Irkçı Değilim Ama

25 Mart 2011 günü, Ankara’da,  İnsan Hakları Derneği tarafından,  “Medya’da Irkçı-Ayrımcı Söylemler ve Türkiye’de Irk Ayrımcılığı Mevzuatı” konula bir konferans düzenlendi.

Konferans, TMMOB İnşaat Mühendisler Odası’nda gerçekleşti.

İHD Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan’ın açış konuşmasından sonra,  Prof. Dr. Eser Köker ve Doç.Dr. Ülkü Doğanay, “Yazılı Basında  Irkçı-Ayrımcı Söylemler” konula bir sunuş yaptılar.

İki akademisyen tarafından “Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı Ayrımcı Söylemler” konulu bir araştırma yapılmıştı. Bu araştırma İHOP (İnsan Hakları Ortak Platformu) tarafından  Aralık 2010 da yayımlanmıştı.  Akademisyenler,  konferansta,bu değerli araştırmadan da yararlanarak düşüncelerini ifade ettiler. Daha sonra Av. Hüsnü Öndül,  “Türkiye’de Irk Ayrımcılığı Mevzuatı” konulu sunuşunu yaptı. Konferansta, soru-cevap bölümü de vardı.

Bu yazıda, bu konferanstan yararlanarak  Türkiye’de ırkçı-ayrımcı düşünce ve söylemle ilgili düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

“Dünyanın En Irkçı Devleti…”

1960’larda, 70’lerde, 80’lerde, Güney Afrika için, “dünyanın en ırkçı devleti” denirdi.  Bu dönemde, Güney Afrika’da beyaz yönetim yerlilere şunu söylüyordu. “Sizin renginiz kara. Siz beyazların içine karışmayın. Sizin mahalleleriniz, okullarınız, hastaneleriniz, otelleriniz, parklarınız, plajlarınız, sinemalarınız vs. ayrı olsun.  Siz kara derililer, beyazların içine karışmayın…” Bunun için Bantustan, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar kurulmuştu. Yerliler oralarda yaşıyorlardı.  Buralarda, elektrik, su, kanalizasyon gibi, iletişim gibi temel alt yapı hizmetleri çok yetersizdi, örneğin, su, elektrik sık sık kesiliyordu. Fakat, yerliler buralarda kendilerini yaşıyorlardı. İç özerklikleri vardı. Güney Afrika’da bu politikaya apartheid politikası deniyor.

Türkiye’de ise, Kürdlere şu söyleniyor. “Türklerle birlikte yaşayacaksın ama Türk’e benzeyerek yaşayacaksın. Kendi öz değerlerini terkedeceksin… Başka şansın yok.” Kendi değerlerim, kendi öz dilim  vs. dediğin zaman inkar var, imha var. Asimilasyon, Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu devletin temel politikası oluyor. Devlete temel niteliğini veren  politikalardan, uygulamalardan biri bu.  Asimilasyonu gerçekleştirmek için her türlü önlem alınıyor, yaşama geçiriliyor.

Bunun çok daha ağır bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum.  Sindirici, çürütücü, yok edici bir ırkçılık…Ama, Türkiye bu temel niteliğini, “Türkiye’de ayrımcılık yoktur, herkes, eşittir, herkes öğretmen de olur, vali de olur, milletvekili de olur,  bakan da olur…” gibi bir söylemle gizlemeye çalışıyor. Halbuki, bir şeyler olmanın temel koşulu, kendi öz kimliğini reddetmek, Türkleşmek… Bu devletin temel özelliğidir. Değil, haklarda, özgürlüklerde eşitlik, onurda eşitlik, kanun önünde bile eşitlik yok. Baştan aşağı ırkçı ve ayrımcı bir politika ve uygulama var. Devletin temel niteliği budur. Kanunlar, Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan doğan haklarını yasaklıyorsa, kanun önünde eşitlik nasıl sağlanır? Haklarda- özgürlüklerde, onurda hiç eşitlik olmadığı ise besbellidir.

KCK tutuklularının, arka arkaya dizilip, ellerini kelepçeleyip mahkemeye götürüldükleri, fotoğraflarının çekilip basına servis edildiği biliniyor, değil mi? Tutuklulara böyle bir muamele Silivri’de gerçekleşiyor mu?

