Hayatımdan Kesitler

Av. Şerafettin Kaya’nın, ‘Hayatımdan Kesitler’, anı kitabı yayımlandı. Kitabın tam adı şöyle:  “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nde ‘Hayatımdan Kesitler’” Cilt 1, Rupel 2016, İstanbul, 607 s.

Kitabı yayıma Recep Maraşlı hazırlamış. Kitapta, Recep Maraşlı’nın, ‘Yargılanan tarihimizin sanık avukatı’ başlıklı bir önsözü de var. (s. 9-16)

Anı kitabının içindekiler bölümünde ‘Sanık Vekili olarak katıldığım davalar’ başlığı var. Bu başlık altında, ‘Doğubeyazıt Grubu Davası’, ‘Siverek Mitingi Davası’,  ‘Recep Maraşlı Davası’,’Hedhedki Köyü Davası’,’İslam Kayran Davası’, ‘Halil Çiftçi Davası’, ‘Hüseyin Musa Sağnıç Davası’, Antalya Ağır Ceza Mahkemesi Davası’, ‘TKDP Davası’, ‘Dostum ve Arkadaşım Feqi Hüseyin’, ‘Cemil Fazla Davası’ ve ‘Ankara ve İstanbul DDKO Davası’ gibi başlıklar var.

Bu başlıklar arasında, ‘İsmail Beşikci Davası’ olmaması beni çok şaşırttı. Kitabın içeriğinde de bu davaya ilişkin bilgi yok, denebilir.

İsmail Beşikci davası 12 Mart rejiminde,  Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askeri Mahkemesi’nde, 1971-1972 yıllarında görülmüştü. Bu davanın bir avukatı da Şeref Ağabeydi. Rahmetli Yücel Önen Ağabeyimiz, rahmetli Fikri Yıldızhan dostumuz bu davanın avukatlarıydı. Ayrıca Gülfer Taşer, Ruşen Aslan, Veysi Zeydanlıoğlu gibi değerli avukatlar bu dava ile yakından ilgileniyorlardı. Şeref Ağabey her duruşmada hazır bulunur, yazılı savunmalarını okumaya çalışırdı. Bazı beyanların, konuşmaların zapta geçirilmesi için askeri savcı Yaşar Değerli ve hakim Hamdi Sevinç’le çok çetin tartışmalara girerdi.

İsmail Beşikci,  Erzurum Atatürk Üniversitesi Rektörü’nün, Fen-Edebiyat Fakültesi, Ziraat Fakültesi ve Tıp Fakültesi dekanlarının, öğretim üyelerinin, öğrencilerin, sıkıyönetim komutanlılarına yaptıkları toplu ihbarlar ve kişisel ihbarlar sonucu tutuklanmıştır. Gazete ve dergilerde yayımlanan yazılar, derslerde anlatılan konular,  sınavlarda sorulan sorular, ihbar ediliyordu. O yıllarda, Kürdlerden ve Kürdçe’den söz etmek çok ağır bir suçtu. Üniversite yöneticisi profesörlerin, öğretim üyelerinin, öğrencilerin, bu şekilde 70’e yakın ihbarı vardı. Bu ihbarlarda, hem Kürdçülük propagandasına hem de komünizm propagandasına yönelik suç duyuruları vardı.

Bu çerçevede, 1968 başlarında,  Fen-Edebiyat Fakültesi’nde idari soruşturma açılmış, 20 Temmuz 1970’de, idari soruşturma raporu üzerine Beşikci’nin üniversitedeki görevine son verilmişti. Bunun üzerine Beşikci, 1971 başlarında, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde çalışmaya başlamıştı.

Atatürk Üniversitesi yöneticileri, Sıkıyönetim komutanlıklarına, ihbarlarla birlikte, idari soruşturma dosyasını da, göndermişlerdi. Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askeri Mahkemesi, soruşturmayı, davayı bu dosya üzerinde yürütüyordu. Ayrıca, bu dosyadan başka 70’e yakın toplu ihbar, kişisel ihbar dilekçeleri de vardı.

