Güneş Tutulması VI

Malum zamanlarda içinizi apansız bir sancı sardı. Evlerinizi başınıza yıkıp, sizi uzak diyarlara gönderdiler. Yanan köyünüze bakıp hüzünlendiniz. Son bir kez geriye dönüp doğup büyüdüğünüz yerlere baktınız. Gözleriniz yaşardı. Bir daha göremeyeceğiz diye… Nedenini soramazdınız.

Milli menfaatlerinizin gereğini yapmadınız. Başka milletlerin avı oldunuz. Dilinizde acı bir uzun hava yükselirdi. Birileriniz ekolojik topluma geçmişti. Ne dediklerini anlamazdınız. “Belli ki çok önemli şeyler söylüyor, ama biz anlamıyoruz” diye hayıflandınız. Sonra, Allahına Kurban Emmoğlu adlı şarkıyı bir ağızdan söyleyip, zafer işaretleri yaptınız.

Vatan gözünüzden tüterdi. Bahçelerinizi, bağlarınızı, soğuk sularınızı özlediniz. Anılarınız peşinizi bırakmadı. Olur, olmaz yerde, olur olmaz zamanlarda gözlerinizin önünde sahnelenip durdular. Rüyalarda bile sizi rahat bırakmadı.

Uzak kentlerin varoşlarında ölüm kalım kavgasıyla tanıştınız. Başkalarına mutluluk taşıdınız. Kendinize hastalık… Taşıyıcıydınız. Taşırdınız. Taşınırdınız. Tavanınızdan su akardı. Zemininiz kurumazdı. Gecekondularda yaşardınız. Yaşayıp yaşamadığınız tartışma konusuydu.

Güzel konaklar, saraylar, hanlar yaptınız. Patronlarınıza hayran kaldınız. Mini etekli kızları ve eşlerine hayranlıkla baktınız. Önlerinde iki büklüm oldunuz. Televizyondaki kadınlara benzettiniz. Sinemada gördüklerinizle kıyasladınız. Arzuladınız. Düşlediniz. Sonra kendi kendinize kızdınız. “Bize yakışmaz” dediniz. “Haram” dediniz. Patronun namusu bizim namusumuz dediniz. Çocuklarına padişah muamelesi yaptınız. Onlara bey dediniz. Kendi çocuklarınıza köle dediniz. Çelişkiler yumağıydınız.

Eşinizi ve çocuklarınızı dövdünüz. Akranları okula giderdi. Bazen göndermediniz. Bazen gönderemediniz. Mendil sattırdınız. Ayakkabı boyacılığı yaptırdınız. Midye sattırdınız. Hayvan satar gibi sürü sahiplerine sattınız. Cepçilik yaptırdınız. Daha yedisinde Yatılı Bölge okullarına verdiniz. Sevginiz yerine onlara yatılı, kâbuslu düşler verdiniz. Kız çocuklarınıza ikinci sınıf muamelesi yaptınız.

Yol ortasında arabaların camlarını silen çocuklarınız. Loş ışıklı şehir bulvarlarında ekmek parası dilenen çocuklarınız. Kaldırımlarda pilav satan çocuklarınız… Ekonominize katkıda bulunmaya çalışan çocuklarınız. Zabıtadan, polisten, bekçiden tekme, tokat yiyen çocuklarınız… Boğucu tekstil fabrikalarına çırak olarak çalışan çocuklarınız. Hayallerinin içine ettiğiniz çocuklarınız. Top oynamalarını dahi çok gördünüz. Sinemaya gitti diye evden kovdunuz. Balici sokak çocukları sizin soyadlarınızı taşırdı. Sapık tarikat ağaları ve fahişelik sektörünün hedef kitlesiydiniz. Geri dönmediklerinde kaygılandınız. Efkârlandınız. Küçücük halleri gözlerinizde canlandı. Bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçti. Meyhaneye gidip rakı içtiniz. Özleminizi çilingir sofrasına meze yaptınız. Geç saatlerde eve döndünüz. Orospularla yatıp kalktınız. Ahlaksızlığın varlık nedenlerinden biri oldunuz.

Futbol maçlarını kaçırmadınız. Oyuncuların soyunu sopunu ezbere bilirdiniz. Para yerine hayatınızla kumar oynadınız. Pembe dizilerin evdeki köleleri oldunuz. Portekizce kadın erkek isimleri dilinizden düşmezdi. Bir süre sonra onların yerini Türkçe isimler aldı. Aralarındaki fark aynı saçmalığın dil değiştirmesinden başka bir şey değildi. Dedikodu makinesi oldunuz. Kimin kiminle, nerede ne yaptığı sizden sorulur oldu. Acaba neyidir diye patladığınız oldu.

