Güneş Tutulması VII

Günahlardan kaçınır gibi yapardınız. Yaşamınızda sevap adına bir şey bırakmazdınız. Hep iyi şeyler söylerdiniz. Tersini yapardınız. Yaşamı severdiniz. Öldürmekten zevk alırdınız. Gülmeyi isterdiniz. Ağlatmayı adet edinirdiniz. Kahkahalarınızı çığlıklarla keserdiniz. Onurdan bahseder, onurlulara işkence ederdiniz. Camiden çıkıp kerhaneye giderdiniz. Sonra en yakın kahveye gider fahişeliğin kötülüğü üzerine nutuk atar, ahlak, din, terbiye ve daha nice kirlettiğiniz güzel kavramların yılmaz militanı kesilirdiniz. Anlatılması güç bir muammaydınız.

Aldatılmaktan yakındınız. Kocalarınızı suçladınız. Sonra gidip başkalarının kocalarını yoldan çıkardınız. Erkeklerinize göre hem şanslı, hem şanssızdınız. Çünkü onlar para karşılığında aynı şeyi yapardı. Siz ise beleşe işi bitirirdiniz. Yakalanma korkusu kâbus gibi çökerdi başınıza. Kâbusun sahiplerine nedenini soramazdınız. Neden size helal, bize haram demezdiniz. Daha doğrusu diyemezdiniz. Haddinizi aşmaktan korkardınız. Samanlıkta, dağda, derede, sizinle gönül eğlendirenlerin de kadınlarına karşı tavırları sizinkilerden farklı değildi. Parkta, otelde, evde, fırsat bulduğunuz her yerde siz de erkeklerinizden geri kalmadınız. Erkek, erkektir, kadın kadındır diye kestirip atan kocalarınız gibi düşündünüz. Jigolonun fahişeden farklı olmadığını yüksek sesle söylemediniz. Söyleyemediniz. Bu kavrama tamamen yabancıydınız. Cinselliğini satanla alanın aynı gerçeğin iki yüzü olduklarını kabullenmediniz. Biri olmadan diğerinin olamayacağını bilmezden geldiniz. Ya da gerçekten bilmediniz. Hem bilip de ne yapacaktınız. Alan memnun, veren memnun araya giren maymun değil miydi?

Kızlarınızı erkeklerden uzak tutmaya çalıştınız. Erkeklerle arkadaş olmaları bir yana, konuşmalarına dahi tahammülünüz yoktu. Namus davası dediniz. Ölüm kustunuz. Komşunuzun kızıyla basıldınız. Yaptığınıza flört dediniz. Yasak aşk dediniz. Üzerine filmler çektiniz. Şarkılar bestelediniz. Kitaplar yazdınız. Sonra, fahişelik dediniz. Başkalarının namusuna tecavüz etmekten çekinmediniz. Kerhaneleri doldururdunuz. Size gülümseyeni yatağa atmak için can attınız. Uçkurunuza düşkündünüz.  Düşkünlüğün alçaklık olduğunu söyleyen de sizdiniz. Elbette aklıselim insanlarınız da vardı. Deliler köyüne düşen akıllı misali canlarına okudunuz. Her şeyin tersine gebe olduğunu kabul etmediniz. Ölümün doğuştan kaynaklandığına inanmadınız. Gerçek acı gelince yalana sarıldınız. Yalanın yılana akraba olduğunu bile bile…

Halk oyunlarını severdiniz. Davul zurna önünde çektiğiniz halay görmeye değerdi. Düğünlerinizde yaşamınızı yansıtan piyesler oynardınız. Sümerlerden kalma Kose oyunu bunlardan biriydi. Yılbaşı oyunu vazgeçilmez tutkularınızdandı. Güzel oyunlarınız vardı. Siyasetle tanışınca kötü bir oyun eklediniz onlara. Ayak kaydırma oyunu… Başkaları bunu yabancılara karşı oynardı. Oyununun tek kuralı grupsal çıkarları gözetmekti. Siz birbirinize karşı oynadınız. Oyunu oyun olmaktan çıkardınız. Hayat kaydıracak kadar ileri gittiniz. Kendi kendinizi yediniz. Yavrularını yiyen canavarlardan beterdiniz. Yaptığınıza politika dediniz.

Savaş oyunu oynadınız. Bir gün bu tepede, diğer gün diğerinde kendinize kurşun sıktınız. Birilerinin hatırı için birbirinizi boğazladınız. Yapmayın diyenlerinize hain dediniz. Kansız dediniz. Çocuklarınız birlikte çelik çomak oynardı. Siz birbirinize havan atardınız. Trajediye komedi, komediye trajedi ektiniz. Ektikleriniz topraktan biter gibi hayatınızda bitmeye başladı. Ateşgahlardaki ateşler de sönünce, felaketler yakanızı bırakmadı. Güneş tutuk kaldı, Lidya sınırında. Zerdüşt’ün adını unutacak kadar bilinçten yoksun kaldınız. Ne olduğunu bilmeyen gafillere dönüştünüz.