Sıkıyönetim Mahkemesi,  bu muhbir-tanıklardan 6’sını huzurda dinleme kararı almıştı. Bunlar, üniversite rektörü, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı, Ziraat Fakültesi Dekanı, Tıp Fakültesi Dekanı bir öğretim üyesi, fakültede aynı odayı paylaştığı bir asistandı.

Bu duruşmalar yani muhbir-tanıkların dinlenmesi arka arkaya iki gün sürmüştü. Bu iki gün, mahkemede, öğleden evvel ve öğleden sonra, sadece bu duruşmalar yapılmıştı. Duruşmalara,  avukat olarak, Şeref Ağabey, Yücel Önen Ağabey, Fikri Yıldızhan, Ruşen Aslan, Gülfer Taşer, Veysi Zeydanlıoğlu katılmışlardı.

O dönemde, Kürdlerden, Kürdçe’den söz etmek, çok ağır bir suçtu. Yazılarda, konuşmalarda, Kürdlerden, Kürdçe’den söze etmek, birçok idari ve cezai yaptırımı gündeme getirebiliyordu.  Muhbir-tanık  profesörler, Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğunu, Kürdlerden, Kürdçe’den söz etmenin çok büyük bir suç olduğunu,  vatana ihanet olduğunu, bu suçun cezasız bırakılamayacağını vurguluyorlardı. Yazılardan, derste anlatılan konulardan, sınav sorularından örnekler veriyorlardı. Mahkeme, muhbir tanık profesörlerin ifadelerinden sonra, bu ifadeler üzerine, söyleyeceklerim konusunda bana da söz veriyordu. Avukatlara da söz veriyordu.  Kürdlerin ve Kürdçe’nin bizim dışımızda somut olgular olduğunu vurguluyorduk. Bu olguların saptanmasının gereği üzerinde duruyorduk. Bilimsel önermelerin, saptanan somut olguların üzerine inşa edilebileceğini dile getiriyorduk.  Duruşmalarda, söylenmesi gerekenleri bu çerçevede söylüyorduk. Muhbir-tanık profesörler, vatan-millet söz konusu olduğu zaman bilim-milim olmaz diyorlardı.

Bu duruşmalar çok çetin geçmişti. Gerek muhbir-tanık profesörlerin, gerek bizim söylediklerimizin zapta geçmesi için, Şeref Ağabey ve öbür avukatlar çok büyük mücadele vermişlerdi. Rektör, dekanlar, sık sık,  üniversitedeki, Erzurum çevresindeki anarşik faaliyetlerden söz ediyorlardı. Beşikci’yi bu faaliyetlerle, olaylarla ilişkilendirmeye çalışıyorlardı. “Hangi taşı kaldırsan altından Beşikci çıkar” gibi laflar ediyorlardı.

1970 baharında, rektörün koltuğu, öğrenciler tarafından yakılmıştı.  Bu süreçte, üniversite yönetimini protesto etmek için bir öğrenci de kendini yakmıştı. İnayet Berkman hocamız, kendi arabasına bindirerek bu öğrenciyi hastaneye götürmüştü.  İşte bu olaydan hareket ederek, Rektörlük, İnayet Berkman hocamızı koltuk yakılmasıyla ilişkilendirmeye çalışıyordu. Bundan dolayı İnayet hocamız, iki gün, emniyette, gözaltında tutulmuştu. “Hangi taşı kaldırırsan altından Beşikci çıkar” diyerek, Rektörlük, Beşikci’yi de benzer bir olayla, ilişkilendirmeye çalışıyordu.

Askeri savcı Yaşar Değerli’ye ve hakim Hamdi Sevinç’e göre, Beşikci’yi mahkum edecek yeteri kadar delil vardı. Yazılar, derslerde anlatılan konular, sınav soruları… gibi örnekler çoktu. Ama mahkeme, Beşikci’yi,  ‘anarşi bir olay’la ilişkilendirmenin mahkumiyet için daha da önemli bir temel oluşturabileceğini düşünüyordu. Bunun için rektörün, ‘hangi taşı kaldırırsan altından Beşikci çıkar’ söylemi üzerine, “bir örnek verir misiniz, bir taşı kaldırın, altından Beşikci çıksın”  gibi bir istek belirtti.  Bunun üzerine rektör şaşırdı, bir süre, ne diyeceğini bilemedi. Daha sonra,  “Kürd var diyor, Kürdçe’den söz ediyor. Bunu diyen her anarşik olaya karışır, her kötülüğü yapar…” dedi.

