İbrahim Güçlü’nün Eleştirisi

İbrahim Güçlü, “Beşikçi’nin  Tarihinde: DDKO Komünü, Komal Yayınevi, Rızgari Dergisi  ve Eski Yol Arkadaşları Yok mu”? başlıklı bir yazı yazdı.  Bu yazı,  gelawej.net sitesinde  1 Mart 2012 tarihinden itibaren asılı duruyor.

İbrahim, ilkönce,  İsmail Beşikçi Vakfı  kuruluş çalışmaları sırasında, “Komal’dan, Rizgari’den arkadaşlarla görüşmeler yapılmadı, bu eksikliktir” diyerek sitem ediyor.

Vakfın temel amacı, 20 binden fazla kitabın, 3 bin cildden fazla gazetenin,. yüzlerce, aylık, haftalık, onbeş günlük  dergi  koleksiyonlarının, mektup, fotoğraf, mahkeme belgeleri gibi arşiv belgelerinin fonksiyonel bir hale getirilmesi, araştırmacıların hizmetine  sunulmasıydı.  Bunun için birbirleriyle kolayca anlaşabilen beş kişilik kurucular kurulunun,  yönetim kurulunda ve denetin kurulunda yer alan birkaç kişinin daha, sık sık toplanmaları, daha sık görüşmeleri gerekiyordu. Grubun, başkalarıyla görüşmelerinden çok kendi aralarında  görüşmeleri, bu toplantıların, görüşmelerin sık sık yapılması daha önemliydi. Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan, Komal’dan, Rizgari’den arkadaşların yok sayılması, unutulması elbette söz konusu değildir.

Vakıf kuruluş çalışmalarında baştan itibaren yer alan,. halen de yönetim Kurulu üyesi ve Vakıf Başkan Yardımcısı görevini sürdüren ve aynı zamanda vakfın avukatlarında biri olan Ruşen Aslan’ın, DDKO’dan, Komal’dan, Rizgari’den geldiğini İbrahim  Güçlü arkadaşımız  biliyor.

İbrahim, daha sonra, 1990 daki bir tartışmadan söz etmektedir. Bu tartışma,  toplumsal ve siyasal içerikli bir tartışmadır. Mektuplaşma yoluyla gerçekleşen bir tartışmaydı. Bu tartışmaların, mektupların içeriklerinin kamuoyuna duyurulmasında bir sakınca olduğu kanısında değilim.

Vakfın düzenlediği tanıtım toplantıları herkese açık toplantılardır. İnternette birçok sitede bu ilanlar yer almıştır.  Davetiye söz konusu değildir. Örneğin ben kişi olarak kimseye davetiye göndermedim. Ama Vakıf  Yönetim Kurulu bazı kişilere kurumlara davetiye de göndermiş olabilir. Toplantılar herkese açıktı. Davetiye söz konusu değildi.

İbrahim Güçlü’nün,  “Beşikçi için yanlış tarih yaratma,  onu peygamber görme, Kürdlerin yaratıcısı olarak tanımlama”  yolundaki saptamaları yerindedir. Arkadaşların bu tür mübalağalı söylemlerden uzak durmaları gerekir. Burada önemli olan şudur: Beşikçi, içinde geniş kitleleri barındıran bir siyasal hareketin lideri değildir. Bundan daha önemli olarak isteyen her kişi, Beşikçi’yi istediği gibi eleştirebilir. Her insan, Beşikçi’ye internetle, telefonla ulaşabilir.  Araştırmacı bir yazar eleştirilebiliyorsa, bu sağlıklı bir durumdur. Beşikçi eleştiriye, eleştirinin gereğine inanan bir kişidir. Her eleştirinin yazarı geliştireceğine inanan bir kişidir.

Kürdlerin tarihinde DDKO’nun, Ocak Komünü’nün, 167 sahifelik iddianameye cevap metninin çok büyük önemi ve değeri vardır. Beşikçi, komün arkadaşlarından, avukatlarından, bu arada Gülfer’den sık sık bahs etmektedir. Beşikçi bunları yeni söylemiyor ki. Birçok yazıda, kendisiyle yapılan röportajlarda bu durumu sık sık belirtmiştir. Bunların bir kısmını İbrahim’in de görmesi muhtemeldir. Ama yine de İbrahim bunları yazmış. DDKO’dan önce yaşanan süreç de yakından biliniyor.  49’lar,  55 Ağalar, 23’ler, Deng Dergisi, Barış Dünyası Dergisi-Yön Dergisi,   Kürdistan Demokrat Partisi,  Doğu Mitingleri, yakından bilinen konulardır. Tek parti dönemindeki Kürd direnişleri de öyle…Bilme, araştırma-inceleme sürecinin  1971 deki bu duruşmalar sürecinde ve sonrasında başladığı da bir gerçekliktir. Bir bakıma, bunu da ilk kurşun saymak gerekir.

