik tepkilerini ortaya koyan üç aydın, apar-topar alınıp, “PKK’nin amacına hizmetten” tutuklanıyor!

Bütün bu gelişmelerin miladı şüphesiz 29 Mart 2006 tarihinde Diyarbakır’da başlayıp bölgeye yayılan olaylardır. Çeşitli çevrelerin olaylarla ilgili yorum ve değerlendirmeleri ciddi bir analizden yoksundur. Kimileri, “serhıldan” diye yorumladı, kimileri ise “yoksulluk, çaresizlik ve çözümsüzlük içinde yoğrulanların” sisteme isyanı olarak algıladı. Hatta daha iyimser yorumlarla; “ İmralı kompseti çözülüyor” diyenler bile oldu.

Ancak, Mart ayında devlet yetkililerinin açıklamaları dikkatle incelendiği zaman, olayların beklenmesinin ötesinde “ istendiği” açıkça görülmektedir. Hatta devlete yakın bazı internet siteleri olayların meydana geliş seyrinin madde madde çok önceden ilan edilmesi çok ilgi çekicidir.

Diyarbakır ve benzeri şehirlerde 25 yıllık çatışma ortamından dolayı devasa toplumsal sorunlar yaşadığı açıktır. Yerinden ve yurdundan zorla göç ettirilmiş insanların, insanlık dışı şartlarda şehrin varoşlarında yaşamaya zorlandığı tartışma götürmez bir olgudur. Ancak bunun kadar önemli olan, bu insanların son yirmi yılda devletin uygulaya koyduğu özel programlarla, sisteme entegre etmeye çalıştığı ve sistemin bütün kirlenmelerine ortak yapıldığıdır.

Tam bu noktada somut bir tespitte bulunacak olursak, son 15-20 yılda adına yola çıktığımız birçok milli değerimiz dejenerasyona  uğrayıp alt-üst oldu. Değişimin ve direnmenin simgesi Kürtler; organize çok farklı projelerle “sistemin asalakları” haline getirilmek istenmektedir. Bütün Kürtlerin umutla baktığı Diyarbakır, fuhuşun, madde bağımlılığının ve kapkaçın merkezi  olma konumu ile bir suç şehrine dönüşerek yeni unvanlar elde etmeye başladı.

Diyarbakır Spor, devlet eliyle birinci lige çıkarılmış, aç ve sefil yaşayan, bütün ulusal değerleri “hiçleştirilmiş”, çoğu yakınlarını “faili belli” cinayetlerde yitirmiş, her birisi ayrı birer travma olan insanlar; futbol fanatizmi ile idare edilmeye çalışılmıştır. Kürdistan’da askeri seçeneğin katıksız savunucularından CHP lideri Baykal’ın, Diyarbakır Spor’un birinci ligden düşmesini, “bölgenin hasassiyetleri” bağlamında karşı çıkması son derece anlamlıdır.

Kadınların sokağa çıkmaya cesaret etmedikleri bir coğrafyada; Diyarbakır’dan Şırnak’a kadar, üçüncü sınıf meyhaneler; batıdan devşirme hayat kadınlarıyla dolup-taşmakta, Kürtçe müzik eşliğinde “sanatlarını” icra etmektedirler. Sorun bununla sınırlı değildir. Diyarbakır, fuhuş sektöründe “gözde” merkezlerden biri haline getirilmiştir.

1990’lı yılların başlarında doğmuş çocuklar, söz konusu olayların aktörleridir. Bireysel ve toplumsal olarak dışlanmışlardır. Devletin eğitim politikası gereği üretken değillerdir. Genellikle Türkçe konuşurlar. Sistemle barışık değiller. Ancak ulusal bilinçle donatıldıkları söylenemez. Devletin resmi rakamlarına göre binlerce çocuk sokaklarda yaşamaktadır. Binlercesi madde bağımlılığının pençesinde yaşamını sürdürmektedir. Yine binlerce çocuğun organize suç örgütleri tarafından; kap-kaç, dilencilik vb organizasyonlarda kullanıldıkları açıkça ortadadır.

Böyle bir kitlenin varlığı her türden çevreyi harekete geçirebilir. Mevcut toplumsal zeminin yaratığı öfkeyi örgütleyip, ulusal bilinçle donatıp, demokratik, meşru kanala akıtacak bir örgütlenmeden bahsetmek olanaklı değildir. Geriye her türlü komplikasyonlara açık bir toplumsal denklem durmaktadır. Olayların sonuçları dikkate alındığında, Kürt hareketinin pozitif kazanımlarla çıktığı söylenemez. En kötüsü de Ankara’daki iktidar oyunlarının Kürtler üzerinden sürdürülmeye çalışılmasıdır.

29 Mayıs 2006

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e