Şeref Ağabey ve öbür avukatlar, bu tür beyanların, zapta geçirilmesi için çok büyük çaba sarfetmişlerdi. Mahkemede de “bunlar dava ile ilgili değil “ diyerek zapta geçirmek istemiyordu.

Duruşmalardan sonra, ilgi çekici bir olay daha gerçekleşmişti. Fakültede, aynı odayı paylaştığımız ve daha sonra muhbir-tanık olarak dinlenen asistandan, bir mektup aldım. Bu mektup tutukevi komutanlığı aracılığıyla elden verilmişti. Bu mektup, “… Onlar seni kullanıyor, sen de kişiliksiz biri olduğun için kolayca kullanılıyorsun.” gibi bir ifadeyle başlıyordu. Şeref Ağabey’i özellikle işaret ederek, “… baktım, duruşmalardan sonra seni kullananlar, seni ateşe atanlar, güle oynaya, cüppelerini savurarak gittiler, sen yine cezaevi arabasına, kodese tıkıldın” diyordu. Daha sonra, söylemek istediği esas konuyu dile getiriyordu.

.  “Hakimler çok merhametli, çok adil. Onları yakından tanıdım. Birçok defa beraber olduk. Adil olduklarına, merhametli olduklarına yakından tanık oldum. Eğer sen bu tutumunu bırakırsan, seni tahliye edebilirler.  Ben de bu durumla yakından ilgilenirim.  Ben de mülkiyeliyim. Mülkiyeli olarak senin ceza, cefa görmen bana acı veriyor…” diyordu.

İlk duruşmada,  bu mektubu gündeme getirmiştik. Mahkemenin, muhbir-tanıklarla oturup kalkmasını eleştirmiştik. Bu sırada da mahkemede epey tartışma olmuştu. Şeref Ağabey de bu tartışmalara katılıyordu. Bütün bunlardan dolayı, avukat Şerafettin Kaya’nın, “Sanık vekil olarak katıldığım davalar” başlığı altında, Beşikci Davası’ndan söz etmemesi şaşırtıcıdır.

Devrici Doğu Kültür Ocakları Davası

Şeref Ağabey, anı kitabında, Devimci Doğu Kültür Ocakları, (DDKO) Davası hakkında önemli bilgiler veriyor. İddianameye cevap metninin içeriğiyle ilgili önemli bilgiler veriyor. Fakat iddianameye cevap metninin nasıl hazırlandığı konusunu, bu metnin mahkemede okunması için ne büyük gayretler gösterildiğini dile getirmiyor. Halbuki iddianameye cevap metninin hazırlanması ve metnin mahkemede okunması için gösterilen çaba, en az metnin içeriği kadar önemlidir. Bu dönemin, bu ilişkilerin en önemli tanığı yine avukat Şerafettin Kaya’dır. Bu döneme, bu ilişkilere kısaca değinmeyi yararlı görüyorum.

19 Haziran 1971 günü, Ankara’da, fakültede (SBF) gözaltına alınıp Diyarbakır’a götürüldüm. Sıkıyönetim Tutukevi’nde, Ankara ve İstanbul DDKO’dan,  Diyarbakır, Silvan, Batman, Ergani, Kozluk DDKO’dan,  Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nden, Türkiye İşçi Partisi’nden,  Erzurum-Kars Dev-Genç’ten, Diyarbakır Dev-Genç’ten arkadaşlar vardı. Ayrıca, bu örgütlerden bağımsız, devrimci-demokrat arkadaşlar da vardı.