12 Mart döneminde, Diyarbakır-Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde, savunmaların hazırlanması konusunda İbrahim’in anlattıkları doğrudur. Kürdçe savunmanın gündeme getirildiği de doğrudur. Ama küslük olduğu doğru değildir. Vakıf arkadaşlarımızın bazıları, dillerini, zamanla bu mübalağalı söylemlerden arındıracaklardır.

Bu yazıda, daha önemli olan bir konuya değinmek istiyorum. O da şu:

1984 de  Ne Oldu?

15 Ağustos1984’de gerilla mücadelesi başladı. Bu, 1970 lerin ortalarında, bütün Kürd siyasetlerinin  gerçekleştirmek istedikleri bir süreçti. 1970 lerin sonlarına doğru bu niyet, bu duygu bu istek daha da gelişti.  Ama, bu süreci, PKK dışındaki Kürd siyasetleri gerçekleştiremedi. İstedikleri halde gerçekleştiremedi. Neden gerçekleştiremedi, bu elbette incelenmesi gereken bir durumdur.  Belki sayılarını yeterli bulmadılar, belki cesaretleri yeterli değildi…O zamanlar, “ Şimdi erken, önce bi güzel örgütlenelim, sonra halkı örgütleyelim, sonra da…” anlayışı vardı.

1971 de, Türk solunun Nurhak  çıkışı da,  bu konuda, irdelenmesi gereken  bir durum ortaya koymaktadır. Mücadelenin neden süreklilik kazanamadığı, PKK’nin kendi bölgesinde neden tutunabildiği, gelişebildiği, kök salabildiği dikkate değer bir durumdur.

O dönemden bugüne gelen bazı arkadaşlar, “elime silah  almadım”, “elime silah değmedi” şeklinde savunmalar yapıyorlar. Bu tutumlar karşısında şaşırıyorum.  Halbuki, herkes, 70’lerin ortalarından itibaren  gerilla mücadelesi düşünürdü. 12 Mart döneminde, 1971 de yaşanan Saitler trajedisini temel nedeni de buydu.  Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Dr, Şiwan’ın, gerilla düşünmesi, bunu projelendirmeye çalışmasıydı. Buysa, Türkiye’yi olduğu kadar, Mele Mustafa Barzani’yi de rahatsız eden bir durumdu.

Bir de şu var. 1970 yılı yaz aylarını hatırlayalım.  Güvenlik gücü komandolar, sabaha doğru köylere baskın yapıyor. Kadın-erkek, çoluk –çocuk, yaşlı genç herkesi evlerinden zor yoluyla dışarı çıkarıyor. 50-60 yaşlarındaki erkekleri, gelinleri, damatları, torunları olan erkekleri ayrı bir yere topluyor. Bunları çırıl-çıplak yapıyor, bunların erkeklik organlarına ip bağlıyor, ipi de gelinlerinin, kızlarının, karısının eline verip köyde dolaştırıyor. Bunu nasıl yorumlamak gerekir?  Üstelik bu hakaret, , “15 çocuğum var, 33 torunum var…” diyerek,  erkeklik gücüyle övünen Kürd erkeklerine yapılıyor. Bu süreci nasıl algılamak gerekir?

DDKO  komando harekatı hakkında, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir telgraf da göndermişti  DDKO, 15 Temmuz 1970 tarihli 4 sayılı bülteninde komando harekatına ve bu telgrafa yer veriyor.

Durum 1960’ların sonunda, 1970’lerin başında şuydu. Programında Kürdlerden söz eden siyasal partiler kapatılıyordu. Basında, Kürdlerden, Kürdçeden söz edenler yazarlar hakkında  dava açılıyordu, idari ve cezai yaptırımlar söz konusuydu. Sivil toplum örgütleri, ceza tehdidi altında çok zor çalışma yürütüyordu.  Üniversite Kürdlere, Kürd sorununa kapalıydı.Yani “barışçıl” denen kanallar tamamen tıkanmıştı. Bir de yukarıda kısaca,  söz etmeye çalıştığım hakaret vardı. Bu durum karşısında ne yapacaksınız? Onuru korumak söz konusu değil mi? Halbuki, böyle bir hakaret, dünyanın neresinde olursa olsun ister Güney Afrika’da, ister Sibirya’da olsun, ister Güney Amerika’da, ister Avustralya’da olsun,  ister Arabistan’da, ister Türkistan’da olsun …kabul edilemez. Şüphesiz  Kürdistan’da da böyle…

1984 den sonra ise, çok farklı bir süreç yaşandı. Abdullah Öcalan’a, PKK’ye, gerilla mücadelesine  genel olarak Kürd siyasetleri karşı çıkıyordu. 1970’lerde,  gerilla düşünenler, bunu örgütlemeye çalışanlar, 1984 ve sonrasında gelişen bu mücadeleye karşı çıkıyorlardı.