Yalan yanlış saçmalıkları etrafa saçtınız. Ayaklı gazete gibiydiniz. Makro Paşa elinize su dökemez hale geldi. Gazeteye gereksiz, kitaba yaramaz dediniz. Vurdulu kırdılı filmler izlediniz. Genellikle üç film birden oynatan sinemalara gittiniz. Eve varınca işler değişirdi. Ahlak komuta merkezinin başkanı olurdunuz. Kızınız pencereden sokaktaki delikanlıya bakmış. Baktığı iddia ediliyordu. Ya da öyle düşünürdünüz. Namus elden gidiyor diye fırtına kopardınız. Kızınıza birkaç posta dayak atardınız. Anası dayak postasına binerdi. Sonra ailece Hastane istasyonunda inerdiniz. Posta yoluna devam ederdi. Aile faciaları yaşamınızın ayrılmaz bir parçası oldu.

Çoğunlukla işsizdiniz. Kahvelerin sadık müşterileriydiniz. İyi giyimli biri gelirdi kahvenize.  Mal alır gibi, hayvan pazarındaymış gibi süzerdi sizleri. Sen, sen, sen diye alır giderdi sizi. Kamyonetin arkasına atar götürürdü. Türkçe konuşmasına hayran kalırdınız. Onun gibi akıcı konuşmayı ne çok isterdiniz. İngilizce kursuna gittiğini duyduğunuzda şaştınız. Afalladınız. Yazıklar olsun, dediniz. Din kardeşinizin kötü yola girdiğini düşündünüz. Elin din bekçiliği de size kalmıştı. Hayıflanırdınız.

Çok çalıştığınız halde avans alamadığınız oldu. Kovulduğunuz oldu. Ana avrat sövüldüğünüz oldu. Boynunuzu büküp dolmuş durağına yöneldiniz. Cebinizde ne dolmuş parası, ne de otobüs bileti vardı.  Bilet parası dilendiniz. Dilenci sanıp sizi kovanlar oldu. Size acıyanlar oldu. Gururunuza dokunurdu. Yasaklı topraklardaki anılarınız depreşirdi. Bir duygu yoğunluğu yaşardınız. Bir duvar dibine çöker, ağlardınız.

Dayanma sınırınız yok olurdu. Bir sokak ötede yargılı-yargısız bir infaz yaşanırdı. Silah sesleri gelirdi. Köyünüzün basıldığını sanıp, yere yattınız. Ben masumum diye bağırdığınız oldu. Eski koruculardan olduğunuzu söylediniz. Anlatamazdınız. Başınıza geleni çekerdiniz. Gözleriniz morartılırdı. Kafanız kırılırdı. Kaburgalarınız çatırdardı. Askıya alınırdınız. Tecavüze uğrardınız. Bağırırdınız. Sesinizi duyan olmazdı. Hücreye atılırdınız. Kafanızı hücre duvarına dayar ağlardınız. Ahınız gider, vahınız kalırdı. İkisi de işe yaramazdı. Mahkemeye çıkarılmadan dışarı atılırdınız. Camları kırılmış, çerçevesi kaybolmuş bir gözlüğü andırıyordunuz. İnsan Hakları Derneğine gidip suç duyurusunda bulunmayı düşünürdünüz. Haberleri izlerdiniz. Derneğin başkanı kanlar içinde… Ölümün kucağında yaşama bağlılığı hatırlardınız. Bizi bu hale koyanlardır, diye düşünürdünüz. Hisleriniz sizi yanıltmazdı. Korkardınız. Derneğe gitmekten vazgeçerdiniz. Acıklı bir şarkı dinlerdiniz. Erivan radyosundan…

Sırlarınızın bir kısmını karşı tarafa verenleri af etmediniz. Soyuna sopuna sövdünüz. Sövmekle kalmayıp canını aldınız. Sırlarınızla birlikte sizi de satanları kahraman ilan ettiniz. Adına hutbe okuttunuz. Efsaneleştirdiniz. Gruplar halinde mezbahaya gittiniz. Kapıda boy sırasına girdiniz. Yüzünüzde zafer kazanmışların edası… Zafer işareti yaptınız. Kasap bile şaştı halinize. Güle oynaya kesimhaneye giden soyu tükenmiş sürü gibiydiniz. Kasap kasaplığıyla inanmazdı gördüklerine. İnanılır gibi değildiniz. Her şeyi tersten okudunuz. Kendiniz çalıp, kendiniz oynadınız. Sen saha pişir sen saha ye misali Türkçeye sonradan eklenmiş ne olduğu belirsiz tuhaf bir mahalli ağızdınız.