Temmuz-Ağustos aylarından itibaren, Ankara ve İstanbul DDKO mensupları arasında, “ Kürdler, Türklerden, Araplardan, Farslardan ayrı bir halktır, Kürdçe, Türkçe’den, Arapça’dan, Farsça’dan ayrı bir dildir” diyelim mi, mahkemede bunları kararlı bir şekilde savunalım mı  tartışması başladı. Ocak Komünü bu savunmanın yapılması gerektiğini dile getiriyordu. Ben de Ocak Komünü içindeydim. Hüseyin Musa Sağnıç (1926-2004) Ağabey de bu komündeydi.

DDKO iddianamesi, Ekim ayında dağıtıldı. İddianamede, Kürdlerin aslının Türk olduğu, Kürdçe diye, Türkçe’den ayrı bir dil olmadığı vurgulanıyordu. İddianamede, Kürdlerin Türklüğü,  Kürdçe’nin aslının Türkçe olduğu, çeşitli örneklerle kanıtlanmaya çalışılıyordu.  Dr. Fritz’in Kürtlerin Tarihi isimli kitabı bu iddiaları kanıtlayan bir kaynak olarak kullanılıyordu.  Bu iddianame Ankara ve İstanbul DDKO’larını içeriyordu. Bu iddianame DDKO mensupları arasındaki “Kürdleri, Kürdçe’yi savunalım mı,  tartışmasını daha da arttırdı. Kürdlerin Tüklerden ayrı bir halk, Kürdçe’nin Türkçe’den ayrı bir dil olduğu savunmalarına siyasal savunma deniyordu.

Bu tartışmaya, Eylül-Ekim aylarında, Diyarbakır, Silvan, Batman, Ergani, Kozluk DDKO’ları da katıldı, Diyarbakır, Silvan, Batman, Ergani, Kozluk DDKO’ları hakkında, ayrı bir iddianame hazırlanmıştı. Ayrı bir dava görülüyordu. Daha sonra,  bu iki dosya birleştirilmişti.

Ekim-Kasım aylarında, Kürdlerin Türklerden ayrı bir halk, Kürdçe’nin Türkçe’den ayrı bir dil olduğunu savunalım mı, savunmayalım mı tartışmasına aileler de katıldı.  Aileler, böyle bir savunmanın yapılmasını istemiyor,  siyasal savunma falan yapmayın diye, çocuklarını uyarıyorlardı. Aileler, “siyasal savunma yaparsanız, yine köylerimiz yakılacak, yıkılacak,  sürgünler olacak, cinayetler olacak”  diyorlardı.  Görüşmelerin önemli bir konusu bu olmuştu.  İstihbarat, böyle bir savunmanın engellenmesi için aileleri devreye sokmuştu.

Ocak Komünü, Kürdlerin, Türklerden, Araplardan, Farslardan ayrı bir halk, Kürdçe’nin, Türkçe’den, Arapça’dan, Farsça’dan ayrı bir dil olduğunu vurguluyordu. Böyle bir siyasal savunma yapmada ısrarlıydı.  Bu çerçevede, öbür DDKO mensuplarıyla görüşmeler yapıyordu. Ama öbür DDKO mensuplarının önemli bir kısmı, çeşitli gerekçeler sunarak bu görüşe taraftar görünmüyorlardı.

Eylül-Ekim aylarındaki bir görüş gününde, Yümnü Budak, (1947-1994) beni anasıyla tanıştırdı. Yümnü’nün anasıyla babası görüşe birlikte gelmişlerdi. Babası Hüsnü beyle daha önceki görüş günlerinde tanışmıştım. Görüşmeler, havalandırma alanında,  bir nevi açık görüş şeklinde oluyordu. Havalandırma alanında, tel örgünün bir tarafında, tutuklular, bir tarafında da görüşmeciler yer alırdı. Herkes, herkesin görüşmecisiyle görüşebilirdi.

Yümnü’nün anası, tel örgünün karşısında beni görür görmez, “melek gibi bir adam ama…” gibi bir şeyler mırıldandı. Bu mırıldanmadan, bu tutumdan, hakkımda, ailelere olumsuz görüşler, açıklandığını, bu şekilde bir propaganda olduğunu fark ettim. ‘Çocuklarımızı bu yönde kışkırtan adam’ şeklinde. Yümnü’nün anası beni görünce, hiç de muzır bir kişiye benzemediğimi, fark etmiş ki, “melek gibi bir adam ama… “ diye mırıldanıyor, bu şekilde hayretini ifade ediyor.

