Güneş Tutulması IV
Geçmişinizi bir çırpıda yok etmeye kalkıştınız. Hem de kendi elinizle… Kendinize hakaret ettiniz. Şahsiyetinizi güçlendirme amacıyla gittiğiniz diyarlardan tersi sonuçlarla geri döndünüz. Kilisede namaz kılmaya, camide ayin yapmaya kalkıştınız. Havrada vaftiz olmanın öneminden dem vurdunuz. Hepsinden de gebe kaldınız. Ayları saymaya başladınız. Ateşgaha uğramayı aklınızdan bile geçirmediniz. Adını anmayı günah kabul ettiniz. Lanetli olduğunu söylediniz. Çünkü o sizin dününüzdü. Geçmişinizdi. Geçmişinizden, özellikle de insan gibi yaşadığınız dönemlerden öc almaya yemin ettiniz. Başkalaşmanın, değişmenin kendinizden uzaklaşmanızı engellediğini düşündünüz.
Zar zor da olsa gerçeği görenleriniz görmenin gazabına uğradılar. Körlüğü özlediğiniz oldu. Gören gözlerinizi oyarak çıkarasınız geldi. İbreti âlem olsun diye güney kutbundan kuzey kutbuna kurda kuşa hediye gönderdiniz. Hayvan Çiftliğinde Malabar oldunuz. Kartopu çiftliğin eski sahibiyle çoktan anlaşmıştı. Mezatlarda satıldınız. Dehşetle yüz yüze geldiniz. Sonrasını sormayın. Alnınıza tükürüp gittiniz. Kırmızı olsun beş kuruşu fazla olsun diye kendinizle alay ettiniz.
Tutulan güneşi kurtarmaya giderken maskeli yıldıza kuyruk oldunuz. Maskeli Balo filmine gittiniz. Şafak yerine, karanlığın çökmesine vuruldunuz. Vurgun yediniz. Vurulduğunuz yerde dona kaldınız. Dondunuz. Adınız donsuza çıktı. İpsize, sapsıza, şerefsize şeref oldunuz. Cümle sizler içinize sızdı. Sızıldınız. Süzüldünüz. Büzüldünüz. Düzelmek için Düzgün Babaya gittiniz. Düz bir yana, gün bir yana, siz bir yana düştünüz. Eğri bir yanınız yoktu ki, düzelsin. Cetvellere dahi burun kıvırdınız. Kusursuzluğunuz kusurunuzun ta kendisi olurdu. Ananıza, babanıza arkadaş diyecek kadar tarihi klinik vakalardınız. Her tuhaflığınız övünüp durduğunuz ilklerinizden biri oldu. Sahi ne çok ilkiniz vardı? Hepsi de gerçekten uzak, saçma sapan.
Özgürlük adresinde köleleşmenin bir başka olduğunu anlata anlata bitiremiyordunuz. Aslında değişen bir şey yoktu. Köle her yerde köleydi. Bilimin bu acımasız, belirlemesine sinirlenirdiniz. Sinir oldunuz. Sinirin karesinden küpüne terfi ettiniz. Kesirli sayılarla kesildiniz. Öfkeden kudururdunuz. Bilimle oynadınız. Sanki oyuncak kalmamış gibi… Tuhaf ilkler adresiydiniz. Göz bağlarınız kararınca, güneşi inkâr ettiniz. Gökyüzünde böyle bir yıldızın olmadığını iddia ettiniz. Olsa bile gökkuşağı ile ilişkisinin olamayacağını anlattınız. İlişkisi olsa da tam ortasında olmadığını söylediniz. Böyle olsa bile kızıl şafağın Med dağlarının yeşiliyle kucaklaştığı beyaz karların üstünde yükselmediğini, yükselemiyeceğini, yükselmemesi gerektiğini haykırıp durdunuz. Uyduruk semboller yapmanızın sebebi bundandı.
An geldi, yıkıldınız. Saçmalığın sınırını aştınız. Don’un anlamını bilmeden Donkişot oldunuz. Cennetin iki ırmağı yanı başınızda gürül, gürül akarken Don hayalleri kurdunuz. Rengi kızıldır diye. Sovyet ırmağıdır diye. Rengi kızıldır diye. Sizinki el âleme duyduğunuz tek yanlı bir aşktı. Kızıl rengin altında bir kara sevdaydı. Kırmızı olsun beş kuruşu fazla olsun demeniz bundandı.
Bir soğuk kış günü evleriniz basılıp trenlere bindirildiniz. Orta Asya steplerine dağıtıldınız. Çil yavrusu gibi… Anadilinizde ağıtlar yankılandı uzak ellerde. Duymazdınız. Kulaklarınız dilinizi duymayacak kadar ağırlaşmıştı. Sürgün trenleriyle göç göç oldunuz. Yollara dizildiniz. Göçler alınyazınız oldu. Zulüm trenlerine zorunlu yolcu oldunuz. Yine de Stalin’i övmeyi insan olmakla eşanlamlı saydınız. Bolşevik olmanın nimetlerinden dem vurdunuz. Nedense payınıza hep mereti düştü. Zulüm yolculuğunda kırılanların ta kendisiydiniz. Katilinizin askeriydiniz. Viyana önlerinde Anavatanı savunurdunuz. Ananız zulüm treninde ölümle pençeleşirken… Adlarınız Hitler’in sabun listesine yazıldı. Ölünüzün bile kimliği olmadı. Gazi olduğunuza pişman oldunuz. Köylerinizde baykuş tarafından karşılandınız. Ölmediğinize lanet okudunuz. Soğuk Kafkas yelleri sizi karşılardı. Onlarca yıl geçtikten sonra, Sovyetler Birliği yerle bir olduktan sonra ailenize dair canlı ya da ölü izler bulanlarınız oldu. Şanslı diye hayıflandı geriye kalanlarınız. Herkese nasip olmaz diye içinizden geçirdiniz.