Bu süreç üzerinde düşünmek gerekir kanısındayım.

Özgür Eleştiri

Kürdlerin, özellikle de PKK’nin en çok eleştiriye ihyacı vardır. Kişileri, kurumları geliştirecek tek süreç budur. Övgüler, hiçbir kurumu, hiçbir kişiyi geliştirmez. Eleştiriyi önlemek için eleştirenleri susturmaya çalışmak, tehdit etmek,  ölümlerinden söz etmek çok yanlış bir tutumdur. Bu tutum hiç kimseye, tehdit edenlere de bir fayda sağlamaz.

Sadece, eleştirilere karşı tahammüllü olmak yetmez. Eleştirilere karşı makul cevaplar da vermek gerekir. Bugünlerde, birçok yazar, araştırmacı,  Abdullah Öcalan’la,  PKK’ile, Barış ve Demokrasi Partisi’ile ilgili bazı  değerlendirmeler yapmakta,  sorular sormaktadır. Bu değerlendirmeleri, soruları, “hain, ajan, işbirlikçi” gibi suçlamalarla karşılamak  sorulan sorulara cevap değildir. Bu suçlamalar, tehditler, soruların varlığını da ortadan kaldırmaz. Bu sorulara makul cevaplar vermeye çalışmak gerekir. Soru soranların da sorularında çoğaldığı dikkatlerden uzak değildir.

PKK; BDP, Abdullah Öcalan,  sık sık, “Hakikat Komisyonu” kurmaktan, “Yüzleşme’den söz etmektedir. PKK kendi içinde Yüzleşme yapmadan, Kürd halkıyla yüzleşmeden,  Hakikat Komisyonu’nu kendi içinde kurmadan,  devletten, hükümetten “Hakikat Komisyonu” kurmasını istemesi,  Yüzleşme’den söz etmesi sağlıklı bir tutum değildir.

TBMM’de, İnsan Hakları Komisyonu’ndaki çalışmalardan da söz etmek gerekir. Bu çalışmalardan şu  anlaşılmaktadır.  Bir tarafta, PKK’liler var. Karşı tarafta PKK’li olmayanlar, PKK karşıtları var.  Selim Çürükkaya’nın dediği gibi, devlet, kendisini hakem yerine koymuş.

PKK karşıtı bazı kişileri dinliyor. Bu, elbette yanlış bir tutumdur.  Devletin kendisini hakem yerine koyması yanlıştır.  Çünkü bütün faili meçhul cinayetler devletin bilgisi ve teşvikiyle yapılmıştır. Bütün bilgiler devletin elindedir. Devletin bu konularda kimseleri dinlemesine ihtiyacı yoktur.  Vedat Aydın, Musa Anter, Mehmet Sincar, Ferhat Tepe, Hüseyin Deniz cinayetleri… binlerce cinayet….  Ama, bu cinayetler hakkında devletin soruşturma açmadığı, kendisiyle yüzleşmediği de bir gerçek… PKK içinde gerçekleşen infazlardan da devletin haberinin olmaması olası değildir.  PKK’nin, BDP’nin bu ilişkiler üzerinde  düşünmesi gerekmektedir.

Kürd/Kürdistan sorunu, anayasayla, yasalarla çözülecek  bir sorun değildir. Bu, zihniyet değişikliği ile ilgili bir konudur. Türk siyasal kültüründe Kürd algısının değişmesi ile ilgilidir. “Anayasanı ilk üç maddesi değişmeyecek” diyerek  “yeni” anayasa yapılamaya çalışılmaktadır. İlk üç madenin değişmemesi,  Kürdlerin, Kürd toplumu olmaktan doğan hiçbir hakka sahip olamaması anlamına gelmektedir.  Kürdlere bu temel hakları sağlayamayan bir anayasanın yeniliğinden söz etmek de anlamsızdır, yanlıştır.

Kürd/Kürdistan sorunu, ancak, zihniyet değişikliği sürecinde çözüme kavuşabilecek bir sorundur. 28 Şubat 2012 de, İstanbul’da, Taksimde, “Hocalı Katliamı” anmasıyla ilgili olarak Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın katledilen Azeri Türkleri’ne ilişkin duygularını ve düşünceleri nasıl dile getirdiği dikkatlerden uzak değildir. Başbakan, 28 Aralık 2011 de, Qılaban’da, Roboske’de,  katliama, zulme uğrayan Kürdler, Kürd aileleri karşısında, bu duyguların, düşüncelerin küçücük bir parçasını bile dile getirememiştir. Binde birini bile…”Hata varsa…” nın ötesinde bir şey söyleyememiştir. Ama zulmedenlere, katliamı gerçekleştirenlere teşekkür etmekten de geri durmamıştır.