Din değiştirip, Muhammedi oldunuz. Hayır diyeni vurdunuz. İslam’ın şartlarını dahi öğrenmediniz. Öğrenmek için çabanız da olmadı. Elhamdülillah müslümanız dediniz. Sofu oldunuz. Softa oldunuz. Yozluk az geldi, yobaz oldunuz. Irkçı olup Yozgat’a yerleştiniz. Cahilin şerrinden şirret olup Allaha şirk koştunuz. Bilgine, bilime kin güttünüz. Mezhep kavgalarının özneleri oldunuz. Hem sadece öznesi mi? Nesnesi, yüklemi her şeyi oldunuz. Mezhebin ne olduğunu dahi bilmezken… Her katiliniz için binlerce kardeşinizi vurdunuz. Yine de yaranamadınız.

Birilerinin hatırı için, hristiyan vatandaşlarınızı katlettiniz. Yezidi kardeşlerinizin soyuna kibrit suyu döktünüz. Kendi ocağınıza incir ağacı diktiniz. Sahibinize yaranmak için kudurmuş kemik düşmanı oldunuz. Ağzınızdan salyalar aktı. Dünkü dindaşlarınızın kökünü kazdınız. Kazma olmadığınız halde… Rast gele saldırdınız. Kendilerini kesen kasaplara dönüştünüz. Kasapları da vuracaklarını düşünmediniz.

Mübarek dininiz adına canlı canlı insan gömdünüz. Gömen siz, gömülen kendinizdi. Dindara da, dinsize de mezar oldunuz. İşkencelerinizi videobantlarına kaydettiniz. Bilgisayar CD’lerine, hard disklere kaydettiniz. Kardeşlerinizin kafalarına çivi çaktınız. Kazıkçı Voyvoda’yı kıskandıracak kadar vahşileştiniz. Ektiğinizi biçmeye başladığınızda geç kalmıştınız. Harman dönemi geldiğinde ürperdiniz. Avcıların hışmına uğrayan dişleri dökülmüş, ayaklarına kara sular inmiş, yaşlanmış tazılara dönüştünüz. Avlarken av oldunuz. Kendinizi avladınız. Kendisi olmayanların sonuna uğradınız. Her kuş kendi sürüsüyle dediğiniz halde, kurt sürüsüne, it sürüsüne kaçtınız. Kurda kuşa yem oldunuz. Akıl çağında akılsız kaldınız.

Ateşle oynadınız. Kurtlarla dansa kalktınız. Ateşle oyun, kurtla dans olmayacağını bilmezden geldiniz. Olmazların cümlesine olur dediniz. Her kesin beyaz dediğine siyah dediniz. Bilimsel siyasi kavramların içini boşaltarak kendinize sundunuz. Bedeninizi kurtarmak için ruhunuzu sattınız. Postu deldirmemek amacıyla bin yıllık hayallerinizin içine sıçtınız. Değil bir çuval inciri, Medya’daki tüm incirleri berbat ettiniz. Satılan ruhun bedeni kurtaramayacağı, tarihinizin defalarca tekerrüründe sabit olduğu halde… Portakalın mandalina, greyfurtun portakal olduğunu, sarıya çalan her şeyin aslında ayva olduğunu söyleyerek ayva yiyip durdunuz. Armudun iyisini yiyenler dahi bu halinize şaşıp kaldı. İtirafçıları sevmediğiniz gibi, kahraman ilan edip taptığınız da sır değil artık.

Dilinizi hakir gördünüz. Onda kendinizi, kendinizde onu gördünüz. Yetmezliklerinizi dilinize bağladınız. Mahkemelerde savundunuz. Uğruna ipi göğüslediğiniz oldu. Dilinizle konuştuğunuzda size milliyetçi, gerici, feodal diyen ağabeyleriniz vardı. Her ne hikmetse, hep başkalarının küçük kardeşleri oldunuz. Çocuklarınızın yabancılaşmalarına üzülenleriniz kadar, sevinenleriniz vardı. Çocuklarınızla ana dilinizden başka bir dille konuşacak kadar ucubeleştiniz. Dilinizi bilmeyen çocuğun sizden olamayacağını kabullenmek güç geldiğinde, saçmalardan seçmeler makamında ötmeye başladınız.

Değerlerinize saygınız kalmadı. Köküne yabancılaşmış ağaçlara döndünüz. Aynalara tersten baktınız. Geçtiğiniz yollardan el âlem yüzlerce yıl önce geçmişti. İlklerinizle gülünçleştiniz. Kof uygulamalarınız ve naftalinle karışık küf kokan düşünceleriniz vardı. Yeni olduğuna inandınız. Gerçekten inandınız. Gerçeği hatırlatanlarınızı uygulamaya aldınız. Doğduklarına pişman ettiniz. Gerçeklerden tiksindiniz. Gülünç Şeyler filmine taş çıkardınız.