Kürtler, hüviyetlerinde Türk yazıldıkları için  (Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Anayasa Md. 66) örneğin seçimlere katılabiliyorlar. Milletvekili vs. olabiliyorlar. Ama, Meclis’te, Kürtlerin hakları ve özgürlükleriyle ilgili talepler ileri sürdükleri zaman çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşıyorlar. Bunlar çok açık.

Güney Afrika’da ve Türkiye’de resmi ideolojinin niteliğine de bakmak gerekir.  Güney Afrika’da, 1994 yılında yapılan seçimlerde  ANC (Afrika Milli Kongresi) Lideri Nelson Mandela,  Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu.  Fredric de Klerk ise  Cumhurbaşkanı yardımcılarından  biri oldu.. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan beyaz yönetimin cumhurbaşkanı de Klerk’in,  Nelson Mandela’nın yardımcılığına gelmesi Güney Afrika’da, resmi ideolojinin çok da katı olmadığını, esnek olduğunu da göstermektedir.

Türkiye’de ise hiç değişmeyen çok katı bir resmi ideoloji ile hızla değişen bir toplum  yönetilmeye çalışılmaktadır. Şunca kitlesel ve vefakar mücadeleye rağmen  Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının  varlığı hala kabul edilmemiştir.  Bu, mücadelenin eksikliğinden değil,  devletin ırkçı ve ayrımcı politikasının katılığından, hiç değişmemesinden  ileri gelmektedir.

Türkiye’de insan hakları kurumları, devletin bu temel niteliğinin bilincine yeni yeni varmaya başlamıştır. Genel olarak Türk düşüncesinin, Türk basınının, üniversitenin,  yargının, yüksek yargının, sivil toplum örgütlerinin, örneğin sendikaların bu konunun bilincine vardığı kanısında değilim.  Devlet tarafından dile getirilen eşitlik anlayışı temel süreçleri hala gizlemektedir.

1950’lerde, 1960’larda, 70’lerde,… ABD de de ırk ayrımı politikası, ayrımcılık uygulaması vardı. Örneğin, Afrika kökenli bir Amerikalının çocuğu, beyazların gittiği okullara gidemezdi.  Zenciler, beyazların bindiği otobüslere binemezdi, beyazların oturduğu kafelere giremezdi… ABD’ de de çok şey değişti. Afrika kökenli bir Amerikalı ABD Başkanlığı’na kadar geldi. Güney Afrika’da apartheid politikası tarihe karıştı. 1980’lerin ortalarında Bulgaristan’da başlayan Türklerin isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirme politikası ta o yılarda  hükümsüz kaldı. Ama Türkiye’deki ırkçı ve ayrımcı politika, uygulama hiç değişmiyor. Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi kurumlar da bunu çok doğal karşılıyor. Bu, onların devlet terörüne verdikleri destekle ilgilidir. Böylesine ırkçı ve ayrımcı bir politika uygulandığı halde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, sözleşmenin 14. maddesini hiç kullanmaması da  irdelenmesi gereken bir durumdur.

1970’lerde, 1980’ lerde,  Kamuran İnan gibi Kürd kökenli bazı senatörler, milletvekilleri, örneğin Kıbrıs’ta, bir Türk’ün burnu kanasa,  milletimize haksızlık yapılıyor diye tepki gösterirlerdi. Batı Trakya’da  Türk okullarında, Türk çocuklarının eğitimleriyle ilgili bir aksaklık olsa ilkönce bunlar tepki verirlerdi. Ama örneğin Halepçe soykırımında sesleri bile çıkmadı.1980’lerde, 90’larda, Bitlis’de, bütün Kürt illerinde devlet terörü tırmandırıldı. Bitlis’in her tarafında toplu mezarlar var.  Tırmandırılan bu devlet terörüne karşı küçücük bir eleştiri bile getirmediler. Bunları, görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan geldiler…

Türk siyaseti, Kürtleri kendi köklerinden koparttı, onları,  Türk’ten daha çok Türk yaptık diye övünmemelidir. Bilakis hicap duymalıdır.

27 Mart 2011

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e