Bu zihniyet değişikliği nasıl gerçekleşir? Türk siyasal kültüründeki Kürd algısı nasıl değişir? Zihniyet değişikliğini, Kürd algısını değiştirecek tek dinamik Kürd dinamiğidir. Kürdler, Kürd toplumu olmaktan,  Kürd ulusu olmaktan doğan haklarına sıkı bir şekilde sarılırlarsa…zaman içinde böyle bir değişiklik olabilir.Türk siyasal kültüründeki Kürd algısı, devlet aklındaki Kürd algısı ancak  böyle ve zaman içinde değişebilir. Ama, Kürdler, “bin yıldır beraber yaşıyoruz, kardeşiz,…” diyerek  benzerliklerin öne çıkarıp farklılıklarına vurgu yapmazsa, bu değişiklik gerçekleşemez.

Son 30 yıllık mücadelenin iki büyük sonucu vardır. Birinci olarak  Kürdler, kendi özlerinin bilincine varmıştır. “Geçmişte ne oldu, bugüne nasıl gelindi”,  çok önemli bir  sorudur. Bu çerçevede Kürd toplumunda yoğun bir örgütlenme, araştırma inceleme vardır.  Dil-kültür alanında, resim, müzik, tiyatro alanında… yoğun bir örgütlenme faaliyeti vardır. Kadınlar, çocuklar… örgütlenmektedir.  Kürd toplumu her yönden örgütlü bir toplum haline gelmektedir. Bu, gelecek adına çok önemli bir kazançtır.

İkinci olarak,  Kürdler, birbirleriyle tanışmıştır. Güney Kürdistan’daki, Doğu Kürdistan’daki, Güneybatı Kürdistan’daki Kuzey Kürdistan’daki Kürdler birbirleriyle ilişki gelişmektedir. Ticari ilişki kültürel ilişkilşeri de geliştirmektedir. Son yıllarda bu konuda da yoğun bir iletişim gözlenmektedir. Saddam Hüseyin döneminde, Irak’ta mekanik daktilo bile yasaktı. Günümüzdeyse,  Kürdistan Bölgesel Yönetimi alanında, internet çok hızlı ve yaygın bir şekilde gelişmektedir.  Cep telefonu çok yaygındır. Kürd hükümeti bu gelişmeyi teşvik etmektedir. Bütün bunlar, gelecek adına çok büyük, çok önemli kazanımlardır.

11/03/2012

Beşikçi’nin Tarihinde: DDKO Komünü, Komal Yayın Evi, Rizgarî Dergisi ve Eski Yol Arkadaşları Yok Mu?

İbrahim Güçlü

Beşikçi, hiç şüphe yok ki, Türk “aydın” ve akademisyeni dünyasının yüz akıdır. Türk aydın dünyası, Kürtlerin varlığı konusunda hem suskun ve inkârcı; Türk Bilim Dünyası Kürtlerin varlığı konusunda hem inkârcı ve yasakçı iken, Beşikçi, bir Türk bilim adamı olarak Kürtlerin varlığı konusunda iz süren, bu iz sürüşünden sonra kendisinde oluşan; “Türkiye’de Türklerden başka bir Kürt ulusu, Türk dili ve kültür dışında bir Kürt Kültürü ve dili, Kürtlerin Kürdistan diye bir ülkelerinin olduğu; Kürdistan’ın 1639 Kasrı Şirin Antlaşmasıyla ikiye, Lozan Antlaşmasıyla dörde bölündüğü, Kürdistan’ın sömürge statüsünde bile olmadığı, Kürt ulusunun ezilen ve sömürge bir ulus olduğu, Türk-İran-Irak ve Suriye Devletlerinin sömürgeci devlet olduklarını” saptayıp ve inanmasından sonra, bu görüşlerini her yerde, bilim dünyasında, Türk aydınları arasında, mahkemelerde, Türk resmi yetkilileri huzurunda ve yabancı heyetler karşısında savundu.

Bu görüşlerinin bedelini de ağır ödedi. Hayatının 17 yılını, hapishanede, mahkemelerde savunmalarla; geri kalanını da baskı ve tecritle geçirdi. Devletin ve devlet yandaşlarının tecrit politikasına söylenecek bir şey yoktu. Asıl tecrit, 1974 Kürt ve Türk sol örgütlerinin, Türk aydınlarının oluşturdukları tecrit idi. En önemlisi de Beşikçi’nin bu çevreler tarafından “bölücü, Kürt milliyetçisi, halklar arasındaki enternasyonal dayanışmayı kıran insan” olarak tanımlanmasıydı.

