Harman IV

Harmandan ayrılmak artık zor değildi. Kararımın kesin olduğuna inandım. Piramitlerin arasında yalnızdım. Zifiri karanlıktı. Gece mavisi diyenler de vardı. Gecenin hiçbir rengini sevmedim ki mavisini seveyim. Karanlıktı. Soğuktu. İliğe işleyen bir soğuk hükmünü sürdürüyordu. Güneşin kavurduğu kumlardan eser yoktu. Buz parçalarına dönüşen kum taneleri iflah söküyordu. Senaryosunu tanımadığım bir yazarın yazdığı filme zorunlu başrol oyuncusuydum. Sadece zorunlu olması dahi çileden çıkarıyordu. Kahrediciydi.  Yılan tıslamasıyla başlayan kum fırtınası azıtıyordu. Zordaydım. Kendimi çaresiz hissediyordum. Aniden rüzgâr kesildi. Gece mavisinde sarışın bir Türk-Amerikan melezi yanımda bitiverdi. Deveden iner inmez yanıma çömeldi. Serap gördüğümü sandım. Susamamıştım. Hem, o da su değildi. Gecenin ayazında ılık bir hava esmeye başladı. Usulca yanıma sokuldu. Soluğundan ve renginden tanıdım. Sıyrılıp kaçtım. Vahşi avcıdan kaçan yaralı av gibiydim.

Güneş doğmak üzereydi. Soğuktan, titremekten kurtulacaktım. Başıma gelecekleri biliyor gibiydi. Sırtını palmiyeye dayayıp sırıtmaya başladı. Kahkahalarla gülüyordu. Onlarca dişiyle gülüyordu. Nereye gitsem, kurtulamıyordum. Kader gibiydi. Zaman ve mekân kavramları karışmaya başlamıştı.

Gece mavisinde uçan bir kartal belirdi. Soyunun katillerinden birinin adıyla yaşıyordu. Üzgün ve bezgindi. Uçmaktan çok sürünüyordu. Şafaktan önce dağa tırmanan umutsuz sürüngenleri andırıyordu. Kanatlarını taşımaktan acizdi. Maya ve Inca kabilelerinin sembolüydü. Şimdi ise insanlık suçu işleyen katillerine alet oluyordu. Kabullenemiyordu. Ünlü barbarlardan birinin adıyla anılması acının tuzu biberiydi.

Bilincim bulanıyordu. Midem bulanıyordu. Kusmak istiyordum. Kusamıyordum. Çaresizdim. Başımı kaldırdım. Bir gece mavisi gökyüzüne baktım. Bir Kartala baktım. Gözlerinden iradesizlik okunuyordu. Kanatları hüzün yağmurunun damlalarında ıpıslaktı. Belli ki hazan mevsimindeydi. Belki de Harmana yangındı. O topraklarda onu sevmeyen yoktu ki.

Uyandığımı sandığımda, çölün kavurucu güneşi iş başındaydı. Su diye sayıklayıp duruyordum. O ise her zamanki gibiydi. Palmiyelerin yapraklarını dahi çöl rengine boyamıştı. Bitkindim. Susuzluktan gözlerim kararıyordu. Bir damla suya hasret kalacağım aklımdan bile geçmemişti. Başıma gelmişti. Başa gelen çekilir gibi değildi.

Zaman kavramını çoktan yitirmiştim. Aniden sevinç çığlıklarını atmaya başladım. Bir vaha! Gözlerime inanamadım. Yeşil palmiyeler, deve ve su. Yanı başımda gürüldeyen bir yaşam kaynağı… Bir nehir… Dicle olmadığı kesindi. Nil diye düşündüm. Ab-i hayat daha akla yatkındı. Balıklama suyun içine atladım. Kızgın kumun içinde kulaç atıyordum. Çatlayan dudaklarım kanıyordu.

Çıngıraklı çöl yılanları pusudaydı. Dört bir yandan tıslama sesleri geliyordu. Islık sesleri geliyordu. İnsan ıslığını andırıyordu. Bir insanın asla çalamayacağı kadar güçlüydü. Yılanları tanırdım. Islıklarını da. Tıslamalarını da. Yabancı değildim bu seslere. Olduğum yerin yabancısıydım. Hayatımda hiç çöl görmemiştim. Rüyalarımda bile… Çember daralıyordu. Tıslamalar yaklaşıyordu. Serap ile vaha iç içeydiler. Güneş batmak üzereydi.

Kum fırtınası göz açtırmıyordu. Gittikçe azıtıyordu. Çöl, fırtına, kum, vaha… Her türlü canlı ve cansız ondan yanaydı. Onun hesabına çalışıyorlardı. Titriyordum. Sıtmaya yakalanmış gibi… Dişlerim zangırdıyordu. Sıcak, soğuk, kum, vaha ve Harman kan kardeşi olmuşlardı. Çıldırtmaya çalıştıkları kesindi. Onlara hiçbir şey yapmamıştım ki. Bir alıp veremediğim de yoktu. Her ne hikmetse başıma ne geldiyse hep hiçbir şey yapmadıklarımdan geldi. Tanımıyordum bile onları. Onların tanıdığı kesindi. Hafızamı yitirmiş olmalıydım. Wernicke Korsakof hakkında hiçbir şey bilmediğim bir yaştaydım.

Piramitlere sığınabileceğimi düşündüm. Defalarca kapılarını çaldım. Musa sandılar. Açmadılar. Ya da keyiflerini bozmak istemediler. Bir fanidir diye… Bunlar aklıma ilk gelenlerdi. Başka ne olabilirdi ki? Firavunlarla işbirliği yaptığını nereden bilecektim. İstihbaratım o denli güçlü olsaydı, ona esir olmazdım. Ezdirmezdim kendimi. Ra kavmini de pençesine almıştı. Elbette ki suçlu değildi. O sadece yapması gerekeni yapıyordu. Kurunun oduna yanan yaş olduğum kesindi. Neden ben bu yaşı oynuyordum? Sorunun cevabını bilmediğimden olsa gerek diye düşündüm.

Kenegillerdendi. Asalak yaşam tarzını benimsemişti. Kenenin su içmesini beklemek anlamsızdı. Zira mümkün de değildi. Yaratılıştan bazı canlılar çalışmadan yaşarlar. Sevinçlerini başkalarının acılarına borçludurlar. İnsanın dudaklarına yapışır, ciğerlerini yerdi. Bu yönüyle dillere destandı. Harmangiller böyle besleniyorlardı.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e