Aynı tarihi süreçte birden çok ulusal öndere sahip tek insan topluluğuydunuz. O kadar çok önderiniz vardı ki… Bu yönünüzle Guinness rekorlar kitabına girebilirdiniz. Tarihiniz yenilgilerin tekerrüründen ibaretti. Felaketler manzumesiydi. Bu lanet manzumenin yazdıranı da, okuru da sizdiniz.

Dört renginiz vardı. Dördü bir, biri dört idi. Renk körlüğüne yakalandığınız anlar oldu. Renkleri farklı gördünüz. Eksik gördünüz. Her rengin inkârı çığlığınız oldu. Hoşgörüsüzlüğünüzün kaynağı oldu. Güneşe sembol gözüyle baktığınız günden bu yan karanlıktan kurtulamadınız. Hayata ısınamadınız. Sembollerin sembolik azizliğine uğradınız. Güneşin rengini, etrafını değiştirmeye kalkıştınız. Başka bir işiniz yokmuş gibi karartmaya çalıştınız. Kafanıza estiği gibi… Güneşin yeryüzündeki temsiline yabancı nesneler kattınız. Felaketiniz oldunuz. Güneşiniz dünyayı aydınlatırken, gidip uzak yıldızların kapısında dilenci oldunuz. Gündüzlerden ne zarar gördünüz de gecelere sığındınız.

Birliğe giden yola girmediniz. Farklılıkların ahenkli değerini bilmediniz. Aynılaşmaya kurban gittiniz. Renginizin tonlarını dahi kendinizde boğdunuz.  Kardeşinizi size benzemesi şartıyla kabul etmeye kalkıştınız. Katillerinizin kapısında af dileyen dilenci oldunuz. Önlerinde boyun büktünüz. Boynu bükük kaldınız. Kardeşinizden size teslim olmasını istediniz. Sonra, ne kadar adil ve de bilge olduğunuza şaştınız. Kendiniz olarak, kendiniz için yaşayacağınız bir zaman dilimine hasret kaldınız.

Demokrat, sosyal demokrat oldunuz. Şeriatçı, hizbullahçı, acizmendi, nakşibendi, sünni, alevi, ehli hak, şii, ve benzeri oldunuz. Sanki mübarek dinin bütün mezhep ve tarikatlarına mensup olmak üzerinize tapulanmıştı. Komünist, sosyalist, faşist oldunuz. Hakici, Apocu, Burkaycı, Hocacı, Özalcı, Türkeşçi, Atatürkçü, Saddamcı, Baasçı, Humeynici oldunuz. Bir yanınız Türkçü, Farsçı, Arapçı, Ermenici, Rusçu bilmem daha neci olurken, diğer yanınız ne idüğü belirsiz kaldı. Bir yanınız asker, polis, devrim muhafızı, ajan, özel tim, gardiyan, işkenceci, korucu diğer yanınız gerilla, itirafçı, hain, milis, yurtsever… Objektif ya da subjektif işbirlikçi oldunuz. Objektiflere sübjektif poz verdiniz. Kelimelerin anlamlarıyla oynadınız. Reformist, revizyonist, egzistansiyalist, anarşist, kapitalist, liberalist, oldunuz. Leninist, Marksist, Maoist, Troçkist bilmem daha nebelaist oldunuz.

Yasal, yasadışı örgütlerin beslenme çantası oldunuz. Beslediklerinizin hiçbiri okulu bitirmedi. Çoğunlukla ezberciydiniz. Kuran-i Kerimi en çok siz ezberlediniz. Anlamını en az bilenler yine sizdiniz. Dünyevi ideolojilerin kitaplarını da ezberlemeye çalıştınız. Anlamış gibi yaptınız. Sonuçta bir kısmınız şeyhin, bir kısmınız Lenin’in müridi oldu. En çok enternasyonalist ve ümmetçi sizden çıktı. Yönünüzü ya Arabistana ya da Kremline çevirdiniz. İçinizden yönlerini şaşırıp Hannoi, Havana, Pekin, Tahran ve Tirana dönenlerin sayısı da az değildi.

Ehmedê Xanî yerine Macciavelli, Saidi Kurdi yerine Ali Şeriati okudunuz. Selahaddini Eyyübi’yi anlamadan Vo Nguyen Giap’ın yüksek dehasına hayran kaldınız. Devrimci ve teslimiyetçi oldunuz. Milliyetçi, ilkel milliyetçi (her ne demekse), aşiretçi, köle ve köleci oldunuz. O kadar çok şey oldunuz ki, alfabetik sıraya göre olduğunuz şeylerin listelerini hazırlamak zorunda kaldınız. Dönüp arkaya baktığınızda hayret ettiniz. Çok şey olduğunuz gün gibi ortadaydı. Ama neden halen kocaman bir hiç olduğunuza anlam veremediniz. Çok şey olmanın hiç olmakla eş anlamlı olduğunu bir türlü öğrenemediniz.