Beşikçi’ye karşı son dönemlerde bir değişiklik varsa bu olumlu bir durumdur.

Özellikle de bir grup arkadaşın İbrahim Gürbüz öncülüğünde, üstelik de İbrahim Gürbüz’ün verdiği değeri çok yüksek bir binada oluşturdukları “İsmail Beşikçi Vakfı”, Beşikçi’nin emeğine ve Kürtlüğe hizmetine verilen değerin bir ifadesi; ayrıca Beşikçi’nin eserlerini yaşatmanın, araştırmanın, derinleştirmenin, geliştirmenin önemli adımlardan biridir.

“İsmail Beşikçi Vakfı’na” destek olmak her Kürdün ve hepimizin görevidir.

Bütün bunların yanında, Beşikçi’nin doğru tanımlanması da o kadar önemlidir.

“İsmail Beşikçi Vakfı’nın” tanıtılması için bir dönem önce İstanbul’da ve 26 Şubat 2012 tarihinde Diyarbakır’da tanıtım toplantıları yapıldı. Bu tanıtım Toplantılarında, Vakıf Başkanı olarak İbrahim Gürbüz, Başkan Yardımcısı olarak Ruşen Arslan, Sayman olarak İshak Tepe konuşma yaptılar. İshak Tepe Kürtçe, İbrahim Gürbüz ve Ruşen Arslan Türkçe konuşma yaptılar.

Teslim etmek gerekir ki, Kürtçeye öncelik tanındı.

Konuşmacılar, vakfın kuruluş çalışmalarını, vakfın amacını, vakfın yapacakları çalışmalar hakkında açıklamalarda bulundular. Bunların yanında, onları aşan siyasi ve tarihi değerlendirmeler de yaptılar.

Konuşmaların, Vakfın teknik yapısına, amacına, yapacağı çalışmalara, vakfın temel düşünsel konseptine yönelik boyutlarında bir sorun yok. Ya da en azından ben bir sorun olduğunu saptamadım. Bu konuda söz sahibi olacaklar, vakfın kurucuları ve çalışanlarıdır.

Bir teknik ve önemli bir boyut varsa, O da  “İsmail Beşikçi Vakfı’nın” kuruluşunda eski yol arkadaşlarının, aynı yayın ve siyaset okulunda beraber çalışan ve yetişen arkadaşlarının görüş ve önerilerinin alınabileceğiydi. Ama buna gerek görülmemiş. Nasıl olsa geçmişte Beşikçi karşıtı olan ve onu her yerde tecrit eden, günümüzde yeni yol arkadaşlarına sorulması yeterli görülmüş.

 

Ben, görüşü sorulanlar arasında olmayabilirdim. Bunu anlayışla karşılamamın nedenleri var.

Bilindiği gibi, Beşikçi bir dönem PKK ile gönül bağı içinde olmaya karar verdi. Bunu da bana yazdığı mektubunda da açıkça ifade etti. Bu gönül bağı hikâyesinden sonra, benim özel mektuplarımı, en kritik bir dönemde, PKK’nın hakkımızda ölüm kararları çıkardığı bir dönemde, PKK liderine ve yönetimine iletti. İkimiz arasındaki kapsamlı polemiklerden dolayı, aramıza kara kedi girdi. Her ne kadar, daha sonra, Abdullah Öcalan Beşikçi’yi 2. Ziya Gökalp olarak tanımladığı zaman, şiddetle karşı çıkanların başında gelmiş ve bu konuda yazı yazmışsam da, var olan duygusallığın ve tepkinin Beşikçi açısından son bulmadığını saptayabiliyorum.

Konuşmalarda asıl beni ilgilendiren boyutu, Beşikçi’nin tanımlanması, Beşikçi’nin mücadele tarihindeki önemli durakların atlanması, ortaya konulan tarih ve siyaset anlayışıdır.

Hem İstanbul ve hem de Diyarbakır’da aynı sorunlu konular dile getirildi. İstanbul’da Beşikçi toplantıdaydı, söylenenlere bir şey demediğini sonradan öğrendim. Ben toplantıya davetli değildim. Toplantıya Beşikçi’nin emeğinin ve yaptıklarının hatırı için katıldım. Beşikçi’nin kendisi ve başkaları olsaydı, davet edilmedikleri için bu toplantıya katılmazdı. Eski yol arkadaşı ve emek de veren biri olarak davetiye beklerdi.

Toplantıya tesadüf katıldığım için, toplantıyı belli bir yerinden terk etmek, basınla olan randevuma gitmek zorundaydım. Tekrar dönüp toplantıya geldiğimde, Beşikçi konuşmanın son bölümünü ifade ediyordu. Son bölümde de BDP’nin devletle görüşüp görüşmemesi konusundaki mesajlarını veriyordu.