Mahpushanelerde en çok siz yaşardınız. On binlerle sayılırdınız. On binlerin dönüşüne benzetirdiniz. Xenephon’un kemiklerini sızlatırdınız. Direnişlerinizle tanınırdınız. İçinizden biri çıkardı. Üstünüzden biri içinize sızardı. Rüzgârı tersine çevirirdi. Gruplar halinde teslim olurdunuz. Direnişleriniz kadar teslimiyet merasimleriniz de meşhurdu. Dağlarda farklı, mahkemelerde farklı konuştunuz. Değişmeyen tek yanınız yarım bıraktığınız özgürlük düşlerinizdi. Her zaman aynı yerde düştünüz. Her sonrakinde öncekilerden ders çıkardığınızı söylerdiniz. Çıkardığınız tek ders aynı yerlerde aynı şekilde düşmeyi becermekti. Sadece dostlarınızı değil, düşmanlarınızı dahi hayretler içinde bıraktınız.
Kendi vatanınızda mülteciliğin acısını yaşadınız. Bilmediğiniz zamanlarda alın yazınıza göç ibaresi düşmüştü. Kimyasal silahlardan kaçıp sığındıklarınızın kurşunlarıyla can verdiniz. Yol boylarına gömdünüz zamansız doğan bebelerinizi. Genosit mevsiminde doğacaklarını nerde bilecektiniz. Yaşamda kalabilenlere Ferman adı verdiniz. Yağmurdan kaçarken doluya yakalandınız. Dikenli tellerin arasına kondunuz. Ekmeğinize zehir kondu. Sonra şehre inmenize izin verildi. Hey gidi dünya, kim kimin vatanında, kime şehre inme izni veriyordu? Şehrinizin mültecileriydiniz. Key Akser bunu duysa, Cenneti de, Cehennemi de şu izin verenlere dar etmez miydi? Bir lokma ekmeğe kendinizi sattınız. Namusunuz vardı ya… Hani uğrunda adam vurduğunuz… Açlık kapıyı vurunca onu da sattınız. Utanma duygunuz kalmadı. Bayramlarınıza dahi dikenli teller battı.
Gün geldi, devran döndü. Dünkü işkencecilerinizden biri size yaptıklarının aynısını yaşamaya başlardı. Gazeteler, televizyonlar “vahşet resimleri” diye fırtına kopardı. Oysa daha dün size aynısı yapılırken ve bugün aynı hızla devam ederken gıkları çıkmamıştı. Hatta Kudakçıoğlu diye bir subay gazetelere “Saddam nakış örüyor” demişti. Tersine sizi suçun adresi diye gösterdiler. Sizi insandan saymadıkları ortadaydı. Bugün de sizi suçlamaya devam ediyorlar. Siz de katillerinize uygulananlara karşı çıktınız. Hem de mazlum diye sahip çıktıklarınızın vücudunuzda, ruhunuzda, beyninizde açtıkları yaraların hiç biri kapanmamışken…
Keklik kavmi diye kendinizi tanımladınız. Sınırlarınızı “keklik sesinin geldiği yere kadar” diye ifade ettiniz. Balık kavmi daha yakışır diye düşünenleriniz de haksız sayılmazdı. Kendinize ihanetiniz, unutkanlığınız ve iflas etmiş hafızanıza uygun iki sembol oldukları kesindi. Siz binlerce yıllık komşularınızı, hatta dünkü dininize inananlarınızı katletmenin bedelini ödediniz. Ödemeye devam ediyorsunuz. Uzaklardan gelip üstünüzden mengene gibi geçen yabancıların maşası olarak bu katliamlara bulaştınız. Zalimlerin de bir gün zulmü iliklerine kadar hissedeceklerini hesaplamadınız. Gerçek adalete “vahşet” diye tepki göstermeniz bundandı. Sizinkisi tepkiden çok, amacı belirsiz bir çırpınıştı. Çırpınışların, ağlamaların, çığlıkların, yürüyüş, protesto, kınamaların ve akla gelebilecek herhangi başka bir davranışın adaletin tecellisi önünde anlam ifade edemeyeceğini anlamadınız, gitti. Bu adaletin sadece ölümden sonra tecelli edeceğine inanırdınız. Yanıldığınızı kabule yanaşmadınız.
Sınır boylarında kurşunlandınız. Bedenleriniz birilerinin kevgiri oldu. Masa başında, cetvelle çizilmiş sınırların tescilli kurbanıydınız. Köylerinizin arasındaki tarlalara buğday yerine mayın ekildi. Ekmediğinizi biçtiniz. Biçildiniz. Bacaklarınızı, kollarınızı ölüm tarlalarında bıraktınız.