Dünü bir çırpıda unuttunuz. Utanmaz adamı oynadınız. Türlü şaklabanlıklar yaptınız. Yaptıklarınızı erdem diye yutturdunuz. Yutmayana hain dediniz. Katline ferman çıkardınız. Bütün denizlerin suyuyla yıkanıp nehirlerle durulanmaya çalıştınız. Ama nafile. Kir katmanlarına dönüşmüştünüz. Yaşadıkça battınız. Beterin beteri oldunuz. Marş eşliğinde insana işeyenlere selam durdunuz. İnsafsızdan insaf dilendiniz. Zalime mazlum, mazluma zalim kesildiniz.

İradesiz özgürlük yolcuları oldunuz. Tırnak olup özgürlüğü kucakladınız. Dışarıda kalanları içinize sindiremediniz. Çamur attınız. İzi kalsın diye. Teslimiyeti fedakârlık diye anlattınız. Dışarıyı içeriye peşkeş çektiniz. Merhametin belkisine sattınız. Sınırlara saygıdan dem vurdunuz. Gaflette sınır tanımadınız. Direneni şantaj yapmakla suçladınız. Sizi sevenlerin vicdanlarıyla oynadınız. Vicdansızları oynadınız. Rol gereği dediniz. Gövdesiz baş… Başsız gövde oldunuz.

Karalamayı sevdiniz. Çocukluk alışkanlığınızdı. Karalamaları kitap diye piyasaya sürdünüz. Bitkisel yaşamda bile gazel okudunuz. Romantik isimler kullandınız. Yalan söylediğinizi biliyordunuz. Süngüye yaranma yolunda nice kalemler kırdınız. Birilerine maskot oldunuz. Mass bir yana, kot bir yana, siz bir yana savruldunuz. Son nefesi malum yerlerde verdiniz. Ölüme beş kala tutulan güneşi hatırladınız. Kalsın benim davam Divana kalsın diye giderayak bir deyişe tempo tuttunuz. Artık iş işten geçmişti. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

Aradan yıllar geçti. Ateşin üstünü bir karış kül aldı. Gün geldi yine duman tüttü. Yine dağlarının, dağlarının ardı nazlıdır, dağlara gel dağlara ve benzeri şiir ve türkülerle yüzünüzü karlı dağlara çevirip gittiniz. Aynı oyunun yeni oyuncuları oldunuz. Ya sonra? Sonra Türkî Kürdî makamında bir şairin sesi yankılandı: Akşam erken iner mahpushaneye / Başlar gece devriyesi… Düdük sesleri çığlıklara karıştı. Duvarlar bile kızardı. Zulmün yüzü kızarmadı. Kızaracak yüzü yoktu ki…

Dünyayı tanıyamadan Ahirete gittiniz. Yüce Divana çıktınız. Allahın size verdiği ve ayetle korumanızı emrettiği kavmi özelliklerinizden intihar ederek başkalaşmak suretiyle suç işlemekten hüküm giydiniz. Aynı cehenneme cezanızı çekmeye gönderildiniz. Belki akıllanırsınız diye. Sizde akıl ne gezer? Ve güneş tutuk kaldı Kızılırmak boylarında. Her şafak vaktinde ırmağa rengini, dağlara şavkını vurdu. Bir siz anlamadınız. Bir de kölenin türlüsünden medet uman akıl sefili zavallı zalimler.

Sütten çıkmış ak kaşık gibi kendinizi göstermeniz gerçek değildi. Geçmişinize toz kondurmak istemediniz. Aslında diğerlerinden daha kirli bir geçmişiniz vardı. Köleliği bu kadar uzun sürdürmeniz başka nasıl açıklanabilir ki? Tarihin çeşitli dönemlerinde komşularınıza ve kendinize yaptığınız zulmün bedelini ödediniz. Suçluydunuz. Mahkûm oldunuz. Hangi suç yapanın yanına kar kaldı ki, size kalsın? Hafızanızı biraz zorlarsanız, babanız ve dedenizin dediklerini iyi dinlerseniz, tarihin kirli sayfalarına bakma zahmetine katlanırsanız, suçlu olduğunuzu göreceksiniz. Çektiğiniz acının aynısını birilerine çektirdiğinizi göreceksiniz. Zulmün zalime kâr kalmadığını fark eden sanık, mağdur ve tanık sandalyesinde yerinizi aldığınızı göreceksiniz.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e