Bu nedenle, yapılan konuşmalara, itirazlarımı yapamadım. İtirazlarımı, Diyarbakır toplantısında kısaca da olsa yapma fırsatı buldum. Ruşen Arslan’ın, Diyarbakır Büyük Şehir Belediye Başkanı’na sınırsız konuşma hakkı tanıyıp, beni de sıradan bir katılımcı derekesinde görmesi nedeniyle, 4-5 dakikada, görüşlerimin bir kısmını ifade ettim. O ifade ettiğim acı ve tarihi gerçekler, zaten zehirli olan atmosferi ve özellikle de Ruşen Arslan’ı fitillemeye yetti.

Beşikçi için yanlış bir tarih yaratma, onu peygamber görme ve Kürtlerin yaratıcısı olarak tanımlama…

“İsmail Beşikçi Vakfı”nın tanıtımında, İsmail Beşikçi için bir tarih yaratılıyor. Bu tarih, kendi içinde oldukça zaaflı, Beşikçi’ye dair olan gerçeklerin önemli bir kısmını da ret ve inkâr eden bir tarih. Beşikçi için yaratılan bu tarihte, DDKO Komünü, Komal Yayınevi, Rizgari Dergisi, eski yol arkadaşları yok.

Ayrıca bu tarih anlayışında, farkına varmadan Beşikçi’yi peygamberleştirme ve Kürtlerin yaratıcısı görme gibi bir yaklaşım var.

Bu tarih anlayışına göre, Beşikçi’den önce Kürt ulusundan, Kürt halkından, Kürdistan’dan bahseden Türk olmadığı doğru. Ama bu tarih anlayışına göre, Kürt ulusu ve halkından, Kürdistan’dan Beşikçi’den önce bahseden Kürt de yok. Yani İsmail Beşikçi Kürtlerle ilgilenmeden önce, 49’lar Davası yok, yayınlanan Dicle-Fırat, Deng, Yeni Akış gibi Kürt dergi ve gazeteleri yok. Ayrıca 1965 yılında kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi de yok.

 

Beşikçi’yi  karşıtlarına anlattırmak…

Beşikçi’nin tanıtılması için, haklı olarak bazı kişiler, yazarlar, aydınlar, siyasetçiler konuşturulacaklardı. Bu yapılmış. Ama yanlış yerden başlanmış. Beşikçi tanıtımına, Vedat Türkali ile başlangıç yapılmış, ağırlıkla Beşikçi’nin solcu olan, Kürtlerin bağımsız devlet olmalarına karşı olan yeni yol arkadaşlarıyla bu tanıtım tamamlanmış.

Beşikçi’nin tanıtımını yapan bu “yeni yol arkadaşlarının”, 1974’ten sonra Beşikçi’yi her yerde mahkûm eden, onu tecrit eden kişiler olması unutulmuş.

Beşikçi’nin bunu yapmasını, iyi niyetliyle tanımlamak olanaklı. Vakfın kurucusu ve özellikle de Ruşen Arslan nasıl bunu yapabilir?

Beşikçi ile ilgili kitap hazırlanırken de, bu yanlış yapılmış. Beşikçi’ye karşı olan ve onu Kürt milliyetçisi ve hain görenler, onu tecrit edenler, kitaplarının basımına karşı çıkanlar, hiçbir özeleştir yapmadan, Beşikçi’ye sahip çıkma ve onu tanımlama şerefine nail olmuşlar.

 

DDKO Komünü medresesini inkâr ve yanlış tanımlama…

DDKO Komünü, 12 Mart Döneminde Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim  Komutanlığı asker hapishanesinde yönetimin haksızlıklarına ve MİT’in uygulamalarına karşı mücadelede, hapishanede dağınıklığın son bulması ve örgütlenmesinin yaratılmasında, askeri mahkemelerde siyasi savunmaların hazırlanması ve Kürt halkının dili başta olmak üzere bütün ulusal haklarının savunulmasında, Kürt solu arasındaki örgütsel ve ideolojik ayrışmanın sağlanmasında, Kürt ulusal ideolojisinin oluşturulmasında, komün üyesi olanların yetiştirilmesinde, 1974 sonrası Kürdistan’ın Kuzeyindeki bağımsız sol ve nasyonalist örgütlenmenin oluşmasında, önemli bir merkez, mektep görevi gören bir yapılanmaydı.

DDKO Komününde, can alıcı tartışmalar yapıldı, DDKO ve İsmail Beşikçi’nin savunmaları hazırlandı, DDKO üyeleri bu komünde eğitildiler ve dönüştüler, Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni” ile ilgili saptanmalarının değişiminde bu komün önemli bir rol oynadı.