O dönemde, Av. Şerafettin Kaya’nın, Beşikci Davası’yla yakından ilgilendiğini, severek, isteyerek ilgilendiğini belirtmiştim. Tutukevindeki koğuşta da, Beşikci Davası’yla, Hurşid Ağa çok ilgilenirdi. Hurşit Ağa bu davaya yakından ilgi gösterirdi.

Hurşid Ağa Şırnaklı, varlıklı bir kişiydi. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi üyesi iddiasıyla, Şoreş’e, Mele Mustafa Barzani’ye yardım etme iddiasıyle gözaltına alınmış, tutuklanmıştı. Sıkıyönetim Tutukevi’nde, Hurşid Ağa’nın yeğenleri de vardı.  Hurşid Ağa, yeğenleriyle birlikte gözaltına alınmış, tutuklanmış, tutukevine konulmuştu.  Hurşit Ağa Kürdi, Kürdistani bir kişiydi, milli değerlerine bağlı bir kişiydi, dindar bir kişiydi, feodal toplumun, şeref, onur gibi temel niteliklerini içselleştirmiş bir kişiydi.

Kişi olarak Hurşit Ağa’ya hayranlık duyardım. Hurşid Ağa’nın hayranlık uyandıran niteliği şuydu. Üniversiteli veya liseli DDKO mensubu, Hurşid Ağa’ya,  Türkçe bir soru sorarsa, “Hurşid Ağa ziyaretçileriniz geliyor mu,  köyünüz nasıl, çocuklarınız nasıl, bu sene ekinlerin, mahsulün durumu nedir? gibi bir soru sorarsa, Hurşid Ağa ona cevap vermezdi. Aynı soruları batılı bir Türk arkadaş sorarsa,  ona kısaca cevap verirdi, sohbete girişmez ama kısaca cevap verirdi. Kürdler, Hurşid Ağa’nın suskunluğu karşısında, Türkçe sorularında ısrar ederlerse, Hurşid Ağa onlara öfke duyardı. Bu öfkenin, “Sen neden Kürdçe konuşmuyorsun?” gibi bir içeriği vardı.

O dönemde, Türk solunun, “Türkiye’yi Türk egemenleri ve Kürd egemenleri birlikte yönetiyor, baskıyı, zulmü, Türk egemenleri ve Kürd egemenleri birlikte gerçekleştiriyor…” şeklinde bir anlayışı vardı. Bu, “Türkiye’de sosyalizm kurulsun, Kürd sorunu/Doğu sorunu kendiliğinden çözülür” şeklindeki görüşün farklı bir ifadesiydi. Devletin, güvenlik güçlerinin Hurşid Ağa’ya yaptığı muamele bu görüşü çürütmüştü. Hurşid Ağa, Kürd egemenlerinden sayılırdı ama gözaltında çok ağır işkenceler görmüştü. Varlıklı olan, gözaltına alınan bazı Kürdler de devlet taraftarlığı yaparak anti-Kürd bir tutum sergileyerek işkencelerden kurtulmuşlardı.

Hurşid Ağa 12 Mart rejiminde, Şırnak’ta, gözaltına alındığında, çok ağır işkenceler görmüştü. 12 Mart rejiminde, üniversite öğrencisi ve esnaftan DDKO mensuplarına, lise öğrencilerine, vs. işkence yapıldığını duymadım. Arkadaşlar da böyle bir olay anlatmadılar. Ama Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi iddiasıyla gözaltına alınan köylülere çok işkence yapılmıştı.  İşkence görenler, yürüyüşlerinden, fiziki durumlarından kendilerini belli ediyorlardı. Hurşid Ağa da çok ağır işkenceler görmüş bir kişiydi. Gözaltı sırasında, günlerce, ayakları tavana bağlı, başı yerde tutulmuştur. “Neden Barzani’ye gidip geliyorsun?  Neden Barzani’ye cizlavit lastik ayakkabı, çay, şeker, gaz, tuz vs. gönderdin?”