Hafızanızı kaybetmek için az çabalamadınız. Akla hayale gelmeyecek şeyler yaptınız. Çocuğunuzla yabancı dillerle konuşacak kadar tuhaflaştınız. Size sizi hatırlatacak kavram ve olgulardan kaçtınız. Özünüzü küçümsediniz. Tuhaflığınızı gönüllü köy korucuları ve benzeri sizden beter olanlarla koruma altına almaya çalıştınız. Bu halinizle dünya gariplikler müzesinde sergilenmek için Birleşmis Milletlere başvurmadığınız kalmıştı. Bir o kalmıştı. Sonunda onu da yaptınız.

Kendinize yabancılaştınız. Tabiata yabancılaştınız. Düşünceden yoksun kaldınız. Düşüncesizleştiniz. Mürekkep yalamışlarınız vardı. Doğu rüzgârının etkisinde kaldıkları oldu. Kendilerini hatırlar gibi oldular. Gibileri geçemediniz. Esinti çocuklarınızın isimlerine yansıdı. Kısmen… Dillerine yansıtmadınız. Evlendiğiniz her yabancı kadın, ya da erkekle değişen hep siz oldunuz. Dilinize araç dediniz. Başkalarınkine amaç. Araç olmayı ne çok severdiniz. Öz Türkçe, öz Arapça, öz Farsça en çok sizden rağbet gördü. Kötürümleştiniz. Tarihiniz isyanlar ve yenilgiler manzumesiydi. Kızılırmak boylarında bir yerde, güneş ayda tutuk kaldı.

Dilinizde yapılan müziği çok severdiniz. Müzik adına slogan attığınız oldu. Özgürlükten, kardeşlikten ve eşitlikten bahseden şarkılarınız vardı. Yezidiliği ve islamı anlatan ilahileriniz vardı. Aleviliği dillendiren deyişleriniz vardı. Liberalizm, komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve benzeri sonu –izm ile biten ne çok kutsal kelimeleriniz vardı. Türlü örgütleri öven şarkılarınız vardı. Olmayan şeyleri vaat eden ne çok şey dinlerdiniz. Şeyhinizi, seyidinizi, ağanızı, aşiret reislerinizi ve bunlardan farkı olmayan parti başkanlarınızı övenleri dinlerken kendinizden geçtiniz. Övgücülere de sanatçı demeye başladınız. Dengbêjlerle dengqirêjler birbirine karıştı.

Kula tanrı muamelesi yaptınız. Kulun kula zulmüne alet oldunuz. Katiliniz ile kurtarıcınız birbirine karıştı. İkisini de beslediniz. Kurtarıcıların sizi katletmelerine şaştınız. Anlam veremediniz. “Aklımız almaz bunları… Bunlar büyük şeyler” dediniz. Her kurtarıcının bir katil olduğunu anlayacak yaşta değildiniz. Dönüp, dolaşıp, dengbêjin kapısına dayandınız. Aşkı, sevgiyi, aşiret kavgalarını dinlediniz. Hiçbir sanatçıyı sevmediğiniz kadar onları sevdiniz. Onları anlardınız. Onlar da sizi. Her şeyleriyle sizden olduklarından emindiniz. Sizi bölen duvarları onlarla kevgire dönüştürdüğünüzü sandığınız oldu. Ezgilerin de dikenli tellerde kanadıklarını gördünüz.  Hatta mayınlara basıp parçalandıklarına, sakat kaldıkların, öldüklerine tanık oldunuz.

Şıvan’ı da dengbêjlerden biri saydınız. Halk ezgilerinizi deforme edip, siyasi sözler uydurmasına kızmadınız. Neden böyle yaptığına akıl erdiremediğiniz oldu. Bir bildiği vardır deyip es geçtiniz. Nefret edenleriniz de gizlice dinlerdi. Salt bundan dolayı özeleştiri verdiğiniz olurdu. Hain olduğunuzu kabullendiniz. Bir daha yapmayacağınıza söz üstüne söz verdiniz. Büyük biraderin önünde iki büklüm oldunuz. Onların da gizlice dinlediklerini bilmezdiniz. Öğrendiğinizde bilmezliğe vurdunuz. Bir bildiği vardır diye… Ne olur, ne olmaz diye…

02/08/2010

Did you like this? Share it:
Niha şîroveyek girêdayê gotarê ye
    Muhammed CAN says:

    merhabalar sayın Raif bey gerçekten duygularımızı anılarımızı kaderimizi ve bir o kadarda acılarımızı yüklediğinizi yazınızı bir nefeste içime çektim ve benliğimde özdeşleştirdim çktiğim nefesi….

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e