DDKO Komününde, Komal Yayın Evi, Rizgarî Dergisi, DDKO niteliğinde kitlesel bir ulusal demokratik bir örgütlenme olan Devrimci Demokratik Kültür Derneği’nin yapılandırılması projelendirildi.

DDKO Komünü üyeleri kendi aralarında şiddetli tartışmalar yapmalarına rağmen, her zaman uyum içinde oldular. İsmail Beşikçi ile de savunmalar konusunda bir çelişki ve uyumsuzluk söz konusu olmadı. Kürtçe savunma yapma konuları konuşulmasına rağmen, savunmaların Kürtçe yapılmaması konusunda Beşikçi’nin  küslüğünden bahsedilemez. Ayrıca, Kürtçe konusunda yetkinliğimiz olsaydı, Kürtçe savunma yapmaktan geri durmayacağımız o günkü yaklaşımlarımız da analiz edildiği zaman saptanabilir. Ayrıca, savunmamızın bir bölümünde, Kürtçenin bir dil olmadığına ilişkin devlet ideolojisine karşı, Kürt dili ile ilgili analizlerin ötesinde örneklemeler yapılarak cevaplar verilmiştir.

Beşikçi için tarih yapılırken, DDKO Komününe ilişkin yanlış aktarımların ve tanımların hızla değiştirilmesi gerekir.

 

Komal Yayın Evi ve Rizgarî okulunun görmezlikten gelinmesi…

DDKO Komünü, bütün hukuksal zorluklara ve engellemelere, Kürt yurtseverleri ve Türk solcularının zihniyet barikatlarına rağmen, Komal Yayınevi’ni kurdu. Kürt ulusal ideolojisini inşası görevini önüne koyan, ezop dili kullanmayan, Kürtlere dair tüm aktörlere ve enstrümanlara ismiyle hitap eden; Türk Devletini sömürgeci, Kürdistan’ı uluslar arası bölünmüş sömürge, Kürt sorununu siyasal ve ulusal bir sorun olarak tanımlayan, Kürtlerin bağımsızlığını ve Kürdistan’ın birliğini ve birleşikliğini savunan Rizgari Dergisini yayınladı.

Komal Yayınevi ve Rizgari, hepimiz, Beşikçi için de bir okul oldu. Özellikle de Komal Yayınevi en fazla Beşikçi’nin savunmasını ve kitaplarını yayınlamasından dolayı Beşikçi’nin okulu ve evi oldu.

Komal Yayınevi olmamış olsaydı, Beşikçi’nin kitaplarını hiçbir yayınevi, hem Kürt ve Türk yayınevlerinin yayınlaması olanaklı olmazdı. Beşikçi, Komal Yayınevi’nde özeleştirilerini ve Doğu Anadolu’nun Düzeni kitabındaki değişiklikleri yaptı.

Komal Yayınevi, DDKO Komünü üyelerinin, o ekonomik kısıtlılık koşullarında boğazlarından keserek kurdukları bir yayınevi idi. Komal Yayınevi adına metropollerde ve Kürdistan’da çalışan arkadaşlar, aç karınlarla Komal’ın tüm kitaplarını ve özellikle Beşikçi’nin kitaplarını, o günkü ulaşım koşullarının olağanüstü zor koşullarında sırtlarında Kürt şehirlerine, kasabalarına, köylerine taşıdılar. Elden bire-bir dağıttılar.

O dönemdeki emniyet ve hukuki zorluklar göze alınarak Beşikçi’nin kitaplarını Kürdistan’da nasıl dağıttığımızı, bizzat kendim bu dağıtımı yüklendiğim için iyi bilirim.

Komal Yayınevi’nin sahibi olarak ilk plânda Orhan Kotan’ın ve daha sonra Recep Maraşlı’nın bu konudaki emekleri ve fedakârlıkları inkâr edilemez. Orhan Kotan ve birçok Komal çalışanı, Komal Yayınevinden dolayı tutuklandılar, hapis yattılar, büyük cezaları göze alarak mahkemelerde değerli ve kaliteli, siyasi savunmalar yaptılar.

Beşikçi’nin kitaplarının hazırlanmasında, DDKO Komünü üyelerinin, Komal Yayınevi ve Rizgarî Yazı Kurulu’nun sadece teknik ve redaksiyon anlamında değil, içerik anlamında büyük katkıları oldu.

Beşikçi’nin kitaplarına temel oluşturan yerel anketler ve araştırmalar Komal Yayınevi kanalıyla yapıldı. PKK denilen aydın ve fikir düşmanı hareket, Beşikçi anketlerini yakarken ve kitaplarının dağıtımını engellerken; Kürt sol örgütleri bu anketlere sıcak bakmazken, eski yol arkadaşları, Rizgarîciler, Komal Yayınevi çalışmaları bunun için mücadele yürüttüler.