Hurşid Ağa’nın bu yüzden kalp rahatsızlıkları vardı, ilaç kullanıyordu. 1974’te, genel afta tahliyeden kısa bir müddet sonra vefat etmişti.

Hurşid Ağa, Beşikci Davası’yla çok ilgilenirdi. Duruşmamın olduğu günlerde, sabah mahkemeye götürüldüğüm sırada,  sabahleyin, küçük çocuklarını okula gönderen ana-babalar gibi davranırdı. Öğleye doğru veya akşama doğru, mahkeme dönüşümde, havalandırmada olurdu. “Savcı ne dedi, hakim ne dedi, avukat ne dedi, sen ne dedin…” diyerek, duruşmada olup bitenleri sorardı… Daha sonra, bunları koğuşta arkadaşlarına anlatırdı. O dönemde ben 32-33 yaşındaydım, Hurşid Ağa 60 yaşlarında vardı.

DDKO mensupları arasında, tartışmaların yapıldığı sırada benim dava başlamıştı.   Söylenmesi gerekenleri kendi davamda, duruşmalarda söylemeye çalışıyordum.

Ocak Komünü’ndeki arkadaşlar, İddianameye cevap metni hazırlıyorlardı. Bu Kürdleri ve Kürdçe’yi savunan 167 sahifelik bir metindi. Mahkemeye bu metin dilekçe olarak sunulacaktı. Bu savunmaya, Mümtaz Kotan, İbrahim Güçlü, Fikret Şahin, Ali Beyköylü,  rahmetli Yümmü Budak (1947-1994) ve Nezir Şemikanlı imza koymuşlardı. Ocak Komünü’nün 489 sahifelik esas hakkındaki savunmasında ise, bu altı arkadaşla birlikte, Ali Yılmaz Balkaş’ın, Mahmut Kılınç’ın, Battal Batte’nin de imzaları vardı.

DDKO duruşması 10 Aralık 1971 de başladı. Arkadaşlar, duruşma günü kimlik yoklamasından ve askeri savcının iddianamesini okumasından sonra bu savunmayı okumaya başladılar. Fakat 167 sahifelik bu savunmanın mahkemede okunmasını hiç istemiyorlardı. “Dilekçeyi verin, dosyaya koyalım, kaydedelim, sonra okuruz” diyorlardı. Arkadaşlar da bu metni mahkeme huzurunda okumadan vermeyeceklerini, bunun dışında da bir ifade vermeyeceklerini vurguluyorlardı. Arkadaşlarla, avukatlarla mahkeme arasındaki tartışma, mücadele birkaç celse sürmüştü. Bunları elbette bu arkadaşların mahkeme dönüşü anlatımlarından öğreniyoruz.

 167 sahifelik metnin, dilekçenin, iddianameyi, Kürdlerin Türklüğü anlayışını, Kürdçe’nin aslının Türkçe olduğu anlayışını çürüten bir işlevi vardı. Mahkeme böyle bir dilekçenin mahkemede okunmasını, zapta geçirilmesini, hatta böyle bir dilekçenin dosyada bile olmasını istemiyordu. Devletin temel görüşlerini böylesine çürüten, zayıflatan bir dilekçenin, metnin dosyada yer alması istenmiyordu. Bu sürecin önemli bir tanığı da Av. Şerafettin Kaya’dır. Fakat Şeref Ağabey,  bunlara değinmiyor. 167 sahifelik iddianameye cevap metninin, dilekçesinin, içeriği hakkında bilgi veriyor ama bunun nasıl hazırlandığına, mahkemede okunması için ne çabalar sarf edildiğine değinmiyor.

167 sahifelik iddianameye cevap dilekçesinin okunmasından ve dosyaya konulmasından sonra, DDKO mensubu öbür arkadaşlar da, yazılı savunmalar yaptılar.  İhsan Aksoy, İhsan Yavuztürk, Faruk Aras, Niyazi Dönmez,  Zeki Kaya,  rahmetli Ferit Uzun (1950-1978), rahmetli Nusret Kılıçaslan (1947-2007) ve Sabri Çepik 25 sahifelik dilekçelerinde Kürdleri ve Kürdçeyi savunuyorlardı. Bu arkadaşların esas hakkındaki savunmaları 202 sahife tutuyordu.

1973 Martı’nın ilk haftasında, Askeri Yargıtay benim cezamı onayladı. Halil Ağa’nın cezası da onaylanmıştı. İkimiz Mart’ın ikinci haftasında Sıkıyönetim Tutukevi’nden, Diyarbakır Cezaevi’ne sevk edildik.  Burada da Şeref Ağabey avukat olarak hem beni hem Halil Ağa’yı ziyaret ederdi.

Halil Ağa da, Eruh/Şırnak’tan bir kişiydi. Varlıklı bir ağa değildi. Tek parti döneminde, babası Davut Ağa’yla birlikte karakol baskınlarına katılan, firar gezen, bu süreçte malının mülkünü kaybetmiş ama halk arasında çok geniş saygınlığı olan bir ağaydı. Mele Mustafa Barzani’ye, mücadelesine hayranlık duyan bir kişiydi. Kürdistan Demokrat Partisi’ne, Mele Mustafa Barzani’ye yardım ediyor, iddiasıyla tutuklanmıştı. Halil Ağa, Hurşid Ağa’dan daha yaşlıydı. 1970’lerde, Hali Ağa, yaşı 70 aşkın bir kişiydi.

Halil Ağa’yla birlikte, daha sonra, Diyarbakır Cezaevi’nden Adana Cezaevi’ne sevk edildik. Şeref Ağabey, avukat olarak burada da birkaç defa ziyaretimize gelmişti.

1974 genel affından sonra, arkadaşlarla birlikte, Ergani’de, avukatımız Gülfer Taşer’i ziyaret ettik. Daha sonra, Hazro’da, Yümnügil’in köyünü ziyaret ettik. Osmanlı ordusunda danışman olarak çalışan Alman General Helmut Von Moltke, 1838 yılında, Osmanlı ordusunun Kürdlere yaptığı eziyeti,  işkenceyi anlatmaktadır. Savaşın önemli bir bölümünün de Hazro’nun bu köyünde yaşandığı vurgulanmaktadır. Silvan-Hazro arasında bir köy…

Arkadaşlarla birlikte, daha sonra, Tatvan’da, Hüseyin Musa Sağnıç Ağabey’i ziyaret ettik. Daha sonra da Muş’ta, Şerafettin Kaya ağabeyimizi ziyaret etmiştik. Şeref Ağabey’le ilişkilerimiz daha sonraki yıllarda da sürmüştü. Komal, Rizgari sürecinde, daha sonraki süreçlerde beraberdik.

Şeref Ağabey’in anı kitabının hazırlanmasında Recep Maraşlı’nın büyük emeği var. Recep, Erzurum’dan 1972 kışında Sıkıyönetim Tutukevi’ne getirilmişti. Receple birlikte, Erzurum’ da yayımlanan Devrim Gazetesi’nden birkaç arkadaş daha getirilmişti. Recep o zaman Erzurum Lisesi’nde öğrenciydi. Filiz gibi,  ince uzun bir çocuktu. Erzurum’da, lisede, duvar gazetesinde yayımladığı yazıları, resimleri içeren bir dosyayı da beraberinde getirmişti.  Çok güzel yazıları ve resimleri vardı. Recep de Ocak Komünü’ne dâhil oldu.  Ocak Komünü Receple zenginleşmişti.

Receple arkadaşlığımız, dostluğumuz, 1974’den sonra da devam etti. Komal, Rizgari sürecinde ve daha sonraki süreçlerde beraberdik.

Sormadan edemiyorum. Recep, acaba, Şeref Ağabey’e,  “Şeref Ağabey, 12 Mart rejiminde, müvekkilleriniz arasında bir de Beşikci vardı…” demiş midir, böyle bir hatırlatmada bulunmuş mudur acaba?

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e