Rizgarî’de, Kürt ulusal ideolojisi inşa edilmeye çalışıldı. Beşikçi de uzun bir dönem Rizgarî Dergisi’nin Yazı Kurulu üyelerinden biriydi.

Rizgarî Dergisi, Kemalizm’e karşı Kürt ulusal ideolojisinin oluşturulduğu bir merkezdi. Beşikçi de bu okulda Kemalizm’e karşı tezlerini geliştirme olanağını fazlasıyla elde etti.

Kurulda, Beşikçi’nin bazı görüşlerinin ciddi itirazlarla karşı-karşıya kalmasından sonra ve ayrıca kitap yazım çalışmalarının yoğunluğundan dolayı Yazı Kurulu üyeliğinden ayrıldı.

Beşikçi, Rizgarî Dergisi Yazı Kurulu üyeliğinden ayrılmasına rağmen, ilişkilerimizde bir kırılma olmadı.

Eski yol arkadaşlarının yok sayılması ve dışlanması…

İsmail Beşikçi için tarih oluşturulurken, eski yol arkadaşları birçok açıdan yok sayılmaktadır. Beşikçi, eski yol arkadaşlarına kızabilir, onlarla aynı düşünceleri paylaşmayabilir. Ama onları hayatının bir kesitinde yok sayma gibi bir inkârcılık içinde olamaz. O arkadaşlarını, kendine göre olumlu ve olumsuzluklarıyla değerlendirmek, kabul etmek zorundadır.

Beşikçi eski yol arkadaşlarına kızsa da Onlar, Türk sol ve akademi dünyasının, Kürt sol örgütlerinin Onu dışladığı, suçladığı, tecrit ettiği dönemlerde, o eski yol arkadaşları onu kucakladılar. Hatta kendileri kişi olarak ve siyasi yoğunluk ve hareket olarak Beşikçi’den dolayı tecritlerle karşı-karşıya kaldılar. Ama Beşikçi ile ilgili geri adım atmayı düşünmedikleri gibi, Beşikçi’yi her platformda amansız bir şekilde savundular.

Kürtçe savunma KCK Davası ile başlamadı…

Beşikçi için tarih oluşturulurken, 12 Mart Döneminde Kürtçe savunma yapılmasını istediği ileri sürülüyor. Bunu yapmadığımız için de Beşikçi’nin DDKO Komününe küstüğü ifade ediliyor. Bu konuda temel başka bir yanlış da yapılıyor. O günden sonra, Kürtlerin KCK Davası ile mahkemede ilk Kürtçe savunma yaptığı da büyük bir gaf olarak ileri sürülüyor.

DDKO Komünü ile bilginin yanlış olduğunu yukarıdaki satırlarda ifade ettim. Kürtçe savunma konusundaki görüş de yanlış.

Bilindiği gibi ve araştırtmalarımıza göre, Türk Mahkemelerinde ilk Kürtçe savunma yapan Kürt yurtseveri, 1925 yılında Bavê Tujo’dur. Türkçe bilmesine ve üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen, Kürtçe savunmayı bilinçli ve bir Kürtlük tutumu olarak yapıyor.

Daha sonraki tarihlerde: Vedat Aydın, Mehdi Zana, Siverekli Şeyhe Türk mahkemelerinde Kürtçe savunmalar yaptılar.

Ondan sonra ilk kurumsal Kürtçe savunma Türk mahkemelerinde Diyarbakır Kürt Derneği tarafından dernek yöneticileri tarafından yapıldı. Daha sonra onlarca davada benim şahsım tarafından ve üstelik Türk Mahkemelrini de meşru görmeyerek yapıldı. Daha sonra da benim inisiyatifimle HAK-PAR ve TEVKURD tarafından mahkemede Kürtçe savunmalar yapıldı.

Ayrıca KCK Davasından önce Azadîya Welat Gazetesi’nin bir yazarının/gazetecinin de mahkemede Kürtçe savunma yaptığı bir gerçek.

KCK Davasındaki Kürtçe savunma refleksi, son ve hem de geç kalmış reflekslerden biridir.

Sonuç yerine…

Beşikçi’nin yaşamı, Türk Devleti’nin resmi ideolojisinin Kürtleri ulus ve halk olarak inkârı ve reddine karşı mücadele ile geçti.

Beşikçi ile ilgili tarih yaparken, Beşikçi’nin inkârına yol açacak, inkâr yoluna gidilmemeli.

Beşikçi’nin yaşam tarihindeki tüm olgular, layıkıyla yerli yerine oturtulmalı ve yorumlanmalıdır.

Beşikçi adına, birilerinin, bir yerlere mesaj verme dertleri varsa, bundan vazgeçsinler.

Amed,  29. 02. 2012

İbrahim GÜÇLÜ

ibrahimguclu21@gmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e